Ana Sayfa Blog Sayfa 70

Bana beni anlat adamım

0

Dil dediğimiz dinamik bir yapı. “Mansplaining” terimi uzun yıllardır eksiğini çektiğimiz bir ifade idi ki çok da güzel yerini buldu. 5harfliler sitesi Türkçe’ye “açüklamak” olarak çevirmiş ve cuk oturmuş. En basit haliyle, bir erkeğin çoğunlukla bir kadına, ‘bir kadının bunun bilemeyeceği ve kolayca anlayamayacağı’ varsayımıyla tepeden bakan şekilde, uzmanı olmadığı konularda da açıklama yapması olarak tanımlanabilir. Esas olarak kendisini bilen olarak tanımlaması ve kadınları eğitilmeye ihtiyacı olan yerde görmesiyle bağlantılıdır. Tanıdık geldi mi?

Şöyle bir durup düşünelim. Bir sohbet ortamındasınız, entelektüel bir tartışma dönüyor. Kaç kez sözünüz bir erkek tarafından kesildi? Kaç kez “ama o öyle değil, yanlışın var” ifadelerine maruz kaldınız? Sadece “yanlışın var” ifadesi bile tek başına üstünde konuşulması gereken bir ifade olabilir. Kaç kez “dur bak ben bir anlatayım” halleriyle BEN BEN BEN “erkek” açıklamalarını dinlemek zorunda Kaldınız? Tebrikler açüklandınız!

Kimileri bu ifadeyi seksist bulup bir cinsiyetin cinsiyetinden ötürü aşağılanması olarak değerlendiriyor. Oysa mesele biyolojik olarak erkek doğmuş olmanın çok daha ötesinde. Tamamen “adam adam davranma” üzerinden şekillenen bir kavram. Ülkemizde zaten tartışma kültürünün çok gelişmiş olduğundan söz etmek pek de mümkün değil. Genelde televizyon programlarında bile birbirini dinlemeyen, kendini haklı çıkarmaya çalışan insanlar görürüz. Fakat yine o programlara bir dikkat edin, sözü kesilen genellikle kadın konuşmacılardır.

17-21 Aralık soruşturmaları esnasında basına sızan telefon konuşmaları neticesinde bir grup kitle arasında “Bilal’e anlatır gibi” ifadesi yayılmıştı. Bilal’in anlama kıtlığı üzerinden şekillenen bu ifade elitizmle, tepeden bakmakla itham edilmişti. Aslında “mansplaining” mantığı da bunun çok benzeri; bir erkeğin muhatap olduğu kadına, sırf kadın olduğu için daha uzun ve basitleştirilmiş şekilde açıklama yapma ihtiyacı duyması ve yerli yersiz her konuda kendisini karşısındaki kadından “daha çok bilir” addetmesi. Bu durum iş hayatında da, akademide de, hatta ev işlerinde de geçerliliğini korur. Erkektir, o bilir.

Mansplaning kavramının en rahatsız edici olduğu hallerse kuşkusuz erkeklerin esasen daha iyi bilmeleri pek de mümkün olmayan kadınlık meselelerinde dahi kendilerini söz sahibi yapmalarıdır ki, tahammül etmek gerçekten çok zordur. Biraz hafızasını zorlasanız bir erkekten “aman regl sancısını da kadınlar abartıyor”, “çalışan anne olmak bahsedildiği kadar zor olamaz” gibi cümleleri duymuş olduğunuzu fark edeceksiniz. Erkekler uzmandır, her şeyi bilir, bilirkişidir, bilen adamdır, kadının ilerisindedir.

Yoksa siz hala açüklanmadınız mı?

 

“Ey internet, yavrumun nesi var?”

0

İhtiyacımız olan bütün bilgilere internet üzerinden ulaşmaya alışırken düşünmemiz gereken bazı şeyler var; çünkü ‘internet’, bütün o bilginin kaynağı değil, çeşitli kaynaklara ulaşabilmemizi sağlayan bir araç aslında!

Zencefilin öksürüğe iyi geldiğini söyleyen birine ‘nereden biliyorsun?’ diye sorduğumuzda ‘internette okudum’ cevabını almak yeterli olmamalı. Ulaştığınız içeriğin kaynağını sorgulamak, hele ki sağlıkla ilgili bir bilgi arayışı içerisindeyseniz, gerçekten de hayati önem taşıyor. Nasıl ki yazarı belirsiz, derme çatma bir kitaptaki bilgilere itimat etmeyeceksek, çeşitli arayışlar sonucunda bulduğumuz online içerikleri de sorgulamamız gerekiyor. İnternette bulduğu bilgilerle sağlık sorunlarına çare arayanlar hiç az değil. Özellikle konu ebeveynlik ve çocuk bakımı olduğunda, internet ortamı adeta bir gayya kuyusuna dönüşüyor.

Online içeriklerle ilgili şöyle bir handikap var: Gerçekten uzman yazarlar tarafından yazılmış, sorumluluk sahibi, kolay ulaşılabilir içerikler bir yerlerde mevcutken, birçok sitede ise yalnızca hit alabilmek için -daha çok tıklanmak için- yazılmış, arama motorlarının gerekli kıldığı ‘arama kelimeleri’ dışında pek az gerçek bilgi içeren, derlenmiş içerikler karşımıza çıkıyor. Daha çok tıklanan siteler, yine arama motorları tarafından daha değerli görüldüğü için arama sonuçları arasında en üstlerde çıkıyor. Elbette arama motorlarının da bazı içerikleri değerli görmesi için geliştirilmiş bazı içerikler var ancak ne yazık ki Türkçe içeriklerde, bu standartları yerine getirmek oldukça kolay olduğu için ortalık ‘çöp içerik’ ile dolu halde.

En çok aratılan içeriklerin de -cinsellik konulu içeriklerden sonra- ‘anne-bebek içeriği’ tabir edilen ebeveynlik, hamilelik, doğum, bebek ve çocuk bakımı konularını içeren içerikler olduğu düşünüldüğünde, ortaya dev bir ‘interneti doktor bilen anne-baba’ kalabalığı çıkmış oluyor.

Oluşabilecek en tehlikeli durumlar için bile internette çeşitli aramalar yapıldığını görüyoruz. Örneğin bildiğimiz en temel güvenlik kurallarından biri, çocuklar yabancı cisim yuttuğunda bir uzmana danışmamız gerektiği. Oysa internette yapılan aramalara baktığımızda ebeveynlerin ilk olarak bir uzmana değil, Google’a danıştığını görüyoruz.

 

Lafı fazla uzatmadan, çocukcağızların da canına kast etmeden, internette (özellikle sağlık konuları ile ilgili) bir arama yaparken dikkat etmeniz gerekenlerle ilgili birkaç öneride bulunalım:

1. Özel olduğunuzu hatırlayın

Siz özelsiniz, çocuğunuz da öyle. Örneğin bebeğinizle emzirme sorunları yaşıyorsanız bunun çok çeşitli sebepleri olabilir. ‘Emmeyen bebeğe iyi gelen 5 şey’i uyguladığınızda bebeğinizin hemen mükemmel bir şekilde emmeye başlamasını bekleyemezsiniz. Durumunuzun, şartlarınızın detaylıca gözden geçirilmesi ve size özel bir çözüm üretilmesi gerekir.

2. Soru-cevap içeriklerden uzak durun

Çeşitli forumlarda ya da bazı sitelerde derlenmiş içeriklerde birilerinin bir soru sorduğunu ve bazı kişilerin de bu sorulara kesin cevaplar verdiğini görürüz. Eğer kesin olarak güvendiğiniz bir sitede, tanıdığınız bir uzman tarafından cevaplanmamışsa, bu soru-cevap metinlerine itibar etmemeniz gerekir. Konu hakkında bir fikir edinmeniz için iyi olsa da, gerçekten de sizin durumunuzda ne yapmanız gerektiğini başkalarının sorduğu sorular üzerinden öğrenemezsiniz. Basit bir baş ağrısı bile olsa, size özgü durumlarla beraber değerlendirilmesi gerekebilir. Dahası, küçük bir sorun için korkunç olasılıklardan bahsedildiğini görüp yersiz paniğe kapılmanız da hiç hoş olmaz. Yabancı cisim yutup seri ameliyatlara maruz kalan çocukların hikayelerini okuyup fenalıklar geçirmek yerine, doğrudan bir uzmana ulaşarak başınıza neler gelebileceğini ondan öğrenmeniz en hayırlısı.

3. Kaynağı sorgulayın

Ulaştığınız web sitesi toplumda saygı gören, ‘adı sanı bilindik’ bir isme sahip olsa iyi olur elbette ancak yine de, doğrudan bir uzmanın dilinden yazılmış içeriklere dahi ulaşsanız, bilginin kaynağını sorgulamalısınız. Kuru kuruya bilgi veren sitelerin çoğu, yine başka web sitelerinden derlenen bilgileri sunuyor. Değerli zamanınızı ve akıl sağlığınızı korumanız için, yalnızca güvendiğiniz kaynaklarda yer alan içeriklere itibar edin.

 

Bi’ kot bi’ tişört yeter: Pink Freud

0

İçerik Kraliçesi köşemizde bu ay, bi’ kot bi’ tişört adlı web sitesi ile dikkat çeken, magazinden modaya pek çok konuda ne diyeceği merak edilen bir fenomen yazarı konuk ediyoruz: Pelin Dündar, nam-ı diğer Pink Freud…

Pelin, sen kimsin?

Selam, ben Pelin, nam-ı diğer Pinkfreud, bu aralar bikotbitisortmag de diyebiliriz.

Yaptığın işi nasıl tanımlıyorsun?

Uzun süre kendime “yazar” demekten çekindim, hala da imtina ediyorum. Sanırım yazan kişi olarak tanımlayabilirim kendimi. Köşe, kitap, blog, haber, içerik; her şeyi yazıyorum.

Seni ilk olarak blog yazarı kimliğinle, sonrasında kitaplarınla tanıdık…

Evet, blogu 5 kitap takip etti, şimdi haftalık olarak köşe yazıyor ve yeni kurduğum tekstil markamı geliştirmekle uğraşıyorum.

Sen yazmaya başladığından beri internet ve sosyal medya oldukça değişti; Instagram blogların önüne geçti. Bu seni nasıl etkiledi?

Değişimi ve gelişimi seviyorum. Sırf popüler olduğu için içinde olmak istemediğim şeyler yapmadığımdan YouTube’a hiç geçmedim. Instagram’da mutluyum. Fotoğrafları, filtreleri, insanları takip etmeyi, kendi hayatımı sergilemeyi seviyorum. Kontrol bende olduğu sürece bir sıkıntı görmüyorum.

Neden ‘bi kot bi tişört’?

Çünkü başka giydiğim hiçbir şey içinde rahat hissetmiyorum kendimi.

Bi kot bi tişört’ü kimler okuyor?

“Blog yazmaktan artık sıkıldığım için bi Instagram sayfası açayım, 3-5 bin kişi takip etse yeter, rezil de olmam hem” derken site 10 senedir kullandığım pinkfreud kimliğinin önüne geçti. Sanırım herkes okuyor.

Bu senin işin mi, hobin mi?

Çok severek yaptığım işim.

Ne gibi işbirlikleri yapıyorsun?

Kendi hayat tarzıma ve zevkime uyan markalarla çalışmayı tercih ediyorum. Kullanmayacağım ürünü, giymeyeceğim şeyi paylaşamam. Genelde moda markaları, etkinlikler, festivaller, kozmetik gibi alanlarındaki markalarla çalışıyorum.

Bu işe ne kadar vakit ayırıyorsun?

Uyumadığım her an online olmak istiyorum. Ama sosyal hayat izin vermiyor.

Moda içeriğinden, mizahi magazine kayan bir eksende yazılar yazıyorsun. İçeriğini arayıp buluyor musun, yoksa önüne mi düşüyor?

Yazdığım şeyler, bu işe başlamadan önce de takip ettiğim şeylerdi. Daha önce kendi zevkim için takip edip, okuyordum zaten yazdığım her şeyi. Şimdi bunları okuyucularımla paylaşıyorum. “Şunu yazayım, burdan bu çıkar mı?” diye bir şeyler kovalamıyorum.

Bundan sonraki hedeflerin neler?

Bir film yazmak istiyorum.

İçeriğini titizlikle hazırladığın belli… Nelere dikkat ediyorsun?

İmla canavarı olarak ilk dikkat ettiğim şey imla kuralları. Bazen hızlı yazarken arada bozukluklar oluyor. Çok devrik cümle kuruyorum, onu düzeltmek için çabalıyorum bu ara. İçerik olarak ise teyitli yazmaya gayret ediyorum.

Oldukça eğlenceli ve cazip görünen bir iş yapıyorsun. Bu yola çıkmak isteyecek olanlara ne gibi tavsiyelerin olur?

Bir şey popüler diye, trend diye yapmasınlar. Her şey takipçi sayıları, izlenme rakamları gibi görünse de öyle değil aslında. Kendiniz zevk almadığınız sürece yapay filtreler arkasında kendinizi kandırırsınız. Ne istiyorlarsa, ne doğru geliyorsa onu yapsınlar…

www.bikotbitisort.com

Instagram: @pinkfreud / bikotbitisortmag

Twitter: @pinkfreud

Kız Tarafı, Erkek tarafı

0

Belli bir düşüncenin, bir futbol takımının ya da siyasi bir partinin tarafında olmak, taraftarı olmak konusunda ne kadar hevesli ve kararlıysan, karşı taraftakine karşı da aynı derecede isteksiz ve düşmanca bir tavır takınmak; ülkemizdeki “taraf olma” meselesinin bel kemiğini oluşturuyor ve sosyolojik çerçevelerde çokça tartışılan “kutuplaşmanın” da ekmeğine yağ sürüyor.

Düşünceleri, amaçları, istekleri karşıt olan iki kişiden ya da iki topluluktan her biri olarak tanımlanan “taraf” sözcüğü, temelde karşıtlığın değil, birlik ve beraberliğin, sevgi ve barışın esas alınması gereken aile kurumunu oluştururken de karşımıza çıkıyor; kız tarafı ve erkek tarafı şeklinde. Bu tarafların istekleri, amaçları oldukları tarafa göre değişebiliyor, yani şöyle ki, hem kızı hem oğlu olan bir insan, doğal olarak, hem kız tarafı hem de erkek tarafıdır, ya da adayıdır. Kız tarafıyken farklı, erkek tarafıyken farklı beklentileri ve istekleri olan kişinin aynı olmasının ve bu düzenin çoğu aile tarafından kabul edilmesinin iki yüzlülük kısmı ayrıca ele alınması gerekirken, benim ilgilendiğim ve yazının da temelini oluşturan konu, kabul edilen düzendeki kadın-erkek eşitsizliği.

Bir insanla hayatını birleştirmenin sadece bir insanla hayatını birleştirmek olmadığını, evlilik yoluna ilk adımları atmaya başladığında net bir şekilde görüyorsun. Sevdiğin kişiyle arana birden takılar, bohçalar, oturacağın semtler gibi tartışmalar giriyor. İki kişi arasında kalsa kolayca halledilebilecek konulara, hayatınıza yeni dahil olan kişiler de karışınca evlilik hikayesi tam bir kara mizah örneğine dönüşüyor.

Erkek tarafı ve kız tarafının beklentileri bir zamanlar birileri tarafından oluşturulup paket halinde herkese verilmiş ve kimse de paketi açtıktan sonra sorgulama gereği duymadan, ‘büyüklerimizin vardır elbet bir bildikleri ‘ mantığıyla, ellerindeki bilgilere göre şekillendirmeye başlamışlar hayatı.

Erkek tarafı daha sahiplenici kılınıp, maddi beklentiler o tarafa yazılırken, kız tarafınaysa o maddi beklentileri en “mazbut” şekilde talep etmek düşmüş. Örneğin evlenirken “erkek tarafının” çiftlere ev alması bir aile için gurur kaynağı, kız tarafı içinse, “çok şükür kızım rahat yere gitti” sebebiyken, aynı durumu ters çevirdiğimizde, utanç kaynağı ve “Napalım damat iyi ama işte parası yok” iki yüzlülüğüne varabiliyor.

Maddi imkanlarını çiftlerin önüne seren erkek tarafı, geminin direksiyonuna geçip, rotayı kendileri belirledikleri bir evlilik bekliyorlar; daha çok gidilen, daha çok davet edilen, daha çok hürmet edilenin erkek tarafı olması gerektiği her daim satır aralarında, inceden inceye işleniyor.

Geçen gün hayretle tanık olduğum bir konu oldu ki, bu yazıyı da yazmama sebeptir; bayram ziyareti. Evet, bayram ziyareti, doğru okudunuz: ilk bayram ziyaretini erkek tarafına yapmak gerekirmiş, bayram kahvaltısı erkek tarafında yapılırmış, çünkü erkek tarafı öyle istermiş, çünkü erkek tarafı böyle şeyler beklermiş, çünkü evlendikten sonra asıl ailen erkek tarafı olurmuş, çünkü onların soyuna geçermişsin, çünkü erkek tarafını memnun etmek çiftlerin evlenmekteki yegane hedefiymiş. Gözlerim açık, beynim allak bullak şahit olduğum bu konuşmanın, kadınlar tarafından yapılıyor ve kati bir şekilde değişemez bir doğru olarak savunuluyor oluşuna hem hayretle hem de üzülerek şahit oldum. Birlik, beraberlik, sevgi, saygı, güven, samimiyet temelli olması gereken aile kurumu, zemininde böyle anlamsız adetler barındırmayı hak etmiyor.

Psikolojinin çok popüler bir terimi var: “Stockholm Sendromu” diye, basitçe, bir insanın kendine işkence eden kişiye âşık olması şeklinde ifade ediliyor. Bu konuşmaların çoğunu orta yaşlı, hayatlarının “gelinlik” kısmını hala bitirememiş ve bunu son derece sahiplenen kadınlardan duyduğum ifadelerden biri şuydu: “Benim ilk işim, eşimi ve onun ailesini mutlu etmek, kendi annem babam bana zaten kırılmaz ki.” Bu cümleden sonra konuşma sona erdi ve bu kadın artık benim gözümde, kendinden yıllarca “hizmet” bekleyen, “gelinlik” müessesini kölelikten pek de ayırmayan kişilere duyduğu bu sevgi, saygı, bağlılık tipik bir “Stockholm Sendromu”ydu.

Erkek tarafına olan uzaklık, ayda kaç kez kız tarafına, kaç kez erkek tarafına gidildiği, gelinin kayınvalidesin evinde yıkadığı bulaşıkla, annesinin evinde yıkadığı bulaşığın çarpılıp, bölünerek hesabının tutulduğu, hangi tarafın akrabalarının daha çok davet edildiği, hangilerine daha çok ve güzel ikramlarda bulunulduğu ve bunların ciddi birer mesele olarak gündeme geldiği aileler var, evet, gözümle, kulağımla defalarca şahit oldum. Okurken tüm çıplaklığıyla belirtmek adına çok net örnekler verdim diye, “ay yok canım, bu kadarı da yoktur herhalde, ancak eski zamanlarda, köylerde falan olur” diye düşünmeyin. Şehrin ortasında, modernliğin kitabını yazdığını iddia eden, “görmüş, geçirmiş” çoğu kişinin muhatap olduğu durumlar bunlar, gelenekler, görenekler arasından hayatımıza sızan, herkes böyle diye ses çıkarmadığımız adetlerle kabul ettiğimiz durumlar.“Son Sömürge: Kadınlar” kitabına şöyle başlıyordu Maria Mies: “Dünyaya hükmeden erkekler yolun sonuna geldi. Çağımızın can alıcı sorularına verilecek yanıtlara sahip değiller.

Bu kız tarafı, erkek tarafı için geçerli kurallar, sanki delinin biri kuyuya bir taş atmış kırk akıllı çıkaramamış gibi, o taşı kuyudan çıkarmaya niyet eden, “aman bu düzeni ben mi değiştiricem” sözünün arkasına sığınmayan, tarafsız aileler kurmanın tarafında olanlar, Maria Mies’ten aldığım ilhamla size bir şey söyleyeceğim, az gelsenize: vi ken du it!

 

Cesareti Milyonlara İlham: Lizzie Velasques

0

İlham Veren Topuklar köşemizde bu kez, Lizzie Velasquez’i konuk ediyoruz.

Dünyanın en çirkin kadını seçilip yüzlerce olumsuz yoruma maruz kaldıktan sonra büyük bir özgüvenle harekete geçen ve dünyanın en ilham verici kadınlarından biri haline gelen Lizzie’nin öyküsü bize çok şey anlatıyor…

Lizzie Velasquez kimdir?

Amerika Birleşik Devletleri’nin Teksas eyaletinde doğan Elizabeth –Lizzie- Ann Velasquez, 13 Mart 1989’da doğduğunda, doktorların tam olarak anlayamadığı bir hastalığa sahipti. Marfanoid–progeroid–lipodystrophy sendromu olarak anılan hastalık, Lizzie’nin sağlıklı bir şekilde kilo almasını ve vücudunda yağ depolanmasını engelliyordu. Hayatı boyunca 29 kilonun üzerine hiç çıkmamış olan Lizzie, çocukluğu ve ergenliği boyunca bir yandan hastalığına çare aranırken, bir yandan da sosyal ortamlarda çeşitli aşağılamalara maruz kalıyordu. Dış görünüşü ve fiziksel kusurları nedeniyle hiç kimse onun ‘normal’ bir hayat yaşayabileceğini düşünmüyordu, doktorlar da dahil. Hastalığının Lizzie’nin yürümesini ve konuşmasını imkansız kılacağını söyleyen uzmanlar yanılmıştı. Ailesinin de desteğiyle yaşamını sürdüren Lizzie, 2012 yılında Texas State University’de İletişim bölümünden mezun oldu.

Lizzie 2 yaşında

Aynı zamanda bir gözü görmeyen ve hastalığı nedeniyle ‘alıştığımız güzellik standartlarına’ hiç uymayan genç bir kadın olarak, 2006 yılında (17 yaşındayken), bir YouTube videosunda ‘Dünyanın en çirkin kadını’ olarak gösterildi. Video kısa zamanda çok ilgi gördü ve milyonlarca kişi tarafından izlendi, yüzlerce nefret dolu yorum aldı. Yorumlar arasında “seni yakmak gerek!”, “iyisi mi kafana bir silah daya ve kendini öldür!” gibi ifadeler yer alıyordu.

Aniden meşhur olan ve kendisi ve çevresindekiler için oldukça can sıkıcı yorumlar alan Lizzie, bu durum karşısında bir tür kişisel devrim yaşayarak ayaklandı ve hastalığına çare aramak için ayırdığı zamanı, güzellik ve dış görünüm hakkında insanları motive etmek için harcamaya karar verdi. İki kitabı yayınlandıktan sonra, motivasyon konuşmacısı olarak davet edilmeye başlandı.

Ocak 2014’te yayınlanan TedX konuşmasında Lizzie Velasquez, milyonlarca insana “Sen kendini nasıl tanımlıyorsun?” diye sorarak güzellik-çirkinlik kavramlarını sorguladı ve dünyanın en ilham verici kadınlarından biri haline geldi. Videoları tüm dünyada 54 milyondan fazla izlenme sayısına ulaştı.

Güzel Lizzie, Çirkin Lizzie

İlham veren konuşmasında “Seni tanımlayacak olan şeye karar verecek olan sensin” diyerek, toplumdaki yaygın güzellik standartlarını sorguladı Lizzie. Güzel, bakımlı, çekici, seksi olmak ne demekti? Toplumda kabul görebilmek için belirli standartlara uymak mı gerekiyordu? Kendisine yapılan yorumlara benzer aşağılamalara kaç kişi daha maruz kalmıştı? Bütün o kötü yorumlar ve aşağılamalar yüzünden bugüne dek kaç insanın özgüveni yerle bir edilmişti?

TedX konuşmasının ardından adını tüm dünyaya duyuran Lizzie Velasquez, 2010 yılında annesi Rita’nın da desteğiyle “Lizzie Beautiful: The Lizzie Velasquez Story” (Güzel Lizzie: Lizzie Velasquez’in Hikâyesi) adlı ilk kitabını yayınladı. Küçük bir çocukken annesinin ona yazmış olduğu mektupları da içeren kitap kısa sürede yoğun ilgi gördü.

“Be Beautiful, Be You” (Güzel Ol, Kendin Ol) adlı ikinci kitabı ise 2012 yılında yayınlandı.

“Hikayemi bizi gerçekten neyin güzelleştirdiğini anlatmak için paylaşıyorum. Okuyucular kendi eşsiz armağanlarını anlasınlar ve kabul etsinler diye kendi hikayemi anlatıyorum…”

2014 yılında üçüncü kitabı “Choosing Happiness” (Mutluluğu Seçmek) yayınlandığında artık Lizzie, tüm dünyada tanınan bir ilham kaynağıydı. Okullarda zorbalık ve aşağılamaların insanları nasıl etkileyeceği üzerinde konuşmalar yaparak çocuklar ve gençlere ulaştı, çeşitli çalışmalar ve atölyeler düzenledi. “Dare to be Kind” (Kibar Olmaya Cesaret Et) adlı son kitabı ise geçtiğimiz yıl yayınlandı ve yine büyük bir ilgiyle karşılandı.

2015 yılında kitap çalışmalarına ve konuşmalarına devam ederken aynı zamanda ‘Cesur Yürek: Lizzie Velasquez’ adlı bir belgeselin yapımına da yardımcı oldu. South by Southwest (SXSW) festivalinde gösterilen belgesel, Lizzie’nin hikayesini anlatıyor.

Güzellik algımızı bize baştan aşağı sorgulatan, cesaretin insanları nasıl dönüştürebileceğini güçlü bir şekilde anlatan Lizzie, ABD’de ilk kez ‘dalga geçme ve aşağılamalara’ karşı da bir yasa oluşturulması için mücadele ediyor. Genç bir kadının kendini dış görünüşü ‘standartlara’ uymadığında bile ifade edebileceğini, cesaret öyküsüyle milyonlara ilham olabileceğini ve bulunduğu yerden dünyayı değiştirebileceğini anlatan Lizzie, iyi ki var ve iyi ki bize ilham olmaya devam ediyor…

Lizzie’nin Instagram sayfası: https://www.instagram.com/littlelizziev/

YouTube Kanalı: https://www.youtube.com/user/lizzitachickita

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.