Ana Sayfa Blog Sayfa 69

Candice Swanepoel ve biz

0

Geçtiğimiz günlerde Victoria’s Secret meleklerinden Candice Swanepoel’in medyaya yansıyan ‘göbekli’ fotoğrafları karşısında ‘Bu benim 12 günlük doğum yapmış halim, karnımdan utanmıyorum, kadınlara uygulanan güzellik standartları çok acımasız’ minvalinde açıklamalarını okuduk.

Göbekli kelimesini tırnak içerisinde, zira onun doğum göbeği diye bahsettiği şey, sıradan bir kadının belki de kendisini en iyi hissedebileceği hali. Sadece göbek meselesi de değil burada şaşırtıcı olan, tanıdığım doğum yapmış kadınlardan hiçbiri bebek 12 günlükken kopup denize girebilecek bir enerjiye sahip değildiler, kendisini bu yüzden de tebrik etmek ve hayretle izlemek isterim.

Swanepoel’un meşhur ‘lohusa’ fotoğrafı

Gelin görün ki bu isyanda buram buram ikiyüzlülük kokan bir hal var maalesef. Kadınlara acımasız güzellik standartları uygulandığı doğru elbette ve her ne kadar şu an bunun bir kurbanı gibi görünse de, Candice Swanepoel bu çarkın en temel dişlilerinden birini temsil ediyor. Kaburgaları yokmuşçasına bir vücudu her an göz önünde olan, hamileyken toplamda 3 kilo aldığı fotoğraflarını burnumuza dayayıp duran bir kadının bunları söylerken samimiyetine ne kadar inanmalıyız? Arayıp ‘Nasılmıııış?’ desek çok mu ayıp olur?

Kadınlara uygulanan acımasız güzellik standartlarından en çok yakınanların aslında o standartları en çok yükseltenler olması sonsuz bir kısır döngü müdür? Birbirlerini en çok süzenlerin, ‘Canım sen biraz kilo mu aldın?’ diyenlerin, ‘Senin iyiliğin için söylüyorum, çok bıraktın kendini’ cümlelerini iyilik peşinde savuranların yine kadınlar olması dünyanın en tatsız tesadüfü müdür? ’70 yaşında ama sahnede 20’liklere taş çıkarır’ ifadesini kullanan onlarca kadından bir tanesi bile ‘Peki neden yapıyor bunu?’ diye sormuş mudur kendine, bu cümlenin bir erkek için hiç kurulmamasından şüphelenmiş midir? Kadınlardan sürekli daha genç görünmesini, daha zayıf olmasını, daha gergin bir cilt taşımasını bekleyen bu düzene bilerek ya da bilmeyerek destek olduğunu fark edip pişman olan olmuş mudur, yoksa kendi çektiğini başkaları da çeksin mi istemiştir hepsi içten içe?

Bugüne kadar böyle geldi belki ama çok da umutsuz değilim zira dünyada çoktan başlamış bir kadın hareketi var; gerçek insanları model olarak kullanan markalar, ‘mükemmel vücut’ diye bir şey olmadığını ve esas olanın sağlıklı bir beden ve ruh olduğunu anlatan çok ünlü mankenler, body positivity akımı (birebir çevirisi vücut pozitifliği, vücuduyla barışık olmak da denebilir) derken tünelin ucunda ışık göründü sanki. Elbette henüz gidecek çok yol var ama yola çıkmış olmak da bir başarı. Maalesef dünyadaki bu akım ülkemizde aynı hızla yayılmıyor, selülitlerini gizlemek için havluya sarınan ve şişman gözüktüğü fotoğraflar için ‘Medyanın oyunu bunlar’ isyanı başlatan ünlü modeli çoğunluğu bu sene de kaptırmadı. İnsanların mayoyla bikiniyle görünmek isteyip istememesi bizi ilgilendirmez ama isterdim ki bir tanesi de çıksın ‘Size ne arkadaşım benim kilomdan?’ desin.

Diyen yok mu? Var. Yine de dünya genelindeki bilinçlenmenin bir miktar gerisindeyiz ama inanıyorum ki bir gün hepimiz fark edeceğiz kıymetimizi ve biricikliğimizi. Dilerim çabuk olur.

 

Geleceğin dili kodlama ama…

0

Gün geçmiyor ki bir bakan daha çıkıp açıklama yapmasın: “Önümüzdeki yıldan itibaren birinci sınıftan 12’inci sınıfa kadar kodlama eğitimini vereceğiz. Geleceğin dili, teknolojinin dili kodlama eğitiminden geçiyor. Öğrencilerimize tablet bilgisayarlar dağıtıyoruz. Lise ve ortaokuldan başlamak üzere sınıflarımızı akıllı tahtalarla donatıyoruz. Yönetmeliği de geçen hafta çıkardık. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte bu evlatlarımızın bilgi teknolojilerini kullanmasını bilgi otoyoluna bağlanmasını önümüzdeki dönemde daha da süratlendireceğiz.” 

Okulunda norm fazlası olmuş ve maaş karşılığını doldurabilmek için haftada 3 okul gezen bir Bilişim Teknolojileri ve Yazılım öğretmeni olarak sevineyim mi, üzüleyim mi bilemiyorum. Evet, kodlama önemli. Hem de çok önemli.  “4. Sanayi Devrimi” olarak tanımladığımız bu döneme en hızlı ve doğru şekilde adapte olmak için bizim de toplum olarak, farklı bazı meziyetlere sahip olmamız, yeni ve yüksek teknolojilerle dost olmamız, daha ötesi onların dilinden konuşmamız gerekiyor. Teknolojilerinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanan ama bu teknolojileri sadece ithal edip kullanan değil, teknoloji üreten bir toplum haline gelmemiz çok önemli elbette. Bunun yolu da kodlama öğrenmekten geçiyor. Yani çocuklar internetten oyunu indirip oynamakla kalmasın, otursun, tasarlasın, kodlasın, sonra oynasın. Bilişim Teknolojileri ve Yazılım öğretmenleri olarak işimiz tam da bu zaten.

Ancak burada gözden kaçırdığımız, bazen de insanların gözlerine sokarcasına abarttığımız bazı noktalar var. Bir kere Türkiye’de neredeyse Kodlama Şenliği (festivali, sergisi, adına ne derseniz) düzenlemeyen il kalmadı. Ama süreç şöyle işliyor, en azından benim bulunduğum ilde böyle oldu: Vali emir veriyor, İl Milli Eğitim Müdürü de öğretmenlere bildiriyor. “Kodlama Festivali yapıla!” Öğretmenler olarak bizler zaten elimizdeki imkanlar dahilinde üretiyoruz. Bu sergi ya da şenlik için çok az bir bütçe veriliyor, bununla da yapılan materyaller sergileniyor. Bu materyallerin çoğunun da tıpkısının aynısını birçok ildeki sergide görebilirsiniz. Çizgi izleyen robot, engelden kaçan robot, otomatik sulama yapan saksı, elmadan piyano… Kesinlikle yermek için söylemiyorum, çünkü benim sergiye koyduğum çalışmalar da bunlardan bazılarıydı. Hatta bunları bile kendi imkanlarımla, yani cebimden para vererek yapmak zorunda kaldım. Çünkü öyle “kodlama çok önemli” diye yapılan yüksek sesli söylemlere bakmayın, hala okullarda Bilişim Teknolojileri ve Yazılım dersi yok! Yani vardı ama kaldırıldı. 14 yıllık meslek hayatımda 4-5-6-7-8. sınıflara zorunlu ve haftada 2 saat olarak verilen dersim, “kodlama çok önemli, en önemlisi kodlama” diye bağırdıkları dönemde sadece 6. sınıflarda ve haftada 2 saat olarak kaldı. 5. sınıflardaki dersimizi de zorunlu olmasına rağmen! “İngilizce Hazırlık Sınıfı açacağız efenim” diyen okul idareleri kaldırdı ve biz öğretmenler hiç bir şey yapamadık. İşte başta belirttiğim norm fazlası olma durumunun sebebi de bu zaten.

Yine de pes etmedim, etmedik. Dersimizi anlatmaya devam ettik ama diğer en büyük sorun kodlama ya da bilgisayar anlatacağımız bilgisayarlar ya hiç yok ortada, ya da kurulalı 15-20 yıl olduğu için bilgisayarlar artık içler acısı vaziyette. Her ders yarım saatte açılıp, yarım saatte kapanan, internete zar zor giren, her ders mutlaka biri bozulan tozlu bilgisayar sınıfları ile uğraşıyoruz. Çantasında tornavida taşıyan kaç öğretmen var bilmiyorum. Bunu yaparken de okul idaresinden tabii ki bir talepte bulunamıyoruz çünkü cevap “hoca’anım, akıllı tahtalarda yap işte ne yapacaksan, okulun buna ayıracak bir bütçesi yok!” Zira görevlendirme ile gittiğim diğer iki okulda Bilişim Teknolojileri Sınıfı hiç yoktu ve tüm sene boyunca kendi dizüstü bilgisayarımı okullara taşıyarak, sınıftaki tek tahta ile işledim dersi… ya da işlemeye çalıştım diyelim.

Tabii bunları yapabilmek için de geceleri epey mesai harcamak zorunda kaldım çünkü ben üniversitede okurken ne Arduino vardı, ne code.org ne Scratch… Evet kodlamanın mantığı hep aynı ama ekipmanlar, materyaller, robot kitleri o kadar hızlı girdi ki hayatımıza. Haliyle durumu anlayalım derken, belki de hep aynı şeyleri yaparken bulduk kendimizi. Yani başlarda söylediğim “çizgi izleyen robot, engelden kaçan robot, otomatik sulama yapan saksı, elmadan piyano” yapmayan BT (Bilişim teknolojileri) öğretmeni kalmadı sanırım…

Geldiğimiz noktada durum süreç odaklı olmaktan çıkıp, sonuç odaklı bir duruma  doğru ilerlemeye başladı sanırım. Amacımız öncelikle çocuklara problem çözme becerileri, algoritmik düşünme becerileri, sebep sonuç odaklı analiz kabiliyetleri kazandırmak iken, geldiğimiz nokta çocuğun kodlarını hiçbir şekilde anlamadığı (belki de öğretmeni kodladığı için) engelden kaçan arabasını elindeki telefonla kontrol etmesine dönüştü. Yani yine çocuk kendi bir şey yapmadı, tasarlamadı, kodlamadı…

Evet, bütün çocuklar kodlamayı  öğrenmeli ama bunun için çok pahalı elektronik kitlere gerek olmamalı ya da öyle imiş gibi algılanmasına müsaade edilmemeli. Evet, çocuklar kodlama öğrenmeli ama bunu ileriki yaşamlarında mutlaka programcı olmak için değil, sistemleri anlayabilmek, mantıksal-matematiksel düşünebilmek için yapmalı. Evet, çocuklar hacker da olmalı ama hack etmek için değil, ona sunulanla yetinmemek, daha iyisini yapabilmek için. Ve evet, çocuklar maker da olmalı, yeni şeyler üretme yaratma becerisi olmayanların maalesef birçok şeyin gerisinde kalacağı bir yüzyıla giriyoruz çünkü…

 

Dijital Topuklar’dan nasıl ilham aldım?

0

Dijital Topuklar Zirvesi’nin düzenleneceğini okuduğumda çok heyecanlanmıştım. Ben de kadınlar için faydalı olmasını umduğum projem üzerinde çalışıyordum ve bu konularda ne kadar çok kişi bir olursa o kadar güçlü ve etkili olacağımızı biliyordum.

Sonra Kasım 2016’da gerçekleşen ilk Dijital Topuklar Zirvesi‘ne gittim ve o gün şirketimin kuruluşunun yayınlandığı haberini aldım. O kadar çok ilham veren hikaye dinlemiştim ki o gün, şirketimin kuruluşunun o güne denk gelmesinin tesadüften daha öte bir anlamı olduğuna emindim.

Girişimci kadınların hikayesini dinledim, kadın çalışanlarına destek olan şirketlerin hikayesini dinledim ve ‘’ben de yapabilirim’’ dedim, ben de fark yaratabilirim, ben de hem kendi konfor alanımdan uzaklaşıp girişimci olmaya karar verdiğim bu yolda emin adımlarla ilerleyebilirim, hem de anneler için bir umut olabilirim.

Geçtiğimiz seneki zirveye gittiğimde ise, artık anlatabileceğim bir sitem vardı. Bu sitede anneler özgeçmişlerini oluşturmaya başlamıştı, ben de şirketlerin yarı zamanlı, proje bazlı ve freelance iş ilanlarını yayınlamaya başlamıştım. Şirketlerin yaklaşımı düşündüğümden bile pozitif olmuştu.

İlk Dijital Topuklar’da, orada yeni tanıştığım kişilerle daha fazla ilişki içerisinde bulunmuştum ve artık kendimi evimde hissediyordum. Yine ilham veren hikayeler dinledim ama bu kez benim gibi ilk defa gelmiş olanları seçebiliyordum. Bazı konuşmalarda ne kadar özgüven kazandıklarını gözlemleyebiliyordum. Onları gözlemlerken en büyük umudum harekete geçecek ilhama ve enerjiye sahip olmalarıydı.

2017’de düzenlenen İkinci Dijital Topuklar Zirvesi‘ndeki oturumları dinlerken kendi yaşadıklarımı yeniden gözden geçirme fırsatım oldu. Bana çok normal ve zaten yapılması gerekiyor gibi görünen birçok olay aslında kendi başına birer başarı hikayesi olmuş kendi adıma. Hatta bu senekini izlerken eminim daha da fazlasını fark edeceğim. Örneğin ben hiç dijital veya teknolojik bir insan değildim, hatta mümkünse hiç bulaşmamaya çalışıyordum. Şimdi ise bir dijital platform sahibesi olarak birçok yazılımcı ile, programcı ile onların dediklerini anlayarak hatta onları yönlendirerek konuşabiliyorum. Kolay mı oldu? Kesinlikle hayır. Ama kendime inandım. Yapacağım işe inandım. İnanıyorsam yapamamam için hiçbir neden olamaz diye düşündüm.

Bir yandan bu platformu geliştirmeye çalışırken bir yandan şirketlerde cinsiyet dengesi konusunda farkındalık yaratmaya ve bu konuda onları yönlendirmeye çalışıyorum. Yaptığım araştırmalarda görüyorum ki tüm dünyada kadınlar kendilerine güven konusunda kendi engelleri oluyorlar. Bunu en aza indirgemek için kendi hikayelerimizi paylaşmamız gerek. Hiç risk sevmeyen biri olarak ben hayatımda bu kadar radikal değişiklikler yapabildiysem ve sonucunda başarılı olabildiysem, bir de aklının bir köşesinde fikri olan kadınların neler yapabileceğini hayal bile edemiyorum.

Ama bu sürecin tabii ki ‘hayaller ve hayatlar’ tarafı da oluyor. Kendi işin olduğu zaman daha rahat olmayı hayal edenler için diyebilirim ki, hayatlar ne yazık ki öyle değil. Sabah, akşam, gece, tatilde, denizde, dağda; her yerde ve her zaman çalışmak, başarılı olmanın en önemli kriteri oldu benim için. Ama faydalı bir şeyler üretmek, çalışmanın en önemli motivasyonu oluyor. Hele bir de site üzerinden yerleştirme haberleri almak, annelerle tanışmak ve onların umudu olmak, ne zaman ne yer tanıyor daha fazla çalışmak için.

Şimdi Kariyerlianne.com da Dijital Topuklar’la birlikte büyüyor ve her sene ondan ilham almaya devam ediyor. Bu seneki söyleşileri heyecanla bekliyorum, bakalım bu sene Dijital Topuklar kimlere ilham olacak?

 

 

 

Ah bu dijital dünya

0

Ne garip şey şu dijital dünya. Günlük yaşamımızı ona göre kuracağımız kadar önemli bir konum elde etti bir anda. Gittiğimiz yerleri, yediğimiz yemeği, aldığımız kıyafeti… Kısacası her şeyimizi paylaştığımız sanal bir dünyamız oluverdi kısa bir zamanda.

“An”ı değil, sosyal medyayı yaşar hale geldik aslında. Bir yere gittiğimizde daha etrafa bakmadan ‘selfie’ çeker, restoranda yemeğimiz geldiğinde tadına bile bakmadan fotoğrafını çeker üstüne bir de filtresini yapar sosyal medyaya yükleriz anında. Önümdeki yemeği yiyemeyecek durumda olan insanlar bunu görür mü diye düşünmeden “Ay keyfim çok yerinde, bu gün de böyle oldu akşam yemeği” şeklinde abes yorumlarla yükleyiveriyoruz hemen hesabımıza. Sonrası? “Ay gelsin ‘like’ lar tonlarca yorumlar…”

Elinin altına verilmiş o internet denen nimetten bilgi edinmek, yeni şeyler öğrenmek için yararlanacağına envai çeşit platformda hesap açıp “Yiyorum, içiyorum, geziyorum. Kime ne ayol! Çekemeyen anten taksın” deyip bin bir farklı açıdan poz poz fotoğraf çekilip yükleyen şu sözde düşünceliler yok mu? Sinir oluyorum, vallahi sinir oluyorum. Yahu bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Birinin canı çeker mi? Alamayacak durumda olanlar var mı diye düşünmeden yükle yendiğin her şeyi internete. Sonra lafa gelince “Ay ben çok üzülüyorum bu aç insanlara. İçin gidiyor.” diye atıflarla şov yap etrafına.

Ben yaşıtları arasında “numunelik” olarak tanımlanacak bir genç kızım. Çünkü sosyal medya kullanmıyorum. Öyle her yerde “check-in” yapıp fotoğraflar çekilmiyorum. Ya da bilgisayar başında saatlerce oyunlar oynamıyorum. Yani hayatımı sosyal medyaya göre yaşamıyorum.

Ayrıca yeni neslin bu dijital dünya aşkını da saçma buluyorum. Tamam; arkadaşlarınla haberleşmen, kendine çevre edinmen bir açıdan iyi bir şey. Ama sen niye kendi hayatını arka plana atıp sosyal medya kimliğinle yaşıyorsun ki? Sadece yaşıtlarım da değil, herkes böyle. Yediden yetmiş yediye. Hiç fark etmiyor.

Bir yere gidiyorsun; açık hava, gökyüzü, bulutlar… Oksijen var oksijen. Ama herkesin elinde telefonu, biri Facebook’ta diğeri Instagram’da. Neymiş? Kim ne paylaşmış ona bakıyormuş. Ay bir fotoğraf atsa ne olurmuş. Oturduğu yerin ışığı çok güzelmiş kesin fotoğraf çekilmeliymiş. Mişmiş de mişmiş…

Bir de tam tersi dijital kimliği uğruna asosyalleşenler var. Bilgisayarının başına oturup bitkisel hayata bağlananlar bunlar. Yemeden içmeden saatlerce oyun oynayabilecek bataryaya sahip oluyor bu cinsler. Klavye kontrolü uzun sürer, ama bir süre sonra gözler erken emekliliğini ister. Yahu yazık değil mi hiç ettiğin zamanına? Hiç mi acımıyorsun ekran ışığından yorulan gözlerine?

Günah ya günah! Harcadığın zamana, yaşayamadığın hayata bir dön bak. Ne kazanmışsın onları yitirirken? Ne geçmiş eline? Hiç! Koca bir hiç! Eee, ne anladım ben bu işten? Neye yaradı o aşık olduğun sosyal medya, uğruna kendini evlere kapattığın oyunlar?

Hiç oynamayın, hiçbir şey paylaşmayın demiyorum. Demem de zaten. Sonuçta zevkler ve renkler tartışılmaz. Kimsenin işine karışmak gibi bir niyetim de yok. Ben yalnızca yorumumu belirtir, naçizane tavsiyemi dile getiririm. Ama bir laf da var ki yazıyı onunla bitirmezsem onca kelime boynu bükük kalır. Ne demiş büyüklerimiz? Her şeyin azı karar, çoğu zarar.

 

Tek çare: Erkekleşmek (mi?)

0

Kadınlar için biçilmiş işler vardır; esasen birinci dalga feminizmin tartıştığı konulardır bunlar. Ne yazık ki ülkemizde güncelliğini korur. Kadın dediğin sekreter olur, hemşire olur, öğretmen olur (misal anaokulu öğretmenliği muhakkak kadına yakışır), bakım veren veya destek olan pozisyonlarda meslekler yakıştırılır kadına. Bu işlerde kadın cinsiyetiyle “kadın gibi” var olmanız yadırganmaz. Oysa bir de erkek işleri vardır; patron, yönetici, politikacı gibi pozisyonlarda ‘erkekleşmeden’ yer alamaz kadın.

Son yıllardaki seçimleri düşününce heyecan seviyesi görece yüksek bir seçim dönemini geride bıraktık. Cumhurbaşkanlığı adayları arasında bir kadın vardı bu kez: Meral Akşener. Türk siyasi tarihinin eski başbakanı Tansu Çiller’den sonra ilk kez “üst düzey” pozisyona aday bir kadın vardı sahnede. Dünya siyasetini düşündüğümüzde kadın politikacı olarak aklımıza Margaret Thatcher gibi hep sert kadınlar gelir ki zaten “demir leydi” olarak nam salmıştır. Nedir bu kadınlardaki siyasi düstur dışındaki ortak noktalar diye düşününce toplumsal cinsiyet rolü sarmalı döner dolaşır ayağımıza dolanır.

Her şeyden önce, bu kadınlar serttir. Konuşmaları, tavırları, kullandıkları ifadeler; hep masaya yumruğu koyan cinstendir. Elinin hamurlu olmadığını ispat etmeye gayret eder bu kadınlar. Giyimlerine bakacak olursak, özellikle günün modası dahilinde analiz etmek daha kolay olduğundan Akşener’e odaklandığımızda en belirgin seçimi kravatsız fakat son düğmesine kadar iliklenmiş gömlekleridir. Kısa saçlı, gömlekli, sert kadınlar. Cinselliklerini, kadın olduklarını adeta gizlemeye çalışan kadınlar…

Kadına hayatın öznesi olmak yerine “nesnesi” olmak salık verilmiş, birinin karısı/kızı olarak kendini tanımlaması teşvik edilmiştir. Kadınlar başarılı olamaz, başarılı erkeğin arkasındaki kadın olabilirler. Kadınlar bu toplumda zihinleriyle değil ancak bedenleriyle gündem oluşturabilirler. Erkek zihniyetindeki medya bir kadının zekasına, bilgi birikimine odaklanmaktan nedense çekinir. Arama motoruna “kadın politikacılar” yazdığınızda ilk sayfada çıkan linklerin %70’inde kadın siyasetçilerin “güzelliğinden” bahsedildiğini görürsünüz. Kadına kendini ifade etmesi açısından iki yol gösterilir: güzel olmak ya da olmamak. Gerisi erkek işidir.

Oysa politika gibi derinlikli bir meseleyle uğraşmak ciddi bir zihin mesaisi gerektirir. Kadına toplumsal algıda yapılan yakıştırma, tüm narinliği ve kırılganlığıyla domestik şekilde ev işlerini yönetmek olduğundan “sokağa” çıkan, hele hele üst düzey yöneticiliğe soyunan bir kadın için geriye erkekleşmekten başka çare kalmaz. 2 kadın tanıklığının 1 erkek tanığa denk düştüğü dini hukuk geçmişinden gelen bir ülkede kadının denkliğini her daim “erkekleşerek” ispat etmesi gerekir.

Kadın politikacılar da kadına yakıştırılmayan diğer mesleklerde iştigal eden kadınlar da günün sonunda aynı zorluğu yaşar. Sarkıntılığa uğramamak için çok güler yüzlü olmaması, cinsel kimliğini belli eden şekilde giyinmemesi ve sert olması gerekir.

Oysa kadınlar olarak sokaktayız, kimimiz tüm dişiliğimizle kimimiz talep ettiğimiz diğer şekillerde. Gün gelecek, devran dönecek, kadınlar kadın olarak da var olabilecek. Fırfırlı eteklere selam olsun.