Ana Sayfa Blog

Kalben’den Kalpten Manifesto

0

“Nasılsınız?
Keyfiniz yerinde mi?
İhtiyaçlarınız karşılandı mı? Su içtiniz mi?
Bir kadın olarak ihtiyaçlarınızı gözetmeden konuşmaya başlamak beni rahatsız ediyor”

Kalben’in, Dijital Topuklar 2021’deki #bedeninesahipçık konuşması böyle başladı… “Kadınların en temel yapması gereken şey başkalarının ihtiyaçlarını göz etmek, başkalarını mutlu etmek, tatmin etmek… Başkalarının kemikleri olmak…” diyen Kalben, insani yolculuğunun içinde neler yaşadığını, bu yaşadıklarında cinsiyetinin nasıl bir etkisi olduğunu, bunların onu ne kadar yorduğunu, bir yandan da ne kadar savaşçı biri yaptığını anlattı.

Kadın olarak bazı anlamlarda ne kadar dolandırıldığımızı, ne kadar büyük yalanlara inandırıldığımızı kişisel hikâyesi üzerinden anlatan Kalben’in bu konuşması izleyen herkese umut ve güç veriyor.

Dijital Topuklar olarak, Kalben’in 1 Kasım 2021’deki konuşmasının bir kısmını, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde, tüm dünyanın izlemesi umuduyla, herkese açık olarak paylaşıyoruz.

“Aynı yarayı, derdi, sıkıntıyı paylaşanlar”ın, birlikte aynı umudu ve mutluluğu, dayanışmayla yarattıklarına olan inancımızla,

Dayanışmayla…

Kulüp Dizisinin Uyandırdıkları Üzerine

0

Netflix’teki Kulüp dizisinin Türkiye Yahudileri ile ilgili olduğunu öğrenince “eyvah” dedim bir içimden. Şimdi yine bir sürü antisemitist söylem türeyecek. Mahcup oldum potansiyel nefret söyleminden, daha doğmadan. Hani böyle annen, baban veya kardeşin olmadık bir şey söyler birine, utandırır seni… Onun gibi biraz. Senin bir kusurun yoktur belki ama mensup olduğun ailenin ayıbı senin de ayıbın oluverir.

Liseye başlayana kadar Türkiyeli Ermeni ve Yahudi cemaatine tanış olmamıştım. İsimlerin “farklı”lılığıyla 13 yaşında tanıştım ilk. Kulüp dizisinin ilk bölümünde Tasula’yı izlerken onun da Yahudi olduğunu sandım. Sonradan Nesi Altaras’ın twitlerinde “Türkler o kadar uzaklaşmıştır ki isimlerinden Yahudileri, Rumları, Ermenileri ayırt edemezler dahi” cümlesini okudum. Bana diyordu sanki. Düşündüm, Türk-Müslüman ismine sahip olmayan arkadaşlarım arasında hiç Rum yoktu. İsimlerden ayırt edebilmek için tanış olmak gerek.

Bu ülkede ayrıcalık meselesi hep yanlış anlaşıldı. Kimlik politikası hep tek boyutlu değerlendirildi. Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık konuşurken hep diyorum ki “Angela Merkel de cinsiyete dayalı ayrımcılığa uğruyor, Kate Middleton da.” Elbet sınıfsal olarak çok ayrıcalıklılar. Ama bu cinsiyete dayalı ayrımcılığa uğramalarına engel teşkil etmiyor.
Ülkenin ticaret yapmayı bilen, kentli, eğitimli, meziyetli kimseleri Müslüman Türkler değil. 1950’lerde hele hiç değil. Bu durumun yarattığı varlığa yönelik (ki tüm Yahudilerin varlıklı olduğunu varsaymak da ayrı bir körlük) bir öfke var adeta. Bir haset. Zaten başka türlü 6-7 Eylül ve diğer pogromlar nasıl yaşanacaktı ki?

Ben mahcup hissediyorum. Tüm bu yaşananlardan ötürü mahcup hissediyorum. İzlediğim dizilerde, okuduğum kitaplarda kendimi ve ailemi konumlandırdığım yer üç nesildir yabancı dil konuşulup piyano çalınan konaklar değil çünkü. Varlık Vergisi zamanının muhbirleri, 6-7 Eylül vahşetinin failleri Anadolu’nun çiftçi köylü halkı. Ödüm kopuyor ya benim atalarım da dahil olmuşsa diye.

Kolektif hafıza dediğimiz şey bunlar işte. Ortak acı dediğimiz bu. Bunun bir de yüzleşme kısmı var. Orayı ne kadar geciktirirsek o kadar zor. Evet Müslüman Türkler de çeşitli zamanlarda çeşitli şekillerde zulüm gördü, acı çekti. Hala görüyor, çekiyor. Ama bu acı yarıştırma hali işte. Yüzleşmeden kaçma hali. Benim durduğum yerden bir geçerliliği yok. Onun muhasebesi onun özneleriyle verilsin.

Ben yüzleşmeyi kendimden başlatmak istiyorum. Mahcubum. Haset etmiyorum ama gıpta ediyorum nesillerdir aydın olan o ailelere. Kitaplarda, filmlerde tam da bu yüzden daha da kızgın tepki veriyorum o işgüzar köylü kurnazlarına.

Ben bu şehrin, bu ülkenin bunca soldurulmuş olmasına çok üzgünüm. Dilerim çevremde oluşturduğum yaşam çemberimde komşusunu polise/askere vermemek için evinde saklayanlar yer alıyordur. Umarım mazlumun tarafında olmamak için bahane üretenleri dışarıda bırakan bir merkezim vardır.

Alt tarafı bir dizi değil. Çünkü zaten salt kurgu değil. Kıymetli bir yüzleşme fırsatı.

Olgunlaşmamış, ilkel kalmış “Ben yaptım ama falanca da başka şey yaptı” savunmasından öteye geçebildiğimiz bir gelecek umut ediyorum.

Biliyorum ki mümkün. Kötüler hep olacak. Kötülüğün sıradanlığına kapılmaya direnelim yeter.

Kendine Ait Bir İçerik Atölyesi: 4 Aralık 2021

0

Sosyal medya üzerinden sesinizi duyurmak mı istiyorsunuz? Kendinizi yazarak ifade ederken, kendi topluluğunuzu bulmak mı istiyorsunuz? O halde sizi Dijital Topuklar’ın Kendine Ait Bir İçerik Atölyesi‘ne bekliyoruz.

Bu atölye kimlere göre değil?

  • Sosyal medyada ünlü olmak isteyenlere;
  • Takip edenleri sadece bir rakamdan ibaret görenlere;
  • Geleneksel anlamda “başarılı” olmak isteyenlere;
  • Başarıyı ‘takipçi sayısı’, ‘like alma’, ‘erişim’ gibi niceliksel değerler üzerinden tarifleyenlere göre değil…

Kimlere göre?

  • Söyleyecek sözü olanlara;
  • İçindekileri paylaşmak ve aktarmak arzusu taşıyanlara;
  • Kendini, fikirlerini, ürettiklerini bir yandan kalbini açarak, bir yandan da koruyarak ortaya koymak isteyenlere;
  • Değerlerini paylaşan bir topluluk yaratmak ve topluluğuyla anlamlı bağ kurmak isteyenlere göre.

Dijital Topuklar’ın iki yarısı Elif Doğan ve Perihan Çıragöz’ün dijital mecralardaki tecrübeleri, birikimleri, ipuçları ve önerileri üzerinden ilerleyen ve benzeri olmayan bu atölye, kendini sosyal medyada yazarak ifade etmek isteyenler için bir harekete geçme noktası olacak. 4 Aralık Cumartesi günü 10:30-13:30 saatleri arasında Zoom üzerinden gerçekleşecek olan atölye ile ilgili ayrıntılar ve kayıt için iletisim@dijitaltopuklar.com.

Katılımcılar ne diyor?

Uzun zamandır hem bu kadar faydalı hem de bu kadar keyifli bir atölyeye katılmamıştım. Notlarımın ve gülümsemelerimin bol olduğu bir atölye oldu. Gerçekten emek verilerek hazırlanmış bir atölyeydi, yani çok ‘profesyonel’ ancak bir o kadar da içten ve samimi. Enerjiniz o kadar iyiydi ve atölyenin değindiği konular o kadar faydalı ve günceldi ki ben atölye boyunca hiç sıkılmadan, tam konsantre sizi dinledim! Beklentimi fazlasıyla karşıladı. Bu atölyeyi dijital mecralarda içerik üretmek isteyen ve bunu etik bir sorumluluk çerçevesinde yapmak isteyen herkese öneririm. Emekleriniz için çok teşekkür ederim. – Özlem

Bugüne kadar çok atölyeye katıldım ancak bu kadar faydalı ve dolu olanına ilk defa katıldım.Konuyla ilgili her şeyi çok net, çok anlaşılır açıkladınız ve sorulara muğlak değil çok net cevaplar verdiniz. Tecrübenizden yararlanma şansı bulmak şahaneydi. – Fulya

Yaklaşık iki yıldır iki farklı Instagram hesabını iyi ya da kötü organize ediyorum. Ama sanki hep eksiktim ve beceremediğimi hissediyordum. Aslında ne kadar da çok şey bildiğimi sizin atölyeniz sayesinde fark ettim. Sizin de bolca değindiğiniz gibi “cesaret” buldum. Gerçekten iyi ki katılmışım dedim. Bu mecrada artık daha korkusuz olabileceğimi biliyorum. Bunun için de size çok teşekkür ederim. – Zeynep

Atölye uzunluğu, içerik ve uyum konusunda iyi hissettiğim, iyi ki katılmışım dediğim bir atölye oldu. – Gamze

Yılların deneyimini süzüp sadeleştirip hap gibi verdiniz, benim gibi daha hiç başlamamış olanlara da, diğer arkadaşlar gibi başlayıp yolda soruları olanlara da hitap ettiniz. Ben kendi sayfamı oluşturmak için yeterli bilgiyi aldım, aklımdaki sorulara cevap buldum ve motive oldum. Sizlerin bilgi ve değerli deneyimlerinizi bizlerlerle paylaşırkenki içtenliğiniz ve bunları almaya hevesli, yazmak, üretmek, kendini ortaya koymak isteyen kadınlar olduğunu görmek de değişik bir enerji verdi. – Aslı

Soru işaretlerim yüzünden bir süredir hiçbir paylaşım yapmıyordum. Atölye sayesinde önümü daha net görüyorum. Değerlerim, ilkelerim üzerine düşünüp kendime yeni bir yol haritası çizip devam edeceğim. – Ezgi

Ayrıntılar ve kayıt için: iletisim@dijitaltopuklar.com

Photo by Christina Morillo from Pexels 

Kamburunun Farkına Varan Kadın

0

Kadınlar günlük hayatta yaptıkları birçok işin kendi görevleri olduğunu düşünür. Hatta sadece onlar değil aynı evde yaşayan karşı cinsten bireyler de böyle düşünür. İnsanı bir girdap gibi içine çeken; çamaşır, bulaşık, hele o ne yemek yapsam derdinden başını kaldırıp biraz düşününce; bu yaşam tarzını kimden öğrendiğini, kime benzediğini ve neden hayatının sürekli tekrar ettiğini sorgulaması ona yeni bir dünyanın kapılarını açar. Çünkü sorguladıkça hayatın başka türlü de yaşanabilir olduğunu fark eder.

Ardından biraz sessizliğe gömülüp kendi iç muhasebesini yapınca, etrafta kendine benzeyen birileri var mı diye merakla araştırır. İlk bakacağı adres yetiştiği evdir. Annesi ve babasını bir başka gözle izler, ardından çevresindeki diğer kadınları… Yuvayı yapan dişi kuşlar ve evin reisi erkekleri gözleyince, çevresinde dönen hayatın izlerini kendi evinin içinde bulur. Bazen aynılıklar o kadar fazladır ki kendini aynı yolda yürüyen kadın kabilesinin önemsiz bir bireyi gibi hisseder. “Oysa belki de yeni şeyler söylemek lazım, kabilenin yönünü vahaya çeviren insan olmak lazım!” diye düşünüp bunu dile getirdiği zaman, sözlerine kıymet verilenler dinlenir, azı anlaşılır, kimi ise umursanmaz. Kiminin sözleri havaya karışır bir süre sonra ama mücadele etmeyi bilenler direnir ve sonunda kendi hayatı dahil etrafını da aydınlatacak kazanımlar elde eder.

Her birimiz ayrı coğrafyalarda doğmuş ve büyümüş olsak da, Anadolu’da kadınlara biçilen görevler -onlara biçilen elbiseler farklı olsa da- birbirine çok yakındır. “Elinin hamuru” tabiri kadının hapsedildiği dört duvarı işaret eder mesela ve Türkiye’de yaşayan her kadın bu sözün anlamını gayet iyi bilir! Sonra “Eksik etek” sözü gelir ve ardına “Kadın aklı” diye -sanırsın ülkeyi uzaya çıkarmış erkekler tarafından kadının analitik düşünme yetisinden yoksunluğunu iddia eden- başka bir sözü takar! İşin kötüsü çoğu kadın bu eksiklik, güçsüzlük ve yetersizlik safsatasına inanır. Bu yüzden bir işe girişmeden önce öğrenilmiş yetersizlik ile o işte başarılı olamayacağını düşünür. Yine bu yüzden bazı meslekler erkekler için bazıları ise kadınlar içindir. Öğrenilmiş yetersizlik kuralına göre; erkek ev işinden ne kadar anlamaz ise, kadın da tamir işlerine elini sürmez çünkü beceremez! Öğrenilmiş yetersizlik, erkekleri ev işlerinden azad ederken kadınların çalışma hayatındaki hareketlerini sınırlar, güç gerektiren işlere girişmelerinin önünde koca bir kaya gibi durur.

Büyüdüğüm yerde kadınlar sırtında kendi ağırlığını aşan yükler taşırdı. Erkekler ise yük taşıyan kadının önünde dimdik yürüyüp onlara yol gösterirdi. Bizim oralarda her zaman kadından daha güçlü olduğu vurgulanan erkeğin sırtına yük alması hoş karşılanmazdı. Bu çelişkiye bakıp, iki büklüm eşinin önünde dimdik yürüyen adamın adına utanırdım. Ben olsam yerin dibine girerdim, oysa onlar bundan gocunmazdı. Çünkü öyle görmüşlerdi ve bazen yaşadığı hayattan memnun olan insanların çokluğu sırtında yük taşıyanların sesine perde olur! Yine doğduğum yerde, yemek, bulaşık, çamaşır gibi ev işlerini halleden kadın, araya çocukların bakımını da sıkıştırıp ardından bahçeye koşardı. Günün sonunda herkes uykudayken ağrıyan sırtını kendi ovar, nasırlı ellerini yine kendi sarardı kadın. Kadının tek çaresi yine kendisiydi!

Sadece benim büyüdüğüm yerde değil, toplumun genelinde ortak yaşam alanındaki tüm işler kadınların sırtında onların daha hızlı yürümesini engelleyen birer kambur gibi durur. Bu kamburu kadınlar çoğu zaman fark etmeden taşır. Çünkü gördükleri, tanıdıkları kadınların çoğu sırtında aynı eğriliğe sahiptir, hatta bunu kadının fiziksel bir özelliği zannedip kamburu olmayan kadınların eksik olduğunu düşünenler bile vardır. Kamburunun farkına varan kadınlar bu gidişe bir dur demek isteyince, söyledikleri karşı cins tarafından çoğu zaman anlaşılır değildir. Çünkü o da benzer aile yapısı içinde evde hizmet edilmesi gereken şanslı azınlığın bir üyesi olarak büyütülmüştür. Hiç yatağını düzeltmemiştir mesela ya da çamaşırını yıkamamıştır. Annesi, ablası, kız kardeşi artık evde kadın namına kim varsa gündelik işleri onlar yapmıştır ve bu kimseye garip gelmemiştir. Rahatının kaçmasını istemeyen, bu hayat düzenine alışmış insanlara ise aynı evde yaşamanın ortak sorumluluklar getirdiğini anlatmak hiç de kolay değildir.

Bazen bir düşünceyi insanın kafasından söküp atmak ve yerine yenisini koymak büyük bir mücadele gerektirir! Erkek egemen toplumlarda kadınların tek çaresi mücadele etmektir. Kurumaya yüz tutmuş fidandan umut kesmeden her gün köklerine su verir gibi daha önce düşünülmeyenleri düşündürmek, fark edilmeyene dikkat çekmek için uğraşmak gerekir. Ve bu mücadele ile; öğrenilmiş çaresizliğin taş duvarlarını yıkıp geçmek, pembe duvarlar ile örülmüş, dantel ağlarla çevrilmiş kalıpların dışına çıkmak mümkün! Ortak yaşam alanında ortak karar almak hakkına sahip olmak, birinin arkasında değil yanında yürümek, yuvayı tek başına yapan dişi kuş olmaktan vazgeçip yuvada imece usulü çalışmak mümkün. Kabullenilmiş çaresizlik ile yaşayan insanlar arasında varoluş türkülerini haykırarak söylemek mümkün!

Sosyal hayatın içinde yer alan, üreten, okuyan, kültürel ve bilimsel anlamda çevresini sürekli besleyen, dünyadan yeni bir söz söylemeden göçmeyen, özgüvenli, çevresinde muhtemel karşılaşacağı dar kafalara karşı gardını asla düşürmeyen, mücadeleci kadınların topraklarımızda çoğalması da mümkün. Bunun için; kadınlar kozalarını delip uçmalı gökyüzüne, kendilerine örülen o pembe dünyadan maviliklere yükselmeli ve hayata umut tohumları ekmeli! Kadınlar toprağı iyi işler çünkü toprağın halinden anlar. Tohum atmaya sıra geldiğinde arka planda bırakılsa da o da toprak gibidir; tohumun içinde nasıl yeşerdiğini bilir! İyi işlenmiş bir toprak ne kadar iyi ürün verirse fırsat verilmiş bir kadın da etrafını o kadar iyi aydınlatır. Toprağa su vermeyi, kadınların mücadelesine destek olmayı ihmal etmeyin!

Bu Benim Kanım

0

“Amerikalı feminist Gloria Steinem’ın 1980’li yılların başında mizahla karışık yazdığı gibi, bunu kadınlar değil erkekler yaşasaydı; ‘âdet imrenilecek, gurur duyulan eril bir durum hâline gelirdi. Âdetlerinin uzunluğu ve akıntılarıyla gururlanırlardı. OĞLAN çocukları ilk âdetlerini, yiğitliğin uzun süredir beklenen bu simgesini, dini kutlamalar ve kesin surette eril törenlerle tarihe kaydederlerdi. Meclis, aybaşı ağrılarıyla savaşmak için Ulusal Dismenore (Âdet Sancısı) Enstitüsü kurardı ve devlet ücretsiz sağlıklı koruma ürünleri için kaynak sağlardı .”

Bu Benim Kanım reglin mitolojide, sanatta, dinde nasıl ele alındığını ve gündelik yaşamdaki yansımalarını ele alıyor. Èlise Thiébaut’un bireysel regl tecrübesinin de yer aldığı kitap regl hakkındaki bilinmeyenleri/ yanlış bilinenleri günyüzüne çıkarıyor. Regl ürünleri çeşitlenmeye devam etse de dünya üzerinde pek çok kadın regl yoksulluğu ile mücadele ediyor. Hijyenik pedler, lüks tüketim maddesi olarak görülüyor ve yüksek vergilere tabi tutuluyor. Her ne kadar bazı ülkeler regl ürünlerinden alınan vergiyi kaldırıp bazıları vergi oranlarında indirim yapsa da bunun yeterli olduğu söylenemez. Thiébaut da durumu aktardığı örnekler üzerinden ironik bir biçimde buna dikkat çeker:

“Almanya’da vergi %17’de dururken somon ve havyar gibi ürünler temel ihtiyaç maddeleri gibi %7 ile vergilendiriliyor. Almanlara ped yerine somon, tampon yerine de havyar kullanmayı denemelerini öneriyorum; fakat onların emiş gücünün umulduğu kadar tatmin edici olduğundan şüpheliyim. Belçika’da da aynı şekilde, külotların içine %21 ile vergilendirilen hijyenik pedler yerine, temel ihtiyaç maddeleri gibi %6 ile vergilendirilen çikolata koyulabilir.”

Öte yandan, regl ürünlerinin içeriğindeki pek çok kimyasal bileşen kadınların sağlığını tehdit ediyor. Sağlığından ödün vermek istemeyenler için piyasaya sürülen doğal ürünler ise daha büyük paraları gözden çıkarmayı gerektiriyor. Konuya dikkat çekmek isteyen maraton koşucusu Kiran Gandhi, katıldığı bir müsabakada ped ya da tampon kullanmayı reddederek amacına ulaşmışsa da, yarışı tamamladığında bacaklarının arasına bulaşan kanla birlikte etrafını kuşatan pek çok olumsuz tepkiyle karşılaşmıştır. Kitapta ayrıntılarıyla konuya yer veren Thiébaut da, maraton günü âdet göreceğini bilmemesine rağmen durumu anlayınca bu karara varan Gandhi’den övgüyle bahsederek mesele âdet olduğunda yaratılan sessizliğin kasıtlı olduğuna vurgu yapıyor.

Dinler, regl olduğu günlerde kadını lanetlemeye devam ederken gündelik hayatta regl olduğundan bahsetmek kadınlar için utanılacak bir mesele olmayı sürdürüyor. İlksel kabilelerde âdet gördüğünde kadının lanetlendiğine inanılarak klandan uzak bir bölgeye taşınması sağlanırken, yirminci yüzyıla gelindiğinde bazı topluluklarda, âdet kanının zehirli olduğuna inanıldığından, kadınların böcekleri ve tırtılları yok etmeleri için tarlalarda koşmaları sağlanıyordu. Yahudilikte âdet gören kadın ve temas ettiği her şey ve herkes kirlidir. Başlangıç olarak yedi gün olarak öngörülen süre boyunca kadın eşiyle her türlü temastan kaçınmak durumundadır, sürenin uzaması halinde ritüeller de sürdürülür; kanaması sona eren kadın, mikveh adı verilen bir tür arınma banyosu yapmak durumundadır. İslamiyet’te ise regl olan kadın “kirli” görüldüğünden camiye gitmesi ve Kuran’a dokunması yasakken tuttuğu oruç da aynı gerekçeyle geçersiz sayılıyor. Regl olmak, farklı kültürlerde farklı isimlerle anılıyor ve regl ürünleri dışarıdan fark edilmemesi için gizleniyor; çünkü regl üzerine konuşmak çeşitli etiketlemeleri beraberinde getiriyor. Öte yandan, toplumun tüm kesimleri ilk kez regl olan bir kimse hakkında (muhatabının rızası olmaksızın) konuşabiliyor ve hatta kişiyi utandıracak şakalar yapabiliyor. Regl olma ihtimalinin varlığı ise verili kültürel kodlar nedeniyle kadınların verdiği kararları sorgulamaya açıyor.

Ülkemizde de regl üzerine yürütülen tartışmaların pek iç açıcı olduğunu söylemek mümkün değil ne yazık ki. Bu tartışmalar daha çok ünlü ped markalarının reklamlarındaki kurgunun fazlasıyla kışkırtıcı olduğuna odaklanıyor. Geçtiğimiz aylarda regl konusu, ünlü bir oyuncunun, kızının regl olduğunu sosyal medya üzerinden duyurması ve bir market çalışanın kadın müşterisine hijyenik pedlerin indirimli ürünler arasında olduğunu söylemesi üzerine kadının kocası tarafından şiddete uğramasıyla ülke gündeminde kendine yer bulmuştu. Oysa Konuşmamız Gerek Derneği’nin açıkladığı veriler, Türkiye’de hijyenik pedlerden alınan verginin %18 olduğunu ortaya koyarak ülkemizde de pek çok kadının regl yoksulluğu ile mücadele ettiğine dikkat çekiyor. Özellikle salgın ve afet sonrası hijyen ürünlerine duyulan ihtiyaç artarken, bu ürünlerin erişimi oldukça güçleşiyor. Dolayısıyla bu gibi krizlerden kadınların daha ağır etkilendiği ortadayken regl hakkında açıkça ve etraflıca konuşmamız gerekmiyor mu?