Ana Sayfa Blog Sayfa 71

Kadın ve Dijital Dünya

0

Üniversiteden Amatör Astronom olarak mezun oldum. Uzaya gidememenin ve asıl mesleğimi icra edemememin verdiği eksiklik bir yana, astronomi bilimini ve camiasını sadece belgesellerden ve haberlerden takip etmenin derin hüznünü yaşıyorum.

Para kazanmak gerekliliği çerçevesinde dijital dünyayaya mecburen giriş yaptım ve dijital dünyanın tüm stratejilerine günümüz ticaret piyasasında yeterli düzeyde hakim olarak, bileğimin hakkıyla ‘Dijital Strateji Direktörü’ olma şerefine nail oldum!

Bunlar bir yana;

Sahi ne zamandır kimse kimseyi “title”i olmadan muhatap almıyor, kimse kimseyi statütüsüz “like”lamıyor ve “follow”lamıyor.

Sahte ya da gerçek takipçileri, beğenileri olmadan “değerli insan” statüsüne alınmıyor hiçbir birey!

Bu kısım kişişel, gelelim işin ticari boyutuna:

Tüm reklam verenler “yatırım getirileri” çerçevesinde bu tabirlerden habersiz, memnuniyetsizler -ki sebebi tamamen biziz! Aslında sebebi tamamen topuklu ayakkabılarımız, eteklerimiz hatta mevsim gereği yazlık elbiselerimiz.

Trendleri takip etmediniz mi yoksa? Video reklamlar için TT videoları hedeflemediyseniz bu işi bilmiyorsunuz demektir!

Çünkü Türkiye gündemi kadın cinayetleri, diziler ve ıssız adada geçen rekabetler üzerine.

Kimsenin ekonomik kaygısı yok! Döviz dalgalanmaları lâfıgüzaf! Yoksa neden sizin stratejileriniz sonuçsuz kalsın ki?

Sanırım biraz fazla dramatize ettim sektörü. Affedin!

Hem platonik aşığım, hem de bugün istediğim uzun süreli Schengen vizesini alamadım!

Statüm yetmedi, ne aşka ne de istediğim vizeyi almama.

Bunlar bir yana, tabii asıl sorun regl dönemi, malum “bayanız” fazla abartıyoruz her şeyi ve anlamayız birçok şeyden.

Bu arada Ali Koç’un seçilmesine FB taraftarının sevindiği kadar ben de sevindim Galatasaray taraftarı olarak. Belki iddaa kuponlarımda FB’ye de oynarım bundan sonra!

Geçen gün tatlı yaparken aklıma geldi, okuduğum kitapta geçen altını çizdiğim satırlar ama beni asıl düşündüren gecenin bir yarısı vidaları atmış, düşmek üzere olan termosifonumun suyunu boşaltmak için gerekli olan pensemin olmamasıydı! Ama yine de her küçük ihtimali düşünerek hareket ettim. Anlatabiliyor muyum? Her küçük, düşük ih-ti-ma-li…

Babamın da söylediği gibi;

Uzatmayalım,

Özetle biz KADINLAR, dijital, sanal ya da gerçek dünyada aynı topuklara sahibiz, santimetre farklarını kendi aramızda ve bize farklı bakanların gözünde göz ardı edersek, ettirebilirsek… Güzel günlere!

 

Sosyal Medyanın İnce Çizgisi

0

Sosyal medyanın hayatımıza girmesinin, şüphesiz ki getirdiği iletişim hızı ile beraber birçok markaya pozitif katkıları oldu. Hatta markalaşma yolunda bile bir fırsat yarattı. Tüketici ile kurulan hızlı ve etkili temas sorun çözme konusunda fırsatlar yarattı. Farklı reklam uygulamaları sayesinde doğrudan hedef kitleye nokta atışla ulaşmak da ayrı bir fırsat oldu. Sadece marka bazında değil, bireysel kullanıcılar için de sosyal medyanın aynı şekilde etkileri oldu.

Peki televizyon, gazete, radyo gibi tek yönlü iletişim temelli bir reklam faaliyetine alışık olan markalar birden bire sosyal medya ile beraber karşılıklı iletişim olanağı veren bir kanala ne kadar adapte olabildiler? Ya da bu cezbedeci platformların bu kadar pozitif etkisi yanında negatif etkileri de olmadı mı?

Kullanıcıların doğrudan markayı etiketleyerek olumlu-olumsuz görüş belirtebilmeleri ya da markaların reklam faaliyetlerindeki ufak bir rahatsız edici kitle tarafından önemsenip negatif bir duruma dönüştürülüyor olması markaları zorluyor. Sadece bu kanallarla ilgilenen ve işi iyi bilen iletişim yöneticileri olmayan markalar çok zor durumlarla karşılaşabiliyor. İletişim konusu eski usul pazarlamada yüz yüze satış yaparken her zaman önemlidir zaten ama şimdi kimliklerden arınmış kullanıcı isimlerinden gelen yorumların ya da sıcağı sıcağına alınan negatif dönüşlerin çok iyi yönetilmesi gerektiği bir gerçek.

Avantajları içinde barındıran sosyal medya aynı derecede dezavantajları da beraberinde getiriyor. Kullanıcılar karşılarında resmi bir dil ile yönetilen hesaplar bulmak istemiyor. Otomatik olarak atılan ‘bize iletişim numaranızı verin sorununuzu çözelim’ yaklaşımı şimdiden sosyal medyanın bile gerisinde kaldı. Yani dijital dünya her gün değişiyor, gelişiyor, farklılaşıyor. Buna uyum sağlamak ve güncel kalmak markaları zorluyor. Bunun yanında hepimizin kafasında gri binalar içinde sıkıcı prosedürlerle uğraşan insan toplulukları gibi gözüken belediyeler, kamu kuruluşları iyi bir sosyal medya yönetimi ile öne çıkabiliyor. Devlet kuruluşları bile gözümüzde gençleşiyor. Dinamik olan bu platform aynı şekilde dinamik bir iletişim istiyor.

Her şey bir yana artık markaların, markalaşma yolundaki şirketlerin hata yapma şansları eskisine göre neredeyse sıfıra yakın olmak zorunda. En hızlı şekilde kendilerine büyük bir boykot olarak dönebiliyor. Aynı şekilde tek tip bir pazarlama stratejisi belirleyen (etki alanı yüksek olan kişilerle iş ortaklığı gibi) firmalar artık sıkıcı olarak görülüyor ve farklılaşmayı başaramayan marka mesajları aracı olan kişi adına da negatif etki yaratıyor.

Özellikle influencer (Etki Lideri) kavramının tamamen yanlış anlaşıldığı seçimler ve ortaklıklar takipçiler tarafından tam anlaşılamıyor.  Influencer, insanların davranışlarını etkileyen ya da değiştiren kişidir. Fakat bu çalışmalarda yapılan en büyük hata seçilen önder ile markanın uyumu oluyor. Rutin paylaşımlarında o markaya dair hiçbir ipucu barındırmayan bir kişi ile yapılan iş ortaklığı klasik bir reklam çalışmasından öteye geçemiyor.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da yolun çok başında olduğumuza inanıyorum. Teorinin ve pratiğin uyumu belli ki zaman alacak, alıyor. Markaların, ismini marka yapmak isteyen influencer kullanıcıların unutmaması gereken gerçek ise, dün olduğu gibi bugün de aynı: samimiyet ve açıklık her zaman kazanır. Bu konuda da yanlış işbirliği, doğruyu götürür…

Lincin ‘Dişital’ Yüzü

0

Virginia Woolf’un en meşhur kitaplarından birisidir “Kendine Ait Bir Oda.”

Kadın ve edebiyat temasında ilerleyen kitabı boyunca Woolf, erkeklerin sorduğu ‘Madem bizler kadar akıllısınız, neden bir Shakespeare çıkartamadınız?’ sorusuna; ‘Sekiz çocuk doğurmuş bir hizmetçi kadın, dünyanın gözünde yüz bin pound kazanmış bir avukattan daha mı değersiz?’ sorusu ile yanıt arar. Bunun için, Shakespeare’den yola çıkar, ona Judith adında hayali bir kız kardeş yaratır. Shakespeare ile aynı şartlarda doğmuş fakat cinsiyeti sebebi ile farklı disiplinler altında yetiştirilmiş Judith o kadar farklı türde mecburiyetler ile yüzleşmek zorunda kalır ki, eline kalem dahi alamadan orta yaşlarını yarılamış olur. Ağabeyinin gölgesindeki Judith’in dönemindeki evlilik baskısı ve ekonomik özgürlüğüne karşı oluşturulan yasaklar, onu ve birçok hemcinsini tarih boyunca edebiyat, sanat, teknoloji sahnesinden uzun süre uzaklaştırır.

Kitabının sonunda ise Woolf, kadınlara seslenir: ‘Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın ve yazın! Erkekler ne der diye düşünmeden yazın!’

20. yüzyılda, kadınlara özgürlükleri ve birbirlerine destek olmaları için çağrıda bulunan Woolf, 21. yüzyılın insanı olsaydı durum değişir miydi? Muhtemelen düşüncelerini hala aynı (belki daha da ateşli) şekilde savunan, feminizmin yine en öncü isimlerinden biri olurdu. Atlamamak gerekir ki çağın gerektirdiği ufak farklılıklardan kaçamayacak olması da yüksek ihtimal. Bu şekilde bakınca, belki karşımıza yazar olarak değil, bir influencer olarak çıkardı, takipçilerine de klavyelerine sahip çıkmalarını öğütlerdi ve söylerdi: ‘Kendinize bir klavye ve wifi kapın, yeni insanlara ulaşın! Yazın, çizin, üretin, tasarlayın, pişirin; yeter ki kendi paranızı kazanın, özgür olun!’

Buraya kadar her şey yolunda. Yazar, söyledikleri, savundukları… Bağlam değişse de işin özünde hepsi standardını koruyarak ilerlerdi. Peki karşı taraftakiler? Bir önceki yüzyılın offline okuyucuları olan hemcinsi bizler, bugünün online follower’ları olduğumuzda da aynı tepkileri mi verirdik? Ne kadar destekleyici olurduk? Güzel işler yapan, ilham olan bir kadının yanında ne kadar dururduk? Yoksa bize para kazanmak için bir araç olduğunu gösterdiği klavyeler ile kendisini yerin dibine çekmek için var gücümüzle saldırır mıydık?

İsterseniz biraz daha somutlaştıralım. Sıradan bir günde; uykudan önce, vapurda, kahve molasında, televizyon karşısında ya da sıkıldığınız bir toplantı esnasında… Instagram hesabınıza hızlıca göz atarken, şimdiki zamanın Woolf’unun ilham veren bu postu ile karşılaştığınızı düşünelim (yazıya Woolf ile başladığımız için hep kendisi üzerinden ilerliyoruz; bu herhangi bir ‘dişi’ birey de olabilir.) Güzel bir fotoğraf, belki güzel bir haber, ilham verecek birkaç söz ile birkaç saat önce paylaşılmış bir post karşımızda duruyor. Altına gelen yorumlar nasıl olurdu sizce? Pozitif yorumların yanında, ben kesin olarak karşılaşacağınız birkaç yorumdan size örnek vereyim isterseniz:

Ne kadar kilo almışsınız Virginia Hanım, biraz kilo verin bence…’

Bu üstündeki hiç yakışmamış, yine çok rüküşsün. Yok yok şıklık parayla olmuyor belli…’

Öfff sen de hep aynı şeyi yazıp duruyorsun…’

Kazağının markasını sormuştum, bi yanıt vermedin??!’

Kız Virginia, bırak klavyeyi filan, eski sevgilini şurada bilmemkimle görmüşler ona ne diyorsun esas?’

Bence bi koca bulsa bu dertleri azalacak… @baskabirarkadasi’

Hele bir evlen bir de çocuk yap da görürüz seni de nasıl özgür oluyormuşsun bakalım!’

Bu yorumlar gözünüzde canlandı değil mi? Eminim abartıyor dememişsinizdir bile. O zaman soru şu: Hani nerede kaldı kız kardeşlik? Her zaman en zor olanlardan biri kendini tarafsızca eleştirmek. Bence bu zoru da halledebiliriz, yeter ki madalyona biraz tersten bakmayı becerebilelim… Woolf’un kadınların neden birçok alanda erkeklerin gerisinde kaldığına dair tezlerini savunduğu dönemden bu yana bir yüzyıl geçti. Bu sebeplerin birçoğu hala kadınlar için bir engel olsa da, birçoğu da aşıldı. Kalanlarla başa çıkmak için ihtiyacımız olan tek şeyin kadınların birbirinin yanında durması, birbirini motive etmesi olduğunu bildiğimiz halde, klavyeleri silah yaptığımız linç kültürü ile biz hangi dişi Shakespeare’leri yaratmayı hedefliyoruz?

Birimiz ilerleyince bir diğerimiz düşmeyecek. İşin sırrı da burada: Ya hep birlikte tepeye çıkacağız, ya da hiç…

Şimdi zaman Judith’lerin zamanı! Klavyelerimiz yumruğumuz değil, birbirimize sarılacağımız kollarımız olsun.

Yaşasın dijital kız kardeşlik!

Bir Sokak Gösterisinden Pedagojik Notlar

0

Londra’da bir pazar yerinde yürüyorum. Uzak olmayan bir mesafeden gelen sese ve eşlik eden gülüşmelere doğru daha bir sıklaştırıyorum adımlarımı. Az ileride, taşınabilir bir cihaza bağladığı mikrofonu ile hikayeler anlatan bir performans sanatçısı görüyorum. Küçük bir kalabalık, dikkatli gözlerle kendisini izliyor; yaptığı şakalara kahkaha ve alkışlarla karşılık veriyorlar. İngiliz aksanını takip etmek zormuş diye geçiriyorum içimden. Kalabalık gittikçe artıyor. Gösterici, dikkatleri üzerinde toplama ve sürmesini sağlamada oldukça başarılı. Arada şakalarını kaçırsam da yine de gülebiliyorum.

Hikayelerini tamamladıktan sonra akrobatik bir gösteri yapacağının haberini veriyor. Anlattığı eğlenceli hikayelerle etkilediği kalabalığı şimdi de heyecanlandıracak belli ki… Arkasında duran duvara yasladığı ve gösterisi esnasında daha önce dikkat etmediğim bir merdivene doğru uzanıyor. Üzerindeyken dengeyi sağlamak ve sürdürmek zorunda olduğu bu merdivenin basamaklarına teker teker çıkıyor. Her bir basamakta kalabalık, kocaman bir alkışla ödüllendiriyor kendisini. Merdivenin üzerindeyken korktuğunu söylese de yaptığı işte ne kadar usta olduğu hissediliyor. O nedenle kalabalık, endişeli bir bekleyişten uzak, her bir basamakta anlattığı kısa hikayelere gülmekle meşgul.

Merdivenin en üst basamağına tırmanmasının ardından, izleyiciler arasından çocuk bir yardımcıya ihtiyacı olduğunu söylüyor ve gözlerini kalabalığın arasındaki çocukların üzerinde gezdiriyor. Henüz birkaç çocukla göz göze gelmişken hemen solumda duran, sekiz yaşlarında bir kız çocuğu atılıyor. Cesareti büyük bir alkışı hak ediyor kalabalıktan. Sahnenin ortasına gelip önce göstericiyi selamlıyor. Gösterici, yüksek sesle adını söylemesini istediğinde adının Lilly olduğunu öğreniyoruz. Lilly, sakin ve kendinden emin görünse de yüzündeki çocuksu heyecan kalabalığa da geçiyor. En öndeki izleyicilerin birkaç adım gerisinden gösteriyi izleyen ebeveynlerine bakıp gülümsüyor. İçten bir gülümsemeyle karşılık veriyor ebeveynleri. Babası, cep telefonunun kamerası ile kayıt yapmaya başlıyor.

Gösteriyi yapan kişi; ondan nasıl bir yardım istediğini, güvenliği için neler yapması gerektiğini araya şakalar sıkıştırarak anlatıyor. Kurallar konusunda anlaştıktan sonra, ilk olarak az ileride yerde duran üç lobutu sırayla kendisine atmasını istiyor. Lilly, anlatılanı sakince dinliyor ve ardından yerde duran lobutların yanına koşarak birini alıp geri geliyor. Gösterici, üçe kadar sayacağını ve üç dediğinde lobutu yukarı doğru fırlatmasını istediğini söylüyor Lilly’ye. O, üç dediğinde Lilly lobutu fırlatıyor; fakat göstericiye ulaşmadan yere düşüyor. Kalabalık gülüyor tabii. Lilly, ağlayarak ebeveynlerine doğru koşuyor. Ebeveynleri de gülüyor kalabalıkla birlikte. Annesi; Lilly’yi kucaklıyor ve isterse bir kez daha deneyebileceğini, hatta kendisinin de sahnede ona eşlik edebileceğini söylüyor. Lilly, ‘nooo’ diye kestiriyor. Gösterici Lilly’nin kırıldığının farkında. Kalabalığa dönüp yardımları için Lilly’yi alkışlamalarını istiyor. Az sonra dikkatler Lilly’den uzaklaşıp yeniden göstericiye odaklanıyor.

Gösterici, kalabalığa dönerek başka bir gönüllü davet ediyor. Lilly yaşlarında bir kız çocuğu atılıyor sahneye. Fransalı olduğunu öğreniyoruz. Gösterici Fransızca birkaç şaka yapıyor ona. Kalabalık epey artmış durumda. Fransalı çocuk, göstericinin anlattıklarını eksiksiz dinliyor ve az sonra Lilly’nin yapamadığını yapıyor. Sırasıyla üç lobutu da merdivenin üzerindeki göstericiye ulaştırıyor. Alkışlar epey uzun sürüyor bu kez. O da izleyicilerin önünde eğilip başıyla selamlıyor. Ebeveynlerinin yanına oturana dek sürüyor alkışlar. Bu durumu nasıl karşıladıklarının merakıyla hemen yanımda duran Lilly ve ailesine dönüyorum. Lilly, buruk görünüyor. Yapamamış olmanın hissettirdiklerinin yanı sıra, başka bir çocuğun başarmış olmasına ilişkin hissettiği çocuksu haset, yüz ifadesinde belirgin. Annesinin bacağına sarılmış öylece duruyor. Ailesi ise neşeli. Coşkuyla az önceki çocuğu alkışlıyorlar. Gösterici son şakaları ile gösteriyi sona erdiriyor. Hemen herkes yüzüne yerleşmiş gülümseme ile pazar yerindeki gezintilerine devam etmek üzere meydandan uzaklaşıyor. Lilly ve ailesi de… Bir sokak gösterisinden arda kalan bu detayları, pedagojik açıdan iyi bir örnek olduğunu düşünmem sebebiyle sizinle paylaşıyorum. İyi bir örnekti; çünkü:

Lilly’nin ebeveynleri çocukları başarısız olduğunda ona kızmadılar.

Onu yatıştırmak için başarısız olduğu eylemin kendisini değersizleştirmediler.

İstemediğini söylediğinde onu yeniden sahneye çıkması ve az önceki eksikliği telafi etmesi için zorlamadılar.

Başka bir çocuk sahneye çıktığında Lilly’yi de alıp oradan uzaklaşmadılar.

O çocuk, Lilly’nin yapamadığını yaptığında o çocuğu alkışlayabildiler.

Lilly’ye hissettiği olumsuz duyguları ifade edebileceği güvenilir bir alan açmanın yanı sıra o çocuğu alkışlayarak kimi olumsuz duyguların nasıl dönüştürülebileceğini de dolaylı olarak öğrettiler.

Son olarak;

Geçtiğimiz günlerde tanıklık etmenin dahi ruhsal açıdan oldukça zorlayıcı olduğu, çocukların cinsel istismarı ile yakından ilişkili olduğunu düşündüğüm bir detayı paylaşacağım. Bunu bilhassa sona sakladım.

Gösterinin başından beri kalabalık neredeyse yapılan her şakaya gülüyor ve alkışla karşılık veriyordu. Lilly sahneye çıktığında da durum farklı değildi; fakat kısa bir aralık hariç. Gösterici, Lilly’ye kuralları anlatırken lobutları cinsel organına denk getirmemesi için onu uyarmıştı. Az önceye kadar her şakaya gülen kalabalık adeta buz kesmişti. Yüzlerde gülümseme dahi yoktu. Bir çocuğa cinsel içerikli şaka yapılmasıydı bu tepkisiz tepkinin sebebi. Gösterici, söylediğinin hoş karşılanmadığını anlamış ve hızlıca konuyu değiştirmişti. Söylediğinin kalabalığı güldüreceğini ummuştu belli ki; fakat kalabalığın bu sessizliği ona da önemli bir ders vermişti. Çocukların örseleyici her türlü söz, tutum ve davranıştan korunmalarının yetişkinlerin sorumluluğunda olduğunu anlatan unutulmaz bir ders…

Photo by Skitterphoto from Pexels

Evde bir baba…

0

Ben bir babayım.

Kızına bakan bir baba.

Eşim çalışıyor. Kendi verdiğimiz bir kararla, ben kızımızın gündüz bakım-onarım ihtiyaçlarını (bakıcı ve başka bir yardımcı desteği olmadan) elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum.

Yani kadınların uzman olduğu bir alanda bir erkek olarak neredeyse iki yıldır çocuk bakıyorum.

Eşimin ilk işe gittiği günü hatırlıyorum. Kızımla yalnız kalmıştım.

Nasıl olacak? Koca gün nasıl geçecek? Eğer ağlamaya başlarsa ve susmazsa ne yapacağım?” diye bir sürü soru vardı kafamda. Tabii bu sorular sadece benim değil eşimin de huzursuzluk duyduğu sorulardı. Ama hazırlanmıştık eşimle. Şöyle olursa bunu yaparsın, böyle olursa şunu yaparım demiştim. Ve…

Başardım. Eşim bana güvendi. Ben denedim. Denedikçe olduğunu gördüm, gördükçe kendime güvenim arttı. O ilk günü atlattım ve şu an halen kızıma yardımsız bakıyorum.

Öncelikle şunu belirteyim: Kızıma baktığım için çok mutluyum. Yani çok şanslı bir baba olduğumu düşünüyorum. Bunu özellikle söyledim ki bir yanlış anlaşılma olmasın. Yani buraya size çocuk bakmaktan keyif almıyorum gibi bir şeyler yazmayacağım. Aksine her babanın çocuğuyla daha fazla vakit geçirmesi gerektiğini söyleyeceğim. İlgili babalığın çok önemli ve değerli olduğunu söyleyeceğim. Bu arada, herkesin de çocuk bakması gerektiğini savunmuyorum. Yapabilen yapsın. Yapmak isteyen yapsın. Yapmak isteyene karşı gelinmesin. Baskı hissetmesin diyorum.

-Peki babaların çocukları ile ilgilenmesi neden fazlalaşmıyor?

-Türkiye’de babalar çocuklarından neden uzak kalıyor?

Evet, babalar ne yazık ki çocuklarından uzak kalıyorlar. Babaların doğdukları andan itibaren yetiştirilme süreçlerini incelediğimde, ne yazık ki babaların çocuklarından uzak kalma sebeplerini görebiliyorum. Aslında bu durumun çok küçük yaşlardan itibaren kodlandığını, erkek çocuklarına, yani ilerinin babalarına öğretildiğini düşünüyorum. Erkeklerin kodlarına çocuk bakmamaları gerektiği daha küçük yaşta yazılıyor.

Örnekler:

Gerek annesi gerek babası erkek çocukların GÜÇLÜ olmaları gerektiği ve AĞLAMAMALARI gerektiğini erkeklerin ağlamadığını söylüyor. (Kızlar ağladığında kızlar ağlamaz demiyorlar.)

Bazı aileler çocuklarına oyuncak SİLAHLAR alıyor. (Kızlarına silah almıyorlar, bebek alıyorlar. Kızlarına bebeğe bakmalarını söylüyorlar.)

Kimi aileler çocuklarına sünnet olunca, askere gidince ADAM olacağını söylüyor. (Kızlar sünnet olmuyor, askere gitmiyor ama onlara yemek yapmak, çocuk bakmak öğretiliyor.)

Erkek çocuklara PAŞA çayı içirip, amcalara dedelere pipi göstermeleri istenebiliyor. Çünkü ‘’pipi’’ önemli! (Kızlara düzgün otur, bacaklarını açma, çok açık giyinme deniliyor.)

Mutfağa sokulmuyor erkek çocuklar, ev işleri (temizlik-toz alma- masa kurma toplama vs.) yapmıyorlar. Kızlar ise iyi yemek yapması gerektiği, evcilik oynaması, orada nasıl iyi bir anne olacağı öğretiliyor. Kızlara ev işleri öğretiliyor.

Daha bir sürü madde sayabilirim.

Bu maddeleri bildiğinize, hatta sizin daha fazlasını sayacağınıza eminim. Yani çocuklar küçüklüklerinden itibaren aileler tarafından yönlendirilmeye başlanıyor. Bilerek veya bilmeden kızlar ve erkekler olarak ayrılıyorlar. Bunun etkisi de yaşlar büyüdükçe ileride ebeveyn olduklarında kendini göstermeye başlıyor.

Farkındalığı olan ailelerin bu konulara önem verdiğine inanıyorum, inanmaya çalışıyorum.

Şimdi Türkiye’de kızına bakan bir baba olarak karşılaştığım ilginç bir konuyu sizinle paylaşmak istiyorum. Ve bunun da çocukluğumuzdaki kodlama ile alakalı olduğunu düşünüyorum.

Ne yazık ki konu ekonomi. Özellikle kadınlar arasında, iş ekonomiye geldiği zaman tüm farkındalığın, bilinçlenmenin, feminist düşüncelerin baskı altında kaldığını üzülerek görüyorum. Türkiye’de eşi çalışan ve çocuğuna bakan bir baba olarak bu ekonomik etkiyi en iyi görenlerden biriyim.

Beni sosyal medyada takip eden annelerden gelen soruların birincisi ne biliyor musunuz?

-Ne iş yapıyorsunuz?

Bu soruyu çocuğuna bakan annelere soruyorlar mı sizce? Ben söyleyeyim, sorsalar bile birinci soru değil. Çünkü erkek çalışmak zorunda olan. Erkeğin görevi -ne yazık ki- para getirmek. Çocuk bakıyorum diye sosyal medya hesabımda bas bas bağıran bana, bunu sosyal medyada açıkça anlatan birine (inanmıyor da olabilir, inanamıyor da olabilir bilemiyorum) ilk sorduğu soru bu oluyor.

Çünkü kodlarda bu var. Ekonomi önemli. Para önemli. Türkiye’de normal olan erkeğin çalışması ve tabii ki sonuç;

Ekonomi yüzünden babaya uygulanan baskı.

Peki, şimdi ben size sorayım:

Çocuğunuz doğdu. Çocuğunuz 4 aylık iken eşiniz evde çocuğunuza bakmaya başlayacak. Eşinize güveneceksiniz ve tüm bakım işini ona bırakacaksınız. Siz çalışacaksınız.

Siz (kadın olarak) evin ekonomik yükünü üzerinize alacaksınız. Eşiniz de çocuğunuza bakacak. Bunu yapar mısınız?

Hadi gelin cevapları tahmin edelim:

Eşit ücret almıyoruz ki. Yani eşim benden daha fazla kazanıyor. Ben onun kadar kazanamıyorum, kazanamam. Onun kadar kazanamayacağım için hayır, istemem.

Çocuğumun geleceği için para önemli. Eğer illa biri çalışacaksa o yüzden hangimiz daha fazla kazanıyorsa onun çalışması diğerinin bakması doğru olan. Yani şu andaki durumda erkekler fazla kazanıyor, eşitsizlik var. O yüzden hayır diyorum.

Parasında değilim ama eşim bakamaz. Yapamaz yani. Yapmaz. O yüzden hayır.

Yok istemem, ben halimden memnunum. Eşim bakamaz, o erkek, yapamaz.

Eğer onun şu anda aldığı parayı ben kazanabilsem olurdu. (bu şekilde cevaplayacak kişiler de bu durumun çok zor olduğunu düşündüğü halde yani inanmayarak evet diyecektir diye düşünüyorum.)

Bu durumda belki de sormamız gereken birinci soru:

-Türkiye’de kadınlar gerçekten değişim istiyor mu?

Aklıma gelen diğer sorular:

-Başka ülkelerde kadın-erkek maaşları eşit mi dağılıyor? O ülkelerde çocuklarına bakan babalar yok mu?

-Kodlama sadece erkekler için mi hatalı yazılmış? Kadınları kodlayanlar (eski jenerasyon aileler) hata yapmış olamaz mı? Hep erkek çocuk kodlaması mı yanlış? Çocuklarımızı eğitirken bu konulara önem vermeli miyiz? Erkek çocuk ev işlerine dahil edilmeli, kızlar da çalışmanın gerekliliği güçlü birey olmayı gösterebilir miyiz? Kız-erkek değil de, eşit insanlar olduklarını öğretmeli miyiz?

-Ayrıca ekonomik beklentilerimizi ailecek düşürmemiz mümkün mü? Düşürebilirsek o zaman babalar üzerindeki baskı azalır ve çocukları ile daha fazla ilgilenmelerini sağlayabilir miyiz? En önemli kriterin para olmadığı bir yaşam mümkün mü?

-Babalara eşler tarafından farkında olmadıkları baskı yapılmasa, babalar daha ilgili baba olabilir mi?

-Türkiye’de bunları yapmak mümkün değil mi?

Ne dersiniz?

 

Instagram: @enbabavekizlari

Youtube: enbaba