Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Asi Kız Yetiştirme Kılavuzu

0

7 yaşında bir kız, bir oğlan, ikiz çocukları olan bir anneyim. Aynı anda iki farklı minik bireyin büyümesine şahit olmak çok büyük mutluluk, ama bir o kadar da zorlu. Çelişki içinde kaldığım, yanlış yapmış olabilir miyim dediğim o kadar çok şey oluyor ki. Aynı şartlarda büyüdükleri halde bir durumu farklı kavrayışları veya farklı tepki verişleri oluyor mesela, burada kişilik farkı, genlere olan yatkınlık gibi bir sürü karmaşık sebep araya giriyor. Sizin parçanız olan, 9 ay boyunca aynı karnı paylaşan, bir dakika farkla doğan, farklı cinste iki farklı birey.

Bu yazımın konusu asi kız, yani kendi kızım ? bir sonraki yazım da meraklı çocuk, yani kendi oğlum olsun.

Kızım doğduğundan beri hep daha fazla ilgi isteyen, ikizinden bir şekilde fazla rol çalmayı başaran minikti. Her çocuğun ihtiyacı farklı oluyor, kimi daha sakin kendi halinde, kimi daha hırçın ve gürültücü. Kızım ise tam bir asi ruh. Kendi istediğini yapan, saatlerce ağlasa da bildiğini yapmaktan vazgeçmeyen, daha çocuk yaşında kendi doğrularını savunan bir minik. Yazması kolay, yaşaması ve kimi zaman baş etmesi çok zor. Çünkü çocuklarımızın kişilik sahibi olmasını istiyoruz ebeveyn olarak, ama sadece büyüdüklerinde. Kendi kararlarını verebilmelerini, dertlerini kendilerinin çözebilmesini istiyoruz ama sadece büyüdüklerinde. Heyhat bir kişilik kolay oluşmuyor, onun önüne her set vuruşumuzda o çocuğun kendine has özelliklerini bir bir buduyoruz. Kolay olanı bu zaten, zor olanı ise kuralları önceden koyarak, buna uymasını ama kendisine de rahat alan bırakılmasını sağlamak. Konuşmak, anlatmak, ne kadar çok sevildiği, ne yaparsa yapsın hep çok sevileceğini bıkıp usanmadan söylemek.

Her istediğinde kucağa alınan, her ağladığından sevgiyle sarılan, kurallar koyarak öncesinde bunu ona anlatan ve böylece kendini daha güvende hissetmesini sağlayan ve çoğu kişiye göre çok yumuşak başlı bir anneyim. Kimi yerlerde daha sert tavırlı olmam gerektiği konusunda çokça uyarı alıyorum, bu şekilde giderse sonra önünü alamazmışım, tepeme çıkarmış, kendi bildiğini okurmuş, bla bla… Eeee asi bir kız kolay yetişmiyor.

Asi kız büyüse de kendi doğrularından şaşmasın, şimdi istediği olmadığında nasıl ayaklarını yere vuruyor, kaşlarını çatıyorsa. Büyüdüğünde de herkese veya her şeye rağmen kendi doğrularından vazgeçmesin yalnız kalma pahasına.

Asi kız büyüse de kendi istediği gibi giyinmekten şaşmasın, şimdi kışın ortasında incecik pijama ile dolaşıyorsa evde. Büyüdüğünde de canı istiyorsa çıplak bacakla kış da olsa mini etekle dolaşsın ona şaşkın bakan gözlere rağmen.

Asi kız büyüse de hayalindeki mesleği (Su Balecisi ?) yapmaktan şaşmasın, şimdi evin ortasında bir o yana bir bu yana dönerek, eller yukarıda ayaklar yanda bale yapıyorsa. Büyüdüğünde de hayali dünyayı dolaşmaksa veya ne bileyim bir arkeolog olmaksa, ‘’Aman kızım, ne işin var oralarda yada bu işte para yok’’ diyen annene bile kulak asma hayallerinin peşinde ol! emi…

Aradığınız Çeviklik (Agility) de Yılmazlık (Resilience) da Evde!

1

Adım FatmaNur. 39 yaşındayım. Pandemiyle birlikte hiç gönüllü olmadığım rolleri üstlenmem, çevik bir adaptasyon sergilemem ve yılmamam gerekti… Biraz epik, biraz lirik tiyatrom evde hala devam ediyor. İddia ediyorum afilli eğitimlerle geliştirilmeye çalışılan, insan kaynakları departmanlarının hangi çalışanların sahip olduğunu bulmaya çalıştığı 21. yüzyılın olmazsa olmaz yetkinlikleri var ya: Agility ve Resilience… Evde… Bizim evde… Aranılan “en iyi uygulama örnekleri (best practices)” bizde. Buyurun anlatayım…

Hikayem nüfusun azınlık gibi görünse de kurumsalda dirsek çürüten kitlenin hatırı sayılır bir çoğunluğuyla benzer…Hayatımın en büyük bölümü sosyal tanımlamalar içerisindeki “başarılı” kavramını dolu dolu doldurarak geçti.

Hep başarılı öğrenciydim. Öyle gelir geçer değil içi dolu dolu başarılı. Meraklı, hevesli, çalışkan, sorumluluk sahibi… Toz pembe bir evde değil çetin ve kötü koşulların olduğu bir ortamda büyüdüm. Bu başka bir hikayenin konusu olur. O koşullara rağmen en zorları dahil hiçbir sınavda kendim dahil kimseye kaygı unsuru olmadım. Girdim. Başardım. Devam ettim. Mezun olur olmaz en kurumsalından ve havalısından 4 şirketten iş teklifi aldım. Hiç pişman olmadığım bir tercih yaparak aynı kurumda 15 yıl çalıştım. Başarılıydım. Yetenek havuzlarına girdim. Tam zamanında terfi ettim.

Bütün bunlar olurken hiç ama hiç zorlanmıyordum. Çünkü mayam böyleydi. Hiçbir zaman motive edilmem ya da desteklenmem gerekmedi… Meraklı, hevesli, çalışkan, sorumluluk sahibi bir çocuktum, öyle de büyüdüm. En sevdiğim şey öğrenmek, çalışmak ve başarmaktı. Okul temposu da iş hayatı temposu da dinamikleri de beni yormadı. Aksine çok seviyordum.

Anne olunca alternatif bir çalışma düzeni kurmak isteyip kurumsaldan ayrıldım. Alternatif düzenimi de kısa sürede kurdum. Tam zamanlı bir bakıcım yoktu ama ev işleri için yarı zamanlı yardım alıyordum. Çok emin olduğum bir şey daha vardı ki her şeyi yapabilirdim ama ev işlerinden zerre hoşlanmıyordum. Yemek yapmayı hiç ama hiç sevemedim. Temizlikten de aynı ölçüde hazzetmiyordum. Geleneksel kadın rollerini hiç benimseyemedim. Benimseyeni eleştirmedim. Benim tercihim bu yöndeydi.

12 Mart tarihinde okulların kapanacağını öğrendim. Sakince 1-2 hafta süreceğini düşünerek gerekli hazırlıklarımı yapıp eve kapandım. Evde çalışmak zorunda olan pek çok ebeveynden farklı bir durumum var ki yaptığım iş, günde 2-3 saat ekranda birilerinin hayatları için önemli ve asla dikkat dağıtılmaması gereken şekilde görüşme yapmak. Bilenler bilir, 3,5 yaşında bir çocuğa sakın ses çıkarma deyip, ondan evin bir köşesinde görüşmeniz boyunca sessiz kalmasını bekleyemezsiniz. Beyninin ön lobu gelişmekte olan, dürtüleriyle hareket eden bir insan yavrusu… Tamam dese de bekleyemiyor. Ailemden kimse ile aynı şehirde değiliz. Arkadaşlarım benzer zorluklarda çalışıyor. Risk var kimseyi eve sokamam. Yapacak bir şey yok, kızımla baş başa evdeyiz. Ve benim yıllarımın ezberi birden bozuluyor: Alıştığım tempoda iş yapamıyorum, çalışamıyorum, ofisle görüşüp zaman ayarlamaları yapmak zorunda kalıyorum. Bu ilk darbem. Hislerime ortak pek çok kız kardeşim olduğuna eminim…

İkinci darbe: Yardımcısızım. 3 öğün yemek hazırlamam, evi insani şartlarda yaşanır halde tutmam gerek. Eşim pandemi sürecinin neredeyse tamamında işe gitti, hala gidiyor. Evde olduğu süre de ayrıca can sıkıcı. Kişisel bir sorun değil. Çalışma odasında o bütün gün çalışırken ben çocuğun ev okulculuğuna katılmasını, evde yemek olmasını ve yaşanabilir hijyenik koşulları sağlamaya çalışırken ciddi bir dayanıklılık/yılmazlık testindeyim. Çünkü içim o çalışma odasında harıl harıl çalışmak istiyor… Ezberim o. Bildiğim, istediğim o.

Akşam kızımla birlikte uyuyakalıyorum. Sabah koşturarak hazırlanmama gerek yok. Hiç bilmediğim bir düzen içerisinde hiç sevmediğim işleri yapmakla test ediliyorum. Sabah kalkıyorum ve kızımla önümüzde ne yapacağımı bilemediğim koca bir gün, ne kadar süreceğini bilemediğim koca bir belirsizlik var… Ve beklenen son bizi çok da bekletmiyor. Eşimin bir akşam eve gelip en iyi niyetiyle  sorduğu “Neler yaptınız bugün?” sorusu üzerine duygusal boşalma yaşayıp alarm düğmeme basılmış gibi bir ağlama krizi geçirdiğimde eve gireli henüz 6 gün olmuştu. Durmadan “Ben bunu böyle sürdüremem – 1 hafta daha dayanamam” dedim. O ağlama beni kendime getirdi… Ciddi bir kriz durumuyla karşı karşıyaydım ve günlerin elimden sabun köpüğü gibi gitmesine asla müsaade edemezdim.

Ne kadar çevik adapte olabildiğime şaşırdım. Abartmıyorum “best practice” diye ödüllendirilmem gerek. Koşullara uyumlandım. Yemeği ne zaman ve nasıl yapmanın daha verimli olduğunu anladım. En ideal temizlik programını keşfettim. Okul saatlerinde gerekli kes-yapıştır malzemeleriyle kızımın tam zamanında ders başına geçmesi için ortam hazırladım (istemezse katılmadı). Bakın bu evde bir yandan çalışıp bir yandan ekşi maya ekmek yapmaya benzemiyor. Eteğimde 105 m2 evde ne yapacağını bilemeyip boyut değiştiren bir 3,5luk çocuk. İçimde “Getirin en karışık raporları analiz edeyim, en olmaz denen projelerin planını hazırlayayım. Alın beni şu mutfaktan…” diye  bas bas bağıran kadın. Geceleri okuyup, araştırıp, yazıp çiziyorum. Yoksa ayakta kalamam. Öz benimi beslemem, entelektüel yanımı doyurmam gerek. Koşullar buysa yapacak bir şey yok. Bedenime daha iyi bakıp daha az uykuyla sağlıklı kalmayı öğreniyorum.

Çok zorlandığım, mutfağı dinamitle havaya uçurmak istediğim çok oldu. Yine de dayandım ve delirmedim. Delirmedik. Yine o yemeği yapıyor ve o kapı kollarını çamaşır suyuyla siliyoruz. Yine eve gelen her şeyi sabun – sirke – karbonat üçlüsünde canından bezdiriyoruz. Çocuğun ruhsal ve zihinsel iyiliğini koruyoruz. Daha sayamadığım üzerimize yapışan nice sorumluluğu yılmaz bir direnç ve en çeviğinden adaptasyonla göğüsledik.

İnanın bunlar; bir online platformun siber güvenlik önlemlerini inceleyip tüm çalışanlara online bağlantı imkanı sağlamaktan, çalışanların pandemi riski içerisinde dayanıklılık göstererek iş performanslarını sürdürmelerinden çok çok öte. Aradığınız çeviklik (agility) de yılmazlık (resilience) da evde.! Benim gibilerin evlerinde… Ofiste, ofise dönüş hazırlıklarında ya da online toplantılarda değil…

Hepiniz sağlıkla kalın…

StepKsenia Chernaya adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

İkinci Tekil Mağduru

1

Yıllardır içinde debelendiğim kurumsal hayattan mıdır, yoksa kurulan iletişim biçiminin üzerinde görünmez bir giyotin gibi durduğundan mıdır bilmem, bazı ilişki türlerinde ikinci çoğul kullanmak bana büyük zulüm gibi geliyor.

 “Siz” unvanını hak etmek(!) için titrden başka hiçbir özelliği olmayan pek çok canlı olmuştur beni bu ekten en çok soğutan. Otorite sahibi olmak ile otoriter olmak arasındaki o kalın çizginin hep ikinci tarafında yer alan bu canlılar için şahane bir tatmin aracıdır çünkü. Kurumsal hayatta olması gereken formal dilin dışında bir şey anlatmak istediğim. Neyse, siz anladınız o profili. Bir benim başıma gelmemiştir sanırım!

Bazen de kurulan ilişkinin türü itibariyle “siz dili” kullanmakta zorlanıyorum. Mesela psikoloğa gitmişsin, çocukluğunun dibinin dibine inmişsin, bilincinin altı üstüne çıkmış, kakalak gibi kalmışsın. O sırada kalkıp; “Ahmet Bey işte bu an beni çok etkilemişti bıdı bıdı bıdı” diye anlattıktan sonra “Arz ederim” demek geliyorsa içimden “sen dili”ne geçmek daha iyi oluyor benim için. Tam şuraya bir ağdacı macerası da eklerdim ama yerim dar.

Ya da parktasın ve on yüz bin yıldır, aynı ebeveynlerle, çocuklarının içini, dışını bazen zorlandığınız anları filan konuşuyorsun. Bir nevi (p)arkadaş olmuşsun artık. Muhabbeti “Osman Bey’cim sizin kızın da bu yaşlarda hayali arkadaşları var mı?” diye sorduktan sonra kalkıp kürdili hicazkar makamda bir şarkıya geçmek geliyorsa içinden, yine ikinci tekilciyim abi!

Ha bi de şey var mesela; yeni tanışmışsın ama öyle bir için akmış ki! Siz desen ayıp olacak o güzelim samimiyet haline. Hiç vakit kaybetmeden kopyalayıp yapıştırıyorum “Mahsuru yoksa ikinci tekil kullanabilir miyim?” diye.

Kendiliğinden olma ihtimali epey zaman ve anı alabilecek olan bu “yatay geçiş sistemi”ne biraz cesaret (hayır cevabını da alabilirsin çünkü, ağlayacaksan oynamayalım?) biraz da sabırsızlıkla doping yaptırıp depar attırma işi genellikle hoşuma gidiyor.

Genellikle diyorum çünkü; izin isteyip de icazet aldıktan sonra seni jestiyle, mimiğiyle, sesinin tonu, sözünün kılıcıyla dövmekten beter eden insanlarla da tanıştım çokça. Bu kadar zorlanıyorsan eğer, bu soğuk ve sevimsiz halden muaf olmanın çok basit bir yolu var ve sadece beş harften oluşuyor ; “Hayır!”

Ha bir de şey var mesela; garip ve lüzumsuz geliyor; bir eğitime gitmişsin örnek veriyorum bir ebeveynlik eğitimi. Odadaki herkes aynı yaş bandında. Hoca(!) herkese -topluca da olsa izin istemeden- “sen dili” kullanıyor. Buradan “hocanın” bunu doğal bulduğu sonucuna vararak aynı dili kullandığında, çataaankkk diye esaslı bi şamar yiyorsun! Ya beleren bi gözünden, ya bükülen ağız kenarından, bi yerinden. E hani bilgiyi, gücü saygıyla kullanacaktık ey hoca! Tam da bunu anlatıyordun o sırada, tesadüfe bak sen.

Benim için ikinci tekil; ilişki içinde (afedersiniz) enseye tokat kıvamına gelmeye çalışmak değil efenim. Tüm sınırları kestirme yoldan geçerek ihlal etmek de değil. İlişkiye sebep unvanı ve arkasındaki emeği bilmem neyi yok sayma, küçümseme hali hiç değil. Sadece ikinci tekile geçme isteği, o kadar!

Hakiki bir ilişki içinde, korunması gereken şeyleri “siz” demeden de muhafaza edebilen insanlar var. İzni verdikten sonra bu insanlara “ayar çekmek” bana bazen komik, çoğunlukla saçma geliyor. Ya izin vermeyin güzel kardeşlerim, ya da Allah’ın “sen”ini küfür gibi algılamayın. Çok rica edicem. İyi günler inşallah.

 

Stephan Seeber adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

“Kadının Beyanı Esastır” Ne Demek?

1

“Kadının beyanı esastır” ilkesi esasen “şikayetçinin beyanı esastır” üzerinden okunur. Karakola gidip “evime hırsız girdi” dediğinizde bu beyan esas alınır ve bu beyana dayanılarak soruşturma başlatılır. İfadeniz alınırken elbette ki tutarlı mısınız diye kontrol edilir. Beyanın esas alınması bu beyana dayanılarak hüküm kurulması anlamına gelmez.

Şikayetle elde edilen basit şüpheyle soruşturma başlar. Yeterli şüphe oluşursa savcı tarafından iddianame düzenlenir ve böylece ceza davası açılmış olur. Yeterli şüphe olmadığına kanaat getirilirse kovuşturmaya yer olmadığına karar verilir (takipsizlik kararı diye okuruz medyada) ve dava hiç açılmaz. Açılan ceza davasında da kovuşturma yürütülür, deliller toplanır. Bu aşamada hala “şüpheden sanık yararlanır”. Kovuşturma neticesinde kabaca ya mahkumiyet ya beraat kararı verilir.

O beyan dediğimiz husus bütün bu fitili ilk ateşleyendir. Birinin hakkınızda şikayette bulunması sizi sadece şüpheli hale getirir. Hukuken hüküm kurulması için ise tüm süreçlerden teker teker geçilmesi gerekir.

Hangi halde delil aranmaz da salt beyana dayanarak karar verilebilir?

Koruyucu tedbir kararında. 6284 sayılı Kanun sayesinde “Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz.” (Madde 8(3)/a) Tedbir adı üstünde gecikmesinde sakınca olan hallerde şiddetin hiç yaşanmaması için verilen karardır.

Koruyucu tedbir dediğimiz yerleşim yerinin değiştirilmesi, işyerinin değiştirilmesi gibi kararlardır ve en çok 6 aya kadar verilebilir. Tedbir kararlarının gereği yerine getirilmediğinde 3 günden 10 güne kadar zorlama hapsine karar verilebilir.

Birkaç örneğe bakalım; Eskişehir’de sokak ortasında eski eşi tarafından öldürülen Ayşe Tuba Arslan daha önce eşi hakkında 23 kez suç duyurusunda bulunmuş ve bu şikayetler takipsizlik kararıyla sonuçlanmıştı. Arslan’ın eski eşi koruma tedbiri kararı verilmiş olmasına rağmen fail bu kararın gereğini yerine getirmemiş ve Arslan’ı öldürmüştü.

Kamera kaydı vesilesiyle daha geniş kitlelerin haberdar olduğu Emine Bulut cinayetinde Bulut’un öldürülmeden önce karakola sığındığı ancak karakolda tutulan tutanakta şikayetçi olmadığının zapta geçtiği dolayısıyla koruma kararı verilmediği ortaya çıkmıştı. Sonra tutanakta Bulut’un imzasının dahi yer almadığı tespit edildi. İhmali olan kamu görevlileri ceza almadı.

Bu örnekler o kadar çok ki. Kadınlar korunmuyor, ölüyorlar. Sırça köşklerden inip 6284 nasıl uygulanıyor diye bakıldığında kadınların salt beyanıyla kimsenin hapislerde çürümediği ortada. Kaldı ki beyanla hapis diye bir hukuki müessese de zaten yok.

Ceza hukukunda masumiyet ilkesi karine teşkil eder: “suçluluğu ispat edilene kadar herkes masumdur”. Gel gelelim bir kişinin sırf kötülük olsun diye iftira attığını varsaymak da ancak cadı avlarını yaşatan Orta Çağ zihniyetinde mümkün olabilir. Yargıtay bile şikayetçinin başkasına zarar vermek için kendisine zarar vermesini hayatın olağan akışına aykırı bulur. Şikayette bulunan kişinin şikayeti ciddiyetle değerlendirilmeli, bütün deliller en büyük hassasiyetle toplanmalı ve ifadeler bu gözle değerlendirilmelidir.

İfşa kolay değildir. Tam da bu yüzden bir çeşit ifşa olan şikayeti de yapmaz kadınlar. Şiddete uğrayan kişi yılların “mağdur suçlayıcılık” birikimiyle zaten önce kendisini suçlar. “Anlamalıydım”, “Cevap vermemeliydim”, “Yardım istemeliydim” der durur kendine. Fiziksel/cinsel şiddete mutlaka duygusal şiddet de eşlik eder. Zihin kendini korumak için yaşananların bir kısmını zaten unutmayı seçer. Kişinin kendine gelip yaşananın adını koyması için zaten epey süre geçmesi gerekir. Genelde iki kişinin olduğu ortamlarda yaşanan cinsel şiddet olaylarında deliller zaten ispata yarar yeterlilikte değildir ya da şiddete uğrayan tarafından olayın travmasıyla bizzat karartılır.

Kadınlar neden ifşaya başvuruyor?

Öncelikle iyileşmek sonrasında da şiddeti sona erdirmek için. Bunca yıl utandırılmış olmanın zehrini akıtma bir yolu ifşa. İntikam değil iyileşme biçimi. Gerçek adalet değil erkek adaletin hüküm sürdüğü bir ortamda hukuka güven zaten yeterli değilken bir adalet arayışı. Mesele en çok şiddete uğrayanın kendini sağaltması ve şiddetsiz bir geleceğin inşası.

Bu ülkede bütün kadınlar, bakın iddialı söz BÜTÜN kadınlar hayatlarının bir kısmında mutlaka ama mutlaka tacize uğruyor. Ben daha uğramayanla hiç karşılaşmadım. En az bir kere bir mesaj alıyor, sokakta laf yiyor, hatta doğrudan orası burası elleniyor. Bütün kadınların. Hepsinin. Bu durumun vehametinin farkında mısınız? Bunun ne kadar korkunç olduğunun farkında mısınız?

Kadınlar yüzyıllardır sokakta yalnız yürürken korkuyor bu ülkede. Toplu taşımada yalnız kalmaktan, gece dışarı çıkmaktan korkuyor. Tanımadığı birine kapıyı açmaktan korkuyor. Yolda bir araba yol sormak için dahi dursa yanında bir arabanın durmasından korkuyor kadınlar. Dijital dünyada aldığı onca taciz mesajından sonra flört etmeye korkar hale geliyor. Bu ülkede günde 4 kadın öldürüyor. Farkında mısınız?

Erkekler bir kadınla asansöre binmeye korkuyorlarmış taciz iftirası yerlerse diye… Korksunlar. Ama bunun hesabını kadınlardan değil bu geçmişi inşa etmiş hemcinslerinden sorsunlar. Bu geçmişi inşa etmiş olan, o asansörlerde, arka odalarda yaşanan onca tacizin müsebbibinden sorsunlar hesabını.

İftiraya uğramaktan korkan o erkekler eğer gerçekten samimilerse şiddetin ortadan kaldırılması için mücadeleye dahil olsunlar. Kadına yönelik şiddetin etkin yargılanması sağlansın ki ifşa bir araç olmasın. Karşımızda değil yanımızda dursunlar ki şiddet bitsin. Kadınları susturarak değil kadınları güçlendirerek çıkabiliriz bu çukurdan, hepimiz. Ya hep beraber, ya hiç birimiz.

2020’nin Duygusal Hız Treni, Sıkı Tutunun!

0

Kelimeleri, bir durumu anlatırken kullanabileceğimiz farklı sözcüklerin olmasını seviyorum. Kalp dersek başka gönül dersek başka olabiliyor çünkü ya da özlem deyince başka hasret deyince bambaşka çağrışımlar dans edebiliyor zihnimizde. Kelimeler, sihirliler. Ve sandığımızdan çok daha fazla şey söylüyorlar.

Bu yüzden, her sene merakla beklediğim bir dönem var: Yılın sözcüğünün seçileceği o zaman! Benzer mecralarda farklı kelimeler seçilse de benim favorim Oxford Sözlüğü’nün seçtikleri. 2017’de gençlerin yarattığı kültürel ve sosyal değişimleri adresleyen youthquake kelimesini seçmişler, 2018’de zehirliyi, 2019’da iklimi.

Peki bu sene, 2020 için hangi kelimeyi seçtiler dersiniz? Hiç vakit harcayıp düşünmeyin, ben size söyleyeyim. Bir kelime seçmediler!

Bu yılın eşi benzeri olmayan bir yıl olduğunu öne sürerek, 2020’yi kapsayan tek bir kelime olmadığını ilan ettiler ve birden fazla kelime seçtiler.

Alıştığımız hiçbir şeyi zaten göremediğimiz bu yıl için, bu duruma pek de şaşırmadım. Dilin, toplum yaşamına ne kadar çabuk entegre olduğunu ortaya koyan bu yaklaşımı sevdim de aslında. Siz deyin karantina ben diyeyim esnek bir başkası desin hibrit. Bu sene kullandığımız birçok kelime, yılın sözcükleri olarak yer etmiş. Kısa bir Google araştırması ile – konu ilginizi çekerse- daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.

Algıda seçiciliğin nimetleri sağ olsun; tam bu sıralarda bir başka kelime ile daha karşılaştım. Yaratıcı ve kıvrak bir zihin, lunaparktaki hız trenlerinin İngilizce adından (roller coaster) ilhamla Coronacoaster adında bir isim türetmiş (ben kelimeleri nasıl sevmeyeyim…). Bu yeni kelimeyi şöyle açıklıyorlar: “Pandemi döneminin inişleri ve çıkışları. Bir gün kendinizi ekmek yapmaya, doğada açık hava yürüyüşlerine, sakinliğe verip bu izolasyona şükredebilir, ertesi gün ölümüne ağlayıp, dengesiz beslenip, iş yerindeki nefret ettiğiniz o kişiyi bile görmek için delice bir istek duyabilirsiniz.”

Harika değil mi? Bence hepimiz Mart ayından beri bu Coronacoaster halindeyiz…

Ben de, bu pandemi döneminin çılgın hız treninde hangi inişleri çıkışları yaşadım, benim Coronacoaster ruh halimde 2020’nin kelimeleri neler, onları toparlamak istedim. Yıllar sonra, bu dönemi didik didik edecekler ve bizlerin bıraktıkları, insanlığın danışacağı en önemli parçalar olacak. O yüzden bol bol paylaşalım isterim, hem insanlığa miniminnacık da olsa bir faydamız olacaksa ne mutlu hem de birbirimizi yalnız hissetmeyelim. Zira bu sözcüklerin hepimize ait olduğuna dair kuvvetli bir inancım var.

İlk kelimem Belirsizlik.

Dostoyveski, belirsizlik en kötü ihtimalden daha acı vericiydi diyor. Kendisi sosyal mesafe, maske ve hijyen üçlüsünün olmadığı günlerde keyifle konyağını yudumlarken bunu demiş üstelik, şimdi olsa daha sertini yazar eminim. Bize dönecek olursak; her şeyi ama her şeyi planlamaya çalışıyorduk. Beslenme programlarımız bile 21 günlük şekersizlerden oluşuyordu. Yılın başından takvimi açıp tatilleri belirlemeler, yarın ne giyeceğini seçmeler, hafta sonunu Cuma mesai bitiminden Pazartesi sabahına dek ince ince planlamalar, haydi daha da işi büyütelim, yatırım yapmalar, iş kurmalar, planlar, planlar, planlar. Bak sene hele şu hareketlere, şu tavırlara! Ve sonra bam!

“Merhaba ben belirsizlik!”

Bunu hiç sevmedim ben ama o kadar çok şey öğretti ki. Bir daha yaşamak ister miyim, hayır. Ama deneyimini neye değişirim? Hiçbir şeye!

İkinci kelimem Öfke.

Belirsizliğe biraz biraz alışır gibi olunca – çünkü insanın en iyi özelliği alışması, her şeye ama her şeye! – içimi inanılmaz bir öfke kapladı. Allahtan bu dönem çok kısa sürdü, yoksa aşırı yıpratıcı olurdu. Bunu sadece kendimde değil, birçok yakınımda da gördüm. Maskesinden burnu gözükenlere öfkelenmekten tutun uçan kuşun özgürlüğüne kadar çok geniş bir skalada herkese ve her şeye öfkelendim, öfkelendik. Hele ki bu pandemi döneminde, özel bir durumunuz etkilendiyse, acıların çocuğu ruh haline bürünmek ve neden ben Allahımm neden bennnnn şeklinde öfke nöbetleri geçirmeniz kaçınılmaz olmuştur, itiraf edin!

Üçüncü kelimem Yalnızlık.

Pandeminin genelde hep maddi sonuçlarından bahsediyoruz. Ancak birçok hekim ve psikolog, pandemi sonrası uzun vadede yalnızlığın yan etkilerini göreceğimizi ve harekete geçilmesi gerektiğini söylüyor. Sokağa çıkma kısıtlamaları, evden sürdürdüğümüz yaşam, online dersler derken özellikle yaşlılar ve gençler bu dönemin en negatif etkilenenleri. Hele ki gençlerin ve çocukların sosyalleşmeye en ihtiyaç duydukları zamanda, bir ekran önünde günlerini geçirmekten başka çareleri yok. Hepimiz kendimizi yalnız hissettik, hissediyoruz. Burada bahsettiğim aslında fiziksel yalnızlıktan da çok, durumun karşısındaki çaresizliğin verdiği yalnız olma hissi.

“Evet, başımıza böyle bir şey geldi. Ve bunun çaresini bilmiyoruz. Aşıyı bulmaya çalışıyoruz.” Bunların söylendiği dönemde yalnızlığı en yoğun hissettiğimize eminim. “Ne yapacağız biz?” yalnızlığı bunun adı.

Dördüncü kelimem Özlem.

Dönem dönem birilerini ya da bir şeyleri özlemişizdir. Ama hiç bu kadar şiddetli ve kolektif bir şekilde bu duyguyu hissettiğimizi sanmıyorum. Rahatça sokağa çıkmayı, ailem ve arkadaşlarımla huzurla buluşmayı, korkmamayı, kaygı duymamayı, maske takmadığımız o zamanları çok ama çok özlüyorum. (2021’in kelimesi Kavuşmak, yükleniyor…) Hayat ne güzelmiş diyoruz, peki hayat bir gün normalleştiğinde şükretmeyi hatırlar mıyız?

Beşinci kelimem Vicdan.

Hepimiz kendi mevcut şartlarımıza göre zorluklardan geçtik. Elbette herkesin sınavı farklıydı, sevdiklerini, işini kaybedenler oldu. Hiç ama hiç etkilenmedim diyen olduğunu asla zannetmiyorum. Haliyle, şikayet etmek istedik. Ama hepimizi içimizdeki o ses durdurmadı mı? “Dur şimdi şikayet etme, bak ne zor durumda olanlar var şu şu konuda, onlara karşı ayıp ediyorsun!” diyen bu ses, vicdanımızın sesiydi.  Beni her gün zaman zaman ziyaret ediyor, oturup konuşuyoruz. Nispeten sakinleştiğimde gidiyor. Sonra tekrar geliyor.

Size de oluyordur eminim; evde çocuklarla birlikte hem ofis işlerini hem okul işlerini yürütürken bunaldığınız o anda gelen isyana içinizden minik bir ses ‘Sağlıklısın şükret, tüm sevdiklerin yanında!’ demiştir eminim. Heh işte o ses, bu ses

Onu sevin, bizi daha iyi bir insan yapıyor çünkü.

Altıncı kelimem Umut.

Pandora’nın kutusunun bir bildiği varmış gerçekten. Trenin en tepeye çıkıp, adrenali en yüksek hissettirdiği noktaya benzetiyorum ben umudu. Her şey tepetaklak, karmakarışıkken hoop yükseğe çıkarıveriyor sizi. Bak diyor, en tepedesin, şimdi yine düşeceksin ve heyecanlanacaksın ama sonra tekrar yukarı çıkacaksın. Akış devam ediyor, hayat kendi yolunda yürüyor. Sen ister kork, ister ağla, ister çığlık at, ben yola devam edeceğim diyor. Bu yüzden bir şeyleri umut etmek bana çok iyi geliyor, yukarıda da yazdım 2021’de kavuşmayı umut ediyorum mesela. Yine yaz gelecek biliyorum. Umut ediyorum, çünkü inanmaktan başka çarem yok.

Bir de bu dönemde umut kelimesine büyük büyük anlamlar yüklemeyi bıraktım.

‘Ayyy tatilim iyi geçse o kadar bekledim’ umudu yerini ‘Ekmeğimin mayası tutacak!!!’ umuduna bıraksa da umut umuttur, sarılın, kaptırmayın!

Yedinci ve son kelimem Akış.

Bu seneden öğrendiğim en önemli şey de bu aslında.

Üzülmek istiyorsan üzül, ağlamak istiyorsan ağla. “Aman hep pozitif olalım!” felsefeleri beni çok yoruyor, çünkü gerçek gelmiyor. Pozitif olma baskısı beni strese sokuyor hatta

Akışta kaldığında ruhun zaten senden ne istediğini söylüyor.

Bu Cumartesi hiçbir şey yapmadan yatmak mı istiyorsun, o zaman yapma.

Öfkelenmek mi istiyorsun, öfkelen ve rahatla.

Ağlamak istiyorsan bırak tutma.

Akışta kal ve bekle. Zaten planladıkların tutmadı, biraz da bunu dene, deneyelim.

2021’in kelimelerinin 2020’ninkileri aratmaması dileklerimle.

Sizin “Coronacoaster”ınızda neler var?

 

Stas Knop adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.