Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Şimdi Kaldırdığın O Eli Yavaşça Aşağı İndir!

0

Bir kadının, yaşadığı hayat boyunca, içinde binlerce kadın ölür ve yerine yenisi doğar. İlk kez aldatıldığında biraz masumiyetinden kaybeder. Annesiyle her kavga ettiğinde kendi varlığı sonraki yakalayışa kadar yavaşça ayaklarının altından kayar. En yakın kız arkadaşından kazık yediğinde dost kalabilme özelliğini sorgular. Ve gece gündüz emek verdiği işinden kovulduğunda dürüstlüğün öneminden şüphe eder.

Her bir deneyiminde içinde bazı kadınları öldürmesi gerekir ki yoluna devam edebilsin. Ancak asıl uyanması gereken kadını, çocuğunu dünyaya getirirken doğurur. Olduğu kişi olabilmenin verdiği huzuru asıl şimdi tatmaya başlar. Ancak bu tanışma kitap ve filmlerde anlatıldığı kadar kolay olmaz. En vahşi, en kırılgan ve en özgür yanıyla tanışmanın bedelini herkes kendi parmak izine göre yaşar. İşte bu bahsedilmeyen, herkesin kendi kadrajına göre hem kendini hem çocuğunu büyüttüğü dönemde bir kadın güven hissinin diğer bütün erdemlerden daha güçlü olduğunu hatırlar. Bütün maddeciliği bir kenara bırakır, bir çift gözün mutluluğuna şahitlik ederek maneviyatın kendi içindeki anlamını çözer.

Zorluklar çiçekleriyle beraber gelir bir nevi. Tüm bu hesaplaşmalar, unutulmaz anlar, ruhunu en derinden hissettiği anlar yaşanırken, içinde çığlık çığlığa bağıran bir kız çocuğunu da fark eder. Küçük kız, kendini gerçekleştirmek için artık fırsat kollamaktadır ve sadece dışarı çıkarılmayı bekler. Olgunluğu tam anlamıyla tatmaya başlayan kadın, kim olmak istediğini, ne için heyecan duyduğunu keşfetmiş, mental blokajlarından sıyrılmaya başlamıştır. Cesaret ve güven, küçük kız çocuğunun belirmesiyle geri gelmiştir.

Kadın içeride dalgalanan bu gelgitlerle, barışmalarla boğuşuyorken, çevresinde, ortaya çıkan bu güçten rahatsız olan bakışlara denk gelir. Kadının odağında ve aklında öyle büyük bir iyilik bulunur ki; uzunca bir süre bu bakışlara anlam veremez. Ne zaman ki hisler, sözle ya da hareketle kendini gösterir; içindeki çoğu kadını bile isteye kendi öldürür, yerine yenisini koymadan. Daha acımasız, daha gerçekçi, daha rasyonel yaklaşır artık. İçgüdüleri değildir onu yönlendiren, sadece mantığıyla hareket eder, doğru olana itilir kendiliğinden. Daha dünyadan biri haline gelir; iyilikten, merhametten hafif hafif koparak.

Uyanışın süresi her kişiye göre değişir, çevresi başını eğ diyorsa normali budur der ve gülümsemeye devam eder, bir süreliğine! Ancak bazı şeylerin yanlış gittiğini düşünüyorsa eğer, hem kendi hem etrafındakiler için yepyeni bir dönem başlar. Tüm yaşananları geri bırakmaya hazırdır, şaşkınlık içinde içinde şimdiye kadar sahip olmadığı büyük bir güçle. Eğer yalnızlığına hazırsa, başkalarının değil kendi mevcudiyetinin onu yücelttiğine inanacak kudreti bulduysa içinde ne bir söz ne bir el ne de bir tehdit onu durdurur. Kendi gelmek istediği için gelmiştir; kendi gitmek istediği için gidecektir. Tek fark eden, tırmandığı bu yolda sahip olduğu kadınları ne kadar barış içinde yaşattığıdır. Dışsal değil içsel farkındalığıyla, uyanmak istediği vakit kendi rızasıyla uyanacaktır. Tüm yaşadıkları, güzellikleri ve çirkinlikleriyle eş değerdir; hislerinin pek bir önemi yoktur. Yeniden doğabilmek için bütün kimliğini ele geçirmiş, uzunca bir süredir tek başına konuşan kadını bir anda yok saymaya hazırdır. Pek de zor olmayan bu süreci tanıyordur, kadın bilgeliği buna alışkındır; bir yabancıyla kendini keşfetmeye, bir sözle tekrar yabancılaşmaya.

Söylediğin sözün, yeltendiğin şiddetin ederi benim ölüm ve doğuma ne kadar hazır olduğumla ilişkilidir. Şimdi kaldırdığın o eli yavaşça aşağıya indir. Benim için çok kısa ama senin için uzun ve bilinmedik bir yolculuk olacak.

Photo by Anete Lusina from Pexels

#cüretet’tim Memelerimi Aldırdım

2

Meme ne dişi bir kelime değil mi?

Maalesef ülkenin büyük çoğunluğu ne yazık ki hala meme demekten çekiniyor. Karşı cinse memeyle ilgili bir rahatsızlığını anlatırken ya utanıp sıkılıyor ya da anlatmamayı tercih ediyor.

Meme hastalıklarıyla ilk tanışmamız anneannemin 1982 yılında meme kanseri teşhisiyle olmuş. Olmuş diyorum çünkü o vakit daha portakalda vitaminim. Annemin kardeşi yok, kendisi tek, o yüzden anneannem ile hep beraberdik, bağlarımız çok kuvvetliydi. 20 yıl kanserle mücadele etti ve tüm vücuda metastaz yaptığında kaybettik. Anneannemin ilk teşhis yaşı erken olduğundan (49) annem daha da risk altında kabul ediliyor ve rutin olarak kontrol ediliyordu. 2014 yılı sonlarında olan bir kontrolünün, 2 ay sonrasında memede kızarıklık ve kitleyle doktora başvurduk. Yapılan tüm tetkikler sonrasında korkulan sonuç MEME Ca. Hem agresif hem kitle olarak oldukça yaygındı. Çok kötü senaryolar dinledim bu süreçte. Ama savaştan, ne mutlu ki sağ memeyi sürece feda etsek de galip çıktık.

Bu yazının amacına, dilin dişin ağrıyan yerine denk gelen kısmına gelirsek eğer… 2015 yılında, annemin hastalık süreci ve tümör tipi, anneannemin serüveni göz önüne alındığında, annemi takip eden onkoloji doktoru bir çalışmadan söz etti ve annemden gen testi için kan alındı. Annemin meme kanseri teşhis yaşı itibariyle gen mutasyonunun pozitif çıkmasını düşük olasılık kabul ediyor olmalarına rağmen sonuç pozitif çıktı. BRCA 2 pozitif. Hayatımızın yeni seyri olarak aramıza katıldı.

Nedir BRCA (BReast CAncer)?
BRCA1 ve BRCA2 olarak herkeste bulunur ve tümör baskılayıcı genlerdir. Bu iki gen DNA hasarlarında onarım yapar. Herkeste mevcut olan BRCA2 maalesef bende mutasyona uğradığından düzgün olarak çalışmıyor ve benim hayatım boyunca meme kanseri olma riskimi toplumsal risk olan %12’den %84’e taşıyordu. Diğer kanser tiplerine olan yatkınlığım da toplumsal riskin daha üzerinde; özellikle memeyle kardeş organ olan yumurtalık (over) kanserine olan yatkınlığım. Bunu öğrendiğimde 32 yaşında ve henüz anne değildim. Testin sonucunu haber veren profesör telefonda durumun gidişatını anlatıyordu ama ben beynimdeki soru işaretlerini bir cümle haline getirip soramıyordum.

Hemen meme için ilk USG-Mamografi-MR kontrolü yapıldı. Her şeyin yolunda olduğunu gördüğümüzde çocuk yapma kararını eşimle değil genel cerrahımla vermiş olduk. Cerrahi dosyama şöyle yazıldı “Aile öyküsünü tamamlayıp profilaktik mastektomi ve BSO olacak”. Cümlenin özü, meme ameliyatı ve her iki yumurtalığın alınacağı idi. 40 yaşımda menapoza girecek olmamın planıydı. Sanki mememden o an düşünürken vazgeçebiliyordum ama yumurtalıklar içimi sızlatıyordu.

Hamile kaldım ama hamilelik sürecinde zararlarından dolayı USG dışında herhangi bir kontrol olamadım hatta USG’de süt kanallarının genişlemeye başlamasından dolayı sağlıklı bir sonuca varılamadı.

2017 yılı Haziran ayında güzel yavrum dünyaya geldi. Emzirme dönemindeyken 11. ayda sağ meme dış kadranda kızarıkla ‘mastit’ olma duasıyla acil kontrole alındım ama mastit çıkmadı. Emzirme sürecinde olduğumdan MR’a alınamadım, USG’den de bir sonuca varamadık. Bir an önce emzirmeyi bırakmam yüküyle cerrahımın yanından ayrıldım. 18 ay devam eden emzirme serüvenim sonunda rutin kontrollere geri dönebilmek adına MR- Mamografi çekildiğinde her şey yolundaydı. Ama yaş olarak benim çok zamanım kalmamıştı. Annemin teşhis yaşı BRCA gen mutasyonu olan kişilere göre hayli fazlaydı bu da benim yaşadığım talihsizlik içinde az da olsa beni şanslı kılıyordu. Çünkü gen mutasyonuna sahip kişilerde meme kanseri 30’lu yaşlardan önce ve agresif seyrediyordu.

Cerrahımla yeni bir karar aldık. Daha yeni emzirmeden kesmiş bir anne olarak ya hızlıca 2. bebeği yapıp 6 ay emzirip ameliyat olacaktım ya da hemen ameliyat olacaktım. Yine bir çıkmazın ortasına atılarak hastaneden ayrıldım. Düşündüm, araştırdım düşündüm, okudum düşündüm. Günlerce, gecelerce… Hastalık zaten hormondan etkilenen bir hastalıktı; hamilelik desen zaten tamamen hormonların tepetaklak olduğu bir dönem. Hem hamilelik hem emzirme sürecinde kontrollerin sağlıklı yapılamayacak olması üstelik bu kadar baskı altındayken süt olup olmayacağı olasılığını ve oğlumun sağlıklı bir anneye olan ihtiyacını da cebime koyarak ameliyat olmaya karar verdim. İlk etapta meme içleri boşaltılıp protez koyulması kararını verip yumurtalık ameliyatını erteledik. Böylelikle emziremesem de ikinci bebek için şansım olacaktı. Elbette ikinci bebek sağlıklı olmaktan daha elzem değil ama elinizden bu olanağın alınacağını biliyor olmak sizi aslında ikinci çocuğu çok istiyormuşçasına bir baskı altına alıyor. Çünkü sonrası yok, 5 yıl sonrası yok. Karar şimdinin kararı ve bundan dolayı pişman olmak en büyük çekinceniz. Araştırırken Türkiye’de BRCA mutasyona sahip olan ve teşhis konmadan koruyucu olarak ameliyat yaptırmış birini bulmam çok zordu. Çok araştırdım ama eriştiğim herkes bir memesini kaybetmiş diğerini koruyucu olarak boşalttırmıştı. Yurtdışında ulaştığım her kadın benden çok daha gençti.

Bir platformda yayınlanması için 12 Nisan 2020 tarihinde başladığım bu yazıya ameliyatımın tam da 1. yılında yeniden devam ediyorum. Duygusunun eksik olduğu kanısıyla, yeterince hislerimi aktaramadığım kaygısıyla yarıda bırakmıştım. Bugün memelerimden ayrılalı tam 1 yıl oldu. Hatta tam da şu saatlerde operasyondaydım. Bugün çocuğunun 1. yaşını kutlayan anne melankolikliği var üzerimde. İçimde bir yer ufacık sızlıyor.

Yazıya kaldığım yerden devam etmek gerekirse, ameliyat kararını cerrahımla paylaşıp ekim ayı içinde ameliyat yapılması üzerine planlama yaptık. Ameliyat öncesi yapılan tetkiklerde hem sağ hem sol memede olmak üzere 4 ayrı kitle görüldü. Şimdiye kadar meme dokusundan başka doku olmayan memelerimde ne ara türemişti bunca şey? Ameliyat kararını verirken, hep bir ışık aramıştım yolumu belirlemek için. Sanırım ışık buydu. Kararı beynim kabul ediyor ama yüreğim kaldırmıyordu. Bu belirsiz kitlelerle, yüreğim de hızlıca kabul etti süreci. Çünkü yapılan USG- MR ve Doppler de karar verilemiyordu kitlenin iyi mi kötü mü olduğuna… Kanser şüphesiyle biyopsiye alındım. Evet zaten ameliyat olacaktım ama kansersem eğer tedavinin seyri değişecekti. Şüphesinin bile oğluma bakarken gözümden yaşlara sebep olan bu hastalığın, bir ameliyatla hayatımdan ekarte olması bırakın yüreğime sinmesini, tüm hücrelerimde kabul edildi. Biyopsinin sonucu belli olana kadar ruhumun yaşlandığını, kanımın çekildiğini her gün hissettim. Geçmek bilmeyen, uzayan, zamanın bu kadar değişken olduğu bir 10 günün ardında neyse ki, biyopsi temiz çıktı. Tabii tüm tetkiklerin tamamlanması 1 ayı buldu. Geriye gece korkulu rüyalar, yastığa gömülü gözyaşları kaldı.

Beklenen gün.
Koca bir haftanın uykusuzlukla geçtiği bir Cuma sabahı ameliyat için çıktık yola. Annelik başka bir duygu. Çok emin bile olsanız ameliyattan iyi çıkacağınıza, ya bir şey ters giderse duygusu doldurup taşırıyor yüreğinizi . Ehhh yüreğe sığmayanlar da hastane yolunda taştı gözlerimden. Her ne kadar sağlıkla bu ameliyata giriyor olmamın vermiş olduğu şükür duygusu tekrarlasa da beynimde, içimde duygular sürekli çatışıyordu. Ağlayarak girdiğim ameliyattan uyandığımda sanki 1 dakika geçmiş gibiydi. 5 saat sürmüş oysa ki… Ağzımdan dökülen ilk kelime ise BİTTİ oldu. Her iki mememe veda edip yerine protez koyuldu. İlk haftalar zor geçti. Akabinde ilk bandajlarım açıldığında karşılaştığım görüntü içimi biraz kasıp kavurduğunda, eşim “Hayıflanmak için çok erken süreçteyiz, daha çok erken; en az 6 ay sürer gerçek görüntü” diye teselli etmeye çalıştığında da aynı şeyi düşünüyordum, şimdi de: bu benim hayıflanabileceğim bir lüks değildi, bu benim mecburiyetimdi. Sadece kadın olarak biraz savuruluyordum. Her iki cerrahımın da söylediği gibi bu ameliyat estetik operasyon değil meme onarım ameliyatıydı. Ağrılar kaygılar, oğluma sarılamamanın duygusunu aşamıyordu. Oğlumla daha çabuk iyileştim. Ve bugün tam 1 yıl.

Şu an fonda çalan Sezen Aksu’nun Kurşuni Renklerde de dediği gibi;

‘Yok alamazsın
Beni deli zaman
Dur Ömrüme o kurşuni renkleri süremezsin
Yok olmaz erken daha
Biraz geç kalın ne olur
Hiç hazır değilim henüz
Ne olur baharlarımı bırakın bir süre daha
Tanıdık değil bana güz’

Sırada yumurtalıklar var ama onlar daha da içimi sızlatıyor. Memelerimi bırakabildim ama sanki onlarda direniyor gibiyim. Bu yaşta menopoza girme düşüncesi hep gözümü dolduruyor.

Günün sonunda ne diyoruz, sağlık her şeyden önce geliyor.

Asıl Sezen Aksu’nun daha çok kendime belirlediğim mottosuyla diyorum ki, Gelsin hayat bildiği gibi, işimiz bu yaşamak.

Photo by cottonbro from Pexels

Eşiksellik ve Belirsizlikte Asılı Kalma Hali

0

Antropoloji yazınında bir kaç isim var. Keşke herkes bilse okusa dediğim. Zamanı geçmeyen, eskimeyen ve farklı bağlamlarda bile bir açıklama getiren kuramları ile hayatı kavramamı ve kabullenmemi sağlayan isimler bunlar. Victor Turner bunlardan biri. Bu dönem yaşadıklarımızla Turner’ı aklıma düşüren ise eşiksellik ve komünitas kavramları.

Eşiksellik Turner’ın Arnold Van Gennep’ten ödünç alıp geliştirdiği bir kavram aslında. Van Gennep ergenlik/erginlik/inisiasyon/kabul törenlerinin üç aşamasından bahseder. Ayrılma, eşiksellik ve bütünleşme. Turner da bu evrelerin toplumsal yapılarla ilişkisine bakar.

Bir kültürde bir “çocuk” yaşı geldiğinde kutlamalarla “yetişkin” kabul ediliyorsa, bir kadın veya erkek bir seri törenle “evli” statüsü sahibi oluyorsa, “askerliğini yapmayana kız verilmiyorsa”, bir genç ancak üniversite eğitimi sonrasında “meslek sahibi” oluyorsa anlıyoruz ki o kültürde toplumsal statünün değişmesi bir süreçle tanımlanıyor. İşte o süreç eşiksellik olarak adlandırılıyor.

Neden önemli bu eşiksellik? Çünkü bir belirsizlik, bir askıda kalma hali. O kutlamalar sırasında çocuk artık ne çocuk ne yetişkin. O törenler sırasında erkek veya kadın ne evli ne bekar. Üniversite öğrencisi ancak yarı zamanlı “sigortasız” çalıştırılabilecek iş gücü. Askerlikte de, hamilelikte de bir şeyi terk edip bir şeye hazırlanma hali var. Yeni bir statüye, yeni bir konuma, yeni bir bene hazırlanma hali. Öyle “bekleme yapma” halinde geçirilen bir süreç.

Bu eşikselliğin önemli bir özelliği mevcut statülerin terkedilmiş olmasından kaynaklanan bir yoldaşlık halidir. Komünitas. Yani bu süreçte tek ortaklık statüsüzlüktür aslında ama, yapının dışında kalmak yeterlidir. Hamileler, nişanlılar, ergenler, askerlik yapanlar, hac yolculuğu yapanlar hatta seyahate gidenler, vb. hep mevcut statülerini terk etmiş olarak yaşarlar bu süreci.

Değişime doğru gider bu yol. Değişim kaçınılmazdır. İşte eşiksellik bu yüzden hem kaygı hem coşku barındırır. Sonra ne olacağını üç aşağı beş yukarı kestirirsin, örneklerini görmüşsündür, bir şekilde bilirsin de, değişim yolunda ne yaşayacağın özneldir. Ama tanımlıdır ya süreç, bilirsin ki bitecek bu belirsilizlik hali, idare edersin bir şekilde.

Ama ya o belirsizlik hali uzarsa ve sonra ne ve kim olacağını bilmezsen. Eşiksellik uzarsa… Sonra daha da uzarsa…. Bitmeyen bitmeyecekmiş gibi görünen bir geçiş evresinde asılı kalırsa insan…

Ne idiysek onu terk ettik. Süreç ne kadar sürecek bilmiyoruz. Öyle törenli falan bir süreç de değil bu üstelik. Ne olacağımızı ise hiç bilmiyoruz. Ama biliyoruz ki yalnız değiliz. İşte bu yüzden pandemi ile yaşadığımız belirsiz değişim yolculuğunda elimizdeki tek şey birlik ve beraberlik. Sahip çıkabilirsek…

2020’ye Mektup ve Özetler: Sıra Dayağı, Kapitalizmin Sonu, Bireysel Sosyal Sorumluluk

0

Hiçbir yılı bitirdiğimde oturup “ben bu yıl neler fark ettim, neler öğrendim?” diye düşündüğümü hatırlamıyorum. Ki, hayatı pamuk şeker tadında geçmiş birisi de değilim. Bu yıl, senin ardından 2020, düşündüm. Çok zorlandığım bir yıl oldun, şükürlerim isyanlarıma karıştı. Çok patinaj çektim, saplanıp kaldım. Ayağa kalktığımda da dayak yemiş gibi yorgun, bezgin. Ama hakkını yiyemem, büyük bir öğretmendin. Benim bildiğim bazı şeyleri başkalarına, başkalarının bildiği bazı şeyleri bana, hepimizin bildiği ama önemsizleştirdiği şeyleri hepimize, kafamıza vura vura, yetmedi sıra dayağıyla öğrettin. Bizim çocukluğumuzda sınıfta bir çocuk yaramazlık yapsa herkes yerdi dayağı. Seni hep “tüm dünyanın sıra dayağı yediği yıl” olarak hatırlayacağım. Hem de kulağının tam önündeki o cılız saçların çekilmesinin ardından suratına tokat atılmasıyla icra edilen bir sıra dayağı. “Ama ben herkese, tüm canlılara saygılıyım, israf ve ifrat içinde değilim, canı olan hiçbir şeyi ezmiyorum!”  diyene aldırmadın, uslu yaramaz, herkese bastın dayağı. Şiddetle terbiye olmaz evet, ama biz bu dayağı hak etmiştik. Biz bu mavi yuvarlağı “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dünyasına çevirmiştik. “Tüm canlılar, tüm kaynaklar bizim için yaratıldı, o zaman ihtiyaç söyle dursun, hırs ve aç gözlülüğümüz için dibine dek sömürebiliriz” sanmıştık.

Ben öğrenciliğim boyunca hep ders kitabını dip notları ve fotoğraf altlarına kadar okuyan, önemli yerlerin altını çizen, sonra ders notlarıyla birleştirip özet çıkaran çocuk oldum. Ve sınıf arkadaşlarım benim notlarımı alıp sınava çalıştılar. Şimdi, bu büyük ders yılının ardından yine dip notlara ve fotoğraf altlarına kadar inceleyip, neler öğrendik, bir özet yapayım diyorum. Şimdi biz bu dersi bu defa geçemezsek bir daha ve bir daha ve bir daha alacağız ya. O yüzden de notları buraya koyayım, isteyen alsın çalışsın, çoğunluk sınavı geçsin, hayat da daha hafif, daha tatlı derslere geçsin umuduyla.

  • İHTİYAÇ: Aynı renk ama farklı modellerde sekiz pantolon, lacivert giysilerle kullanılsın diye lacivert babet, topuklu, çizme, bot ve spor ayakkabı, lacivert spor çanta, şık çanta. Koskoca bir salon büyüklüğünde bir giyinme odasını dolduracak giysi. Sadece tozunu almaya kalktığında bile hayata küstürecek kadar çok biblo, heykel, vazo, süs eşyası. Sen, bize ihtiyacın anlamını öğrettin 2020! Küçüldük, küçücük kaldık. Bu küçücük halimiz o kadar güzel ki! Hayat kolay yönetilir oldu. “Başkalarının düşünceleri” boyunduruğu, “nasıl görünüyorum” un boş endişesi, evi dolduran eşyalar ve gereklilikleri yakamızdan düştü. Bu hafiflik ve sadelik hali ruhumuza doğru mis kokulu bir meltem üfledi.
  • KAYNAKLAR: Yıllardır deli gibi yastık kılıfından iç çamaşırına, çarşaftan şala her şeyi ütüleyen/ütülenmesini isteyen biriydim. Ah, ne boş bir iş. Zaman ve kaynak israfı. Eski kadınlar “el ütüsü” yaparmış. Kurumuş çamaşırı al, ellerinle bir güzel düzelt ve kaldır. Anneannemin evinde, merdaneli çamaşır makinesinin olduğu zamanlarda, çamaşır gün gelince makinenin başından ayrılmaz, her aşamayı izlerdim. Mumu Teyzem derdi ki “Kızım, çamaşırı iyi yıkayacaksın, iyi yıkayamadıysan iyi asacaksın, iyi asamadıysan iyi ütüleyeceksin”. Ben iyi yıkama ve iyi asma kısmına odaklanıp, -bazı giysiler hariç- ütüyü neredeyse hayatımdan çıkarttım. Zamanım benim, elektrik milletin, kaynaklar insanlığın…

Sürekli evde olduğumdan her bir detay üzerine düşünme fırsatım oldu. Eskiden kullanılan limonların kabuklarını atardım, şimdi bir köşede saklıyor, keke, pastaya, kokteyle rendeliyorum. Eskiden yıkayacak vaktim olmadığı için çoğunlukla attığım pancarın yapraklarından kavurma, kerevizin yapraklarından salata yapıyorum. Sirkemi, likörümü, ekmeğimi, çikolatamı kendim üretiyorum. Evimdeki (elimdeki) kaynakları gördüm, tüketmenin kolay, üretmenin bazen zahmetli ama ruhu yeşerten bir şey olduğunu daha net biliyorum artık.

  • SIFATLAR: İnsanları başarı ya da vasıflarıyla değerlendirmek gibi bir kusurum hiç olmadı çok şükür. Adlarının önündeki sıfatlara da önem vermişliğim yoktur. Ama ve buna rağmen, dışarıda Covid-19 varken, üstüne bir de deprem olmuş, insanlar binalara girmeye, asansöre binmeye korkarken ve yetmedi bir de sağanak yağmur altında ıslanıp ailemin market ihtiyacını kapıma getiren eve servis çalışanına duyduğum minnet, sevgi ve mahcubiyet, seni hiç unutmayacağım. Yaşadığım müddetçe ve her karşılaştığımda, hayatımı kolaylaştıran insanlara sevgi, muhabbet ve nezaket göstermeye, durmadan devam edeceğim. Babam yurtdışında okurken harçlığını çıkarmak için benzin istasyonunda araba yıkarmış. Bize hep, müşterilerin bıraktığı bahşişlerin yaşam kalitesini ne kadar arttırdığını, onun için ne kadar önemli olduğunu anlatır ve her fırsatta kendisine servis yapan kişilere bahşiş bırakırdı. Para bazı hizmetlerin ve fedakarlığın karşılığı olamaz elbette, ama bir nezaket ve takdir işareti olarak çok güzel değil mi?
  • İNSANLAR: Sokağa çıktığım az ve sınırlı zamanda gördüğüm kapanmış dükkanlar, işsiz kalmış mahalle insanı, ıssız sokaklar ve o derin sessizlik beni çok defa ağlattı. Hayatında ne kadar önemli olduğunun farkında olmadığın köşedeki simitçi, bal satan dükkandaki yaşlı amca, sürekli gittiğin restoranda sohbet ettiğin ve beraber güldüğün garson, meyhanede masana gelen, o en sevdiğin şarkıyı çalıp seni ağlatan zurnacı ve darbukacı, oyunlarını nefesin kesilerek izlediğin oyuncu, konserlerde seni hayata bağlayan o müzikleri yapan binlerce müzisyen. Şimdi işleri olmadığını ve evlerine, çocuklarına ekmek götüremediklerini bilmek.

Hayatıma görünmez iplerle bağlı ve hepsi minik, fark edilmez binlerce şekilde yaşamımı güzelleştiren, çeşitlendiren, tatlandıran insanlar. Ben bu yıl, siz iyi olmadan iyi olamayacağımı iliklerime kadar anladım. Bir bütün olduğumuzu ve acı çeken parçalar olduğu sürece daha şanslı kısımların da mutlu olamayacağını çok iyi belledim. Bu sebeple bu yıl, benim için ezelden ebede nefret ettiğim ezici kapitalist sistemin bittiği yıl oldu. Tek başıma ben mi yıkacağım bu düzeni? Hayır elbette, ah keşke ama, hayır. Ben, kendi hayatımdaki kapitalizmi yıkacağım. Elimin uzandığı, gücümün yettiğince onun yıktığını onaracağım! Güliver teorisinin anlattığı gibi, kendi ufak çabalarımı anlamsız ve güçsüz görmeyeceğim. Çünkü biliyorum, bir yerlerde benim gibi, kapitalist sistemi kendi küçük hayatlarında alaşağı edenler var. Çok uzakta olmayan bir gün, binlerce farklı yerinden çekiştiren küçük insanlar o devi devirecekler. 2020, sen “bunu yapabilirsiniz” diye fısıldadın benim kulağıma ve ben duydum, inandım.

Öğrettiklerin, fark ettirdiklerin bunlarla sınırlı değil, hatta yazmakla bitmeyebilir, benim için en önemlilerinden birisini daha anlatıp bitireceğim özetleri. Siz sınava çalışırken kendi notlarınızla birleştirirsiniz nasıl olsa.

  • CANLARIM: Sevdiklerim, ailem, dostlarım… Biz insanlar bir birey olarak ayakta durup yaşamaya devam edebildiğimiz için, bir başına var olabileceğini zannetmiş küçük aptal fanileriz. Bir insan insanları olmadan bir hiçmiş, 2020!

Sarılmadan, öpmeden, el ele tutuşup sırt sıvazlamadan, dertleşmeden, beraber gülüşmeden, sarılıp zıplamadan, yan yana ağlamadan, aynı ufka birkaç çift gözle bakmadan, kadehleri tokuşturup şarkıları birlikte söylemeden bir hiçmiş insan. Etmiş sadece ruhu olmayan. Haşlanmış patates gibi, tuzsuz, yağsız, yiyerek hayatta kalırsın evet, ama yaşar mısın? Onu bilmem.

Eğer biz “kıymet bilmeyi” bu yıl da öğrenmediysek 2020 ne yapsın? En büyük ders, temel öğrenme çıktısı ve kafaya vurula vurula belletilen konu: Sevdiklerinin, insanların, hayvanların, ağacın, çiçeğin, denizin seyrinin, bir yudum kahvenin, paylaşılan kahkahanın, yalnız dökülmeyen gözyaşının, kalabalık eğlencelerin, başkasını yeteneğine tanıklık edip hayran olmanın, gezmenin görmenin…yaşadığın en küçük ve önemsiz anın kıymetini bil. Sen bir başına, bütünün diğer parçaları eksikken, nefes alan bir hiçsin.

İşletmeye giriş dersinde öğrencilerime “Kurumsal sosyal sorumluluk” u şöyle anlatırım: bir kurumun çevreye olumsuz etkisini en aza indirme ve olumlu etkisini en yükseğe çıkarma sorumluluğu. Bu tanımdan ve bu yılın öğrettiklerinden yola çıkarak hepimizin bireysel sosyal sorumluluğumuzun bilincinde, içinde yaşadığımız çevreye olumsuz etkimizi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken, olumlu etkimizi arttırmak için çaba harcamamız gerektiğini hatırlatarak bitiriyorum.

Ne mutlu bu yıldan öğrenene ve ne yazık bir şey öğrenmeden bunca sıkıntıyı boşuna çekene!

Aşağı bakmayacağız

0

Biz bu komutu çok iyi biliyoruz. Biz bu toprakların kadınları olarak bu komutu kimseden almasak bile kendi iç sesimizden duyuyoruz.

Boğaziçi Üniversitesi’nin atanmış rektörü Melih Bulu’yu meşru bulmayan öğrenci ve akademisyenler atandığı ilk günden bu yana Bulu’nun istifası ve rektörün demokratik seçimle atanması için eylem başlattı. Barışçıl yollarla süren eylem süresince Güzel Sanatlar Kulübü tarafından düzenlenen bir sergide Kabe’ye saygısızlık yapıldığı gerekçe gösterilerek odağına LGBTİ öğrencilerin oturtulduğu bir linç kampanyası başlatıldı. Kampüse eyleme giden, slogan dahi atmayan gençlere bir polisin “aşağı bak” komutuna yönelik başlatılan #AşağıBakmayacağız hareketi ise direnişin yeni sembolü olarak sosyal medyada yerini aldı.

“Başını öne eğmek” deyimi utanmayı, mahcup olmayı anlatır. Kadınların varoluşları dahi bir utanç malzemesi olarak sunulur kimileri tarafından. Utanmıyor musun açık giyinmeye, derler. Utanmıyor musun regl olduğunu söylemeye? Utanmıyor musun hamile karnını belli etmeye? Bedeninden, varoluşundan utandırılır kadın, doğduğu ilk günden başlayarak, sistematik olarak ve tarih boyunca.

Bu ülkenin kız çocukları memeleri büyümeye başladığı ilk anda omuzları içe dönük yürümeyi öğrenir, gizlemek için yeni çıkan memelerini. Sokakta yalnız yürürken bir grup erkeğin önünden geçerken kendisine laf atılacağını bilir. 13-14 yaşlarından itibaren deneyimlemiştir bunu çünkü. O sebeple o erkek grubunun önünden geçerken kimsenin gözünün içine bakmaması gerektiğini öğrenir, başını öne eğer muhatap olmamak için türlü çirkinliklerle. Kişiyi yüzünüze bakamaz halde tutmak bir tür tahakküm yöntemidir. “Benden kork, ben senin için bir tehdidim” demenin bir yoludur.

Yaşamının büyük çoğunluğunu Türkiye’de geçirmiş olup da kendisine sokakta hiç laf atılmamış bir kadın var mıdır? Hiç sanmıyorum. İşte tam da bu yüzden kimse değilse bile iç sesi artık “önüne bak” derken kadına, “başını kaldırma, aşağı bak”.

Bugün kadın hareketinin, LGBTİ aktivizminin geldiği noktada kadınlar bunun bir tahakküm yolu olduğunun farkında. Bu iç sesin kendi kendine gelişmediğinin, bunun içimize içimize tarih boyunca ekildiğinin farkında. Tam da bu yüzden artık baş kaldırıyor. Baş kaldırmak, ne kadar anlamlı bir metafor.

Birinin gözünün ta içine bakmak cesaret gerektirir. Bu bir tür meydan okumadır. Utandığın, korktuğun, çekindiğin birinin gözünün içine bakamazsın, başını yere eğersin ya; eğmediğinde “utanacak bir şeyim yok” demiş olursun, “senden korkmuyorum”.

Boğaziçi direnişi bu başkaldırışı bir kez daha hatırlattı hepinize. Başımız dik! Aşağı bakmayacağız!

 

* #AşağıBakmayacağız hareketi başladıktan sonra Türk Polis Teşkilatı sosyal medya hesaplarında ilgili videoyu tekrar dolaşıma sokarak polis memurunun “Aşağı bak” değil “Aşağıdan” dediğini öne sürdü. Öyle dahi olsa polis memurlarının kamu güvenliği için tehlike oluşturmayan, slogan dahi atmayan vatandaşa keyfi şekilde müdahale etmesi ve yolunu değiştirmesini talep etmesi hukuka aykırıdır. İlaveten Polis Teşkilatı’nın yayınladığı videoda da açıkça görüldüğü üzere yapılan müdahale son derece orantısız olup bir güç gösterisine dönüşmüş olduğundan ilgili durum dahilinde “aşağı bak” talimatı zaten sözel olmayan şekilde de dile getirilmiştir.

Photo by Engin Akyurt from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.