Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Neden Terapi?

0

Doğru bilinen yanlışlardan biridir terapinin kişiyi rahatlattığı!

Çokça verilen keyifli benzetmelerdir, ‘balkonu yıkamak terapi gibi geldi’   ya da  ‘alışveriş en güzel terapi’ gibi söylemler…

Aksine; insan kendini bir labirentte gibi hissettiğinde, sanki bildiği yolu şaşırmış da yanlış bir yere gidiyor gibi geldiğinde, hep aynı yolu gitmekten yorulduğu, sıkıldığı hatta bunaldığı zamanda, hali hazırda mevcut olan rahatsızlığını tanımak, anlamak ve kendini keşfetme sürecine girmektir terapi…

İçinizde yer alan, daha önce varlığını bile bilmediğiniz gizli odalara girmektir terapi…

Keşiftir aynı zamanda; artık otomatize olmuş ve kendiniz sandığınız davranışsal özelliklerin hakikatini görmektir terapi..

Sizi rahatlatmayı vaad etmez!

Tıpkı en güzel manzarayı görebilmek için tırmanılan patika gibi, biraz kas yorgunluğuna neden olur ancak seyrine gidilen manzara ve bu deneyimi yaşamanın yanında, birkaç kasın fazla çalışmasının bir önemi kalmaz 🙂

Terapi de böyle bir yolculuktur ve en kıymetlisi de bir yol arkadaşınızın varlığıdır, sizin yanınızda olan!

Daha önce görmediğiniz odalara girerken, henüz manzaranın ne olacağını bilmeden yürüdüğünüz o patikada ilerlerken, size yol arkadaşlığı eden, terapistle kurulan ilişki, olmazsa olmazıdır.

Tekamülünüzü gerçekleştirirken, bu yol arkadaşlığı çok kıymetlidir.

Doğru kişiyle o bağı kurmak ve keşfe çıkmaktır terapi!

Rahatlamak değil, uykudan uyanmaktır…

Çılgın Bir Türk Kadını

0
Mücadeleci bir ruh… Hâyal kurmaktan usanmayan, hedeflerinden vazgeçmeyen bir kadın…
Nesrin Olgun 1957 yılında Adana’da doğdu. Denizle olan ilişkisi 7 yaşında yüzmeyi öğrenmesiyle başladı. 1979’da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümünü bitirerek spordan asla vazgeçemeyeceğini önce kendisine sonra çevresindeki herkese gösterdi.
Adana’nın sıcacık suyuna alışık olan Olgun, antreman için geldiği Manş Denizi’nin kıyısında ‘buz’ gibi bir şok yaşadı. Yılmadı. Antremanlar antremanları kovaladı. Yoğun ve bitmek bilmeyen çalışmalar sonucunda büyük gün geldi: 28 Ağustos 1979 Yüzmeye başladıktan bir süre sonra med cezire tutuldu.
Hızı saatte 4 km olan med cezire karşı yaklaşık 3 km hızla savaştı. Hem soğuğa, hem kendine ve ülkesine karşı aldığı sorumluluk paha biçilemez bir mücadeleyi de beraberinde getirdi. 15 saat 47 dakikada 100 kulaçla 33 kilometrelik Manş Denizi’ni geçen “İlk Türk Kadını” unvanının sahibi oldu.
Hayatın her alanında çeşitli başarılara imza attı. 2000 işçinin olduğu Adana Çimento Sanayinde “Spor Uzmanı” olarak seçilip 12 yıl boyunca çalıştı. Ayrıca, 4000 çocuğa yüzme ve tenisi aşılayarak onların sporla ilişki kurmalarını sağladı. 1999’da emekli oldu ancak sadece 1 ay evde oturmaya dayandı. Başkent Üniversitesi okullarında Spor Koordinatörü olarak göreve başladı. İnsanlara spor alışkanlığını kazandırmaktan asla vazgeçmeyen
Nesrin Olgun, Adanalı kadınlar için Armada Spor Kulübü’nü kurdu.
Yıl 2016 olduğunda ise, kaptanlığını yaptığı “Çılgın Türkler Kadın Yüzme Takımı”; Capri Adası’ndan başlayıp Napoli Baia’da son bulan 36 kilometrelik rotayı geçen İlk Türk Takımı oldu. Takım, 10 saat 5 dakikalık derece ile “En İyi Kadın Takımı” unvanını kazandı. 2017’de başarılarına bir yenisini daha ekledi: Amerika’da Catalina Kanalı’nı yüzen İlk Türk Takımı’nda yer aldı.
Manş’ı geçmesinin 40. yılında, 15 Kasım 2019 tarihi ona “Channel Swimming Association” özel ödülünü getirdi.
Adana Seyhan Belediyesi’nde Spor Müdürlüğü’ne devam eden Nesrin Olgun, kadın mücadelesinin en renkli örneklerinden birini veriyor. Spor, deniz ve başarının birlikteliğini gururla taşıyor. Bize, zorluklara karşı verilen savaşın umutla gerçekleşebileceğini hatırlatıyor.
* Görsel kaynak:hurriyet.com.tr

Şiddetin adı vahşet; peki kadının adı?

0

Bir kadın, çöp konteynerinde parçalanmış halde bulundu. “Ailesi kızına sahip çıksaymış” dediler.

Bir kadın; bindiği minibüste tecavüze direndi, öldürüldü ve yakıldı. “Tek başına ne işi var dolmuşta” dediler.

Bir kadın; plazada tecavüze uğradı ve öldürüldü. “Kız başına gece vakti ne yapıyormuş orada” dediler.

Bir kadın; çocuğunun gözü önünde öldürüldü üstelik kızının babası tarafından. “Ölmek istemiyorum” diye haykırdı. Kızı ise “anne ne olur ölme” diye yalvardı. Susmadılar! “Boşanmasaymış” dediler.

Bir kadın, boğuldu, yakıldı ve üzerine beton döküldü. “Evli adamla ne işi vardı, rahat dursun” dediler.

Bu ülkede hep bir kadın öldü, öldürüldü, katledildi. Kadının adını o zaman andılar, öyle mezar taşında kadının adı olsun diyerek falan da değil ölümü hak ettiğine inanıp yaftalayarak.

Medyada yer bulan bu vahşetlerin binlercesi daha var; bazen hiç bilmediğimiz bazen şahit olduğumuz bazen ise yaşadığımız. Kadına şiddet öyle bir hal aldı ki; sokakta endişeyle yürürken başımıza bir şey gelmemesi, çok beğenerek aldığımız eteği giyip toplu taşımada rahatsız edilmememiz, başörtüsünün sanat için bir engel olmadığının düşünülmesi büyük bir şans oldu. Yani sıradan bir yaşamın parçasına ait durumlarda bile artık endişelerimiz, kaygılarımız ve korkularımız yer ediniyor. Çünkü bu coğrafyada her kadın, az ya da çok şiddetin farklı şekillerine maruz kalıyor.

Kadının yaşamına bütün bu engeller neden konuluyor? Neden cinsiyetleri ayrıştırmadan eşit bir yaşam mümkün olmuyor? Peki neden biz her gün kadına şiddete şahit olmaya alıştırılıyoruz ve bu korkunç öfkeleri kadının yaşamına mal ediyoruz? Halbuki hepimiz aynı dünyaya doğuyoruz. Kadını erkekten ayıran, erkeği kutsallaştırırken kadını yok sayan, gücü erkeğe acizliği ise kadına tanımlayan bu algı dünyada yer edinmiş. Ve bu doğrultuda yetişen her birey, bir gün, sözlü ya da fiziksel fark etmeksizin kadına şiddet uyguluyor. Ardından aynı zihniyetten beslenenler kadın bunu hak etmişçesine davranmaya devam ediyorlar. Bir erkeğin sokak ortasında sıklıkla kesilmeyen yolları, kafasına estiği gibi bitirebildiği ilişkileri, öfke nöbetlerinde kadını muhatap alıp sakin zamanlarında saygısız tavırlar sergilemesi gibi birçok durum kadının güçsüzlüğünden(?) dolayı var olmuyor aslında. Zaten güç tanımlaması da, çarptırılarak, erkeğin fiziksel fonksiyonuna ithaf ediliyor.

Asıl güç ne biliyor musunuz?

Yargılarla dolu bu gürültüyü dindirecek sesi çıkartabilmek, katledilirken çığlıkları bastırılan, şiddet gören ve şiddete sessiz kalan kadınlara ses olabilmek. Gücün sadece şiddet olduğuna inananlara rağmen emeğin, sabrın, iyi niyetin, empatinin, zihinsel yaklaşımların, bilimin, insanlığın ve hafife aldıkları kadının gücüne inanmak.

Ve bu toplumda “güç” kılınan bir şey varsa o da kadının eşit yaşam hakkı.

Önüne çıkarılan güçlüklere rağmen yaşama çabası, ayakları üstünde durmaya olan azmi, haksızlığa karşı direncidir kadının gücü; bıçağa, silaha, yumruğa sığınmaksızın. Üstelik öyle bir şeydir ki üstüne kusulan bütün bu öfke ve nefreti yansıtmak yerine saygı, sevgi, emek gibi birçok unsuru davranış edinmeye devam eder.

Ne yazık ki sadece bizim ses olup cesaret aşılamamızla değişmedi, değişmiyor ve değişmeyecek bu düzen(sizlik). Konuşmalarımızın, tanımlamalarımızın, sığındığımız bakış açılarının, yetiştirdiğimiz nesillerin de artık değişmesi gerek.

Kadın bu dünyada tesadüfen yaşamak için var olmadı bunun artık anlaşılması gerek!

 

Eternal Happiness adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Diğerkâmlık

0

Bu kelimeyi sevgili Ayşe Bilge Selçuk’un ‘’İnsan her koşulda’’ kitabında ilk kez gördüm ve kalbime sarıp sarmaladım. Çünkü ben bugüne kadar kendimi hep empati kuran ve kimi zaman empati yorgunu hisseden biri olarak diğerkamlığın anlamına bayıldım.

’’Diğerkamlık: başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme ya da diğer insanlara maddi veya manevi kişisel çıkar gözetmeksizin yararlı olmaya çalışma ve bencillik karşıtı hareketlerde bulunma’’. Sanki bu kelime beni ve benim gibileri anlatıyor, hayatı daha yaşanılır kılmak için benmerkezciliğe karşı pozitif ve bir o kadar güçlü duruş.

Herkesin görünmez iplerle birbirine bağlı olduğu, herkesin yıldız tozunda yaratıldığı, her canlının (insan, hayvan, bitki, dünya..) bir yaşam amacı olduğu, bir bütünün mink minik parçaları olduğumuz gibi onlarca cümle benim hayat felsefemi oluşturuyor. Yani kendim kadar herkesin yararını gözetmek temel prensibim. Bazen kendi yararımı düşünmediğim bile olup, negatife sarıp, empati yorgunu olup da çıkabiliyorum. Ama kendim gibi diğerkâm insanlar gördüğümde ise içim yeşillenip, yalnız değilsin diyorum kendime.

Günümüzde yanlış ve doğru kavramları birbirine girmiş durumda, hâlbuki kalben hissedilen evrensel doğrular başımızı yastığa koyduğumuzda bizi rahat uyutan kararlar, düşünceler. Ama bizdeki her yanlış çoğu zaman başkasından ötürü gerçekleşmiş nefsi müdafaa bahaneleri oluyor genelde, bu bir iç rahatlatmaca, kendinle yüzleşmeyi ve sadece ‘’yanlış’’ yaptığını kabul edememe durumu bence.

Statü düşkünü, popüler olma meraklısı, hep en bilen olmak isteyen ve gücü elinde tutma tutkusuna sahip bence içi boş, müdavimi çok olan insanlar topluluğuyuz artık. Diğerkâmlık ise azınlık meziyeti, ama bize insan olduğumuzu en küçük hücrelerimize kadar hissettiriyor, mesela; hiç tanımadığı birinin taşımakta zorlandığı poşetleri taşımaya yardım eden / yolun ortasında yavaşça yürüyen kaplumbağayı fark ederek, durup, eliyle karşıya geçirip, hayatını kurtaran / dolmuşa binen yaşlı amcanın, cüzdanında yetirince parası olmadığını anlayınca, onun yerine dolmuş parasını uzatan / yolculukta ağlayan bir çocuğa ‘’susturun artık, kafamız şişti!’’ bakışları arasında çantasından çıkardığı kâğıt ile kağıttan uçak yapıp, sakinleşmesini sağlayan / yani hayatı güzelleştirme felsefesini sadece kendi için değil etrafındaki tüm canlılar için algılayan güzel yürekli insanlar, gücümüz çok değerli ve anlamlı, her şeye ve çoğunluğa rağmen böyle kalmaya direnmek gerek.

Bu yazıyı okuyup da içi titreyen sen sevgili okur, kelimelerin ortaklığında duygudaş olmak da çok güzel…

 

MAndrea Piacquadio adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Pis Şişko!

0

Okuldaki dansa, şişko diye kimse çağırmamış onu. Bir peri gelsin de, onu Sindrella gibi incecik ve güzel bir kız yapsın diye bekleyip durmuş. Oysa, şişmanlar masal kahramanı bile olamazmış. Şişman bir Rapunzel, şişman bir Sindrella, şişman bir Pamuk Prenses hiç yazılmamış. Ya kötüler ya da ”iyi kalpli ama aptal” karakterler şişman olurmuş. Masallar bile masum değilmiş aslında… Şimdi kız ölmek üzere ve bu masal değil, gerçek. Beğendiği çocuk ona, “Domuz kadar şişkosun!” dediğinde, ilk adımını atmış ölüme.

Gazetede çıkan haberdeki yüzeysel bilgilere rağmen başına neler geldiğini az çok tahmin edebiliyorum. Aylarca rejim yapar kız. Sadece zayıflamak değildir mesele. Amacı, onurunu kurtarmak, tüm dünyaya ispat etmektir zayıflayacak kadar güçlü olduğunu. İntikam almaktır tüm alaycılardan. Tüm bu hırsına rağmen, fazla zayıflayamayan kız, son çare olarak şu meşhur diyet haplarından yutmaya başlar. Ama, onların da işe yaramadığını görür. Tam umutsuzluğa kapılmışken, bir arkadaşı metabolizmayı hızlandırıcı hormon haplarından almasını önerir. Eczanelerin kapısı, böyle durumlarda herkese sonuna kadar açıktır nasılsa! Kız, hapları kullanmaya başladıktan bir süre sonra, hiç hareket etmediği zamanlarda bile aşırı terlemeye başlar. Gittikçe kilo kaybeder. Kalbi, cinayet sahnelerindeki kalp sesi kadar hızlı ve gümbürtülü atar. Kız, yerinde duramaz olur. Geceleri uyuyamaz, dikkatini toplayamaz. Ama hırslanmıştır bir kere. Mutlaka zayıflayacaktır. Haplardan dörder dörder yutmaya baslar. Günlerce hiç yemek yemez, arada sırada bir iki elma en fazla. Yemeklerin tadını unutur yavaş yavaş. Bir gece kalbi dakikada iki yüz atmaya başlayınca kendini makineye bağlanmış bir şekilde hastanede bulur. Ölümden dönmüş olması sevindirir herkesi. Bir tek o hariç çünkü ölümden çok, tekrar şişmanlamaktan korkar.

Hastaneden çıkınca, hapları bırakacağına ve yeniden yemek yemeye başlayacağına söz verir. Bir süre, sözünde durur da. Ama sonra kilo aldığını görünce, çareyi müshil haplarında, idrar söktürücülerde bulur. Derisi kurur, şiddetli karın ağrıları çeker. Ama yine de yeterince zayıfladığına bir türlü inanamaz. Hiçbir zaman da inanmayacaktır. Sağlıklı düşünemez artık. Hiç yemek yememeye başlar. İştahı sonsuza dek gitmiştir. Yemek yemek, çamur yemek gibi, lağım suyu içmek gibidir onun için. Midesi küçüldükçe küçülür. Beynindeki sinirler bile incelir. Sonra da hastane, evi oluverir.

O kız, her gün verdiği kilolarla beraber ömrünü de verirken, ablası gazetede çıkan haberde “Niye?” diye soruyor muhabire. “Bu kadar önemli mi zayıf olmak?”

Duyacağı cevapla kız kardeşini anlamaya çalışıyor. Bazen en çok da buna ihtiyaç duyuyoruz. Birilerinin bizi anlama çabasını göstermesine. Yanımızda olduklarını bilmeye… Sevildiğimizi bilmeye… Zaten her şeye, sevilmek uğruna başlıyoruz. Öyle çok aşağılanmışız, bedenimiz öyle çok alaya alınmış ki, sonunda bedenimizden iğrenir olmuşuz. Bir türlü zayıflayacak gücü bulamadığı için de irademizden tiksinmişiz. Çöplüğe bakar gibi bakmışız kendimize. Mutluluğun önünde duran tek engel şişmanlığımız sanmışız. Çünkü görünüşümüzle tanımlamışlar bizi, yaptıklarımızla değil. Yeteneklerimizi, düşüncelerimizi, içimizdeki renkleri, kimse merak etmemiş. Önce cadı diye yakmışlar. Şimdi de şişman, çirkin, kısa vs. diye…

Kızın yerine koyuyorum kendimi. Okulda ne kadar zorlandığını düşünüyorum. Hatta belki de okula gitmekten nefret ettiğini. Kafamın içinde bana anlatmaya başlıyor.

”Evet gerçekten de okula gitmekten nefret ediyorum,” diyor. Servise bindiğimde, benden küçük veletlerin, “Şişkoya iki kişilik yer açın!” deyişlerini duymak istemiyorum. O pis sırıtışları gözlerimin kornealarına öyle bir yapıştı ki gitmek bilmiyorlar artık!

Bir kız arkadaşım var. Onun yanında dolaşmak da sinir ediyor beni. O kadar uzun ve zayıf ki, yanında iyice şişman gözüküyorum. Pislik Mehmet, ikimizi yan yana görünce hemen bağırmaya başlıyor, “Fasulye sırığına dayanmış patates gidiyor,” diye. Tabii yine umursamıyormuş gibi yapıyorum. Kız arkadaşım da duymamış gibi yapıyor ben üzülmeyeyim diye. Ama o gıcık Selen yok mu! “Mehmet’in dediğini duydun mu?” diye yanıma yanaşarak, sanki Mehmet’i kınıyormuş gibi davranıyor. Oysa bal gibi de biliyor duyduğumu. O sözleri yeniden hatırlatarak, beni bir kez daha sinir etmek istiyor. Geçen gün de tutturmuş kilo aldım, rejimdeyim diye. Tabii asıl amacı, benim şişman olduğumu ima etmek. “Sen şişkoysan ben neyim?” diyorum içimden. O da tam bunu duymak istiyor. Ama ona söylemiyorum. Zaten kilo almak bir yana, zayıflıktan kırılıyor hanımefendi! Yok ama, beni sinir etmelerine bu sefer izin vermeyeceğim. Bugün rejime tekrar başlıyorum. Zayıflayınca, benimle dalga geçmek neymiş göstereceğim herkese!

Bilmiyorum emin değilim. Yapabilir miyim ki… Özellikle öğle aralarında çok zorlanıyorum.Herkes yemek yerken ben tırnaklarımı yiyorum. Oyalanmak için sınıf kapısının önüne çıkıp duruyorum. Bazen de Bora’yı görüyorum. Son model bir araba gibi gıcır gıcır parlıyor koridorda. Gün gelecek onun da benzini bitecek, o da bir gün gelecek hava atamayıp hava yapmış lastik gibi hurdalığa atılacak diye düşünüp rahatlamaya çalışıyorum. Şimdilik tüm ihtişamıyla, görkemli bir bina gibi yukarıdan bakıyor etrafına çünkü herkes ona aşık. Bense kendimi bir kum torbası gibi hissediyorum. İnsanların alaycı sözleri, boks eldivenleri gibi iniyor yüzümün ortasına. “Ah bir zayıflayayım, o zaman göstereceğim hepinize!” diyorum içimden. “En popüler ben olacağım. Bora benim içime düşecek!” Ben ise hep reklamların içine düşüyorum. Reklam bu ya… İncecik olmuşum. Boyum da upuzun. Ağır çekimde saçlarım sağa sola savruluyor. Çapkın bakışlar atıyorum etrafa. Herkes hayran hayran beni izliyor.

Sonunda da Mehmet’in, “Çekilsene be şişko kapının önünden! Maşallah bütün girişi kaplamışsın, sınıfa giremiyorum!” diye anıran bağırtılarıyla gerçeğe geri düşüyorum. Cevap verecek halim yok. Ağzımı açıp bir laf etsem, tartışma uzar da uzar. Mehmet bana domuz diyecek, ayı diyecek, yağ çuvalı diyecek, herkesin içinde ne kadar şişko olduğumu yineleyip duracak. “Şimdi ne gerek var cevap vermeye,” diye düşünüyorum. O sırada gözüm yine Bora’ya kaçıyor. “Acaba Mehmet’in dediklerini o da duymuş mudur?” diye içim içimi yiyor. Yesin varsın. Belki karnım doyar. İnsanların benimle dalga geçmesine engel olmam imkânsız zaten. Ağızları, bozuk birer musluk gibi. Kapatıp iyice sıksam bile, biraz sonra alaycı laflarının şıp şıp damlayan sesi, yeniden kulağıma akmaya başlıyor. Üstelik bu sözler su gibi akıp gitmiyor, yürekte asitten beter yaralar açıyor.

En çok neye şaşırıyorum biliyor musun? İnsanlar benimle alay ederlerken canımın yandığını nasıl böyle görmezden gelebiliyorlar! Ama birileri onlara, “Adam öldürebilir misiniz?” diye sorsa, eminim hepsinin de cevabı, “Hayır!” olur. Peki söyledikleri alaycı sözlerle beni her gün öldürenler onlar değil mi? Aslında ben tok gözlü biriyim. Bir kez ölsem bana yeter de artar bile. Her alaya alındığımda, tekrar tekrar öldürülmeme gerek yok ki.

Ben neyim acaba, diye düşünüyorum bazen. Birisi sorduğunda beni nasıl tarif eder insanlar? “Şu şişman kız,” diye mi? Ben bundan ibaretim miyim? Benim tanımım bu mu? “Şişman!” Başka ayırıcı bir özelliğim yok mu benim? Neden, “Güzel şiirler yazan, değişik resimler yapan, müzik dinlemeyi çok seven hoşsohbet kız…” değil de “şu şişman kız…” diye başlıyor tüm cümleler? Sanırım böylece insanlar beni tanıma zahmetinden kurtulmuş oluyor. Beni, tek bir sıfatla paketleyip, etiketimin üzerine şişman’ yazmak işlerine geliyor. Öyle özenli bir yazıyla da değil…Kargacık burgacık, baştan savma bir şekilde.”

Kafamın içinde bana dertlerini anlatan kız şimdi otuz kilo. Bir sürü ağrı ve ızdırap, arka arkaya, hiç durmadan, hiç yorulmadan, ona hiç soluk aldırmadan, üzerine saldırıyorlar. Dante’ye cehennemde eşlik eden Ovid gibi biri de yok yanında ne yazık ki. Ne en sevdiği film yıldızları, ne de masallardaki şövalyeler onu kurtarmaya geliyorlar. Onlar ancak güzel prenseslere yardım ederler. Kahramanları, onu terk etmiş olsalar da acılar pek vefalı oldukları için, hep onun yanında kalıyorlar. Bir saniye olsun, yalnız bırakmıyorlar onu.

Ablası, “Keşke pantolonumu giymek istediğinde, ‘koca kıçınla giysilerimi genişletme,’ diye bağırmasaydım ona!” diyor.

Keşke diyorum içimden…Ama çok geç.

Önce bizi çirkin olduğumuza inandırdılar. Şimdi de güzel olmak için ne satın almamız gerekiyorsa aldırtıyorlar. Karşılığında her şeyimizi alıyorlar. Paramızı, huzurumuzu, sağlığımızı, hayatımızı bile…Keşke diyorum içimden, ruhlarımızı yeterince besleyebilseydik ve tüm bu diyet, kozmetik, estetik, moda sektörü bize kendimizi çirkin hissettirerek kar etmeseydi. O zaman başkalarının göz zevklerini beslemek için bu kadar çabalamazdık belki de… Çünkü iyi yaşamak için güzel olmaya çalışıyoruz. Ama aslında güzel olmaya çabalarken iyi yaşayamıyoruz.

Görsel Mustafa ezz adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafıdır.

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.