Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Zor Günler için Mutluluk Tasarruf Hesabı

0

Bugünlerde en çok çocukluğumu özlüyorum. Sık sık, her şeye ağlıyorum. Kızım “Gürültü Ailesi” izliyor, çizgi film kahramanı kardeşine sarılıyor, ağlıyorum; Leyla Gencer belgeseli izlerken ağlıyorum, Instagramda bir ev sahibinin desteğini anlatan paylaşımı okuyor ağlıyorum, çocukluğumun şarkılarını dinliyor yine ağlıyorum. Başlarda kızımdan saklamaya çalışıyordum, ama ipin ucu kaçtı, artık yanında ağlıyorum. İlk düşüncem “Aman ağladığımı görmesin, korkmasın, endişelenmesin” idi. Artık farklı düşünüyorum: çok büyük bir hayat olayı yaşıyorum, korkuyorum, özlüyorum, tedirginim ve ağlamam normal, üzülmem normal, korkmam normal. Büyük sınavlardan geçerken her şeye rağmen gülüyor gibi yapan bir annesi mi olsun, duygularını yaşayan bir annesi mi? Ben -ilkine artık gücüm kalmadığından belki de- ikinciyi seçiyorum. Tabii gözyaşları bitince konuşuyoruz, ona anlatıyorum, bunun da geçeceğini, sabırla ve beraber atlatacağımızı. Ama bizim evde “her şey yolunda” yalanına yer yok.
Hiçbir şey yolunda değil.

Çocukluk anılarımda Körfez Savaşı var, Adana’da geceleri İncirlik’ten kalkan bomba yüklü savaş uçaklarının inleyerek uçuşunu dinlediğimiz geceler; okulda kimyasal silah saldırısı olursa ne yapmamız gerektiğinin anlatılışı; gece çalan sirenler ve babamın panikle iki sigara birden yakmış olduğunu görmem, amcamın engelli teyzemin nerede olduğunu o an engelli teyzemi kucağında tutan diğer teyzeme soruşu, polisin sokakta sığınağa gidin diye bağırışı..

Daha küçükken Ankara’da yaşadığım darbe… Teyzemle sokakta sağ ve sol grupların kavgasında arada kalışımız, o birbirine doğru koşan insanların dev gibi ve yüzlerce oluşları, yüzlerindeki öfke ve bağırışları… Teyzemin küçük kardeşimi kucağına alıp beni elimden sürükleyerek canhıraş koşuşu… Annemin anlattığı hatıralar, üniversitede karnı burnunda hamile ders anlatırken militanların silahlarla amfiyi basması, öğrencilerinin annemi pencereden kaçırışları.. Hafızası berbat olan ben, bunları dün gibi hatırlıyorum çocukluğuma dair. Diyorum ki bizim çocuklarımızın belleklerine de bugünler kazınıyor.

Çocuklukta yaşananlarla da bitmiyor tabii, vatan evladının mücadelesi: terör olayları, bombalar, ekonomik krizler, şehitler, depremler.. Sonra Gezi, ahh o gezi. Ellerim titreyerek, vücudum sallanarak tweet okuyuşlarım, gencecik canlara yanışlarım.. Bireysel tarihimdeki büyük bir acıyı, annemi kaybedişimizi saymıyorum bile.

Bunca şeyin üstüne bir Dünya Savaşı gördüğümüz eksikti derken “Dünya’nın Savaşı” na denk geldik. Sevdiklerimizden, insan sıcaklığından, gökyüzünden, denizden, çiçekten, böcekten, bahardan ayrı.. Gelecek öyle sisli ki, ne geliyor göremiyoruz. Hastalığı atlatır mıyız? Hastalıktan sonra? Bir işimiz olur mu? Sadece biz değil, insanlar koyabilir mi sofralarına birer ekmek?

Söz bitmez, diyeceğim o ki, zorlar geldi bizi buldu. Teslim olup ucunu bırakacak değiliz, bir şeyler öğrenip, birazcık olsun “olup” çıkmaya çalışacağız, evet. Mücadele edeceğiz ama, kolay değil, hiç kolay değil. Bunu bağırarak söyleyebiliriz: çok zor, yıkılıyorum, yaralanıyorum. Yalnız olduğunuzu sanıyorsanız işte ben burada söylüyorum, değilsiniz, bu çok zor ve bu zorda beraberiz. Yıkılmak da beraber sonra yıkılıverdiğin yerden kalmak da. Geçmişte yaşadığımız tüm o güzellikler var ya, kalbimizde birikmiş olanlar, zor günler için mutluluk tasarruf hesabı. Oradan bozdurup yiyeceğiz bir süre. Sonra güzel günler tekrar geldiğinde ufak ufak koyarız yine bir kenara. Haydi, gazamız mübarek olsun.

Dijital Topuklar (online) konuşuyor!

0

2020’nin başında herkes gibi bizim de bu seneye dair amaçlarımız, hedeflerimiz, beklentilerimiz vardı.

Geçtiğimiz sene düzenlediğimiz Dijital Topuklar 2019’da organizasyon desteği aldığımız şirketin sorumluluklarını yerine getirmemesi üzerine yaşadığımız mağduriyetin hukuki yollardan çözümü bunlardan biriydi.

Bir diğeri, 1 Kasım’da beşincisini gerçekleştireceğimiz Dijital Topuklar zirvemizin hazırlıklarının başlamasıydı.

Bir başkası da, bundan daha önce #dijitaltopuklarbuluşuyor adı altında yaptığımız aylık buluşmaların, #dijitaltopuklarkonuşuyor başlığıyla devam etmesiydi. Bu aylık buluşmaları, web sitemizin hayata geçmesinden bu yana İlham Veren Topuklar bölümümüze destek olan Kale Grubu’nun, Karaköy’de açılan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nde (KTSM) başlatacaktık.

Bütün bunlar, şu anda dünyanın içinden geçmekte olduğu koronavirüs salgınından önceydi. Herkes gibi, son bir ayda bizim de planlarımız değişmek durumunda kaldı.

Hukuki hak arayışlarımız, mahkemelerin ertelenmesi sebebiyle ilerleyen aylara kaldı. Hakkımızı alacağımız konusunda inancımız tam.

1 Kasım hazırlıklarımız devam etmekle birlikte, bağlam ve formatı yeniden gözden geçirdiğimiz bir dönemdeyiz. İçeriğimizin hazır olması işimizi kolaylaştırıyor; bu içeriği ne şekilde sunacağımızı önümüzdeki aylar gösterecek.

17 Mart’ta ilkini KTSM’de düzenleyeceğimiz #dijitaltopuklarkonuşuyor etkinliğimiz ise online’a taşındı. Bu Cumartesi günü (11 Nisan) başlayacak olan serimizin ilkinde Egitimpedia ve Fide Okulları kurucusu Ali Koç ile, şu an toplumun önemli bir kesimini etkilemekte olan uzaktan eğitim gerçeği üzerinden “Covid-19 Eğitimi Dönüştürür mü?” başlıklı bir sohbet gerçekleştireceğiz.

Nisan ayının geri kalan haftalarında, #dijitaltopuklar2019 katılımcılarının da yakından tanıdığı psikolojik danışman Çiğdem Demir Çelebi ile 18 Nisan’da “Sosyal İzolasyonda Yakınlık İhtiyacı”mızı ve yine geçtiğimiz seneki konuşmacılarımızdan Sertaç Doğanay ile 25 Nisan’da “Teknolojiyle Değişen İlişkimiz”i konuşacağız.

Cumartesi günleri Kale Grubu’nun YouTube kanalı üzerinden canlı olarak yayınlanacak bu serimizin devam bölümlerini de yaklaştıkça duyuracağız.

Hepimiz için zor başlayan bu yılda, elimizde olmayan sebeplerden dolayı planlarımızı eğip bükmek zorunda kalsak da, “fayda sağlayan işler” yapma niyetimizi koruyarak yolumuza devam ediyoruz.

Nasıl Gidiyor Karantina? (diye sorabiliyor muyuz kadınlara?)

1

Kadınlarla ilgili konuların şöyle bir durumu var maalesef; hep ertelenmeye mahkûmlar. Ne zaman kadınların yaşadığı bir mağduriyetten bahsedilse ‘Ya tamam şimdi onun zamanı mı feminist konuşmaların?’ diye cevap veren biri illa ki çıkıyor. Söz konusu kadınlar olduğunda dertler hep lüks; sanki hak arayışı bir hobi, kadınlar ‘gerçek’ problemlerin arasında zaman zaman beliren varlıklar adeta.

Covid-19 sebebiyle tüm dünyanın eve kapandığı bugünlerde de durum değişmedi. Aile içi şiddetin tüm ülkelerde gözle görülür şekilde arttığını söylüyor istatistikler. Bir yandan da kadınların üzerine yığılan iş sayısı üçle beşle çarpıldı. Çocukların uzaktan eğitimini takip etmesi, ev halkını beslemesi, evi derli toplu tutması, marketten gelen poşetleri hunharca sirkeyle yıkaması beklenen hep kadın. Üstüne bir de evden yapması gereken rutin bir işi varsa tadından yenmiyor. Erkekler işyerine gider gibi bir disiplinle sürdürüyorlar evden çalışmalarını, sabah bilgisayarı aç, istediğin saatte kahveni iç öğlen mutfağa gidip yemeğini ye, akşam da adeta işten gelmişçesine hazır bir sofra bul. Bütün bunlar olurken eğer çocuk varsa onların da bu ‘iş saatleri’ boyunca sessiz olmasını bekle. Telekonferanslarda arkadan kafasını uzatan, bazen ağlayan çocuklar, iki toplantı arası pişirilmesi gereken yemekler, sürekli temiz tutulması gereken ev, yapılması gereken alışveriş; bunlar virüssüz zamanlarda olduğu gibi virüslü zamanlarda da kadınların problemi. Bu saydıklarım elbette yüzde yüz herkes için geçerli olamaz ama gerek sosyal medyada, gerek etrafta gördüklerimizden çoğu evde durumun bu olduğunu rahatlıkla anlayabiliyoruz ve aslında buna hiç şaşırmıyoruz.

Biliyorum tüm dünya bu virüs sebebiyle endişeli, korku dolu günler geçiriyor. Hepimiz bunun bir parçasıyız. Aynı anda hem bir evi çekip çevirmesi hem çocuklara bakması hem onların uzaktan eğitimine destek olması hem de kendi işlerini yürütmesi beklenen kadınlar da bunun bir parçası. Kadınların yaşadıkları, bunda zorlanmaları ‘Aman tamam şu işler bir bitsin de bakarız’ denebilecek, görmezden gelinebilecek bir şey değil. Şimdi belki her zamankinden de fazla söylemeliyiz ‘Yardım değil iş bölümü’ diye, her şey düzelince, çocuklar okula dönünce, işler toparlayınca, hayat normale dönünce değil, bugün hemen şimdi her zamankinden fazla destek olmalıyız birbirimize. Kadın haklarının, cinsiyet eşitliğinin bir lüks değil de bir olmazsa olmaz olduğunun farkında olacağımız sağlıklı günler dilerim.

İklim Değişiyor Ama Toplumsal Cinsiyet Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

0

Feminizmin “erkek düşmanlığı”, iklim değişikliğinin ise bir “aldatmaca” olarak görüldüğünü düşünürsek iklim değişikliği ve toplumsal cinsiyet üzerine bir yazı yazmanın çok da makbul sayılmayacağı açık. Ama belki de makbul görülen işler yapmak pek de makbul değildir?

İklim değişikliğinin kadın ve erkek için farklı toplumsal sonuçları olduğunu öğrenmek benim için uykudan uyanmak gibiydi. Nasıl düşünememiştim ki ben bunu? Toplumsal yaşamın her köşesinde bulunan cinsiyet eşitsizliği elbette ki iklim değişikliği söz konusu olduğunda da oradaydı: endüstrileşme ile salınımı artan sera gazlarının güneşten gelen ısıyı atmosferimizde hapsetmesiyle dünyamız ısınıyor; dünya ısındıkça iklim değişiyor ve tayfun, sel ve toprak kayması gibi felaketlerin hem sayısı hem sıklığı artıyor. Bu felaketlerin etkileri ise kadın ve erkek için aynı değil. Elbette ki her iki cinsiyetin mensupları da evlerini, mallarını, topraklarını hatta sevdiklerini kaybediyorlar. Ancak yaşanan travma sonrası bozukluk kadınların aleyhine: felaket bölgelerinde yapılan araştırmalar* erkeklerin yaşadıkları kayıplara bağlı stresin kadına yönelik şiddete dönme olasılığının çok yüksek olduğunu gösteriyor. Kadınların ve kız çocuklarının felaket sonrası aile içi şiddete maruz kalma ihtimalleri artıyor. Kız çocukları için ödenecek daha büyük bedeller de var: felaket bölgelerinde çocuk gelin sayısı artıyor, aileler bakamayacaklarını düşündükleri kız çocuklarını evlendiriyorlar. İklim değişikliğine bağlı felaketlerin kadınlar için belki de en basit sonucu ise beslenme yetersizliği: araştırmalara* göre kadınlar ulaşılabilen sınırlı gıda maddesinden çocukları ve eşleri lehine feragat ediyorlar. Bunun yanı sıra toprağını ya da işini kaybeden erkekler iş bulma umuduyla göç ettiklerinde geride kalan kadınlar fiziksel ve cinsel saldırıya karşı korunmasız kalıyorlar. Tarla ya da bahçelerini tek başlarına çekip çevirirken de sulama gibi imkanlardan erkekler kadar yararlanamıyorlar çünkü sulama sırası gece geldiğinde kadının tarlasının başında bulunması onu her türlü saldırıya hedef haline getiriyor.

Bunların pek çoğu belki de ülkemizde rastlanmayan yaşantılar, ama iklim değişikliği ile ilgili devlet politikalarının yapılması ve yürütülmesinde kadının söz hakkı olmaması diğer ülkelerle ortak paydamız. Tüm dünyada kadınlar iklim değişikliği ile ilgili karar verme süreçlerinde yoklar. İklim değişikliğine karşı mücadele için hazırlanan çalışmalara dahil edilen paydaş gruplarında kadınlar eşit temsil edilmiyor. Çalışmaların devlet ya da yerel yönetimlerce onay süreçlerinde kadınlar yok. Çalışmaların yürütücü ekiplerinde kadınlar yok. Bunun yanında iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarının salınımından birinci derecede sorumlu olan enerji sektöründe, endüstriyel üretim yapan büyük şirketlerde ve tarımda da karar vericiler ağırlıklı olarak erkek. Karar verilirken eşit temsil edilmeyen kadınlar bedel öderken de eşit değiller: şiddet, yoksulluk ve açlık konusunda en kırılgan ve savunmasız olan grup kadınlar ve kız çocukları.

Bu tablonun bize anlattığı tek bir gerçek var: mümkün olan her yerde ve her seviyede karar vericiler arasında daha çok kadın olması için mücadele etmeliyiz. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin (UN Women) instagram hesabında duyurduğuna göre mücadele bu hızla devam ederse 99.5 yıl sonra toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabileceğiz. Belki de torunlarımız için bu hızla çalışmak yerine çocuklarımız için daha çok ve daha büyük inat ve kararlılıkla çabalamalıyız. Bizim cinsiyetlerin eşit olduğu bir dünyayı göremeyeceğimiz ise, kesin bilgi.

*www.uncclearn.org, www.unclimatesummit.org, www.un.org/climatechange sitelerindeki raporlar kaynak alınmıştır.

Photo by cottonbro from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

İnsanlık Ateşi

0

Bu gece yağmur var dışarıda, uzun bir aradan sonra mum ateşini izliyorum uzun uzun, tüm ev ahalisi gece uykusunda ben ise yine derin düşüncelerde ilham dolu yazma ritüelimde.

Her ateşi izleyişimde ilk ateşi bulan insan gibi hayranlıkla bakıyorum bu kendince ilahi görüntüye, içinde milyarlarca yılın birikmiş yaşam anlatısı varmış gibi hissediyorum, içim ürperiyor bir anda. İzlerken mağarada ısınmak için yakılan bir ateşin kenarındayım, ya da elimdeki meşale ile uzun bir yolu aydınlatıveriyorum, ya da ateşe verilmiş bir köyde ortaçağ savaşının ortasında çaresizce izliyorum evimin kül oluşunu, ya da romantik bir gecede birbirine aşkla bakan iki çift gözün parıltısındayım şimdi, ya da bir taş fırın ocağının içinde yanan kütüğüm mis gibi ekmek kokusunu içime çekiyorum.

Ateş ve insan arasındaki ilişki ne vazgeçilmez, ne hoyrat, ne yakıcı, ne sonsuz. İnsanlık ilahi bir güç tarafından bir anda alevlenmiş bir ateş gibi geliyor bana kimi zaman, türlü türlü badireler atlatıp bu güne kadar titrekte olsa ateşini koruyabilmiş. Ne güçlü yağmurlar, ne kuvvetli fırtınalar ve ne şiddetli rüzgarlar görse de bir tarafı hep kuytuda kalmayı başarmış ve yeniden palazlanıvermiş.

Uzun bir süredir insanlık sanki üzerine bir örtü atılmışçasına oksijenini yitirerek ateşini söndürme yolunda ilerliyordu sanki. Sonumuzu, kendi doğamızdan uzakta kalarak ilmik ilmik kapitalizmle, küreselleşme ile parıltılı bir şekilde ördük, bu örtü her geçen gün daha da kalınlaşıp bizi boğmaya ve ateşimizi cılızlaştırıp, bitime yaklaştırmıştı. Şimdi uyanış vakti yaklaşıyor, bu parıltılı örtünün bizi boğduğu aşikar, ona daha da yaklaşıp sönmek yerine ateşimize ateş katmasını sağlayabilecek miyiz dersiniz? Onu önce alevimize katıp, ateşimizi güçlendirip, sonrada kor edip, yeni kavuşmalara hazırlanabilir miyiz? Atalarımız bunu defalarca yapmış, vahşi hayvanlar, buzul çağları, kıtlık, savaşlar, yıkımlar, hep bir titrek ateş kalmış geriye. Şimdi ise ya tam bir duman topu olup evrende yok olacağız ya da daha da harlanıp bir üst insanlık boyutuna geçeceğiz!