Ana Sayfa Blog Sayfa 21

Babalık, Erkeklik Mücadelesidir

0

Ataerkil bir toplumda babalık, erkeklik meselesinden ayrılamayan problemler bütünüdür. Erkekliğe yüklenen anlamlarda; çocukluktan itibaren nasıl yetiştirildiğimiz, ebeveynlerimizle ilişkimiz, gördüğümüz babalık modeli, sosyal hayat ve aile ilişkilerimiz bir erkeğin hayatında erkeklik meselesine dair önemli izler taşır. Bu nedenle bir erkeği yetiştiren sadece anne ve baba ile değil, tüm toplum dinamikleriyle meseleyi ele almalıyız.

“Göster amcana pipini” den başlayan ve erkek cinsel organının güç ve iktidar göstergesi gibi sunulduğu bir toplumda – ki erkeğin, kadın bedeni üzerinden ettiği küfürler de bunun bir göstergesidir – erkeklik gerçekten bir meseledir. Evin direği, ailenin reisi, güç simgesi haline getirilen erkeğin, babalık meselesinde de problem yaşayacağı gün gibi ortadadır ve üstelik ataerkinin kadın üzerinde de yarattığı baskı; evin dişi kuş tarafından yapıldığı, anneliğin kutsallaştırıldığı, çocuk bakımının kadının görev ve sorumluluğu gibi görüldüğü bir toplumda erkeklik ve kadınlık evliliklere, eşitliğe ve çocukların nasıl bir birey olacaklarına kadar uzanan sorunların silsile halinde uzanmasına neden olmaktadır.

Babalık bir erkeklik mücadelesidir. Hatta erkek olma haliyle bir mücadeledir demek mümkün.

Peki nedir bu mücadele? “Erkek” olarak yetiştirilen ve evin geçiminden sorumlu tutulan birey, bu ağır yükü hayatının sonuna kadar omuzlarında taşır ve “erkeklik”, evini geçindirmekle bir tutulur. Evi yapan dişi kuş görevini yerine getirirken, erkek kuş da eve yemek getirmekle meşgul olur. Bu “geçim” yükü öylesine bir yüktür ki gazete manşetlerinde “Çocuklarım aç dedi ve kendini yaktı” haberleri ile görürsünüz. Evini geçindirmek, çocuklarını yatağa aç sokmamak, bir erkeğin onurunu kurtarmak için kendini herkesin ortasında yaktırabilir. Kadın sessizce intihar ederken erkek herkesin ortasında kendini yakarak onurunu kurtaracağına inanabilir.

Erkek, kendi varolma alanında para kazandığı sürece; çocuk bakımı, iş bölümü vb. hiç dert etmeden hayatına devam ederken kendi görevini yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla hayatının sonuna kadar yaşayabilir. “Kadın hakkı” kadar, erkeğin de hiç taşımak zorunda olmadığı yüklerinden kurtulması eşitlik meselesinde konuşulması gereken önemli bir problemdir.

Eşitlik tek başına kadınların mücadelesi değil, erkeğin de mücadele alanıdır. Olmalıdır.

Photo by Andreas Wohlfahrt from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

#DijitalTopuklar2020: Gücünü Gör

0

2016’da ilkini düzenlediğimiz Dijital Topuklar zirvelerimizin dördüncüsünü Kasım 2019’da, #CüretEt teması çerçevesinde gerçekleştirdik. Cüret eden kadınların hikâyelerini dinledi ve anlattık; cesaretimizi ve hayallerimizi keşfetme yolculuklarımızı paylaştık. Yalnız anne olmak, çocuk olmak, yaşlanmak, şefkat ve yas gibi kavramları konuştuk; bu kavramların cüret etme hikâyelerimizi nasıl beslediğini hep birlikte keşfettik.

Bu seneki temamız, “Gücünü Gör”.

Zor zamanlardan geçerken insanlığın içinde, insanın ruhunda halihazırda var olan gücünü ortaya çıkarmaya, iyiliği, dönüşmeyi ve dönüştürmeyi, küllerimizden yeniden doğmayı keşfetmeye ihtiyacımız olduğuna inanıyoruz.

Dijital Topuklar olarak hep üzerinde durduğumuz konularla birlikte bu yıl da:

Acının gücü
İyiliğin gücü
Sosyal medya ve içeriklerin gücü
Feminizmin gücü
Rollerin gücü
Eşitliğin gücü
Durmanın gücü
Birliğin gücü
Çocukların gücü
“An”da olmanın gücü
Empatinin ve şefkatin gücü
Değerlerin gücü

üzerinden konuşacağız.

İçinden geçmekte olduğumuz süreçle birlikte tam tarih ve mekan konusundaki belirsizliğin farkında olarak ve her türlü seçeneği değerlendirmeye açık olarak, bir yandan içeriklerimizle, konuşmacılarımızla hazırlıklarımıza başlarken bir yandan da siz #dijitaltopuklar’ı da şimdiden içinizdeki gücü görmeye davet ediyoruz.

Bu zor günler geçecek; hep birlikte güçlenerek çıkacağız.

#GücünüGör
#DijitalTopuklar2020

Bırakanlar ve Asla İflah Olmayanlar

0

2016’da Bilimfili’nde bir yazı yayınlanmıştı, ‘balık çiftliklerindeki balıkların yaşamaktan vazgeçmesiyle’ ilgiliydi. Bu yazıdan biraz bahsetmek istiyorum.

Araştırmalara göre çiftlikteki balıkların neredeyse dörtte biri su yüzeyinde öyle sürüklenip gidiyor; büyümeyi, gelişmeyi bırakıyor ve kendine bir rota çizmekten de vazgeçmiş. Araştırmacılar ‘balık hafızası’ gibi benzetmelerle kendimizce küçümsediğimiz bu canlıların aslında pek de öyle basit, hissiz ve unutkan canlılar olmadığına dair bir takım tespitlerde de bulunmuşlar son yıllarda. Bu ayrıca hepimizin beslenmeye kafayı taktığı, benim de bir zamanlar yaşamış canlıları artık yemek istemiyor olduğum bugünlerde bizleri bir kez daha vegan olmak üzerine düşünmeye de yönlendirebilir aslında ama bu başka bir yazının konusu…

Yine söz konusu yazıya döndüğümde ise bu çiftlikte kendinden vazgeçmiş balıkların beyin kimyasının aşırı stresli ve depresyondaki insanlarla benzerlikler gösterdiğini okuyorum. Araştırmalarda bu balıklardan ‘drop outs’ yani ‘bırakanlar’ diye bahsediliyor. Bu ‘bırakmak’ muhtemelen endüstriyel çiftliklerde nefes almaya çalışan tüm canlı türleri için geçerli bir hal. Çok üzücü, bu bir tarafa…

Bugün ise insanlar, biz, her birimiz evlere sıkışıp kalmış durumdayız. Burası bizim evimiz; evet, endüstriyel bir çiftlik değil belki ama bence o balıklara benzemeye meylimiz var. Kiminin fiziki yalnızlıkla, kiminin gezentiliğiyle, diğerinin temizlik takıntılarıyla, bir arkadaşımın karantina partneriyle başı dertte. Yine bir ‘bırakma’nın kıyısındayız yani. Önce şok halinde haberleri, komplo teorilerini, yine haberleri takip ettik ve her okuduğumuzu bir başkasına aktararak korku alanı içinde birkaç gün geçirdik. Sonra neyse ki yeniden kadınları, dayanışmayı, ev içi şiddeti ve Unorthodox sayesinde vaka sayılarını değil de izlediğimiz dizi/filmleri heyecanla paylaşmaya ve konuşmaya döndük. Belki bir miktar alıştık bile evde olmaya. Fakat bana öyle geliyor ki bu yeni, ev içi hayatta, tüm rutinlerin, görüntülü sohbetlerin, kek ve böreklerin dışında bir yer var. Benim gibi bazılarımızın aşina olduğu bazılarınınsa yeni keşfedeceği bir yer. Orası, geçmişi, bugünü, geleceği aynı anda düşünmek, hüzünlenmek, korkmak, pişman olmak, lanet etmek, kızmak, yumuşamak ve özlemek üzerine kurgulanmış karmakarışık bir yer.

Bırakanlardan olmaya çok yaklaştığımız yerlerden bahsediyorum. Bir ambulansı, hastane odalarını, yedinci günün sonunda artık ışıkları söndürebileceğiniz bir cenaze evini, adliye koridorlarını, bir mülakat öncesi okul bahçesini, AŞTİ’yi, doğup büyüdüğünüz yerden bir kitaplık ve birkaç koli ile ayrıldığınız nakliye aracını, karşınızdaki hevesli gibi diye hayır diyemediğiniz sayısız anı, anıyı ve emeği kastediyorum. Ve bugün elimizde kumanda, gece yarısına az kala o ufak marketlerde alelacele alışveriş yapan insanlar bir kanalda, diğer kanalda da bu insanları fütursuzca eleştiren ‘hepkarnıtok’ları izlediğiniz o koltuk… Tüm buralarda ben de vardım, kilitlenip kaldım ve bırakmaya çok yaklaştım.

Bu aşırı stresli ve depresyonda olduğumuz yerler ve anlar üzerine düşünmeye devam ettiğimde ise ‘bırakanlar’ın karşısına alternatif ‘asla iflah olmayanlar’ı çıkarıyorum. Bu asla iflah olmayanlardan biri benim ve bir sürü tanıdığım var bu grupta. Farklı bir hikâyesi olan, birbirimizin hikâyesine tanıklık ettiğimiz insanlar var. Nimet bu, kendi hikâyene dayanma gücünü veren de bu. Bırakmaya çok yaklaştığımız o anlardan hiçbirinde yalnız değildik aslında. Mülakat öncesi bir kahve getiren, hastane odasında refakati devralmaya gelen bir arkadaşım hep vardı. Nakliye aracında iki tane iri yarı adamla iki tane ufak tefek kadın ön koltuğa sıkıştığımız için sonradan çok güldüğümüz de oldu. Ve bazı sabahlar, bazı insanlardan gelen ‘günaydın’ mesajlarının insana hissettirdiklerini anlatma zaten gerek yok. Biz mutlaka birleâtirdiğimiz hikayelerde her an hep birlikteydik.

O sıkıştığım, burnumdan gelen ve gerçekten artık bırakıp suyun yüzeyinde hareketsizce sürüklenmek istediğim her anda suyu birden, birileri dalgalandırdı ve beni peşine taktı. Beraber yüzmeye, hızla yüzmeye, derinlere dalmaya, beslenmeye, büyümeye devam ettik. Bu iflah olmaz bir bırakmama arzusu gerçekten ve bence bunu bugüne kadar bir şekilde hep başardık. Aslında bu kadın hareketiyle ilgili bir yazı falan değil ama bir taraftan kulağımda ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ çınlıyor, buna inanıyorum, bir örgütlenme dahilinde veya hikâyemizi birleştirdiğimiz iki üç kişilik dünyalarımızda aslında asla yalnız yürümedik. Şimdi tekrar, ne zaman olacağını tam kestiremiyor olsak da haberleri endişeyle izlediğimiz o koltuktan kalkacağımız bir gün olduğuna da eminim elbette. ‘‘Boşver bugün yemek yapmayalım, Kıtır’ı özlemedin mi?’’ diyecek bir ses, elimden tutacak ve bir heves Tunalıyı boydan boya yürüyeceğiz yine.

Bilim insanları bazı çiftlik balıklarının beyin kimyasının aşırı stresli ve depresyondaki insanlarla benzerlik gösterdiğini tespit etmiş olabilir ve evet ‘bırakan’ balıklar için üzgünüm. Ama hayır bizim onlara benzemediğimiz çok nokta var, biz insanlar asla iflah olmayan, hevesini bazen güç bela da olsa yine toplayan, yüklenen, derdini, geçmişini de sırtlanan ve yola hep devam eden bir taraftayız. Bugüne kadar yoldan öğrendiğim bir şey bu, kötü zamanların geçeceğini yine devam edeceğimi hatta belki kötü zamanları tiye alacağımı biliyorum. Nimet bu, hikâyeye dayanma gücünü veren de bu.

Photo by Pixabay from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Düşünmek ya da Düşünmemek…

0

Korona günlerinde düşünmek ya da düşünmemek.
İşte bütün mesele bu!

Nisan ayı içinde 30. yaşımı karşılayacağım.

Hayat ben planlar yaparken başıma gelen şeyler olmasaydı bu yeni yaşımı başka bir yerde başka şekilde kutlayacaktım.

Ancak kendimi ev karantinasında kafama üşüşen bir sürü düşünce ile baş etmeye çalışırken buldum.

Tarihe yazılacak günlerden geçiyoruz. Şu sıralar ne kadar kalıcı bir şeyler bırakırsak o kadar iyi diye düşünüyorum. Bu sebeple 30. yaşımı Korona günlerinde karşılarken aklıma gelen 30 düşünceyi sıralayıverdim.

Maksat içimiz temizlensin, dönüp bakınca neymiş ne olmuş diyeceğimiz kalıcı izlerimiz olsun…

İyi ki doğdum!

  1. İnsanın her şeye alışma hızı çok ürkütücü. Bir gün bile tamamen evde kalınca bunalan insanlar olarak neredeyse 4. haftamızı geride bırakıyor olmamız ve bunun bile normalleşmesi düşündürücü. Bir yerlerde görmüştüm, alışma özelliğimiz olmasa ölümcül olduğumuzu bile bile yaşamaya çalışırken delirirdik diye, bu da aynı kapı sanıyorum.
  2. Varlığımıza sürekli bir anlam yükleme peşindeyiz. Evde de olsak öğrenelim, webinarlara katılalım, spor yapalım, ekmek pişirelim… Sistem elimizden aylaklık hakkını çoktan almış. Bir pandemi yaşıyoruz, ömrü hayatımızda çok az göreceğimiz bir durum muhtemelen ama hiçbir şey yokmuş gibi kalkıp ekmek yapabiliyoruz. Çünkü durmamız yasak…
  3. İnternetin olmadığı zamanlarda karantinalar nasıl geçiyormuş acaba? Bilgi akışları, evde geçirilen zamanlar, sevdiklerimiz ile iletişim. Nasıl olurdu? Nasıl oluyordu? Aslında elektrik olmadan insanlar nasıl yaşıyordu gibi bir soru bu ama işte merak…
  4. Korona bile kadınlara acımasız. Eve kapanınca şiddet oranları geçen yılın aynı dönemine oranla %38 artmış, sadece korona döneminde 21 kadın öldürülmüş. Kim korkar koronadan, değil mi?
  5. Hani herkes sağlıklı yaşam için ekmeği bırakmıştı?
  6. İki story önce “Bugünlerde kalbim dışarıda çalışmak zorunda olan herkesle!” deyip iki story sonra bir e-ticaret sitesinden kaş kirpik bakım serumu linki paylaşan şuursuz influencerları ne yapmalı? Kargo çalışanlarının iş yükünü lütfen ama lütfen azaltın.
  7. Meslek hastalığım da olabilir tabii ama Sağlık Bakanı’nın her akşam sunumlarını kocaman ve ekrandan asla okunmayan kartonlarda yapması yerine daha hızlı, dijital bir şeyler düşünülemez mi? Sadece soruyorum…
  8. Her akşam rakamlar açıklanırken hastalık belirtileri taşıdığını düşünenler olarak biz kaç kişiyiz? Ne zaman rakamlar açıklanıyor, benim boğazda geçici bir yanma, baş ağrısı, sıcaklık basması. Psikoloji, sen büyüksün!
  9. Türklerin ‘home office’ ile imtihanı diye ayrı bir belgesel çekilmeli. Evden çalışmak, evden her an çalışmak ya da “Aman evdesin zaten canım yapsan ne olur…” demek değil. Lütfen sakin olalım, bilgisayarlarımızı yavaşça yerlerine bırakalım.
  10. Tüketilen çay & kahve miktarlarını online olarak izleyebileceğimiz bir panel olsa keşke.
  11. Hala doğru maske kullanımına dair net bir bilgi olmaması değişik değil mi?
  12. “Evden çalışırken kameran açık olsun.” diyen işverenler olduğunu duydukça hangi dijital dönüşüm çağı diye insan sormadan edemiyor.
  13. Tam olarak hangi anda elimizi yıkayarak kendimizi hastalıktan koruduk acaba? Çamaşır suyu reklamlarındaki gibi ölen mikropları görebileydik iyiydi.
  14. Kaliteli uyku dünyanın en büyük zenginliğiymiş.
  15. Aman hep aynı şeyleri yapıyoruz demek büyük şımarıklıkmış.
  16. Her konuya hemen adapte olabilenleri kıskanıyorum. Dedikleri gibi gerçekten uzaylı gelse, “Bu akşam Instagram canlı yayınındayız, merak ettiklerinizi uzaylı arkadaşımıza soracağız!” diye anında içerik üretebilecek insanlar var.
  17. Sağlıkla bu süreci atlattıktan sonra kuaförler ve güzellik salonlarındaki randevu kapma savaşlarından çok korkuyorum.
  18. Kuaför demişken… Ülkede kaçak saç kestirme diye bir konsept oluştu. Boş bir depoda adamın birini berberi ile birlikte kaçak saç sakal tıraşı esnasında basmışlar, Twitter’da gördüm. Suçun tanımı da her şey gibi değişiyor.
  19. Şu günlerde herbokolog arkadaşlarımız ne kadar çok değil mi? Gündem ister ekonomi, ister kadına şiddet, ister salgın… Hiç fark etmez, onlara yeter ki konuşacak bir konu verin. Saatlerce boş boş konuşabilirler. Üstelik anayasada bu bir suç bile değil, ne güzel dünya.
  20. İnsanın bir başka insana muhtaç olması asla geçmiyor. Genelde bebekler için geçerlidir bu, onların muhtaçlığı kalbimizi ısıtır. Kocaman insanlar için daha çok geçerli olduğunu da görüyoruz. İnsan her zaman yanında birini istiyor. Bir dokunuş, temas, sohbet, bir kitleye, gruba ait olma hissi, bağlılık. En çok bunu anlıyoruz ve arıyoruz sanıyorum bu günlerde. İnsanız, aciziz ve muhtacız. Markaların TV reklamlarında hep bir ağızdan verdikleri birliktelik mesajı da bunun ispatı gibi.
  21. İnsan olmadan da doğa ne güzel işliyor. Hatta daha da güzel işliyor. Hava kirliliği azaldı, hayvanlar rahat bir oh çekti. Buradan da öğreneceğimiz çok şey var ama ne acı ki sokağa çıktığımız ilk gün bu düzeni bencilce yine bozacağız.
  22. Dilin, toplumun aynası olduğunu her gün yeniden görüyoruz. Enfekte vaka, karantina, kuluçka dönemi, süreci iyi yönetmek, klinik araştırma, aşı, pandemi, dijital, online, webinar, home office, ücretsiz izin, kısa dönem ödeneği, dönüşüm, çağ, sağlık, tedbir, kolonya… Gündemi hiç bilmeyen birine bile sadece bu kelimeleri verseniz, şu sıralar neler olduğunu az buçuk tahmin eder.
  23. Çinli ırkçılığı yapmadan önce bir durup düşünmek gerekiyor. Bir şeyleri yemek ya da yememek kültürel bir alışkanlıktır. Sizin yediğiniz minik sevimli kuzular da bir başkasına vahşi geliyor olabilir, unutmayın. Aşağılayarak içinizi rahatlatacaksanız siz bilirsiniz, ama konunun doğruluğunu ya da yanlışlığını işi bilenlere, uzmanlara bırakın. Vahşi hayvan yemenin neden yanlış olduğunu onlar anlatsın. Siz Twitter’a “pis çekikler!” yazınca vahşi hayvan pazarındaki satıcılar ağlayarak tezgahlarını toplamıyor. Ama dünyanın her yerindeki Asyalı öğrenciler arkadaşları tarafından aşağılanarak bunalıma giriyor. Nefret kültürünü körüklemek, virüsten daha tehlikeli.
  24. Özgürlük tanımının da bu kadar geniş yelpazade olması beni heyecanlandırıyor. Marketten rahatça alışveriş yapabilmek, bir arkadaşına sarılabilmek, uçağa binebilmek, ofise gidebilmek özgürlükmüş. Ama yarın yine “8-5 ofise gitmek zorundayım, bunun nesi özgürlük!” deriz. İnsanız.
  25. Sağlık çalışanlarının, öğretmenlerin, kargo, temizlik, restoran emekçilerinin kıymetini gerçekten anlamışızdır umarım.
  26. Normale nasıl döneceğiz diye korkmak anlamsız, normal dediğimiz 2-3 gün içinde gelişen bir alışkanlıktan başkası değil. Bundan iki ay önce birisi çıkıp “Haftalarca evde kalacaksınız, bir salgın dünyayı ele geçirecek!!” deseydi muhtemelen delirirdik. Ama bakın alıştık. Müsterih olunuz.
  27. Şu dönemde düşmek, kaygılara kapılmak, mutsuz olmak ‘normal’. Sosyal medyanın ilüzyonuna kapılmamak ‘sağlıklı’.
  28. İşin tanımları ciddi anlamda değişiyor bu bir gerçek. Biz bu golü yapay zekadan beklerken, salgın daha hızlı davrandı, bazı sektörleri sildi bitirdi. Belki de küresel anlamda ekonomik bir çöküş gerçekleşecek. Herkes, hayatta kalabilmek adına her şartta işleyecek bir yetkinliğini geliştirmek üzere çalışsa iyi olabilir. Bugün işimi kaybetsem ne yaparak hayatta kalabilirim sorusu iyi bir başlangıç olabilir.
  29. Evde kalınca boşanmalar artmış. İnsan insanı seyahatte değil karantinada tanıyor zaar.
  30. Çok zor, kaygılı, endişeli dönemlerdeyiz, bu bir gerçek. En azından bittiğinde anlatacak bir hikâyemiz olacak. Bu da günün pollyannacılığı olarak kalsın burada.

Önce Yargılama

2

Berfin Özek’in, yüzüne asit attığı için 12 yıl 18 ay hapis cezasına çarptırılan adamı affetmesi, neredeyse olayın kendisi kadar tartışılıyor son birkaç gündür.

Başta kendi avukatları olmak üzere, onun mücadelesinde yanında olan, ona destek olanlar şimdi onun bu vazgeçişinden dolayı öfkelerini, hayalkırıklıklarını ve hatta neredeyse ona destek oldukları için pişmanlıklarını ifade ediyorlar.

Avukatları, Özek’in bu davranışının “Öldüren sevgi istemiyoruz” şiarlarına ters düştüğü için “ilkelerimizden asla taviz vermeyerek, bu saatten sonra Berfin Özek’le ilgili hiçbir çalışmada yer almayacağımızı kamuoyuna bildiriyoruz” açıklamasını yaptılar. (Daha sonra bu açıklamayı geri alarak yanında durmaya devam edeceklerini söylediler.)

Olaydan sonra Özek’e gerek sesini duyurarak, gerekse fiziksel olarak destek olmuş olan gazeteciler, ünlüler, hayatı çalınan bir kadına uzattıkları yardım elinin havada kaldığını hissettiklerinden olsa gerek, yazıklar olması gerektiğini dile getiriyor, Özek’in ya tehdit edildiğini ya da “aklı kıt” olduğunu ifade ediyorlar.

Benzer bir toplumsal infiali, geçtiğimiz aylarda kızını öldüren kocasını affeden anne olayında da yaşamıştık. Kızını, erkek arkadaşı olduğu için öldüren kocası için “Benim kocam kötü bir insan değil; kendi yapmadı, hastalığı yaptırdı” diyerek kocasını savunmuştu bir anne. O zaman da kadının ne caniliği kalmıştı, ne cahilliği…

Bu mağdur kadınların, kendilerine ya da sevdiklerine kalıcı ve hatta ölümcül zararlar veren bu adamları neden affettiklerini psikologlar çeşitli tespitlerle açıklıyorlar. Bunların en bilinen ve popüler olanı, kişinin, kendisine eziyet eden kişiye karşı beslediği sempatik duyguları ve eziyet edenle edilen arasındaki duygusal ittifakı anlatan ve adını 1973’te İsveç’te gerçekleşen bir banka soygunundan alan Stockholm Sendromu. Berfin Özek özelinde, faili affetmesinin, içinden geçmekte olduğumuz korona salgını günlerinde hazırlanmakta olan, ve Özek’in yüzüne asit atan adam da dahil olmak üzere adli suçtan hükümlü olan bir sürü saldırgan, tacizci, tecavüzcünün serbest bırakılmasına zemin hazırlayan Ceza ve İnfaz Yasa Tasarısı’nın da etkisini düşünmemek mümkün değil.

Türkiye gibi, erkek şiddetinin neredeyse gündelik yaşamın bir parçası haline geldiği bir ülkede bu tür olaylar ne yazık ki sık yaşanıyor. Mağduru oldukları olaylardan sonra failin yanına dönen ya da onların yanında saf tutan kadınlar daha da yalnız bırakılıyor.

Erkek egemen toplumlarda doğup büyüyen insanlar olarak hepimiz belirli bir yere kadar toplumsallaştırılmış durumdayız. Neredeyse hiçbirimiz cinsiyetçi kodlamalardan bağımsız değiliz. Zaman içinde bunların farkında olabilir ve sıyrılmaya çalışabiliriz; ancak zaman zaman -özellikle de kendimizi tehdit altında hissettiğimizde- fabrika ayarlarına dönmemiz an meselesi… Bugün Berfin Özek’e verilen tepkilere bu gözle bakılabilir belki…

Ancak burada ıskalanmaması gereken önemli bir konu var ki, o da “kurtarılmayı bekleyen kadınlar” meselesi… Failin yanında saf tuttuğu için mağdur kadınlara ateş püskürenlerin bir kısmı, bu öfkeyi, onlar için yapılanların değerini bilmiyor olmalarıyla açıklarken, aslında uzattıkları yardım ellerinin sözsüz bir anlaşma kapsamında olduğunu sessizce itiraf etmiş oluyorlar. Kurtarıcının, kurtarılmayı bekleyen kişiden daha üstün, daha eğitimli, daha donanımlı olduğunu varsayan bu sözsüz anlaşma, kendi içinde bir kibir de içeriyor aslında…

Yüzüne asit atılan ya da kızı özbabası tarafından öldürülen kadınlar, bütün bunları yaşamalarına sebep olan adamları “affettiklerini” söylediklerinde aklımıza gelen ilk tepki “Kim bilir ne yaşıyor/yaşatılıyor?” değil de “Yazıklar olsun”sa eğer, dönüp kendi içimize bakmamızda fayda olabilir. Eğer kendimizi “kurtarıcı” olarak gördüğümüz bir yerde duruyor ve kibirli bir merhametle hareket ediyorsak, kadınların kurtarılmaya değil, dayanışmaya ihtiyaçları olduğunu hatırlamak bizi kibrimizden biraz olsun uzaklaştırabilir.

Özellikle de eğitimli, donanımlı, büyüdüğü ortamda cinsiyetçiliğin olumsuz etkilerine nispeten daha az maruz kalmış, içinde bulunduğu koşullar dolayısıyla kendini kurtarıcı, ‘diğer’ kadınları da kurtarılmayı bekleyen olarak gören kadınların sıkça düştüğü bu hatadan kurtulabilmek için, Hipokrat’ın yemininin “Primum non noncere” – “Önce zarar verme” kısmını “Önce yargılama” olarak değiştirip, bir tür “feminist yemini” haline getirebiliriz belki… Kimseye destek olacak gücümüzün olmadığı, duygusal altyapımızın herhangi bir sebepten dolayı daha fazla yük kaldıramadığı, dayanışmaya ortak olamadığımız durumlarda sadece yargılamadan durmak bile, uzattığımız elin havada kaldığını hissettiğimizde ortaya saçacağımız öfkenin yaratacağı tahribattan daha az zararlı…