Ana Sayfa Blog Sayfa 56

Bazı kadınlar daha fazla makyaj yapmasın

0

Makyaj… Bu kelimeyi duyduğumuzda çok değişik anlamlar veya görüntüler gelir akıllara. Bakımlı kadınlar, modern zamanın gerektirdikleri, kendini iyi hissetme yolları gibi kavramlarla özdeşleşmiş bir kelimedir. Kadınların kendini iyi hissetme yollarından bir tanesidir. Hafif sürülen bir allık ya da görüp beğenilen kırmızı renkte bir ruj… Alanında çok farklı tartışmalar içerse de her kadın için farklı anlamlar taşır makyaj. Kimileri için olmazsa olmazlardandır, kimileri içinse doğallığa ilave edilen ufak dokunuşlardır.

Bazı kadınlar içinse dramdır makyaj. Özellikle kapatıcılar, pudralar ya da fondötenler kâbusları haline gelmiştir onların. Çünkü morluk kapatır bu ürünler. Yürekteki morluklara güçleri yetmez belki ama yüzdeki, koldaki ya da vücuttaki morlukları kapatmak için oldukça kalitedirler. Bir kadın sadece bir kadın değildir. Annedir, kariyer sahibidir, sevilen bir komşudur, birinin evladıdır, öğretmendir, doktordur ve daha nice rollere aittir. Ancak makyaj sevmeyen kadınlar, makyajı zorunluluktan yapan şiddet mağduru kadınlardır. Rolleri ne olursa olsun morluklardan yara berelerden utanırlar, bu yaraları yakıştıramazlar gül tenlerine. O yüzden pudra seçerken tenine göre değil de morluk kapatma derecesine göre seçerler. İyi görünmeye çalışmak için seçerler fondötenlerini. Ağlaya ağlaya ruhundaki yaralardan kurtulmaya çalışırlarken kapata kapata vücutlarındaki yaralardan kurtulmaya çalışırlar.

Anneyse o kadın, çocukları görmesin o şiddeti, o morlukları diye makyaj yapar. İşe gidiyorsa etrafa karşı utandığından dolayı yapar. Sanki utanılacak şeyi kendisi yapmış gibi. Kırsalda ya da kentte fark etmez utanır kadın. Güçlü görünmeye çalışır. Zaten hep kadın çalışır. İyiymiş gibi yapmak için çalışır, yoluna girecekmiş gibi çalışır, bitecekmiş gibi çalışır. Ancak bu kadınlar için iyi olmaz hiçbir şey, yola girmez, bitmez. Kendisine doğduğu andan itibaren yüklenen sıfatlarla boğuşur kadın. Dişidir yuva yapmalıdır, fedakâr olmalıdır, kocası sever de döver de kısmına katılmalıdır, aile ilişkilerini hep o düşünmelidir, hele namus yalnızca onun ilgi alanı olmalıdır. Böyle yüklenir çünkü en başından beri ufacık bedenine de yüreğine de her şey…

Ama artık bazı kadınlar makyaj yapmasın. Makyaj da bir susma, saklama yöntemidir. Bu, olmasın. Çünkü yanlış olan hiçbir şey iyiye gitmez, o acılar geçmez, şiddet bitmez. Ne kadar kaliteli olursa olsun kullandığı allık, yüzündeki utançtan daha kızarık bir görüntü veremez. En pahalı kapatıcılarla göz morlukları geçse de yürekteki morarmalara çare olacak bir ürün gelemez. Bazı kadınlar makyaj yapmasın artık. Güçlüymüş gibi olmasın. Yuvayı tek başlarına onlar kurmasın. Bu kadınlar için yine en başta kadınlar çalışsın. Erkek anneleri çalışsın öncelikle. Anlatsın, öğretsin, aşılasın. Eşitliği, insanlığı, sevmeyi, zorla bir şey elde edilmemesi gerektiğini aşılasınlar erkek çocuklarına. Erkeklikleriyle ilgili şaka yapılmasına müsaade etmesinler, aslan oğlum yapar elinin kiri onun demesinler. Demesinler çünkü kadın kadının düşmanı olmasın. Ağlaya ağlaya akan rimellerin verdiği acıyı en iyi kadınlar anlayabilirken bana dokunmayan yılan bin yaşasın demesinler.

Toplum zor olur bazen ama her şey bireylerin elindedir. Belki toplum hepimizin toplamı demek değildir. Ancak topluma yön veren yetiştirdiğimiz nesillerdir. İşe buradan başlamak lazım. Bazı kadınların makyaj yapmaması için en baştan, özveriyle çalışmak gerekir. Bir kadının attığı çığlıkları görmezden gelen yine bir başka kadın olmasın. Zorla bir bedene, bir ruha sahip olmanın taşıdığı iğrençlik tüm kadınların ortak sorunu olsun. Ufacık kızların masum bedenleri hep masum kalsın. Bir anne çocuğuna sarılırken gözyaşını akıtmamak için ellerini sıkmasın, dudağını ısırmasın. Korkmasın kadınlar artık sadece korkmasın. Tenhadan geçerken, gülerken, konuşurken, çalışırken, eğitirken korkmasınlar.

Bazı kadınlar artık makyaj yapmasınlar.

 

Çocukların cinsiyeti olmaz!

0

Çocukların cinsiyeti falan olmaz yahu… Çocuk, çocuktur. Kızı, erkeği birdir; arkadaştır. Kız olanı arabalarla oynar, erkek olanı kalpli kalıplardan kurabiyeler yapar. Kızın kıyafetlerinde de galaksiler, yıldızlar olur. Erkeğin tişörtünün rengi de fuşya olur. En saf halleriyle her türlü kılığa hiçbir sorgulamada bulunmadan bürünürler; hepsi doktor olur, hepsi evcilikleri sırasında minik tencereleriyle yemek yapar, eve gelen misafirlere oyuncak bardaklarıyla çay koyar. Ta ki biz büyüklerini örnek almaya başlayana kadar… O zaman kız çocukları bardak, tabakla oynarken; erkek çocukları arabalarıyla oynamaya başlar. Evciliklerde roller farklılaşır ve erkek çocuk işe giderken, kız çocuk yemek yapar minik tencereleriyle. İçinde yaşadığımız toplumun yazılı olmayan ama çoğunluk tarafından kabul gören kuralları hiç de farkında olmadan öğretilir çocuklara.

Toplumumuzda kadın-erkek cinsiyeti üzerine oluşturduğumuz algılarımız henüz bebeğin cinsiyetinin öğrenilmesiyle başlar. Yaklaşık iki ay önce bebeğini kucağına almış bir anne olarak hamileliğimin 4.ayında bebeğimin cinsiyetini merak etmeleriyle birlikte fark ettim insanlar için cinsiyetin ne denli merak edilen bir şey olduğunu. Ardından bebeğim için alışveriş yapmaya başladım ve o kadar sıkıldım ki her gittiğim mağazada bebeğimin cinsiyetinin ne olduğunun sorulmasından. “Ben sadece bir yavruya sahip olacağım ve onu insanlığın iyi değerleriyle yetiştirmeye çalışacağım”  düşüncesi hamilelik sürecimde başlayan ve hala devam eden tek doğrum. Ben; ne evinde bulaşık yıkayıp yemek yapmak zorunda olacak bir kadın yetiştireceğim, ne de eve ekmek getirme kaygısı üzerine yüklenmiş bir erkek… Oysa toplumdaki algı biraz daha farklı. Cinsiyetini eşimin ultrasonda görmesiyle bebeğimizin kız olduğunu öğrenmemizin ardından bunu, soranlarla paylaştığımızda “Olsun, sağlıklı olsun da…”, “Şimdi kız-erkek önemli değil zaten, olsun.” demeleri! Bu olsunlar ne derin anlama sahipmiş meğer! Merak ediyorum, bu olsunlarla acaba durumla ilgili alttan alta beni mi ikna etmeye çalışıyorlar -kaldı ki neye ikna edeceklerse- yoksa kendilerini mi kandırıyorlar -neden kandırmaları gerekiyorsa? “Pardon ama teyze, çocuğumun cinsiyetinin ne olduğu zaten neden önemli olsun ki?” diyemedim birçoğuna, beni anlamayacak hallerine o kadar zor geldi ki bir şeyler anlatmak ya da bazen umursamadım aslında. Tüm bunlar sadece alttan alta hala toplumda değiştiremediğimiz cinsiyetçi söylemimizin ya da bilinçaltımızın olduğunu net bir şekilde görmemi sağladı. Bir de yok mu mağazalara gittiğinizde bebeğin cinsiyetini öğrenmeden istediğiniz ürünü gösteremeyen satıcılar. Ama onlara hep iki çift lafım oldu: Bebek kız, fakat pembe bakmıyoruz.

Bebeğin cinsiyetinin öğrenilmesiyle alınan eşyalarda baştan aşağı her eşyanın pembe olmasından hiç hoşlanmadım. Bebeğim erkek olsaydı da her şeyimizin mavi olması beni irrite edecekti. Çünkü bebeklerin de çocukların da cinsiyeti olmaz. Bence önce herkes bunu anlamalı. Halbuki mağazalara bir gidin de bakın bebek ve çocuk reyonlarına. Kız bebekler hep çiçekli böcekli, pembeli giyinmeli; erkeklere verin dünyaları turuncular, yeşiller, sarılarla; hayvan figürleriyle, yıldızlarla, sevimli yaratıklarla… Çocuklarımızı eğitirken ve büyütürken bu kafaları değiştirmeden nasıl kadın-erkek evde de, dışarda da eşittir diyeceğiz. Hayatın geri kalanında söylemimizi değiştirebilmek için çocuklarımıza empoze etmeye çalıştığımız algılarımızdan işe başlamalıyız; hem de daha onlar karnımızdayken ve biz onlar için bebek odası hazırlarken, onlara kıyafetler alırken…

İşin asıl garip tarafı çocuklarını giydirenlerin ve mağazalarda bu seçimleri yapanların genelde anneler olması. Toplumdaki cinsiyet rolleri üzerinden oluşturulmuş algının, annelerin çocuklarını yetiştirdikleri sırada yıkılmaya başlanması gerek. Yoksa kitaplar üzerinden anlatılan kadın hakları, meydanlarda söylenilenler; kuru gürültü olmaktan öteye gidemez. Bilirsek çocukların cinsiyetinin olmadığını ve anneler olarak bu doğrultuda yetiştirirsek çocuklarımızı daha ilk günden, belki o zaman kadının da, erkeğin de sadece insan olduğu algısına sahip olabiliriz.

 

Sen de mi Google!

0

Çocukken en sevdiğim programlardan “Olacak O Kadar”ın tabiriyle “Gün geçmiyor ki bir yapay zeka programı daha cinsiyetçi çıkmasın sayın seyirciler!” İlk yazımda yapay zeka ve cinsiyet eşitliği konularından bahsetmiştim. Yazının yayınlanmasından bu kadar kısa bir süre sonra aynı konuda başka bir habere denk gelince hemen paylaşmak istedim.

İlk yazımda Amazon’dan bahsetmiştim, bu defa haber Google’dan. Mayıs ayında Google, Gmail kullanıcılarına “Smart Compose” özelliğini tanıtmıştı. Bu özellik kullanıcıların yazdıkları cümleleri, kullandıkları kelimelerden otomatik olarak tahmin ederek tamamlıyordu. Örneğin, “adresim” yazdığınızda, cümleyi otomatik olarak adresinizle tamamlama fırsatı sunuyordu.

Google’da çalışan bir araştırmacı, bu özelliğin cinsiyete dayalı bir yanlılıkla zamir atadığını fark etti. Algoritma otomatik olarak daha önce “yatırımcı” olarak bahsedilmiş bir kişiye İngilizce’de erkekler için kullanılan “him” zamiri atfediyordu. Diğer bir deyişle, yatırımcının/yatırımcılığın erkek egemen bir alan olmasından dolayı, bir kadın değil de bir erkek olduğunu varsayıyordu.

Reuters’in haberine göre,  kişilerin cinsiyetini veya cinsiyet kimliğini yanlış tahmin ederek kullanıcıları rahatsız etmemek için Google, zamir önerilerini tamamen kaldırdı. Uzmanlık konusu önyargı olan psikolog akademisyenler, zamir önerilerinin kaldırılmasını, cinsiyet önyargısından kaçınmak ya da bireyin cinsiyet kimliğiyle uyuşmayan bir zamir yazılmasını önlemek için en iyi seçenek olduğunu dile getiriyorlar. Google gibi bir endüstri liderinin zamirler konusunda gösterdiği bu  hassasiyeti takdire şayan bir hamle olarak karşılıyorlar.

Dildeki cinsiyet tarafsızlığı konusu neden bu kadar önemli? Çalışmalar, dildeki cinsiyet yanlılığının, erkeklerle ya da kadınlarla ilişkili stereotipilere ya da eğilimlere dayanarak bireyin cinsiyetini varsaymanın, kişinin hem başkaları hakkındaki hem de kendi hakkındaki önyargıları “sürdürme ve yeniden üretme” gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Örneğin, yapay zeka kullanan bir kadın, “mühendis” yazdığında, yapay zekanın “erkek” ile ilişkili bir otomatik tamamlama yaparak cümlesini bitirdiğini gördüğünde, sadece erkeklerden iyi mühendisler olabileceğini düşünerek, hayallerini sınırlandırabilir.

Algoritmaların sosyal veya ahlaki açıdan kabul edilebilirlik hakkında bilinçleri yok. Algoritmalar, dilde zaten var olan önyargıları yeniden üretiyorlar. Bu önyargıların dilimize ne kadar derinden kazındıkları, yapay zeka konusundaki gelişmeler sayesinde ortaya çıkıyor. Yapay zeka alanındaki çalışmalar, mevcut önyargıları görerek düzeltmeye yardımcı olma fırsatı sunuyor.

Eğer bu konuda gerçekten titiz davranılırsa, biz insanlardan daha tarafsız olabilecek ya da daha tarafsız olmamıza yardımcı olabilecek teknolojiyle elde edilecek sonuçların çıkma umudu var.

 

Kendine koyduğun engelleri ne zaman yıkacaksın?

0

Her gün aklında binlerce fikirle uyanıyorsun, gerçekleştirmek istediklerini düşünüyorsun, hırslarını, kendini geliştirmek istediğin alanları, sana iyi gelecek hobileri, ya da bomboş kendine ait bir zaman yaratmayı ve bir kahve eşliğinde bir kitap okumayı… Belki de yazıyorsun, sıralıyorsun bunları, bugün başlayacağım diyorsun, bugün kendime yarım saat ayıracağım, bugün 10 sayfa da olsa kitap okuyacağım… 100. maille 101. mail arasında mı vazgeçiyorsun araba kullanmayı öğrenmekten, İngilizceni geliştirmekten ya da meditasyona başlamaktan? Yoksa kızınla oyun oynarken ve onu artık yatmaya ikna etmeye çalışırken mi?

Çok yoruluyoruz. Biz kadınlar evimizde iş bölümü olsun ya da olmasın, o koca “rulo havlu bitince tak” görevini bile senin uyarını bekleyerek yapıyorsa eğer, çok yoruluyoruz… Sonra dönüp bir ukala, “kendine koyduğun engelleri ne zaman yıkacaksın?” diyor, “Engelleri ben koysam ne olur, engel ben olmuşum” demiyor musun içinden? Bu yorgunluk, sadece vücut değil beyin yorgunluğu, bizleri çok yıpratıyor. Evinde yardımcısı olsun ya da olmasın, “aman onun beyi çok yardımcıdır” ön adlı bir kocası olsun ya da olmasın tanıdığım bütün kadınlar yorgun, ben de dahil.

Bi süre sonra koyveriyorsun. Koyveriyorsun da, kendini mi, ev işlerini mi, ilişkini mi, kariyerini mi, arkadaşlarını mı, çocuğunu mu? İşte bu kısmı beni ilgilendiriyor. Bak arka arkaya yazınca görüyorsun sen de, bunların içinde en önemsizi biten rulo havlu ya da biriken ütüler.. Benim taktiğim; listeni yap, altta kalan en önemsizleri at! Steve Jobs’tan öğrendim, o da böyle yaparmış, on hedefin varsa onunu da gerçekleştiremezsin, bunları önce bir önem sırasına göre diz, ardından son beş sıradakileri at ve kalanları planla, dermiş. Bizim ev hep batık anlayacağın! Öyle ya da böyle çözüm koyvermemekte bence ya da işte dediğim gibi neyi koyvereceğimizi seçmekte.  Kendine çok yükleniyorsun. Her şeyi aynı anda yapamazsın elbet, yardım al, iş bölümü yap, satın alabileceğin hizmetleri satın al, sen yeter ki ne yapmak istiyorsan onu yap. Çocuklar Duymasın’daki Meltem’in yılın annesi seçildiğini hatırlıyorsundur, bir dizi karakteri yılın annesi seçiliyor. Verilmiş en manidar ödül bu ülkede, mükemmel diye bir şeyin olmadığını daha iyi nasıl anlatabilirlerdi bize? Yılın annesi diye bir kategori olması bambaşka bir yazı konusu, o kısmı görmezden gelin!

Ve evet, başlıktaki soruya dönecek olursak, o ukala haklı. Kendine koyduğun engelleri ne zaman yıkacaksın? Engelleri kendine sen koyuyorsun, her şeyi yapmak, aynı anda yapmak, en mükemmel şekilde yapmak istiyorsun. Yapamayacağını düşününce de vazgeçiyorsun. Tabii ki yapamayacaksın. Yeteneksiz olduğun için mi? Hayır, insan olduğun için! E tabii, bir de artık sosyal medya sayesinde, senin dışındaki herkesi mükemmel zannediyorsun. Dün doğuran bugün 20 kilo veriyor, çocuk 30 yaşına gelene kadar emziriyor, aynı anda makyajını yapıyor, aynı anda “en stylish look”ları giyiyor, hemen de işinin başına dönüyor, sen göbeğin taytından çıkmış havuç rendelerken, öteki kameraların önünde #ballılokumu #annesininbirtanesi #uğurböceği ile pozlarda. Geçiniz bunları artık, mükemmellik devri kapandı, yaşasın insan olmak!

Sözün özü sana diyeceğim şudur ki, kendine koyduğun engelleri ne zaman yıkacaksın? Rallici olmayacaksan o arabayı kullanabilirsin elbet, hatta belki rallici de olabilirsin. İngiliz olmayı kafaya takmadıysan, herkes kadar İngilizce sen de konuşabilirsin, nefes alabiliyorsan sen de meditasyon yapabilirsin. Sadece başla, sadece adım at. Korkma, engeller koyma! Koy hayallerini, koy hedeflerini, koy sorumluluklarını önüne. Sırala, azalt, seç ve başla!

 

Hayata Değer Katarken…

0

Dijital Topuklar bundan yaklaşık 4 sene önce “dijital ortamlardaki nitelikli ve özgün işleri ortaya koymak ve içerik üreticilerini besleyerek sektördeki kaliteyi arttırmak” için ortaya çıktığında, etki alanımızın bu kadar kısa zamanda bu kadar genişleyeceğini tahmin etmemiştik.

Her ikisi de uzun yıllardır kadına dönük içerikler üreten iki içerik üreticisinin ortaklığıyla hayata geçen Dijital Topuklar, 1 Kasım 2016’daki ilk zirvesinin ardından girişimcilikten feminizme, dijital gelecekten içerik üretimine kadar, kadınları ilgilendiren ve kadınların dahil olduğu her noktaya temas etmeyi hedefleyen bir dijital kadın platformuna dönüştü.

Gerek düzenlediğimiz zirvelerde, gerek web sitemiz ve sosyal medyamızda ürettiğimiz içeriklerde, gerekse bundan sonra yapmayı planladığımız tüm işlerde tek bir nihai amaç belirledik: Fayda sağlamak… Ortaya koyduğumuz içeriklerin, zirvemizdeki her bir konuşmacının, sosyal medya hesaplarımızda yer verdiğimiz paylaşımların hepsi bu niyetle ortaya kondu, konuyor.

“Kadına hitap eden ve kadınların seslerini duyuracakları, kapsayıcı, fayda odaklı, samimi, güvenilir ve yol gösterici bir platform olma” yolundaki bu işbirliğimizin, İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü tarafından kayda değer bulunmasının gururunu yaşıyoruz. Kale Grubu Kurucusu İbrahim Bodur’un anısını ve değerlerini yaşatmak amacıyla Kale Grubu ve proje ortağı dünyanın ilk ve en geniş sosyal girişimci ağı Ashoka Türkiye tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü’nde finalistler arasında olarak, “hayata değer katan” diğer sosyal girişimcilerle birlikte aynı sahneyi paylaşmak, doğru yolda olduğumuz konusunda kendimize olan inancımızı perçinledi.

Ödül töreninde konuşan Kale Grubu CEO’su Zeynep Bodur’un da söylediği gibi, dünyanın artık kâr maksimizasyonu değil fayda maksimizasyonu olan işlere ihtiyacı var. İşte tam bu noktada sosyal girişimciler devreye giriyor.

Para kazanma yöntemini faydalı işler yapmak üzerine kuran ve bir sorunu çözmeyi amaçlayan girişimciler için ilk tanımı Ashoka kurucusu Bill Drayton yaptığında, birçok insan kendilerini ifade edebilir hale geldi. O zamana kadar kendini ne özel sektöre, ne de STK’lara ait görmeyen ve arada kalmış hisseden girişimcilerin artık bir adı vardı: Sosyal Girişimci.

Yeni başlamış bir girişimin, öngörülemeyen çevresel ve ekonomik şartlarda, başarılı olana kadar devam edebilmesi çok zor. Atılan sosyal girişimcilik tohumlarının büyüyüp serpilebilmesi için fırtınalardan korunmasına, gözetilmesine, desteklenmesine ihtiyaç var.  Kale Grubu gibi güçlü kurumların, Ashoka Vakfı gibi sosyal girişimcilik ağlarının varlığı, bu çetin şartlarda sosyal girişimcilere ilk fırtınada yıkılmamaları, yollarına devam edebilmeleri için destek sağlıyor. İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü’ne adaylık sürecinde, iyi şeyler yapmaya çalışan insanlar olarak böyle güçlü bir kurumun bizleri destekleyip, yüreklendirdiğini görmekten ve ‘sen de yapabilirsin’ denmesinden çok mutlu olduk.

Dijital Topuklar olarak, yapıtaşlarını “duygu, güven, şeffaflık, etik ve empatik yaklaşım, şiddetsiz iletişim ve fayda odalı iş geliştirme” olarak belirlediğimiz yolculuğumuzda, yanımızda kurumsal ve bireysel başka insanların da olduğunu görmek, onlarla aynı ekosistemi paylaşmak bize umut veriyor.