Ana Sayfa Blog Sayfa 55

Emoji ile Nazarı Kandırmak

0

Dünya üzerindeki tüm insanların aynı anda sahip olduğu tek bir kavram gösterebilir misiniz?

Aile mi? Değil. Sağlık mı? Maalesef! Para mı? Keşke.

Anne baba mı? Hayır. Evlat mı? Ona da hayır.

İki el, iki kol ya da iki göz mü mesela? Hayır, onlar da değil.

Sevgi mi, samimiyet mi, şahsiyet mi? Olmadı.

Kalp ya da beyin gibi hayati organlar belki? Herkeste var demek de biraz iddialı sanki…

Nefes mi? Ah evet, nefes olabilir bak. Peki ama solunum cihazına bağlı yaşayanlar? Nefes de değil demek ki.

**

Dünyanın düzeni bu. Birinde olan, ötekinde yok.

Hiçbir şey eşit şekilde dağıtılmamış, ne ruhlara ne de bedenlere.

Aynı yaydan fırlayan oklarız ama aynı değiliz. Bu böyle.

**

Dünya tepetaklak olmadıkça bir kural değişmeyecek bu durumda:

Kendinde olanla övünürken ona sahip olmayan bir başkasını pekala incitebilirsin.

**

Buraya kadar bahsedilenler malumun ilamı.

Dünyadaki eşitsizlik mekanizmasını kıskançlık, haset ya da yetersizlik hissi gibi yoğun duygular takip edebiliyor. Davranışa dönüşmedikçe kimsenin duygularını sorgulamak ya da yönetmek gibi bir şansımız da yok.

Peki öyleyse, gelelim nazar korkusuna…

İslami yönünden söz edecek değilim; ki istesem de hakkıyla söz edemem. Ancak eminim ki kökleri kazınsa; Yunan mitolojisinde de tanrı(?)ların nazardan korunmak için yaptıkları bir şeyler vardır! Çünkü kadim bilgi böyle bir şey. Başka nesiller, başka topluluklar, başka ümmetler olarak tekrar ve tekrar aynı farkındalıklara uyanıyoruz.

Nazar korkusu, aslında insanın kendi sahip olduklarını fark etmesi. Bu farkındalık; hemen arkasından “bende var; ama herkeste yok” düşüncesini getiriyor; ki doğru.

Nazardan korkan aslında neyi fark etmiş oluyor?

Dünyaya getirdiği elma yanaklı, kiraz dudaklı bebeğin bir benzeri için ofis arkadaşının üçüncü kez tedavi olduğunu mu mesela?

Ya da çocuğunun ısırmalık tombul kolları karşısında bir komşu çocuğunun hastanede serumla beslenmekte olduğunu?

Perdesinden halısına kadar dayanıp döşenen yeni salonunu gördüğünde nişanlısından ayrılan yakın arkadaşının nasıl hissedeceğini?

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ve evet, “nazar korkusu” dediğimiz bir farkındalık hali.

Etrafını fark etmeyen nazardan korkmaz, korkamaz.

Herkesin aynı anda sahip olduğu bir şeye neden göz değsin?

Nazardan korkan insan; dünyanın düzenine hakim, sahip olduğuna şükrediyor, sahip olmayan için -eminim ki- samimi hisler besliyor.

Bu sırada, içinde bulunduğumuz yüzyıl ulusa seslenmeye devam ediyor :

Paylaş!

O kadar evlendin, o kadar çocuk doğurdun, o kadar süsledin, o kadar hazırlık yaptın. Paylaş hadi!”

Peki ama nazar?

Peki aynısına sahip olamayanlar?

Diyor ki bir ses: “O zaman emoji ile paylaş!”

Çok komik değil mi?

“Çocuğun yüzüne civciv koy, salonun kenarına nazar boncuğu iliştir, ama yine de paylaşmaktan geri kalma!”

İşte bunu ilk kim akıl etti, çok merak ediyorum!

Evet tuhaf bir dünyaya doğduk ve elbette tüm eşitsizliklerin sorumlusu olamayız ama…

Emoji ile nazarı kandırmak!

İnsanlar olarak küçük hesaplar yapmakta hiç de az değiliz gerçekten.

İğne, iplik ve bir girişim serüveni

0

Girişimcilik serüvenim, ‘Mutlu Mutfak Önlükleri’ isminde kişiye özel tasarladığım mutfak tekstili markam ile başladı. Sene 2008… Yeni evliydim, dünya mutfaklarına ve yemek yapmaya ilgim çoktu. Fakat esprili ve beni anlatan bir mutfak önlüğünü hiçbir yerde bulamamıştım. İnternette, yurt dışı gezilerinde “hah işte bu tam benlik” diyebileceğim hiçbir ürüne rastlayamamıştım. “En iyisi aklımdakini ben yapayım” düşüncesiyle dikiş kursuna yazıldım. Çocukluğumdan beri el işlerine merakım olsa da, dikiş ile ilgili ufacık bir fikrim yoktu. Kursa başladığım gün, “ben mutfak önlüğü dikmeyi öğrenmek istiyorum” dedim ve eğitmen bana kızdı. “Sen önce bir etek dikmeyi öğren bakalım” dedi!

Bu sırada özel bir hastanenin insan kaynakları departmanında çalışıyordum. Hafta sonları özel ders almaya, akşamları da denemeler yapmaya başladım. Günlerce düz dikiş çalışarak, yapmak istediğim tasarımı çalışarak, söküp yeniden yaparak, kimi zaman kumaşları heba ederek, dikiş bilen insanlara sorular sorarak, aşağıda gördüğünüz ilk mutfak önlüğünü ortaya çıkardım.

Üzerindeki minik aşçı kız beni anlatıyordu!

Sonra sevdiklerime, kendilerine özel, kendilerini anlatan önlükler yapmaya başladım. Çok beğenildi, çok tezahürat aldım. Elişi ürünlerin yapılıp satıldığı bir siteye yaptıklarımı eklemeye başladım.

Ardı ardına siparişler almaya başlamıştım. Elimdeki işleri işyerine götürüyor ve öğle aralarında dahi önlüklerimle ilgili çalışıyordum. Gece yatmak bilmiyordum. Uyku tutmuyordu. Aklımda sürekli yeni fikirler vardı. Yaptığım şeye aşıktım. Sonra bir TV kanalından sponsorluk teklifi alınca ve artık işlere yetişemez duruma gelince, sevgili eşimin ve ailemin desteğiyle kurumsal hayatımı sonlandırdım.

Günde 15-16 saat çalışıyordum. Web sitem çok sayıda tıklama alıyor, yaptıklarım çok beğeniliyordu. Derler ki, senin pekmezin iyi olsun, sineğin Bağdat’tan bile gelir. Bu çok doğru! Bakınca aşk duymadığım hiçbir işi müşterime teslim etmedim. Türkiye’nin birçok yerine, İsviçre’ye, Brüksel’e, Dubai’ye kadar gitti önlüklerim.

Televizyon programlarında, dizilerde önlüklerim görülmeye başlandı, medyada hakkımda haberler yapıldı, bir girişimci olarak hikayem anlatıldı… En son bir belgeselde yer aldım ve bu, işimin zirvesindeyken, benim Mutlu Mutfak Önlükleri jübilem oldu. Çünkü 9 aylık hamileydim. Doğuma giderken önce kargoya gidip, son önlükleri teslim etmiştim!

Biricik kızımı çok istemiştim. Aşkla beklemiştim. Çok şükür sağlıkla geldi ve annem evine geri döndükten sonra kızımla baş başa kaldık. Dikişe ayıracak zamanım da, beden gücüm de yoktu. Beynim bile çalışmıyordu! Böylelikle Mutlu Mutfak Önlükleri hikayem sona erdi.

Şimdi minnoşum 3.5 yaşında ve okula gidiyor. 3.5 yıldır içimde kaynayan kazan, kızımın okula başladığı gün, Hello BedBugs olarak yeşerdi. Yine aynı şekilde, kızıma orijinal desenlere sahip yatak takımları arayıp bulamayınca, içimdeki ses yine “madem yok, o zaman ben yaparım!” dedi ve Hello BedBugs projesi başladı!

Projem henüz çok yeni ve çok heyecanlıyım. Yaptığım şeyden o kadar mutluyum ki, seçtiğim ve bulduğum her bir desene, kimse almazsa kızım kullanır gözüyle bakıyorum. Dışarda görsem, bayılacağım ürünleri kendim üretiyorum. Fakat şimdi hem anneyim, ki bu benim en büyük mesaim, hem evimle ilgilenmekteyim hem de gece gündüz çalıştığım bir işim var.

Eskiden bizlere “başarılı olursan, mutlu olursun” felsefesi öğretilirdi. Şimdi sizlere bunun tersini söylemek istiyorum, “Mutlu olursanız, başarılı olursunuz”. Peki gerçek başarı nedir? Başarı kavramı kişiden kişiye tartışılır bir şeydir. Seçim ve isteklerinize bağlıdır. Ve başarının ispat amaçlı olanı değil de, çalışarak, kendiliğinden gelişeni makbuldür kanımca.

Kendi işinin sahibi olmak isteyenlere söylemek istediğim birkaç şey var. Kendi işinin sahibi olmak; lider olmak demektir. Kendi iş ortamını yaratabilme şansı demektir. Fikirlerini uygulayabilmek demektir. Fakat aynı zamanda, kendi işinin sahibi olmak demek, uzun ve düzensiz çalışma saatlerine sahip olmak demektir. Kurumsal hayatta, mesai bitince iş biter ancak kendi işinizin sahibi olunca, mesai hiç bitmez, bitmemelidir de. Kurumsal hayatta tek bir göreviniz vardır, örneğin yazılımcısınızdır ve başka departmanların işini bilmeniz gerekmez. Fakat kendi işinin sahibi olunca çok geniş sorumluluklarınız vardır. Muhasebeden tutun da, web sitesi yönetimine kadar bilmeniz ve ilgilenmeniz gereken çok fazla şey vardır. Kurumsal hayatta, sizden görevinizi en iyi şekilde yapmanız beklenir. Kendi işinizde ise risk almalı ve bunun doğuracağı sonuçlara hazırlıklı olmalısınız. Ve yine kendi işiniz olunca, ayın sonunda yatacağını bildiğiniz bir maaşınız da yoktur.

Kendi işinin sahibi olmak isteyenlere söylemek istediğim bir diğer önemli şey de şudur ki, her zaman her şeyi sizden daha iyi bilen komşularınız, akrabalarınız, çevreniz mutlaka olacaktır. Siz, kendinizi, karakterinizi iyi tanımalı, fikirlerine güvendiğiniz kişilerle konuşarak güvenli adımlar atmalısınız. En önemlisi budur ki, kendinizi iyi tanıyarak vermelisiniz girişim kararınızı. Ben her zaman çok çalıştım ama sevgili eşim Yavuz’un desteğini, önerilerini ve beni her zaman daha iyiye taşımak için verdiği çabayı burada belirtmemek büyük haksızlık olur. Ve yine kızıma çok teşekkür ederim, sayesinde yeniden bir iş kurdum, ki kendisi paketleme konusunda uzmanlaşarak işyerimde hızlıca yükseliyor!

Sizlere Mutlu Mutfak Önlüğü kimliğimle hoşçakalın dedim ama şimdi Hello BedBugs olarak “merhaba” diyorum!

Bir Kadın Güzelleştirme Müessesesi Olarak Kuaförler

1

Berber kelimesi Venedikçe “sakal traşı yapan kimse” anlamına gelen barbièr sözcüğünden türemiş. Kuaför (“coiffeur”) sözcüğü ise “saç kesimi” anlamına gelen coiffe sözcüğünden. Etimolojik kökenden baktığımızda: erkekler sakallarını, kadınlarsa saçlarını kestirmek için bu kişilere başvuruyor. Aslında insani basit bir ihtiyacın bir başkası tarafından giderilmesinden başka bir konu değil. Gel gelelim kadınlar açısından bu saç ve kuaför mevzusunun başka derin anlamları da var.

Saç bir kadınlık/dişilik sembolüdür. Erkeklerin saçı kısadır, kadınların uzun. Hatta kadının saçı uzun, aklı kısadır. (!) Toplumsal normlar açısından erkeğin kısa saçlı olduğu kabul edilir. Kamu personeli kılık kıyafet yönetmeliğinde erkek memurlar saç uzatamaz. Askeri mevzuattaki saç düzenlemelerine hiç girmiyorum bile. Erkeğin saçının uzunluğu işini gereği gibi yapmasına engel mi teşkil eder? Bu durumda kadın memurların saçını uzatması neden hoş görülür? Yine cinsiyetsizleştirilmesi gereken bir mevzuat örneği daha.

Bunun yanında saçınızı emanet ettiğiniz kuaförlerin ekserisi erkektir. Toplumsal cinsiyet anlamında bu konu oldukça ilginç. Bir taraftan tamamen kadın baskın bir sektörde yer alan, esasen mevcut kalıplar dahilinde hiç de “erkeğe ait” görünmeyen bir alanda, ciddi bir erkek dominasyonu vardır. Herhangi bir kuaför salonuna girin, saçlarla ilgilenen çalışanların yarısından fazlasının erkek olduğunu fark edersiniz. Saç ciddi bir meseledir. Ağda salonlarında manikür yapılabilir ama saç konusuna girilemez, saç uzmanlık ister. Bu kadar kadın odaklı bir meslekte dahi daha üst pozisyonda çalışan erkektir.

Kuaförler her şeyden önce birer iktidar odaklarıdır. Kadın olarak saçınızı, kaşınızı, tırnağınızı, düzenli olarak büyüyen, değişen, dönüşen tüm uzuvlarınızı bir profesyonele emanet etmeniz beklenir. Yine pek tabii, kadın bedeninin toplumsal inşası karşımıza çıkar. Kadının “güzelliği” üzerine çalışır kuaförler. Bu güzellik algısı da kadının kendisini nasıl hissettiği değil “nasıl olması gerektiği” üzerine kurulur muhakkak. Sezonun moda kesimleri, moda renkleri, hatta moda bakımları vardır. Kendinizi uydurmanız gereken kalıp güncellenen şekilde karşınıza çıkar.

Tek tırnağın ucuna yapılan nazar boncukları, doğru renk tonunu tutturmak için defaatle ve saatlerce zaman ayrılması gereken seanslar, kaş boyaları, kirpik permaları hep kadınlara sunulur. Bu hizmetlerin pek çoğu da erkekler tarafından geliştirilir. Berberlerde erkeklere “saçlarının uçları çok kırılmış, nasıl bakım yapıyorsun” dendiğini duymazsınız. Kadın bedenine yöneltilen bu “düzeltilmesi gereken kusur” algısı üzerinden beden inşa süreci başlar. Daha da önemlisi bu süreci erkekler başlatır, erkekler yürütür.

Öte yandan kuaförlerde saçlarını yaptıran kadınlara erkek kuaför tarafından bir iltifat serisi başlar. Hatta biten saç, salondaki diğer erkek kuaförlerin de onayına sunulur. O erkek kuaförün de “aa çok güzel oldu, bu saç size çok yakıştı” iltifatları ile kahramanımız uğurlanır. Kadın kuaförlerinde ekseri erkeklerin çalışıyor olmasının böyle bir iş tanımından da kaynaklandığını sanıyorum. Kadınların kendilerini “erkeklere beğendirme” kaygısı üzerinden oluşmuş bir ön kabulün sonucu.

Gariptir ki sık sık kuaföre giden, devamlı saçlarını değiştiren kadınların depresyonda olduğu sonucuna varılır. Kuaföre gitmek kadının “kendisini şımartması” olarak algılanır birçok halde. Bu tümevarımdan anlarız ki, sık sık şımartılmaya ihtiyaç duyan kadın depresyondadır. “Her şeyin bir dozu var.” Kadının “dişilik bakımı” adına üstüne düşeni yapması kafi miktarda olduğu müddetçe alkışlanır, toplumsal güzellik normlarına kendini uydurduğunda takdir edilir. Fazlası hoş görülmez.

Saçının ucu bile kırılan, kaşı bile küsen narin kadınlar yaratan kuaförler cennetinden, dedikodulu berber ortamlarına selam olsun.

Esnek çalışma saatlerine uygun, prezentabl robotlar aranıyor!

0

Geçtiğimiz haftalarda katıldığım bir etkinlikte Bigumigu kurucusu Yalçın Pembecioğlu’ndan Web Summit 2018’in öne çıkan ‘trendlerini’ dinledim.

Gördüm ki, ‘Aman Allahım, yoksa robotlar bizi ele mi geçirecek?!’ korkusunun modası yavaş yavaş bitiyor. Bugün artık hayalimizdeki distopyaların içerikleri çoktan değişmeye başlamış bile.

Peki bu ne demek?

Şu demek: Teknolojinin daha insanımsı olduğu bir dünyaya hazırlanmaya başlasanız iyi edersiniz. Tanımın daha kabul görmüş, uluslararası versiyonu için de buraya not düşelim: “A world where techno is more human.” (“Teknolojinin daha insansı olduğu bir dünya.”)

Robotlar insanlığımızı elimizden alacak duygusallığını bir kenara bırakıp dijital ile dans etmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Geriye dönüp baktığımızda bütün icatların doğuş aşamasında karşılaştıkları direnci düşünecek olursak, bugünkü robot kültürüne gösterdiğimiz tepkileri anlamak kolay. Ancak artık tepkileri uzun uzadıya sürdürecek bir lüksümüz yok. İcatlar arasında artık elli yıllar, yüz yıllar yok. Takip edilemez bir hız içinde günler geçerken, her teknolojik gelişmeye aylarca direnç göstermeye kararlıysanız, mutsuzluğu da kucaklamaya hazır olmak gerekiyor. Üstelik, siz direnç göstermeye devam ederken kabul etmediğiniz o ‘şey’ ile iç içe yaşamaya başlamanız da oldukça yakın.

Furhat Robotics şirketinin geliştirdiği sosyal robot Furhat buna en güzel örneklerden biri. Youtube üzerinden Furhat’in kullanım alanları ile ilgili çeşitli videolar izleyebilirsiniz. Kısaca anlatmak gerekirse; Furhat’lerin en önemli özelliği, Sophia prototipleri gibi tek bir yüz ile değil, çeşitli kodlamalarla çoklanabilecek sonsuz yüze sahip olması. Böylece hangi bölgede kullanılacaksa, o bölgenin hedef kitlesine uygun yüz hatlarına sahip olabiliyor. Yapay zekaya sahip değil, dolayısıyla kendi kendine işlemler yapmasını beklemek zor, öğretilmiş kodlar üzerinden çalışıyor. Google desteğiyle Türkçe dahil 40 dil konuşabiliyor. Aktif olarak insan kaynağının kullanılamadığı, ancak ‘şurada biri olsaydı da işimizi görseydi’ denilen her yerde danışma hizmeti verecek şekilde kullanılması planlanıyor. Örneğin bir havalimanı çıkışında, o otobüs nereden kalkıyor, şu giriş nereden gibi tüm sorularınız için size cevap verebilir. Bir başka örnek olarak da iş görüşmelerindeki kullanımı gösterilebilir. Ayrımcılık kodlaması kafasına yüklenmeyeceği için mülakatlarda tamamen tarafsız bir seçim yapmak isteyen markaların tercihi olabilir. Bu Furhat’lerin bir diğer özelliği de, yol-yemek-sgk-maaş gibi dertlerinin olmaması. İş tanımını en başından iyice öğrettiğiniz her Furhat, aylık 2.000 Euro’ya tüm bakımları da dahil size 7/24 hizmet vermeye hazır!

‘Robotlar işimizi elimizden alacak!’ korkusuna, Yalçın Pembecioğlu çok hoşuma giden bir örnek verdi. Bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte santral memureleri sayesinde telefon görüşmelerimizi gerçekleştiriyorduk. İletişimin giderek kolaylaşması ile artık hayatımızda bizi hat sırasına alan, konuşmak istediğimiz yere bizi bağlayan santral memureleri yok. Peki bu santral memureleri tamamen işsiz mi kaldı? Hayır, hepsi bir şekilde çarkın içinde kendine yeni yerler bulmayı başardı diyor Pembecioğlu. Biraz acımasız bir yaklaşım gibi görülse de doğruluk payı yüksek.

Furhat’ler sayesinde iyice anladım ki, bu kodlamalar dünyasında ‘Takım çalışmasına yatkın, esnek çalışma saatlerine uyum gösterecek, diksiyonu düzgün & prezentabl robotlar aranıyor’ iş ilanları karnımızı doyurmuyorsa kendimize yeni iş alanlarını kendimiz yaratmak zorundayız. Çünkü görünen o ki gelecekte teknoloji daha insansıysa, insanlar da artık daha tekno olmak zorunda.

Dağların Anası: Cholita Tırmanıcıları

0

Erkeklere aldırmadan, toplumdaki baskılara inat “erkek sporu” olarak anılan “dağcılık” sporunun zorluklarını aştılar. Toplumdaki kadınların belli kalıplara sıkıştırılmasına karşı çıktılar. Yakın tarihe kadar ayrımcılıklara karşı mücadelelerini dünyada haksızlığa uğrayan, erkeklerin yanında değil arkasında olan kadınlar için verdiler.

60’lı yılların sonlarında doğan bu üç Bolivyalı mücadeleci kadının hikâyesi, bütün kadınlara ilham veren cinsten. Aymara halkı kadınlarından Vedia, Dora Magueno, ve Lidia Huayllas kadınların ikinci plânda kaldığı hayatlarından sıkılmışlar. Bu üç kadının gözü yükseklerdeymiş.

Gözlerini zirveye, dağcılara yemek pişirmeye başlayarak dikmişler. Dağcıların hazırlık aşamasında, bu üç kadının onları dikkatle izlemesi ve gözlerindeki pırıltıyı görmesi ile başlamış her şey. Dağların zirvesinde olmanın heyecanını ve keyfini sadece Bolivyalı erkekler tadıyorlarmış. Bunun heyecanını neden kadınlar da tatmasın diye düşünmüşler ve harekete geçmişler. Onlar bu konuda ilk adımlarını atana kadar, erkekler zirvenin yolunu tutarken kadınlar da kampta kalıp onları bekler, yemek pişirirlermiş. Buna daha fazla dayanamayan bu üç yerli kadın, ilk tırmanışlarını erkek meslektaşlarına karşı, “tırmanış rehberleri” isimli bir gruba katılarak erkeklerin kıyafetleriyle dalga geçmelerine rağmen, inatla ve sebatla “Pollera” adı verilen etekleri ve yerel kıyafetleri giyerek gerçekleştirmişler.

(Fotoğraf: womanintheworld.com)

Çünkü onlar kendilerine bu işin bu kıyafetler ile olmayacağını söyleyen erkeklere, dağcılık yaparken kıyafetin nasıl olduğunun fark etmediği cevabını vermişler. “Chola” isimli yerlilerin pilili etekleri 6 ile 8 metrelik bir kumaştan oluşuyormuş hatta bir o kadar da iç etekleri varmış. Cholalar’ın bu ünlü etekleri uzun bir süre tabu olarak görülmüş. Cholitalar bu etekle bir mekâna girmek istediklerinde ya da sadece yerli oldukları için kapıdan geri çevrildikleri, şehir merkezine giremedikleri ya da taksiye binemedikleri bile oluyormuş. Geleneksel Aymara kıyafetlerine “Bombin” isimli fötr şapka ile “Manta” isimli panço da dahil. Bu kıyafetler onların uzun uğraşları sonucunda, artık özgüveni temsil ediyor.

Tam teçhizat ile güvenliklerini de rahatlıkla sağlayarak tırmanan yerliler, mola yerlerinde şapkalarını değiştirip kasklarını da takmayı ihmal etmiyorlarmış. Bununla birlikte; buz kazması, tırmanma demiri, halat ve kayışları ile tırmanışa hazır hale geliyorlarmış. Daha tırmanmaları gereken pek çok dağ olduğunu belirten bu üç kadın, uzun saçları ile tanınıyormuş. Güneşe doğru yolculuklarına hazırlanan Bolivyalı yerliler, şafak sökmeden de saçlarını örüyorlarmış ve yola koyuluyorlarmış. Bir diğer ismi “güneşin doğduğu yer” ve Bolivya’nın ikinci en yüksek dağı olan “İllimani” Aymaralar için kutsal sayılıyor.

Onlar ve onun gibiler hem kadın oldukları hem de yerli oldukları için haksızlığa uğruyorlardı. Ancak onlar And Dağları’nın zirvesine tırmanarak ataerkil topluma karşı mücadele vermiş ve verdikleri bu mücadele de sonuçsuz kalmamış, sonunda kadınların sesi olmuşlar. Cholitalı kadınlar, 2 yıldır bu zorlu tırmanışları gerçekleştirmek isteyen turistlere rehberlik ediyorlar. And Dağları’nın en sevilen tepesi “genç tepe” olarak da bilinen “Huayna Potasî”, Bolivya’nın başkenti La Paz’dan sadece 25 kilometre uzaklıkta kalıyor. Kadınlar adına ataerkil toplumda verdikleri bu mücadele sayesinde, diğer Bolivyalı kadınlar da bir tür ticaret yaparak, ekonomik özgürlüklerini elde etmeye başladılar ve ekonomik bağımsızlıklarını toplumdaki üst sınıfa mensup beyaz kadınlardan daha önce aldıkları söyleniyor. Bir Aymara olan Bolivya Devlet Başkanı’nın da desteğini alarak, toplumdaki kadınların saygınlığını artırmışlar. Bolivya’nın mistik havası ile oldukça uyumlu hareket eden savaşçı Bolivyalı kadınlar, bir çok alanda başarılarının altına imzalarını atıyor.

Dünya Kadın Hakları Günü’nü kutladığımız bugünlerde, hepimizin Bolivyalı yerli kadınlar ile aynı cesareti göstererek, oluşabilecek tüm haksızlıklar karşısında dimdik durmamız dileği ile..