Son dönemde her konuda kanımıza işleyen stratejik hamleler hususunda algım pek bir yüksek. Aslında strateji, askeri bir terim. Basitçe açıklamak gerekirse, savaşta kazanmak için pek çok farklı disiplinden yararlanarak geliştiren yöntemler demek.
Ama şimdi herkes bu askeri yöntemi birilerinin onu sevmesi, ona değer vermesi için de kullanıyor. Aşk için, sevda için stratejiler geliştiriliyor, taktiklerden taktik beğeniliyor. Hatta bu konuda kendini uzman olarak tanıtan insanların, özellikle kadınlara yönelik harika demeçler verdiği, onu kendine bağlamanın, onu kendine aşık etmenin, ona kendini özletmenin, onun için vazgeçilmez olmanın 10 altın kuralı temalı Youtube kanalları var. Bu kanallara abone olan onbinler, videoları izleyen yüzbinler var. Üstelik bu strateji müptelası hanımların hepsi de videoların altındaki yorumlarda buluşuyor. Ve diyorlar ki “Valla işe yaradı… Çok teşekkürler.” “Bana kul köle oldu… Tam da istediğim kıvama geldi…”
O yorumları okurken, savaş mantığı ile kazanılan sevgi ve bağlılık ne kadar gerçek ve değerli olabilir sorusu geliyor aklıma. Neden bu kadar hırsla yaklaşılıyor kadın erkek ilişkilerine? Neden bu kadar uç noktada “elde etme” tutkusu? Temeli obsesyona dayalı olan hangi ilişki sağlıklı olabilir? Çünkü o elde etme hırsı ile kurulan stratejler ve taktikler özünde sadece karşı tarafın obsesif bilincini harekete geçirmeye yarıyor. Gerçekten sevmesini değil. Çok basit ve temel psikolojik oyunlarla “-mış gibi” hissetmesini sağlıyor. Ve elbette bir gün o “-mış gibi” hal son buluyor. Peki sonuç? Herkeste bir gönül yangını, kalp kırıklığı, atarlı damarlı ruh hali, şiddetli ilişki yorgunluğu… Ama bence en gerçek ve vahim olanı derin bir güven kaybı.
E nasıl bu hale geldi bu gönül mevzuları? Neden bizden önceki kuşaklar sevdiği adam için strateji geliştirme ihtiyacı duymazken bizim neslimiz bu uğurda videolar izleyip, yaşam koçlarına gidip, koca koca puntolar ile yazılmış slogandan geçilmeyen market rafı kitaplarını okuyor?
Nedeni şu; yeni Dünya’nın düzeni sana bunu öğütlüyor… Diyor ki sana, “Elde etmek için mücadele et. Elde ettikten sonra hemen tüket, en sonunda da derhal değersizleştir ve bir daha gündemine almamak üzere kendi kara deliğine gönder.” Ve işte kısır döngü de burada başlıyor. Sen ne kadar hızlı tüketip, değersizleştiriyorsan, karşı taraf da bunu yapıyor. Herkes, hayatına giren kişileri bir çırpıda kullanıp bitiriyor. “Evet, bu bitti. Sıradaki gelsin…” diyor. Çünkü, hem binbir oyunla elde ettikten sonra tüketmek tarifsiz bir haz, hem de nasılsa artık her şey sanalda. Elimizdeki akıllı telefonlardan ulaşabileceğimiz yüzlerce seçenek var. Biri gider, yenisi çok çabuk gelir.
Yeni Dünya uyumlusu hanımlar, “kullan at” sistemini benimseyip, kusursuzca yerine getirmeye çalışırken , o sevgi ve ilgi beklediği partneri ile de görünmez bir yarışa giriyor. Acaba ilk kim elde edecek, tüketecek ve değersizleştirecek? Ben, sevmeyi başardığım veya başaramadığım adamlar ile yarışa girmeyi kabul etmiyorum. Gönül mevzusu nasıl olur da yarışa döner? Güzel gönlümüze ayıp değil mi? Bu yarışa girmek hassas kalplerimize ihanet değil mi? Ama nedense yeni Dünya’nın dayattığı bu yarış öyle hırs tohumları serpiyor ki içimize, ne hassas kalbimizi ne de aslında çok kutsal ve özel olan gönül mevzularımızı görüyor gözümüz. Sonrasında ise aslında çok da derin duygular hissetmediğin, yalnız olmayı tercih etmek istemediğin için yanında olan adamlara strateji kurarken buluyorsun kendini. Halbuki, gerçekten sevebileceğin ve seni gerçekten sevebilen bir adama taktiksel yaklaşmazsın zaten. Olaylar kendiliğinden, planlanmadan, oyunlar kurulmadan gelişir. Sanki yalnızlık korkusu ya da alttan alta dayatılan sevgilili / kocalı hayat zorunluluğundan dolayı sürekli bir partner arayışı içinde olmak ve üstüne de tüketme hastalığı bizi bu hale getirdi. Her şey gibi ilişkiler de kaotik ve hızlı. Derdimiz sevmek sevilmek değil, sevgili edinmek oluyor bir süre sonra.
Oysa sırf sistem öğütlüyor diye, aslında pek de bir şey hissetmediğin o adamlar için kurduğun stratejiler sayesinde yaşadığın ilişkimsi durumlar, sonrasında seni nasıl da ilişkilerden soğutuyor, kocaman kocaman güven kayıpları yaşatıp, paranoya denizlerinde yüzmene neden oluyor… Özgüvenini yerle bir ediyor. Belki de sevebileceğin ve sevilebileceğin samimi ve gerçek ilişkileri ıskalamanı sağlıyor. Keşke uyansak bu stratejik sevdaların geçersizliğine ve daha fazla yormasak kendimizi bu uğurda.
20. yüzyılın en büyük şairlerinden biri sayılan Füruğ Ferruhzad, Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde konuğumuz.
“Şiirlerim benden önce de vardı, ben onları yazmak için doğmuşum.”
Henüz 17 yaşındayken bir dergide yayınladığı şiiriyle ortalığı birbirine katan, bulunduğu coğrafyanın kadına biçtiği rolleri aşıp kendi tutkusunu kovalamaktan asla vazgeçmeyen bir şair Füruğ Ferruhzad. ‘Ne olursa olsun, ben buyum, böyleyim!’ dememiz icap eden durumlarda çabucak hatırlanmalı, kısacık yaşam öyküsünden ilham alınmalı…
Füruğ Ferruhzad kimdir?
Füruğ Ferruhzad, 5 Ocak 1935 tarihinde Tahran’da doğdu. Şah Rıza’nın ordusunda subay olarak görev yapmakta olan babası Muhammed Ferruhzad, büyüdüğü evdeki ataerkil ve otoriter anlayışın daimi temsilcisiydi. Neyse ki babasının kocaman bir de kütüphanesi vardı ve Füruğ, çocukluğunu hayal alemi ile kitaplar arasında geçirebildi. 14 yaşındayken gazeller yazmaya başlamıştı. Ancak bu yazdıkları hiçbir zaman bulunamadı çünkü kendi ritmini, sesini ve şiirini denediği bu karmaşık formdaki gazellerini babasının bulmasından korktuğu için, hepsini yazdıktan sonra yok ederdi. Üniversiteye gitmesi söz konusu olamayacağından Füruğ, liseyi meslek lisesi benzeri resim, dikiş ve el işleri öğrendiği bir okulda bitirdi.
16 yaşına geldiğinde ise, aile baskısından kurtulup kendi hayatını kurmak isteyen birçok genç kadın gibi o da, evlenerek evden uzaklaşmayı seçmişti. Kendisinden 15 yaş büyük olan Perviz Şapur, uzaktan akrabasıydı ve edebiyatla, sanatla ilgili biri olmasıyla Füruğ’un evlenmekte direttiği bir koca adayı olmuştu. Yıllar sonra vereceği bir röportajda “16 yaşımdaki bu absürd aşk ve evlilik, gelecekteki yaşantımın temellerini bozmuştu aslında…” diyecekti.
Füruğ ve eşi Perviz Şapur
Bir yıl sonra oğlu Kamyar’ı doğurdu ve annelik tecrübesiyle beraber hayatı daha da karmaşık hale geldi. Eşiyle arası hızlı bir şekilde bozuldu. Bu sırada Füruğ, yazdığı şiirlerden birini yayınlanması için Roşenfekr Dergisi’ne göndermişti. 17 yaşındayken yazdığı ‘Günah’ şiiri, derginin baş editörü Nasir Hodayar ile ilişkisi üzerine yazılmıştı. Takma isimle yayınlanan şiir, büyük tepki toplamıştı. Bir kadının işlediği bir günahı ‘lezzet dolu bir günah’ diyerek anlatmıştı! O yıllarda o coğrafyada, görülmüş şey değildi…
Günah
Günah işledim lezzet dolu bir günah Titreyen esrik bir tenin yanında Tanrım ne bileyim ne yaptım ben O karanlık susku dolu zulada O karanlık susku dolu zulada Baktım gözlerine gizemleriyle dolu Gözlerimin çaresiz isteklerinden Kalbim göğsümde çırpınıp durdu O karanlık susku dolu zulada Yanında darmadağın oturdum Dudaklarıma heves döktü dudakları Deli kalbimin üzüncünden kurtuldum Aşkın öyküsünü okudum kulaklarına: Seni istiyorum ey benim cananem! Ey bağrı can bağışlayan, seni Seni ey aşığım benim divanem!
Şiir fazlasıyla dikkat çekince, baş editör ve şiirin muhattabı Hodayar, Füruğ ile yaşadıklarını pornografik bir dille anlattığı bir yazı dizisine başladı. Neticede şiiri de Füruğ’un yazdığı öğrenildi ve ortalık karıştı. Eşi, babası; herkes üzerine geliyordu. Sinir krizleri geçiren Füruğ, intiharı bile denedi.
‘Günah’ şiiriyle ismi duyulan Füruğ, başka dergilerde de şiirlerini yayınlamaya devam etti. Evli bir kadın olarak şiir yazmak onun için bir hobi, ekstra bir ilgi alanı gibiydi ancak zamanla, aslında hep olduğu gibi, şiir onun önceliği haline gelecekti. Kocası artık dergilerle ve yayınevleriyle görüşmek için Tahran’a gidip gelmesini onaylamıyordu. Babasının gölgesi de hâlâ üzerindeydi. Bir ev kadını olmayı mı seçecekti, şair mi olacaktı?
1952’de, ilk şiir kitabı Esir yayınlandı. Romantik, erotik ve bazen de feminist temalar çevresinde dolaşan şiirleri, modern İran şiirine muazzam bir katkı niteliğindeydi. Dönemin ünlü modern şairleri Nadir Nadirpur ve Feridun-i Muşiri gibi isimlerden ilham alan Füruğ Ferruhzad, edebiyat dünyasında gitgide daha popüler hale geliyor, farklı dergilerden teklifler ve röportaj istekleri alıyordu. Ancak bu durum, eşi Parviz için hiç de iç açıcı değildi. Neticede Ferruhzad ve eşi, 1955 yılında, oğulları henüz bir yaşındayken boşandılar. İran’da uygulanan şeriat yasaları gereği, çocuk babada kalacaktı. Şapur, oğulları Kamyar’ı yıllar boyunca annesine hiç göstermedi.
Çocuğundan ayrı düşmek, maruz kaldığı insanlık dışı muamele ve iftiralar Füruğ’un psikolojisinin ciddi şekilde bozulmasına neden oldu ve genç şair, birkaç ay boyunca hastanede tedavi görmek durumunda kaldı. Buradan ayrıldıktan sonra da babasının evine dönmek hiç içine sinmedi, boşandığı için ve üstüne üstlük bir de şiir yazmaya devam ettiği için babası onu suçlamaya devam ediyordu. Kısa bir süre sonra Tahran’da yalnız yaşamaya başladı.
Füruğ ve kardeşi Emir Mesud
1956’da ikinci şiir kitabı Duvar yayınlandı. İlkiyle benzer temaları işlediği kitabıyla ilgi çekmeye devam etti. Kısa süreyle bir tiyatroda çalıştı ve ertesi yıl, Avrupa’ya seyahat etti. İtalya’da kısa bir süre film setlerinde çalıştıktan sonra Almanya’ya kardeşi Emir Mesud’un yanına gitti. Burada kaldığı süre boyunca Alman şiiri ile ilgilendi, Almanca öğrendi ve ilgisini çeken modern Alman şiirlerinden bazılarını Farsça’ya çevirdi. 1957’de tekrar Tahran’a döndüğünde kardeşine ‘Burayı özledim, meğer benim yerim tozlu Tahran sokaklarıymış’ yazacaktı.
“Şiir kalbin dilidir. Ben bir kadınım. Kalbimle duygularım bir erkeğinkinden elbette farklıdır; eğer bir erkeğin sesiyle konuşursam yürekten konuşmamış olurum.”
1958’de İran’a döndüğünde üçüncü şiir kitabı İsyan’ı yayınladı. Henüz 24 yaşında yayınladığı bu kitap için sonradan şöyle demişti: “Henüz tamamen şekillenmemiştim; kendi stilimi, dilimi ve entelektüel konseptimi bulamamıştım. Aile hayatı dediğimiz küçük ve kısıtlayıcı bir ortamdaydım ama sonra aniden tüm bunlardan uzaklaştım. Çevrem değişti. Duvar ve İsyan kitapları aslında hayatımın iki evresi arasındaki umutsuz birer çekişmeydiler; bir tür kurtuluştan önceki son nefeslerimdi.”
Tahran’da tanıştığı ünlü İranlı yönetmen ve yazar İbrahim Gülistan, Füruğ Ferruhzad’ın hayatında yeni bir evre olacaktı. Gülistan Film Organizasyon Şirketi’nde sekreter olarak işe başlamış, kısa sürede yeteneği keşfedilince şirkette editör olarak yükselmişti. Film kurgusu için eğitim almak üzere İngiltere’ye gitti ve döndüğünde de belgesel projeler üzerinde çalışmaya başladı. Bu sırada Gülistan Film için yapılan diğer projelerle ilgileniyor, bazı filmlerde kısa roller alıyordu.
Yönetmenlik becerisini burada ortaya koyan Füruğ, Tebriz’deki bir cüzzamlılar evi ile ilgili bir belgesel hazırlaması için teklif aldı. Böylece bilinen ilk filmi Ev Karadır (Khaneh Siah Ast) ortaya çıktı. Cüzzam hastalarının izole yaşamını şiirsel bir dille anlatan kısa belgesel, kısa sürede oldukça ilgi çekti ve 1964’te, Almanya Oberhausen’deki Uluslararası Kısa Film Festivali’nde En İyi Kısa Belgesel ödülünü kazandı.
Ev Karadır filmi yalnızca kariyer anlamında Füruğ’un hayatını değiştirmemişti. Çekimler sırasında tanıştığı, el ele diz dize oturduğu cüzzamlı ailelerden birinin küçük oğlu ile bir gönül bağı kurmuştu. Hüseyin adındaki bu küçük oğlan, ona yıllardır görmediği oğlu Kamyar’ı hatırlatıyordu. Burada çok zor şartlar altında yaşamaya çalışan Hüseyin’i evlatlık aldı. “Kamyar’ı düşünmek ve oğlum için dertlenmek beni rahat bırakmıyordu, beni öldürüyordu. Hüseyin geldiğinden beri daha huzurluyum. Aslında bazen onun yüzünde Kamyar’ı görüyorum. Ellerinin tutup saçlarını okşarken Hüseyin mi Kamyar mı diye hiç düşünmüyorum. Farkı yok. Hissediyorum, o benim oğlum…”
1964’te Almanya’da filmiyle ödül aldıktan kısa bir süre sonra Füruğ Ferruhzad, “Yeniden Doğuş” (Tavalodi Digar) adlı son şiir kitabını yayınladı. Bu, onun için gerçek bir yeniden doğuş olacaktı. Daha önceki şiirlerinde ‘şiirin içinde yeterince köklenmediğini’ hissettiğini söyleyen Füruğ, ‘keşke ilk kitabım Yeniden Doğuş olsaydı’ bile diyecekti. Artık yeni dünyaları keşfetmiş, hayatındaki erkekler tarafından sürekli kısıtlanan o alanların dışına çıkmış ve kendini tam anlamıyla ifade edebilmeye başlamıştı.
Birlikte çalıştığı yönetmen İbrahim Gülistan ile aralarında aşk dedikoduları duyulmaya başlanmıştı ve bu da bir kez daha Füruğ’u zor durumda bırakıyordu. Evli ve çocuklu bir adam olan Gülistan, her daim dostça Füruğ’un yanında oldu ama beraber çeşitli toplumsal zorluklara da göğüs germek zorunda kaldılar.
Yeniden Doğuş kitabı yayınlandığında Füruğ kariyerinin ve yaratıcılığının doruğundaydı. Filmler yapıyor, durmadan yazıyor, bazı filmlerde roller alıyor ve bir yandan da yeni hevesi resim ile uğraşıyordu. Ancak ne yazık ki çok kısa bir süre sonra, Şubat 1967’de, ani bir trafik kazası sonucu bu dünyadan ayrıldığında dünyayı daha nice eserlerinden mahrum bırakacaktı.
Öldüğünde henüz 32 yaşındaydı. Entelektüel camia tarafından çok saygı duyulan bir şair ve sanatçı olmasına karşın, İran’ın muhafazakar kesimi tarafından utanmazca yargılanmaya ve kötülenmeye devam ediyordu. Din adamları cenaze namazını kıldırmak istemediği için cenazesi iki gün bekledi ve neticede bir yazar tarafından cenaze töreni yapılabildiğinde, yüzlerce seveni yas içinde bir araya gelmişti.
Kendi gerçeğinin peşini hiçbir zaman bırakmamış olan, hayatını sanatından hiçbir zaman uzaklaştırmayan bu aşk dolu kadın daha uzun bir ömür sürebilseydi şüphesiz tüm dünya onun bakış açısından ve şiirinden bolca nasiplenebilecekti. Ancak kısacık ömrüyle bile, en çok da biz kadınlara ilham olabilmeyi başardı Füruğ Ferruhzad…
“İnandığım başka bir şey de hayatın bütün anlarında şair olmanın gerekliliğidir. Şair olmak, insan olmaktır. Günlük davranışları şiirleriyle hiç bağdaşmayan bazı insanlar tanıyorum. Yani sadece şiir yazdıklarında şair oluyorlar, sonra bitiyorlar. İki yönlü olduklarından fakir, kıskanç, mutsuz, dar fikirli, zalim, pisboğaz, açgözlü bir insan olup çıkıyorlar. İşte, ben bu adamların sözlerini kabul edemiyorum.”
Son kitabı “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına”, ölümünden sonra derlendi ve yayınlandı.
İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına
selam sana ey yalnızlığın garipliği, odayı sana bırakıyorum kara bulutlar her zaman çünkü arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir ve bir mumun tanıklığında apaydın bir giz var onu o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor
inanalım soğuk mevsimin başlangıcına inanalım düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım işsiz devrik oraklara ve tutsak tanelere. bak nasıl da kar yağıyor.
belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el durmadan yağan karın altında gömülmüş olan ve bir dahaki yıl, bahar pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde ve teninde fışkırdıklarında uçarı yeşil saplı fıskiyeler, çiçek açacak olan o iki genç el sevgili, ey biricik sevgili
inanalım soğuk mevsimin başlangıcına
♦
Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.
Daha sağlıklı bir beslenme düzeni geliştirmek onu baş edilemez sandığı hastalıklardan uzaklaştırdı, kullandığı yöntemler ve paylaşımları da binlerce insana ilham oldu. Bu ayki İçerik Kraliçemiz Glutensizdunya.com’un kurucusu Glutensiz Merih!
Glutensiz Merih kimdir? Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?
Bir türlü samimiyetsizliğine alışamadığı kurumsal hayatta geçen 15 sene ardından, eklem ağrıları önce diline sonra eline vurmuş, evde sevdiceklerine yaptığı amatör tarifleri yazmak gayesiyle yola çıkıp kendini deniz suyu içmek/EMF/sarımsaklı öksürük yağı anlatırken bulmuş bir “aykırı” beşerim. Çoğu kişi çocuğu için çıkar yola; oysa ben, kendim için çıktım. Bencilliğimden değil elbet… Mecburiyetten. Profilde belirttiğim üzere; ‘bir yufka yürek at sineği.’
GDC (GlutensizDünyaCom), yaklaşık 2 senedir var. Ender görülen bir tür iltihaplı romatizmanın (ankilozan spondilit) teşhisi için, elinde dosyalar dolusu MR ve röntgenlerle, 10 yıl boyunca çalmadık kapı bırakmamış, alanında en iyi ortopedistlere gitmiş, akla zarar ameliyat önerileriyle sarsılmış, ayakta nasıl durduğuna hayret edilmiş, iş yerinde tüm gün bilgisayar başında, bazı anlar acıdan gözler yaşararak çalışmaya gayret etmiş, dolayısıyla hamileliğe yıllarca cesaret edememiş ve nihayetinde “aşk belki; ama asıl dert söyletir” sözünün temsilcisi olmuş, ev hayatına adapte olmaya çalışırken beslenme konusunda aldığı kararların müspet etkilerini paylaşmaktan keyif alarak yazmaya başlamış biriyim.
Sosyal medyada, özel hayatımda da hiç aktif olmadım; kişisel bir Instagram hesabım hiç olmadı örneğin, Facebook vb. ise aşırı bunaltıyor beni. GDC için olan hesabı da sonradan açtım, bloga yazmaya üşendiğim için. Doğruya doğru.
Instagram deneyiminiz nasıl gelişti? Yüzlerce sağlıklı beslenme ve yemek tarifi içeriklerinin arasında öne çıkmanızı sağlayan şey sizce neydi?
GDC, belki %30 glutensiz tarif içeriyorken kalan kısmı bambaşka konular. Duvara çarpa çarpa veya düşe kalka tecrübe ettiklerim, çok sevdiklerim, deneyip fayda görüp hayret ettiklerim, bazen haşin bulunan veya fazla “dobra” diye firmaların sevmediği eleştirel yazılar, kereviz veya kırmızı pancarla puding denemeleri ve daha mühim, kutusu açılmamış konular… Hatta bazıları epey dertli konular, EMF (Elektromanyetik alan) gibi…
Aslında takip edenlere sormak lazım; neden okuyorsunuz, sıkılmıyor musunuz uzuuun ve bazen atarlı yazılardan diye. Eski değil eskimeyen takipçilerim (IGdaşlarım) bilirler, etkin okuma testleri yaparım arada, yazıya bir şeyler serpiştiririm. Şaşırmayı seviyorlar belki.
Dile getirirsem hoşa gitmez mi, tepki mi alır, okuyan bunalır mı diye çekinmeden ve “sponsorsuz” yazdığım için belki de dikkat çekti. Yaraya tuz bastığım için belki… Sormaya, düşünmeye teşvik ettiğim için belki…
Takipçilerinizden sıklıkla ne tür dönüşler alıyorsunuz?
Bazı yazılar, çocuklar için bilhassa detoks tüyoları içerenler, enteresan sıkıntılara parmak basıyor. Hemen hepsi, ailemle, başımıza geldiği için deneyerek fayda sağladığımız ve herkes bilsin istediğim konular. Dünya tatlısı mesajlar geliyor, günümü aydınlatıyor, şükür.
Ciddi rahatsızlıklarla geçen zamanlardan sonra öğrendiklerinizi paylaşmak için içerik üretmeye başlamışsınız. Diğer sorumluluklarınızın yanında böyle bir işe gönül vermiş olmak nasıl bir deneyim, zorlukları neler?
Gündüz hiç zamanım olmuyor. Ve yazıların çoğu, eğer glutensiz tarif değilse ciddi araştırma gerektiriyor. Geceleri, uyumam gereken geç saatlerde okuyup yazabiliyorum. Melatonine inat! Oysa doğal detoks için en kritik saatler onlar. Ama yazmanın da tadı apayrı. Sahne tozu yutmak gibi sanki…
Fakat sorun şu ki bana sağlıkla alakalı sorular geliyor: Tahlil sonucunu gönderenler, detoks esnasında yaşadıkları sıkıntıları iletip bir yol arayanlar, ilaç danışanlar! Oysa bu çok riskli! Manipülasyona öyle açık ve savunmasız bir alan ki çok üzülüyorum. Bu güvene minnettarım ama öyle olmamalı. Bir doktor dahi uzaktan, klinik bulguları dikkate almaksızın yorum yapmayacakken, hep söylüyorum “hastalık yok hasta var” iken bunu tehlikeli buluyorum ve yazılarımda sıkça hatırlatıyorum: Merih size tavsiye vermez, verEmez!
İçeriklerinizi aktif ve düzenli olarak üretip paylaşabilmek için nasıl bir rutin uyguluyorsunuz?
Planlı asla ilerlemedim. Bence hesabımın sırrı burada. Bir daha yazacağımın garantisi asla olmadı. Son gönderiyi 3 hafta evvel yayınladım mesela.
Asla bir içerik belirlemek için çaba sarf etmiyorum. Sık iletişim olsun, hesap unutulmasın derdim hiç olmadı. 6 veya 60 bin olmasını da önemsemiyorum. Buradan bir beklentim yok çünkü. Çok özel insanlarla karşılaştım burada; öyle naif, öyle sevecen, öyle gösterişsiz ama samimi… Kazancım budur.
Evet haftalarca uğraştığım bir yazıyı az kişi beğenince bir burukluk oluyor; çünkü sessiz ama çok yakından takip edenlerin varlığını biliyorum. Ve bu, sesim eko yapar gibi hissettiriyor bazen, boşluğa konuşur gibi… Ama sonra diyorum ki bir elin parmağını geçmese bile bu sayı, takdir edenlerde nitelik önemli. Özetle daha yazar mıyım ve hangi konuda olur, bilemiyorum. Hesabım bile gizli.
Glutensiz beslenme sizin hayatınızı değiştirdi… Bu tarz beslenmeye başlamak isteyenlere ilk öneriniz ne olur?
Beslenme anlamında çok hatalar yaptığımı, “bu hastalık ömür boyu sizinle ama biz, ilaçlarla onu uyutmaya ve bu senelerinizi daha rahat geçirmenizi sağlayacağız” yaklaşımı sonucu yaptığım araştırmalarla ve çok geç fark ettim. Ve bugün kesinlikle emin olduğum bir şey varsa, ister romatizmadan söz edelim, ister tiroid veya başka bir otoimmun hastalık, ne yediğimize göz atmadan ve eski alışkanlıkları değiştirmeden, iyileşmeye giden yolun en önemli kısmı eksik kalıyor. Düzenlenen tedavi ne olursa olsun.
Gözde büyütmemek ve mahrum kalmışlık hissiyle kendini hapsetmemek lazım. Glutensiz harika seçenekler var. Bir anda olmuyorsa kademeli olarak (belli öğünler özelinde) bile bırakarak çok fark görecekler. Üzmeden, yormadan… Ve tek değil, birden fazla sıkıntının yok olduğunu veya azaldığını görerek noktaları sonradan birleştirecekler… Bir zaman sonra, arada kaçamaklar olunca “şifa olsun” diyerek kendilerini hoş görecekler. Ben görüyorum ve kaçamakları seviyorum. Herkese bol şans!
Mimaride çığır açan fikirleri ve tasarımlarıyla Zaha Hadid, Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde!
Zaha Hadid kimdir?
Zaha Hadid, 31 Ekim 1950’de, Irak’ın başkenti Bağdat’ta doğdu. İngiliz asıllı bir Iraklı olduğundan, aynı coğrafyada doğan kadınlara nazaran biraz daha şanslıydı. Sanayici bir baba ve aktris bir annenin kızı olarak çocukluğundan beri ilgi alanlarına yönelecek desteği bulabilmişti. Sayılar, şekiller ve tasarım, onun her zaman ilgisini çekmişti. Küçük yaşlarda yanında bir not defteri taşıma alışkanlığı vardı; onu büyüleyen şekilleri bir araya getirmek onun için her zaman heyecan vericiydi.
Üniversite eğitimi için yöneldiği ilk okul, Beyrut Amerikan Üniversitesi Matematik Bölümü’ydü. Sonrasında London Architectural Association’da Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Mezun olur olmaz, 1977’de ortağı olacağı Office for Metropolitan Architecture’da çalışmaya başladı. Burası dahil pek çok kurumda mimarlık alanında dersler verecek, Harvard ve Illinois Üniversiteleri gibi prestijli kurumlarda eğitmenlik yapacaktı.
Aldığı eğitimler ve mesleki tecrübeleri, mimari hayalleri ile birleşince ortaya tamamen kendine özgü bir tarz çıkarmış oldu Hadid. Projeleri birçok kez inşa edilemeyecek kadar karmaşık bulundu ancak usta mimar her seferinde uçuk hayalleriyle gerçekliği bağdaştırmanın bir yolunu buldu. Bazı projeleri çok pahalıya mal olduğu için eleştirilse de, tamamlanan her eseri tüm dünyada hayranlık uyandırmayı başardı.
1980’lerin sonunda ortaya çıkan postmodern bir mimari akım olan dekonstrüktivizm, Zaha Hadid’in adıyla birlikte anılan akımdır. Yapıyı bir araya getiren temel parçaların bütünlüğünün bozulması, yüzeylerdeki deneysellikler ve bütünüyle özgün bir kargaşa içeren dekonstrüktivist eserler, bilimkurgu filmlerindeki uzay çağı yapılarını anımsatan bir tarzda tasarlanırlar. Zaha Hadid’in tarzı, doğal ve organik oluşumlardan, kıvrımların geometrisinden ve bütünüyle kullanılabilir pratik sistemlerden beslendiği için tamamen kendine özgü olmasıyla mimarlık alanında çığır açabildi.
Iraqi architect Zaha Hadid in her London office, UK, circa 1985. (Photo by Christopher Pillitz/Getty Images)
2004 yılında Pritzker Mimarlık Ödülü’nü alan ilk kadın mimar olarak tarihe geçen Zaha Hadid, 2008 yılında da Forbes Dergisi tarafından hazırlanan Dünyanın En Güçlü 100 Kadını listesinde 69. sırada gösterildi.
2016 yılında aniden hastalanan Zahid, bronşit tanısı konulmasından bir gün sonra, 31 Mart 2016’da ani bir kalp krizi sonucu 66 yaşında aramızdan ayrıldı.
Zaha Hadid’in muhteşem eserleri
Almanya’nın Weil Am Rhein şehrindeki Vitra İtfaiye Binası, Zaha Hadid’in inşa edilen ilk projesi. Çarpışan düzlemler adını verdiği bu tasarımıyla tüm dünyanın ilgisini çekmeyi başarmıştı.
İspanya’nın Zaragosa şehrinde inşa edilen bu köprü, Ebro Nehri üzerinde bulunuyor ve 280 metre uzunluğunda. Yaya yolu üzerinde kurulmuş olan sergi alanlarını içeren köprü, dünyanın en ilginç tasarımları arasında.
Riverside Müzesi tasarımı, Zaha Hadid’in Britanya’daki ilk büyük tasarımı kabul ediliyor. İskoçya’nın başkenti Glasgow’da yer alan eser, kendine has çapraşık çatısı ve özgün renk skalasıyla dekonstrüktivizmin örnekleri arasında.
Londra Su Sporları Merkezi: 2011 yılında tamamlanan yapı, 2012 yılında Londra’da düzenlenen Yaz Olimpiyatları için tasarlanmıştı. Nehrin kenarında konumlandırılan yapıda suyun doğal hareketlerini çağrıştıran detaylar, olimpik müsabakalar için kullanışlı ve bol kapasiteli bir alan yaratıyor olmasıyla da çok işlevsel.
Haydar Aliyev Kültür Merkezi: Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in adına Bakü’de yaptırılan binanın tasarımı ile Zaha Hadid, 2014 yılında Londra Tasarım Müzesi Ödülleri’nde En İyi Tasarım Ödülü’nü almıştı.
Pekin’deki Galaxy SOHO isimli bu yapı, kompleks bir alışveriş merkezi konseptinde tasarlandı. Çin’deki ikinci büyük Zaha Hadid eseri ise, Ekim 2019’da açılacak olan ve dünyanın en büyük havaalanı olarak nitelendirilen Beijing Havalimanı olacak.
İtalya’daki Afragola/Napoli Hızlı Tren İstasyonu, Zaha Hadid’in ölümünden sonra hayata geçirilen ilk projesi.
Bu proje, Zaha Hadid’in İstanbul-Kartal için hazırladığı kentsel dönüşüm projesi. 2006 yılında hazırlanan ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi (İMP) tarafından düzenlenen yarışmanın kazananı olarak kabul edilen projenin üzerinde yıllardır tartışılıyor.
♦
Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.
Hayat beş sene öncesine göre daha mı kolay yoksa daha mı zor bilemiyorum. Sanki akıllı telefonları elden düşürmemek, sosyal medya bağımlısı olmak, herkese ve her şeye her an ulaşabilmek ve bu durumun, kendini başkaları ile kıyaslamayı, hep daha fazlasını istemeyi, sürekli parlak ve pürüzsüz bir hayat sürüyormuşçasına davranmayı getirmesi… Bu döngünün dışında kalmak çok zor, çünkü zamanın ruhu illa ki herkesi etkiler ve o girdabına davet eder… Ve sen pek de doğru bulmasan da kendini usul usul tam da olmanı istedikleri noktada bulursun.
Mesela ben, sosyal medya ve sanal dünya ile ilişkim çok az olmasına rağmen son birkaç senemi amaçsız bir kusursuzluk telaşı içinde geçirdiğimi fark ediyorum. Saçlarım, cildim, tırnaklarım, kıyafetlerim, evim, arabam harika olmak zorunda. Yeni hobiler edinmeli, dünyayı görmeli, çok okumalı, kendimi donatmalı, spora da sanata da zaman ayırmalıyım, aileme de sevgilime de arkadaşlarıma da. Üstelik işimden gücümden de asla geri kalmamalıyım. Çok başarılı olmalı, zekamı ve yeteneğimi cümle aleme göstermeliyim. Daha yüksek hedefler koyup onları tutturmak için soluksuz çalışmalıyım. Tüm bunları dört dörtlük gerçekleştiriken de gülümsemeyi, asla yorulmamayı, kesinlikle motivasyonumu kaybetmemeyi özetle iyi olmayı ve iyi hissetmeyi de başarmalıyım.
Tamam kabul, bu kötü bir tablo değil aslında. Ama işte, resme nereden baktığınız manzarayı çok değiştiriyor. Evet; başarılı, güzel, pozitif insanlar olarak yaşamak ne kadar da şahane. Peki öyleyse neden bu isyan? Neden bu itiraz? Benim itirazım bunları gerçekleştirme çabasına veya gerçekleştirmiş olmaya değil. Benim itirazım, hayatımızın yalnızca abartılı bir iyi olma ve iyi hissetme döngüsünde olması gerekliliği üzerine yapılan dayatmaya. Bu dayatmanın aslında bir pazar malzemesi oluşuna ve bu pazarın ağırlıklı olarak kadınları hedef almasına. Mesela, benim kariyerinde zirveyi zorlarken, heykel yapmaktan da geri kalmayan, kişisel bakımına da sevdiklerine de zaman ayırmak için günü sayısız parçaya bölen ve bunları gerçekleştirmeye çalışırken mütemadiyen gülümsemek ve dolayısı ile iyi hissetmek, evrene ve çevresine pozitif enerji yaymak zorunda hisseden erkek tanıdıklarım yok. Ama bu durumu kendisinde olması gereken bir özellik olarak düşünüp, bu özellikleri bünyesinde toplayabilmek için ciddi mesai harcayan çok fazla kadın tanıdığım var. Çünkü zamanın ruhuna uyum sağlamaya çalışan tüm kadınlar kusursuz olmak zorunda. Hem mental hem de fiziksel olarak.
Bu durumun yalnızca kadınlardan bekleniyor oluşu bana adil gelmiyor. Kadınlar olarak, doğamız gereği aynı anda pek çok işi kotarabildiğimiz doğru ama neden bu kadar yükleniliyor ki bize? Benim de kendimi zaman zaman kötü hissetme, gülümsememe, trafikte küfür etme, o hafta aileme veya arkadaşıma zaman ayıramama durumum olmalı. Sevgilimin karşısına harika stilim, kusursuz saçlarım, parlak tenim, mükemmel sürülmüş ojelerimle çıkmamaya ve onun keyfini daha da yerine getirmek için şirinlik muskası olmaya ant içmiş bir anahtarlık olmamaya hakkım olmalı. Kendimi yorgun ve keyifsiz hissettiğimde bunu da sonuna kadar yaşama seçeneğim olmalı. Hayatımda hiçbir sıkıntı yokmuş ve asla olmayacakmış gibi iyi olma ve iyi hissetme zorunluluğunun kadınların uyması gereken bir çağ kuralı olarak pazarlanması, bol sloganlı, harika hayat harika sen temalı kişisel gelişim pazarının ağırlıklı olarak kadınlara yönelik hareketi üzerine düşünmek gerekiyor sanırım. Özellikle de sosyal medyanın hayatımıza bu kadar sirayet edişinden sonra bu durumun daha da çığrından çıkması üzerine de düşünmeli.
Çözüm önerim var mı? Maalesef yok. Sadece kendimi bu kusursuzluk telaşından biraz da olsa sıyırabilirim. Ama çok yürekten dilediğim bir şey var, o da kadınların içinde bulundukları girdabı fark edip, mükemmel olma yarışından kendi rızaları ile ayrılarak, mükemmel değil, olmak istedikleri gibi, gerçekten hissettikleri gibi olmaları.