Dijital Topuklar bu yıl “Cüret Et” temasıyla Kasım 2019’da gerçekleştirilecek. 2018 yılında tutkusunu arayanların/bulanların hikayelerini dinlemenin kendi yolculuğumu da dönüştürdüğünü anımsıyorum. Bu yıl cüret edenlerin cesaretlerini nereden aldıklarını dinlemek için sabırsızlanırken kendi yaşamımda nelere, neden cüret ettiğimi de düşündüm.
Bazı sorular
Cesaretin özü nereden gelir? Cesaret ettiğimiz şey en nihayetinde idealleştirdiğimiz bir arzuyu gerçek kılmak değil midir? Bunun ilk adımı da o arzuyu keşfetmek olabilir mi?
Her davranışımız bir amaca hizmet etmek durumunda değil elbette ama kendi yaşamımızı anlamlandırırken neler yaptığımıza bir de bu gözle bakmaya ne dersiniz? Victor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı kitabında “İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır” der.
Şimdi sizden bir not defteri açmanızı ve “Yaşam Amacı”nızı yazmanızı rica ediyorum.
Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek, ünlü olmak, bir aile kurmak, yazar olmak, zengin olmak, insanlara yardım etmek, bir konuda öncü olmak, başka bir konuda uzmanlaşmak. Bunların hepsi, herhangi biri ya da hiçbiri. Kendi amacınızı yazın, sizi sabah yataktan kaldıran/kaldıracak o durumu tasvir edin.
Bu şimdilik bir kenarda kalsın.
Davranışlarımızı ne tetikler?
Geçtiğimiz günlerde Louise Evans’ın bir Ted konuşmasına denk geldim. Onun ilhamıyla gündelik yaşamımızdaki tepkileri inceleyelim; Louise herhangi bir olay karşısında vereceğimiz tepkileri/yapacağımız seçimleri 5 sandalye metaforuyla açıklıyor:
Kırmızı Sandalye: Saldır (Başkalarını ve bizden bağımsız işleyen süreçleri suçlayan bir yaklaşımdaysak.)
Sarı Sandalye: Kendinden şüphelen (Potansiyelimizden ve becerilerimizden kuşku duyuyor; en acımasız eleştirileri kendimize yöneltiyorsak.)
Yeşil Sandalye: İncele (Durup düşünmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorsak.)
Mavi Sandalye: Keşfet (Soru sormaya, davranışlarımızın gerçek sebeplerini incelemeye başladıysak.)
Mor Sandalye: Bağlan (Hem kendimizin hem diğerlerinin neyi/neden yaptığının farkında olarak olayları değerlendirmeye başladıysak.)
Bir hedefiniz vardı ve bu yolda ilerlerken bir şeyler yanlış gitti. Uzun zamandır beklediğiniz toplantı iptal oldu, iş görüşmeniz çok kötü geçti, eşinizle kavga ettiniz, yolladığınız makale reddedildi ve liste uzar gider.
Böyle bir durumda, hangi sandalyede otururdunuz? Kırmızı, sarı, mavi? Şimdi o sandalyede oturduğunuzu hayal edin. Not defterinizdeki diğer sayfayı açın ve neler hissettiğinizi yazın. Bu sadece size özel, o yüzden dilediğinizi yazabilirsiniz. Saldırgan hissediyorsanız belki ortalığa küfür etmek geçecek içinizden, kendinizle ilgili şüpheleriniz varsa en acımasız eleştirileri oklarını kendinize çevireceksiniz, durup dinlemek de isteyebilirsiniz. Ne geliyorsa içinizden yazın.
Tepkilerini ölç
Elinizde iki belge var: Biri yaşam amacınız, diğeriyse karşılaştığınız bir zorluk karşısındaki tepkiniz. Tepkinizi tekrar okumanızı ve kendinize dürüstçe sormanızı istiyorum: Bu doğru mu?
“Elbette doğru!” diyecek iç sesinize bir selam çakıp gülümsemenizi ve tekrar sormanızı istiyorum: Bu doğru mu?
Ben gerçekten bu durumun bir kurbanı mıyım? Etrafımdaki herkes ve her olgu bir araya gelerek beni bu zor duruma sokmak için mi uğraştı? Ben gerçekten o kadar yeteneksiz olsam o makaleyi yazabilir miydim? O işten reddedilmemin bütün sebebi görüşmede söylediğim bir tanecik cümle miydi? Durup düşünmeye sorgulamaya beş dakika bile ayıracak vaktim yok mu? Bütün öfkeme rağmen karşımdakinin neden böyle davrandığını hiç mi merak etmiyorum?
Lütfen dürüstçe sorun: Bu hissettiğiniz doğru mu yoksa kendinize anlattığınız bir hikaye mi?
Davranışlarınız yaşam amacınıza ne ölçüde hizmet ediyor?
Yaşam amacınızı belirlediniz. Bu yolda karşılaştığınız soruna tepkinizi gördünüz ve bu tepkinin gerçekliğini sorguladınız.
Şimdi amacınıza geri dönmenizi ve kendinize tekrar sormanızı istiyorum: Bu davranış biçimi sizin amacınıza hizmet ediyor mu?
Eğer ediyorsa ne mutlu. Çoğunlukla deneyimlerimiz bunun aksi yönünde. Bir hışımla aldığımız kararlar, söylediğimiz sözler, attığımız ters yönde adımlar… Bütünün içinde baktığımızda ne yazık ki bizi asıl istediğimiz yere ulaşmaktan alıkoyuyor.
Bu konuda da yapabileceğimiz şeyler var. Bu iş olmadıysa bir başka işe başvurmayı, bir kavga olduysa onun yıktıklarını yeniden toparlamayı, kendimize güvenimiz dağıldıysa kaldığımız yerden kendimizi yeniden ayağa kaldırmayı seçebiliriz.
Jean Paul Sartre, “Kendi yaşamınızı inşa etmenin ötesinde yaşamın başka amacı yoktur” der. Her seferinde yeni bir seçimle, adım adım, yavaş yavaş, istediğimize ulaşmak için kendimize en değerli hediyeyi: “seçme şansını” verebilir ve o dilediğimiz yaşamı inşa etmeye cüret edebiliriz.
Bir süredir yazmaya niyetlendiğim yazıyı her seferinde “bu konu olmaz, bu hiç olmaz, herkes bunu biliyor zaten” diyerek erteledim ve kendi kendimi eledim. Ta ki Dijital Topuklar takipçilerinin geçtiğimiz günlerde düzenlenen ilk fiziki buluşmasına misafir olana dek.
Birbiriyle deneyim alışverişine gelmiş bir avuç kadın tanışıp konuşuyordu. Aralarından hayat hikayesi pek çok kişiye ilham olabilecek, güzel, akıllı birisinin; içine sıkışmış ufak sesiyle anlattıkları hepimizi duygulandırıyor ve yaşadığı zorlukları dingin kabullenişi bizi kendisine hayran bırakıyordu. Onun çekingen konuşmalarında kendi kendine koyduğu sınırları dinlerken, yazmayı daha fazla ertelememeye karar verdim. Birbirine tek kelime dahi etmemiş yabancı iki kadın olarak havaya asılan sözcüklerde buluşan ortak hallerimiz, bazen garipsediğimiz iç dünyamızda yalnız olmadığımızın ispatıydı ve ne kadar da rahatlatıcıydı. İkimizi de yapmak istediğimiz şeylerden geri tutan her ne ise, belki yazdıkça çözerdik.
Adım Pelin Onat. Yirmiyi aşkın yılımı reklamcılık sektörünün bulaşıcı hastalığı mükemmeliyetçilik sendromundan muzdarip biri olarak geçirdim. Son yedi yıldır ajanslarda çalışmak yerine, kendi işimi yapıyor ve markalara iletişim danışmanlığı veriyorum. Bu düzen değişikliği elbette ki güle oynaya olmadı.
Hayatımın uzun bir dönemi heplik hiçlik tuzakları içinde geçti; bir diğer deyişle “Ya en iyisi olsun ya hiç olmasın” diyerek… Sıradanlık, rutin gibi kelimeleri duyunca ürperiyordum. Ben yaparsam en iyisini yapmalıydım, daha önce hiç duyulmamış fikirlerim olmalıydı, en sıra dışı rotalara seyahat etmeliydim, en etkileyici sunumu hazırlamalı, en yeni trendleri takip etmeli, hiçbir hataya izin vermemeli, mutlaka karşımdakini şaşırtmalıydım, o ödül bizim olmalıydı… Reklamcılık insanda büyük oynama, büyük kazanma hırsını besliyor; ve bu hırs hayatın tamamına fark ettirmeden sızıveriyor. Yorulmuştum.
Sonra yıllar içinde far kettim ki (bu fark edişlerin vesileleri ayrı birer yazı konusu) bunların hepsi gerçekte kendimizi başkalarına beğendirmeyle, değer görmekle, övgüyü toplamakla ilgili – karşımızda iletişim kurduğumuz kişinin gerçek ihtiyacını karşılamakla ilgili değil. Halbuki yaptığımızı söylediğimiz iş iletişimin ta kendisiydi.
Hem kendi birikimimi kullanabileceğim, hem de butik ölçekte, markalarla samimi ilişkiler kuracağım ticari bir yapı olamaz mıydı? Hayatım, beklentilerim, beğenilerim sadeleşirken iş hayatımın da aynı rotada değişmesi mümkün müydü? Eğer denemeye cesaret etmeseydim hiçbir zaman mümkün olduğunu bilemeyecektim.
Şöyle bir durup geriye baktığımda, eksik taşlar tıkır tıkır yerine oturdu. Gördüm ki büyük projeler, büyük kazançlar içinde birbirimizle yarışırken karşımızdakinin ihtiyacını en basit şekilde çözmeyi küçümsemişiz. Hep en karmaşık görüneni yapmaya gönüllüymüşüz de, kolay görünen işe burun kıvırmışız. Egomuzu öylesi okşadığı için…
Karmaşık olanı bir anda yapmak zor olduğundan, hep ideal zamanı bekleyip çözümü ertelemişiz. Erteledikçe problemi büyütmüşüz, büyüdükçe problemden iyice kaçmışız. Bu sarmal böyle devam etmiş. Halbuki kaçmakla hiçbir problemden kurtulamıyoruz. Bütün kavgamızı başkalarıyla vermek üzere silah kuşanırken, en büyük düşmanımız olan kendi egomuzu görmezden geliyoruz. O kendini, yaptıklarını, bildiklerini çok önemseyen halimiz, aslında huzuru bizden uzaklaştırıyor ve bizi atıllaştırıyor.
İşte Dijital Topuklar buluşmasında o yazmasını ve deneyimlerini paylaşmasını çok dilediğim genç kadınla bizi buluşturan tam da buydu: Kendi kendimize kurduğumuz mükemmellik tuzakları.
Peki aklı selim biri bu kötülüğü kendine neden yapar? Kendini acımasızca dış dünyayla kıyasa soktuğu için. İnsanı yetersiz hissettiren konu, kıyası yanlış yerle yapması. Başkalarıyla kıyasa girdiğimizde sahte inançlarımızı besleyecek örnekleri mutlaka bulur, hep kaybederiz. Bizden daha akıllısı, daha cesuru, daha güzeli, daha zengini mutlaka vardır ve kendimizi hiçbir zaman yeteri kadar iyi hissedemeyiz.
Nihayetinde neye inanıyorsak o oluruz. İnandığımız şey gerçek olsa da olmasa da, hayatımızı belirler.
Eğer fikirlerimizin dinlenmeye değer olmadığını düşünüp yeterince mükemmel bulmazsak, başkalarının onları beğenme seçeneğini kendi kendimize eleriz.
Oysa gerçek kıyas dünümüzle bugünümüz arasında kendimizle yapacağımız kıyastır ve gerçek başarı dünümüze göre bugün daha güçlü ve mutlu olabilmektir.
Dün sorun yaşadığımız o ilişkide ilk uzlaşma adımını atarak, bir kavgada ilk gülümseyen olarak, anlatmak isterken dinlemeye başlayarak, bir kitabın ilk cümlesini yazarak nihayetinde hedefimize varabiliriz. Adım adım…
En az başkalarına olduğu kadar kendimize de merhamet etmemiz gerek. Herkes kendi inandığı yolda yürürse mutlu, iş hayatı nerede şekillenmiş olursa olsun dününe göre hedefine bir adım yaklaşmışsa herkes başarılı. İlla adımızı altın harflerle yazdıracak bir buluşa imza atmamız gerekmiyor. Küçük adımlarla dünümüze göre bugün bir arpa boyu yol daha ilerlemek… Tüm odağımızı buna çevirdiğimizde, dünyamız da değişiyor.
Öğrendim ki asıl başarı basite yeterince önem verebilmekte. Çünkü ne başlangıçta atılacak o ilk adım olmadan yolculuğu tamamlamak mümkün, ne de yazılacak o tek cümle olmadan bir kitabı bitirmek. Yapacağımız hiçbir şeyin mükemmel olmasına da gerek yok, sadece bizi yansıtsın yeter. Sevdiğim bir arkadaşımın atölyesinde duyup kalbime yerleştirdiğim söz şöyle diyor: “Sadece en güzel sesi olan kuş ötseydi, orman çok sessiz bir yer olurdu.”
Basit olanın kıymetini deneyimlediğimizde, göreceğiz ki hayatın her alanında hedefimiz doğrultusunda dünümüze göre bugün atacağımız küçük adımlar bizi mucizelere taşıyacak.
Hayatın sıradanlığı içindeyken, her gün oturduğumuz ofisteki masamızda mutlu kalabilmeye başlayacağız. Karşımızdakine nasıl fayda sağlarım diye düşünecek, yaptığımız işe (mecbur olmamamıza rağmen) küçük bir artı değer ne katabiliriz diye araştıracağız. Çünkü sadece kendi dünümüze göre daha iyi olmak için yarışacağız ve bunu adımlarımızda ısrarcı olarak yapacağız.
Tam da bu yüzden; Mükemmellik tuzağının çözümünün küçük adımların sihrinde olduğuna inanıyorum. Bir hedefe yöneldiğimizde atacağımız ilk ve son küçük adımın sihrinde.
Sıradanlığın içindeki küçük mucizelerde.
Japon estetiğinde mükemmeliyetçilik karşıtı görüş olarak özetlenen Wabi Sabi anlayışının dinginliği hepimize iyi gelecek. Bu da bir sonraki yazının konusu olsun.
Hepimizin kendi hayatı için bugün yapabileceği bir şeyler var.
Şu an kendimize sorsak: Dünümüze göre yarın bizi daha güçlü kılacak o küçük adım ne? Bu adımı atmaya cesaret edecek miyiz?
Fragmanını izlediğimden beri vizyona girmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Bu yüzden ne bileti alırken on sekiz yaş sınırı ile karşılaşmak, ne de salondaki tek seyirci olmak filme duyduğum merak ve ilgiyi kaybettirmiyor. Biliyorum içinde yaşadığım coğrafyanın kaçınılmaz bir sonucu bu. Kendi kendimize koyduğumuz kurallarla daha karmaşık hale getirmiyor muyuz yaşamımızı? Sahi kim karar veriyor hangi filmi kaç yaşındakilerin izleyebileceğine? Akıl yaşına göre mi yoksa ruhun olgunluğuna göre mi yapılıyor acaba bu sınıflandırma? İkisi birbirinden çoğu zaman faklı çıkıyor da…
“Zoe.” Yapay zeka ile olan ilişkimizi ve düşünüp düşünüp içinden bir türlü çıkamadığım kimlik kavramını bana uzun uzun yeniden sorgulatan bir film. Henüz insan insana iletişim kurmayı, birbirimize empati yapabilmeyi, tolerans göstermeyi tam olarak kavrayamamışken, insan ve yapay zeka arasında kurulacak bir ilişkiye, birlikte çalışmaya, arkadaş olmaya, hayatı kendimiz gibi olmayanlarla paylaşmaya ne kadar hazırız acaba?
Her şeyin üzerinde hakimiyet kurduğumuza bu kadar emin olduğumuz bir dönemde, aynı zamanda “insan” olarak varoluşumuzun en basit, en temel fonksiyonlarını da yavaştan yitiriyor olmamız büyük bir çelişki değil mi? Artık çoğu zaman doğal yollarla hamile kalamadığımız, normal yöntemlerle giderek daha az doğum yapabildiğimiz, dış yardım almadan yürümeyi, konuşmayı zar zor öğrendiğimiz gibi, kendi doğamızda sevemiyor ve diğerleriyle bağlantı da kuramıyoruz oysa. O yüzden gözümüz, yüreğimiz sürekli küçücük soğuk mavi ekranlarda. Hipnotize olmuşçasına beklediğimiz, “çevrimiçi” yazısını görünce sevinip, bize yazdığını veya paylaşımımızı beğendiğini görünce havalara uçtuğumuz ve aslında gerçekliği göreceli ilişkilerde arıyor, bulduğumuzu sanıyoruz aşkı… Hikayemize kaç dakikada baktığı ile karşılıyoruz zihnimizin iflah olmaz dopamin açlığını. Algoritmalar bizi bizden daha iyi tanıdığı için onlardan öğreniyoruz bize uygun olan ya da tanıyor olabileceğimiz kişileri.
“Bir kahve içelim mi?” diye sormak sadece dört kelime ile bağlantı kurmamıza yetecekken aramıza bulutun sonsuzluğunda kaybolan onlarca ifadesi sarı, hatta ne ifade ettiği de tam belli olmayan ya da anlamı göreceli suratlar koyuyoruz. Aramızdaki mesafeyi en çok kendimiz açıyor, sonra bize benzemeyen herkesi takibimizin ve ilgimizin dışında bırakıyoruz. Zora gelmekten, karşı çıkılmaktan, zıt fikirleri duymaktan haz etmiyoruz. Biri olur da işimize gelmeyen bir yorumda bulunursa tek tuşla onu listemizden çıkartıveriyor böylece yaşamımızdan da siliverdiğimizi düşünüyoruz.
Çünkü bunlarla baş edebilmek için kendimizi geliştirmemiz gerektiğini biliyor ama ne denli geliştirirsek geliştirelim asla o büyülü fotoğraflarda gördüğümüz gibi güzel, yakışıklı, başarılı veya mükemmel olamayacağımızdan korkuyoruz. Yetememek, beğenilmemek ve o “takip dışında” kalan gruptan olmak istemiyoruz. Çünkü “ait olmak” üstünde pek durmasak da en büyük ihtiyacımız. Gerçekten ait olmak, bir arada olmak istediğimiz şeyler için savaş veriyor muyuz peki? Orası muamma!
Biliyor musunuz, iki insan arasındaki bağlantı milisaniyelik anlarda saklı aslında. Ufacık kaçamak bir bakışta, karşıdan karşıya geçerken biri kolumuza dokunup bizi tutuverdiğinde, içten bir kahkahayı paylaştığımızda, aynı tabaktan yediğimiz bir yemekte, bazen yağmur damlalarını avucumuzda hissettiğimizde ya da sevinçten ağladığımızda, el ele verip tüm farklılıklarımızla ortaya yepyeni, ikimizden de daha güzel, daha güçlü bir şey çıkarttığımızda, bize benzemeyeni dışlamak yerine onu da aramıza dahil ettiğimizde, hadi otur anlat bakalım deyip elimizi omzuna attığımızda, cevap vermek için değil anlamak için dinlediğimizde, zihnimizle tanıyıp hislerimizle benimsediğimizde.
İşte o zaman gönülden gönüle, beyinden beyine, tenden tene görünmeyen köprüler inşa ediyoruz. İnsanlık olarak belki de en özel, en büyük yeteneğimiz bu değil mi? Hissedebiliyoruz, sevebiliyoruz. Sevdiğimiz kadar da var olabiliyoruz.
Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde bu kez, dünyaca ünlü yazar J. K. Rowling’in öyküsünü paylaşacağız…
1990 yılında, 4 saat rötar yapan bir Manchester-Londra tren seferinde seyahat eden genç bir kadın, büyücülük okuluna giden küçük bir oğlanın hikâyesini yazmayı hayal ediyor ve notlar alıyordu… Yazdığı ilk roman, on farklı yayınevi tarafından reddedildikten sonra, başka bir yayınevinin dikkatini çekmeyi başardı ve “Harry Potter ve Felsefe Taşı”, 1997 yılında Bloomsbury Children’s Books yayınevi tarafından yayımlandıktan sonra, dünyanın en çok okunan kitapları arasında girdi.
J. K. Rowling kimdir?
Joanne Rowling, 31 Temmuz 1965’te İngiltere’de dünyaya geldi. Çok küçük yaştan itibaren kitaplarla haşır neşir olan Rowling, henüz 6 yaşındayken “Tavşan” isimli bir kitap yazmıştı. 11 yaşına geldiğinde, 7 lanetli elmasa sahip olan insanlarla ilgili olan ilk fantastik romanını yazdı.
18 yaşında Exeter Üniversitesi’nde Fransızca ve Klasik Edebiyat üzerine eğitim aldı. Eğitiminin bir kısmını tamamlamak üzere bir sene Paris’te yaşadı. Bu süreçte dil ve klasik edebiyat üzerine yaptığı çalışmalar, daha sonra Harry Potter kitaplarındaki Latince temelli kavramları yaratmasında etkili olacaktı.
Üniversite eğitimi bittikten sonra Londra’ya taşındı ve burada çeşitli işlerde çalışırken, bir yandan da büyük bir fantastik kitaplar serisini tasarlamaya başladı. Kendi anlattığı hikâyeye göre, 1990 yılında Manchester’dan Londra’ya giden ve 4 saat rötar yapmış bir trende seyahat ederken, serinin ilk kitabı olacak olan “Harry Potter ve Felsefe Taşı” ile ilgili ilk notlarını almaya başlamıştı.
Bu sırada İngilizce öğretmeni olarak çalışmak üzere Portekiz’e taşınan Rowling, 1992 yılında ilk evliliğini yaptı ve ertesi yıl, ilk çocuğu Jessica’yı doğurdu. 1994 yılına gelindiğinde, eşi Jorge Arantes ile ayrıldılar ve Rowling, kızı Jessica ile beraber İngiltere’ye döndü. Döndüğünde, tek geçim kaynağı işsizlik maaşıydı ve çantasında Harry Potter ve Felsefe Taşı’nın ilk üç bölümü hazırdı.
Seri tüm dünyada 400 milyon kopya satarak en ünlü serilerden biri haline geldiğinde, Jo Rowling 1 milyar doları aşan bir servete sahip olacaktı ve Birleşik Krallık’ın en zengin kadını ünvanını alacaktı.
Kadın değilmişsin gibi yap!
Yalnız bir anne olarak kızıyla Edinburgh’ta öğretmenlik yaparak geçinmeye çalışan Rowling, bir yandan hayalindeki fantastik romanlar serisini taslaklamaya devam ediyordu. Bu sırada hazır olan ilk üç bölümü on farklı yayınevine gönderdi ve hepsi de kitapla ilgilenmeyi reddetti. Sonunda Bloomsbury Children’s Books yayınevi, 1997 yılında kitabı yayımlamayı kabul etti.
Ancak yayıncısı Joanne Rowling’e kitabı farklı bir isimle yayınlamasını teklif etmişti. Bir kadın yazar tarafından yazıldığı bilinirse, kitabın genç oğlan çocukları tarafından tercih edilmeyeceği düşünülmüştü. Bu yüzden ismine babaannesinin ismi olan Kathleen’in baş harfi de eklendi ve Harry Potter ve Felsefe Taşı, J. K. Rowling ismi ile yayınlandı.
Kitabın 1998 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde de yayımlanmasının ardından, serinin diğer kitapları da yayınlandı ve kısa sürede satış rekorları kırmaya başladı.
2001 yılında serinin ilk filmi Warner Bros. tarafından sinemaya uyarlandı ve Harry Potter, artık dünyaca ünlü hale geldi. Aynı yıl J. K. Rowling, Harry Potter’ın okul kitaplarından biri olarak tasarladığı “Fantastik Canavarlar Nelerdir ve Nerelerde Bulunurlar?” ve “Çağlar Boyu Quidditch” kitaplarını yayınladı.
2001 yılında J. K. Rowling, dünyaca ünlü bir yazar olma yolunda ilerlerken Dr. Neil Murray ile evlendi ve iki sene sonra oğlu David’i ve 2005 yılında da ikinci kızı Mackenzie’yi doğurdu.
Hayatı artık eskisinden çok daha hareketli hale gelmiş olan Rowling, bir yandan hayır işleri ile de uğraşırken yazmayı bırakmadı ve 2008 yılında yayınlanan “Ozan Beedle’ın Hikayeleri” kitabının gelirinin tamamı, Rowling’in kurduğu çocuklara yönelik uluslararası bir yardım derneği olan Lumos’a bağışlandı.
2011 yılına kadar serinin diğer kitapları da filmleştirildi, son kitap olan “Harry Potter ve Ölüm Yadigarları”, iki film olarak piyasaya çıktı. Toplamda 8 Harry Potter filmi, artık tüm dünyada biliniyordu.
2012 yılında J. K. Rowling, ilk polisiye romanı “The Casual Vacancy”i yayınladı. 44 dile çevrilen bu kitap, 3 sene sonra BBC tarafından mini televizyon dizisi olarak da uyarlandı. The Cuckoo’s Calling, The Silkworm ve Career of Evil romanları, The Casual Vacancy’nin devamı olarak Little, Brown yayınevi tarafından yayımlandı.
J. K. Rowling, bugün artık tüm dünyada tanınan ünlü ve zengin bir yazar. Kurduğu dernek ve vakıflarla zenginliğini paylaşmayı ihmal etmiyor, yarattığı büyü dolu dünyayı yaşatmaya devam ediyor. Her ne kadar Harry Potter serisi ile ilgili paylaştığı güncel bilgiler, attığı tweet’ler serinin hayranları tarafından zaman zaman eleştirilse de, Rowling yılmadan hayallerini gerçekleştirerek tüm çocuklara, özellikle de kadınlara ilham olmaya devam ediyor.
♦
Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.
(Brené Brown’un Greater Good Magazine’de yayınlanan makalesinin çevirisidir.)
Kültürümüz bir tür kriz içerisinde. Birçok kişi, farklılıklara rağmen gerçek ve anlamlı konuşmalar yapma riskini almaktansa; uzaktan nefret etmeye yarayan ideolojik sığınaklarına geri çekiliyor.
Birbirimize geri dönüş yolunu nasıl bulacağız?
Siyasi ve sosyal gruplarımız için kabul edilebilir bakış açılarına ve var olma biçimlerine uymak için baskı yapan kapalı gruplarımızda kalarak değil elbette… Bunun yerine; otantik hikayelerimizi, fikirlerimizi ve kendimizi paylaşmaya istekli olmamız gerekiyor, bu her ne kadar yalnız kalmamıza sebep olacakmış gibi hissettirse de.
Braving the Wilderness kitabımda anlattığım gibi, ‘birbirimize geri dönmenin’ anahtarlarından biri, dünyadaki tüm insanlar arasındaki derin ve asla kopmayan bir bağlantı olduğuna dair inancımızı sürdürmektir. Kendime ve başkalarına bir şekilde bağlı olduğumu bildiğimde doğru olduğuna inandığım şeye karşı durabilirim.
Ancak, bu bağlantıya olan inancımız sürekli olarak test edilmekte, tekrar tekrar kesilmektedir. Araştırmama ve binlerce kişiyle yaptığım görüşmelere göre bu inancı desteklemenin bir yolu, yabancılarla ortak yaşadığımız gündelik neşe ve acı anlarını aramaktır. Bize ortak insanlığımızı hatırlatan anlar bunlar, kendimizi daha sonra çatışma içinde bulduğumuzda bize destek olabilecek anlar. Birbirine çözülemez şekilde bağlı olduğuna inandığımız, ortak duyguları deneyimleyen yeterli sayıda insanı yakalamak zorundayız.
Kolektif neşe
Birkaç sene evvel İngiliz futbol takımı Liverpool’un bir maçı için toplanan 95.000 Avustralyalı taraftarı gösteren bir YouTube videosu izlemiştim. İki dakika boyunca Liverpool’un taraftar stadyumu, kulübün ünlü marşını, “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” adlı şarkıyı söylerken kırmızı atkılarını havaya kaldırmış hep beraber sallanıyorlardı ve bazılarının gözlerinde yaşlar vardı.
Kendimi ağlamamaya çalışırken bulunca şaşırmıştım. Videonun altı milyon kere izlenmiş olmasına dayanarak, tüyleri diken diken olan ya da gözleri dolan kişilerin sadece Liverpool fanları olmadığından da emin olabilirsiniz. Aslında, YouTube’daki ilk yorum “Manchester United Fan Prez” adlı bir kullanıcıya aitti – Manchester, Liverpool’un İngiltere’deki en büyük rakiplerinden biri! Yorum basitçe şöyle: ‘RESPECT’ (saygı).
Hangi takımı tuttuğunuz önemli değil, ortak neşenin gücü bu ayrımı rahatlıkla aşabilir. Kendi araştırma katılımcılarımla yaptığım görüşmelerde müziğin kolektif neşe ve acının en güçlü araçlarından biri olduğu ortaya çıktı. Genellikle kutlamalar, dini toplantılar, cenaze törenleri ve protesto hareketlerinin merkezinde müziğin yer aldığı bir gerçek.
O videoyu izledikten sonra, kocam Steve ve ben futbol maçları ve konserler için daha fazla zaman ayırma konusunda karar aldık. YouTube çağında, bu anların nasıl hissettiğini unutmaya başlamışım. Ve böyle bir kalabalığın içinde, şahsen orada olmak, elbette bir video izlerken hissettiklerinizden çok daha güçlü şeyler hissettiriyor.
Kolektif acı
28 Ocak 1986’da tam olarak nerede olduğumu biliyorum.
Houston, Teksas’ta dört şeritli bir cadde olan FM1960’ta araba kullanıyordum. Birden bire fark ettim ki, arabalar yavaşça yolun kenarına çekilmeye ve durmaya başladı. Aslında birkaçı, şeridinin tam ortasında durdu. İlk düşüncem, bir itfaiye aracı ya da ambulansın geliyor olabileceğiydi. Yavaşladım ama acilen geçmesi gereken bir aracın ışıklarını göremedim.
Kaldırımda bir kamyonetin yanından geçerken sürücü koltuğuna baktım ve başını ellerine gömmüş olarak direksiyonuna yaslanmış bir adam gördüm. Hemen ‘savaş başladı’ diye düşündüm, savaştayız! Hemen radyomu açtım ve tam da spikerin “Tekrarlıyorum, uzay mekiği Challenger patladı” dediğini duydum.
Hayır. Hayır. Hayır. Hayır. Ağlamaya başladım. Kenara çeken daha çok insan gördüm. Hatta bazıları arabalarından çıkıyordu. İnsanlar sanki yalnız başlarına bu trajediye tanıklık etmek istemiyorlardı.
Houston’da bulunan NASA, sadece uzay araştırmalarında öncü önemli bir kuruluş değil – orası arkadaşlarımızın ve komşularımızın çalıştığı yer aynı zamanda. Oradakiler bizim insanlarımız. Christa McAuliffe, uzaya giden ilk öğretmen olacaktı. Dünyanın her yerindeki öğretmenler bizim insanımızdı!
Beş veya on dakika sonra, arabalar tekrar hareket etmeye başladı. Ama şimdi, trafiğe geri döndükleri zaman, hepsinin farları yanıyordu. Radyoda hiç kimse “Araba kullanıyorsanız ışıklarınızı açın” demedi. Bir şekilde, içgüdüsel olarak, bu yas ve üzüntü alayının bir parçası olduğumuzu biliyorduk.
O insanları tanımıyordum, hatta onlarla konuşmadım bile ama Challenger felaketinin ne zaman gerçekleştiğini konuştuğumuzda, “Ben halkımla beraberdim – FM 1960 caddesi halkı” diyorum.
Kaçınılmaz bağlantı
Spor oyunlarında veya rock konserlerinde, gece nöbetlerinde veya cenazelerde deneyimlediğimiz kolektif neşe ve acı, kutsal deneyimlerdir. Bu tür yerlerde hissettiklerimiz o kadar derinden insansı duygular ki, farklılıklarımızı bir anda ortadan kaldırıyorlar ve ortak doğamıza dokunuyorlar. Başkalarıyla yoğun ve kolektif duyguların paylaşıldığı bu tür anlara daha çok ihtiyacımız var. Facebook’ta paylaştıklarına sinir oluyor olsak da, birinden hiç hoşlanmıyor olsak da hepimiz, hala, kaçınılmaz bir şekilde birbirimizle bağlantılıyız. Binlerce yabancıyla paylaşacağımız bir an olması gerekmiyor, uçakta yanımızda oturan biriyle iki saat muhabbet ettikten sonra da bu bağlantıyı hatırlayabiliriz.
Sorun şu ki, bu tür deneyimlerden yeterince yararlanamıyoruz. Bu tür ortak neşe ve acıya yaslandığımızda kendimizi savunmasız hissedebiliyoruz ve bu yüzden de kalkanlarımızı kaldırıveriyoruz. Konser sırasında ellerimizi cebimize sokabilir, bir dans gösterisine gözlerimizi devirebilir ya da trende biriyle muhabbet etmek yerine kulaklıklarımızı takıp müzik dinleyebiliriz.
İşte bu yüzden, bu insani kıvılcım anlarını yakalamamız ve onlara minnettar olmalıyız. Melbourne’deki tribüne çıkın ve izleyicilerden Liverpool marşını söylemeyi bırakmalarını ve Brexit hakkında konuşmaya başlamalarını isteyin. Muhakkak bir sorun yaşarsınız! FM 1960 yolundaki insanları, Challenger trajedisinin zamanından ve bağlamından uzakta bir odada toplayın ve ABD hükümetinin savunma harcamalarına, sosyal yardım programlarına veya uzay araştırmalarına daha fazla para yatırmasının iyi bir fikir olup olmadığını sorun. İnsanların sizi dinlemek yerine birbirine sarılmaya başladığını görebilirsiniz.
Aynı zamanda, bazı gruplar bugün başkalarına karşı gelmek için toplanıyor. Başka bir kişinin veya grubun haksız olduğunu haykırmak için, ırkçı veya nefret dolu söylemlerini teyit etmek için bir araya geliyorlar. Bu tür buluşmalar da kopukluk krizimizi iyileştirmiyor elbette.
Bu ortamda, kolektif sevinç ve kolektif acı deneyimleri için ne kadar çok istekliysek, insanlarla olan bağlantımızı inkar etmemiz zorlaşıyor, aynı fikirde olmayan insanlarla bile. Kolektif duygu anları bize insanlar arasında neyin mümkün olduğunu hatırlatmakla kalmaz, aynı zamanda bize insan ruhu için doğru olanı hatırlatır: Hepimiz birbirimizle bağlantılıyız.
1912’de Fransız sosyolog Émile Durkheim, dini törenlerde tanık olduğuve ilk başta ‘bir büyü türü’ olarak nitelendirdiği şeyi araştırdıktan sonra ‘kolektif coşku’ kavramını ortaya koydu. Durkheim, kolektif coşkunun bizden daha büyük bir şeyin parçası olduğumuzda meydana gelen bir tür bağlantı, toplumsal duygu ve “kutsallık hissi” olduğunu açıklıyor. Durkheim ayrıca, bu kolektif coşku deneyimleri sırasında odak noktamızın kendimizden içinde bulunduğumuz gruba kaydığını da öne sürüyor.
Araştırmacılar Shira Gabriel, Jennifer Valenti, Kristin Naragon-Gainey ve Ariana Young geçtiğimiz günlerde ‘kolektif toplanma’ deneyimlerinin bizi nasıl etkilediğini ölçtüler. Bu deneyimlerin daha az yalnızlık ve daha fazla anlam, olumlu duygular ve sosyal bağlantı ile dolu bir hayata katkıda bulunduğunu ortaya çıkardılar. 2017’de yayınlanan araştırma sonuçlarında belirttikleri gibi:
“Kolektif toplantı çok uzun zamandır insanlık deneyiminin bir parçası olmuştur. …Topluluk meclisi, bir oyun, konser ya da oyun izleyerek kendilerini hayattan uzaklaştırmak için bir araya gelen insanlardan ibaret değildir; bunun yerine kendisinden daha büyük bir şeye bağlı hissetmek için bir fırsattır; neşe, sosyal bağlantı, anlam ve barış hissetmek için bir fırsattır.”
Bu tür toplanmaların kalıcı bir etkisi de var gibi gözüküyor; sosyal ilişki ve gerçek olayın ötesinde refah duygularımıza bağlıyız. Gabriel ve araştırma ekibi geleneklerin, hac yolculuklarının ve bayram günlerinin neden erken dini kültürde bu kadar önemli bir rol oynadıklarını ve bugün neden protestolar, spor etkinlikleri ve konserlerde toplanmayı sevdiğimizi belirledi. Hayatımızda daha fazla anlam ve bağlantı istiyoruz.
Cesaret ve kolektif
Bazen öğrencilere aniden bir araya gelip çeşitli etkinlikler yapan ‘flash mob’ gruplarının ve diğer kolektif sevinç anlarının videolarını gösteriyorum. Bu videolarda gördüğümüz okul çağındaki çocuklar sorgusuzca ve bütün kalpleriyle bu deneyime katılıyor. Yetişkinler? Bazıları evet, bazıları pek de değil. Gençler? Nadiren. Utanma ihtimalleri daha yüksek. Hem sevinç hem de acı, kendi başımıza hissetmek için oldukça hassas deneyimlerdir; hatta yabancılarla paylaşmak için çok daha hassas deneyimlerdir.
Cesaretin temeli kırılganlıktır; belirsizlik, risk ve duygusal maruziyette gezinme yeteneği… Kendimizi neşeye açmak cesaret ister. Aslında, kitaplarımda da yazdığım gibi, sevincin muhtemelen yaşadığımız en savunmasız duygu olduğuna inanıyorum. Birçok araştırma katılımcısının da benimle paylaştığı gibi, neşeyi hissetmeye izin verirsek, felaket veya hayal kırıklığı yüzünden zarar görebileceğimizden korkuyoruz.
Bu yüzden gerçek neşe anlarında bazen aklımız trajedilere gidiveriyor. Çocuğumuz mezuniyet balosuna gideceğini söylüyor ve hemen aklımıza korkunç bir ‘araba kazası’ geliyor. Yaklaşan bir tatil için heyecanlanıyoruz ve sonra ‘kasırga’ diye düşünmeye başlıyoruz. En kötüsünü düşünerek veya hiçbir şey hissetmeyerek kırılganlığımızı aşmaya çalışıyoruz.
Acı da oldukça kırılgan bir duygudur. Acıyı hissetmemize izin vermek cesaret ister. Acı çekerken, sadece durup acıyı hissetmek yerine daha fazla acıya neden olmak konusunda birçoğumuz daha başarılıdır! Acımızla oturmak yerine, öfkeyle çırpınarak, büyük acılarımız ya da günlük sıkıntılarımız için başkalarını suçlayarak duygularımızı boşa harcıyoruz.
Bu yüzden, kolektif sevinç ve kolektif acı için cesur olmalıyız. Bu aynı zamanda savunmasız olmamız gerektiği anlamına da gelir. Cesur olmalı ve kendimizi ortaya koymalıyız. Şarkı ve dans başladığında, en azından ayak parmaklarımıza ve mırıltımızla eşlik etmemiz gerekir. Gözyaşları düştüğünde ve zor bir hikaye paylaşıldığında, kendimizi göstermek ve o acı ile öylece durabilmek zorundayız.
Daha önce bu kolektif anlara neden bu kadar değer verdiğimi bilmiyordum. Neden aynı inancı paylaşmasam da bir ekmeği bölüşebildiğim, huzur bulduğum ve benden farklı inanan insanlarla şarkı söyleyebileceğim bir kiliseye gidiyor olduğumu anlamıyordum. Çocuklarımı ilk kez bir U2 konserine götürdüğümde neden ağladığımı ve neden ikisi de uzanıp en sevdiğim şarkıda ellerimi tuttuklarını bilmiyordum. Ya da neden çocuklarıma cenazelere katılmanın çok önemli olduğunu öğrettiğimi ve ‘oradaysanız ortaya çıkın ve kendinizi gösterin’ dediğimi.
Kolektif bir birlik, insanların paylaşımlı sosyal deneyimlere duyduğu ilkel ihtiyacı karşılar. Kolektif bir meclis, travmatize olmuş bir topluluğun yaralarını iyileştirmeye başlayabilir. Özel bir neşe, umut veya acıyı paylaşmak için bir araya geldiğimizde, aslında daha iyi insanlar olduğumuzu, o ‘iyi’ doğamızı gizleyen şüpheciliği eritiyoruz.