Ana Sayfa Blog Sayfa 45

“Bu İş Bizde Ters Teper”: Tepki halinden katılımcı yaratıcılığa

0

Ocak ayında paylaştığım Ağırlama Sanatı ile ilgili yazıya ilişkin birçok geri bildirim aldım. Çevremde özel sektörde çalışan arkadaşlarımdan sıklıkla duyduğum ise şuydu: “Bu teknik iyi hoş ancak bizim kurumda işe yaramaz.” Söz konusu kurum kültürlerinin ve birlikte iş yapma alışkanlıklarının değişimin önündeki en büyük engel olduğundan söz ediyorlardı. Bu kanının haklılığından ve yaygınlığından yola çıkarak geçtiğimiz yıl katıldığım bir kolaylaştırma eğitiminden kısa bir bölüm paylaşacağım.

Birlikte çalıştığımız ekiplerin düşünce yapısını nasıl değiştiririz?

Beş maddede ekibinizin yaratıcılığını tetikleyin, on adımda etkin toplantılar düzenleyin vb. başlıklı yazılarda paylaşılan kısa yoldan çözümlere kesinlikle inanmıyorum. Aşağıda söz edeceğim yaklaşımların/tekniklerin, hata yaparak, deneyimleyerek, üzerinde sürekli düşünerek derinleşeceğiniz bir öğrenim sürecini başlatmak için yardımcı olacağını umuyorum.

Bir toplantıdasınız, bir proje yürütüyorsunuz ya da ekibiniz içinde sizin dahil olduğunuz/olmadığınız bir çatışma var. Malum etki tepkiyi doğurur. Çalıştığınız kurumların yıllar içinde kemikleşmiş kültürü, çalışma biçimi, çalışanların kendi deneyimleriyle oluşturdukları kanıları var. Tüm bu unsurlar bir araya geldi ve artık ekibiniz ilerleyemez durumda. Nasıl bir yol izleyeceksiniz?

Temelde ekiplerde iki zihniyet bulunuyor: tepkisel (reactive) ve yaratıcı (creative).

Tepkisel bir haldeyken çoğunlukla başkalarını suçlamaya ve bir durumun kurbanı olduğumuzu düşünmeye yatkınızdır. Olayların birikiminin sonucunda öfke, hayal kırıklığı, güvende olmama ve nefrete kadar giden hisler üzerine mazeret uydurmaya ve kendimizi savunmaya başlar, ne yapamayacağımıza odaklanırız.

Yaratıcı bir haldeyken meraklıyızdır, gözlemleriz, ekibimize güvenir ve güvende olduğumuzu hissederiz. Buradaki en ayırt edici özellik olan bitenin sorumluluğunu almaktır; şoför koltuğunda oturan biziz. Sinirlenebiliriz, ancak neye/neden/nasıl sinirlendiğimizi çok daha sakin bir biçimde ifade edebilir ve çözüm arayışı içinde oluruz.

Bu hallerin arasındaki uçurum bir toplantının verimliliğinden çok daha öte; çalıştığımız ortamda kendimizi ne ölçüde gerçekleştirebildiğimizi ve işimizden aldığımız doyumu da belirler.

Buraya ufak bir not düşmek istiyorum. Ne yazık ki ülkemizde lider denilince akla gelen ilk unvan yönetici oluyor. Oysa ki bir ekibin parçası olan herkes o ekipte bir dönüşümü tetikleyebilecek -görece kısıtlı olsa da- bir etkiye sahiptir. Parçası olduğunuz kurum kültürünü de bu gözle yeniden değerlendirmeniz, tepki halinden yaratıcı hale geçmeniz için yardımcı olabilir.

Tepkiselliği yaratıcılığa nasıl dönüştüreceğiz?

Kendini bilmek

Her şeyde olduğu gibi öncelikli olarak söz konusu durum içinde kendimizi nereye konumlandırdığımızı iyi belirlememiz gerekiyor. Einstein’ın “Dünyayı kurtarmak için bir saatim olsaydı; elli beş dakikasını problemi tanımlamaya, kalan beş dakikayı da çözümü bulmaya ayırırdım.” dediği söylenir. Bu noktada durumu doğru değerlendirmek, tarafsız kalabilmek ve bunun için kendimize zaman tanımamız çok önemli. Bunun yolu da kendini ve ekibi tanımaktan geçiyor.

İlk kaynağımız deneyimlerimiz. Tepkisel bir hal içinde olduğunuzu fark ettiğiniz an, durmanızı ve bir nefes alıp geçmişte yaşadığınız zor bir anıyı hatırlamanızı rica ediyorum. Sakin kalabilmek salt özgüven için değil, etrafınızdakilerin de güvende hissetmelerini sağlayacaktır. Durumu nasıl çözdünüz? Sonrasında neler yaşadınız? Bu deneyimin size kazandırdıkları nelerdi? Kısa bir süre içinde aslında tepkinizin geçiciliğini fark etmeniz yeterli olacaktır. Şu anda da benzer ve geçici bir durumdasınız.

Eğer uzun soluklu bir durumdan ziyade bir toplantı içinde anlaşmazlık yaşıyorsanız belki de saniyeler içinde karar vermeniz gerekecek. Dolayısıyla, ekibinizi tanımanız, o dönemde neler yaşadıklarından haberdar olmanız alacağınız kararın/izleyeceğiniz yolun ekibin en yüksek yararına olması için yardımcı olacaktır.

Çözüme odaklanmak

Çözüm odaklılık özgeçmişlerimizde kendine yer edindiğinden bu yana herkes çözüm odaklı. “Zafere giden her yol mubahtır”dan “Aman kimseyle uğraşmayayım, ne isterlerse yapsınlar” arasında giden geniş bir yelpazeden söz ediyoruz. Oysaki çözüm herkesi ortak müşterekte buluşturmaktan geçer; bir şeylerden feragat etmeyi gerektirir. Siz neleri feda etmeyi seçeceksiniz?

Aktif dinlemek

Adı üstünde aktif dinlemenin en temel prensibi anda kalabilmektir. Gerektiğinde dinlediğiniz kişinin anlattıklarını özetleyerek; “Doğru anladım, değil mi? Eklemek istediklerin var mı?” gibi çok basit sorularla alacağınız “tepki”leri dönüştürmeniz mümkün. Gündelik yaşamımızda da karşılaştığımız birçok çatışmanın özü iletişim kaynaklı sorunlara dayanıyor. Söz konusu bir toplantı değilse, çalışma arkadaşlarınızla bire bir iletişim kuracağınız alanlar açmak, onları dinlemeniz için en değerli araçlarınız olacaktır. Dinlemekle duymanın arasındaki farkı unutmadan.

Geri bildirim vermek

Durumu incelediniz, herkesi dinlediniz ve duyduğunuzdan eminsiniz. Bir yol seçtiniz ve o kararı uyguladınız. Şimdi yaptığınız uygulamayı değerlendirme vakti. En başa dönersek en değerli kaynağınız deneyimleriniz. Geri bildirim almadığınız her an deneyimlerinizin güvenilirliğini de tehlikeye atıyorsunuz. Sağlıklı geri bildirim alırken durumu değerlendirerek başlayabilirsiniz. Tekrara düşseniz bile bir de kendi açınızdan olan biteni yeniden anlatmanız, yaşananların sizin ve karşınızdaki kişinin üzerinde yarattığı etkiyi dile getirmeniz, her iki tarafın da ortaklaşmasını kolaylaştıracaktır. Elbette yine dinlemeye açık olmanız ve somut öneriler aldığınızdan emin olmanız gerekiyor. Böylelikle bir dahaki sefere benzer bir durum yaşandığında gideceğiniz yola ilişkin önünüzde çok daha sağlıklı bir harita belirecek.

*

Tüm bu yöntemler başka çalışmalardan size tanıdık gelmiş olabilir. Malum anda kalmayı sadece meditasyon ya da yoga yaparken ulaşmaya çalıştığımız bir hal, dinlemeyi sohbetlerimizde sıra bize gelmeden önce geçiştirdiğimiz bir aşama, geri bildirimi ise eleştirmek için bir fırsat olarak görebiliriz. Oysa çalıştığımız kurumlar da insanlardan oluşan organik yapılar ve insanların temel gereksinimleri her yerde benzer. Bunun ne kadar farkında olursak bulunduğumuz durumdaki sorunların üstesinden gelmek o kadar kolaylaşacaktır diye umuyorum.

Kadına Yönelik Siber Zorbalık

0

Bir kadın gözüyle üzülerek söylüyorum ki sosyal medyada da kadın olmak zor. Aslında okuyacaklarınız sadece kadınları ilgilendiren bir konu gibi görünse bile değil. Bir erkeğin eşinin, bir babanın kızının da başına gelebilir. Amacını aşmış insanlar yüzünden bir evlilik bitebilir.

Kadına yönelik şiddet, cinsiyet ayrımcılığı, taciz; bunlar zaten hepimizin aşina olduğu hatta yapanın bile şikayet ettiği konular! Peki sosyal medyada bu olaylar nasıl gerçekleşiyor? Şimdi bunları kadın tarafından anlatmak istiyorum.

Öncelikle şunu sormalıyız sosyal medya neden var? Ticaret, bilgi paylaşımı ve bilgiye kolay erişim, alışveriş, kolay ulaşılabilir olması… Ama biz bunu bugün ne için kullanıyoruz?

Sosyal medyayı etrafımdaki, etrafımızdaki neredeyse herkes kullanıyor. Ne yazık ki herkes güzel amaçlar doğrultusunda kullanmıyor. Sosyal medyada oluşturduğu profilin arkasındaki karanlık kısımda kendini gizleyerek kendi istediği kimliğe bürünüp hayvani duygularını açığa çıkarabiliyor. Bugün ben burada fotoğraf paylaşırken Burdur’dan bir adam tutup benim fotoğrafımla yeni bir hesap açıp yine bir erkeği dolandırmaya çalışıyor olabilir. Başkalarının bir kadını cinsel obje olarak değerlendirmesine sebep olabilir. Hatta ve hatta bir evliliğin bitmesine ve eğer gelişmemiş bir coğrafyadaysanız, cinayetlere kadar varabilecek sebeplere yol açabilir. Burada varsayımsal konuşuyorum fakat bunlara, unutmuş olsanız dahi her birinizin ayrı ayrı gözünün/kulağının aşina olduğuna eminim:

Selam

Selam Naber?

Seni tanıyorum galiba

Dünyanın 8. harikası mısın?

Orda mısın?

Selam dersem selam der misin acaba…

**

Bütün bunlara gülüyoruz. Komik mesajmış gibi geliyor ama komik değil! Hatta bunu ben bir üst boyuta taşıyıp cahil diye nitelendirdiğiniz kısımdan çıkıp aydın diye nitelendirdiğimiz birkaç insanla ilgili de örnek vermek istiyorum. Mesela bir yazar. Çocukluğumdan beri severek okuduğum takip ettiğim benden yaşça büyük amca desem yeri olan bir yazarın 4 sene önce Twitter’da özel mesajla tacizine uğradım. Ne kadar kolay değil mi? Ben liseden beri her satırının altını çizerek, severek okuduğum kitaplarından, dergi sayfalarından tiksindim. 4 sene önceyi yaşımdan çıkartırsak henüz 18-19 yaşlarındaydım. Bugün böyle bir olay başıma gelse ne yapacağımı biliyorum. Ne yapmam gerektiğini! Fakat o yaşlarımda bunu düşünemedim ve bilinçsizce bu olaya tepkisiz kaldım.

Bunu yazarak nereye varmak istiyorum?! Bir yere varmayacağımın farkındayım. Bu yazıyı birkaç erkek okuyup ne kadar ayıp, ne biçim insanlar hemen linç edelim diyeceğini ve hatta bu insanlardan bir çoğunun bu durumların çok daha ötesinde iğrenç şeyler yapacağını yaptığını bilerek bu yazıyı yazdım.

Bu zamana kadar bastırılanları Dijital Topuklar sayesinde paylaşma şansı buldum. Vesileyle, Dijital Topuklar ailesine teşekkür ederim!

Televizyon Dizilerinde Halkla İlişkiler Mesleğinin Kadınlaştırılması

0

Son yıllarda sıkça “Televizyonun yaşamımızda kapladığı alan azaldı” veya “Televizyon artık önemini yitirdi” gibi tartışmalar yapılsa da, son araştırmalar bize televizyonun bugün hâlâ çok önemli bir yere sahip olduğunu gösteriyor. “We Are Social” araştırmasına göre Türkiye’de bir günde ortalama 2 saat 44 dakika televizyon izliyoruz (wearesocial.com, 2018 Raporu). Bu kadar çok maruz kaldığımız bir mecranın da bizim tutum ve davranışlarımızda, algılarımızda, toplumsal kabullerimizde, toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretimi ve hatta sürdürülebilir olmasında ve tüm bunları öğrenmemizde ne kadar etkili olduğunu bir düşünün!

Bandura, ki kendisinin sosyalleşme süreçleri üzerine yaptığı çalışmalara göz atmanızda fayda var, “Sosyal Öğrenme Kuramı”nda bizlere şunları diyor (Feldman, 2014: 209): İnsan etrafını gözlemleyerek öğrenen sosyal bir canlıdır. Bu gözlem de doğal olarak ailede başlar. Daha sonra okul yaşamında diğerlerini gözlemleriz. Tüm bunların dışında da sosyalleşme ve öğrenme aşamalarımızda medyanın çok ciddi bir yeri vardır. Medyada gördüklerimiz ve hatta göremediklerimiz bizim çoğu şeyi öğrenmemize, kabullenmemize, belki “normalleştirmemize” ve hatta özümsememize neden olur.

Bu noktada toplumsal cinsiyet rollerinde ve toplumun kadınlık-erkeklik, dişillik-erillik söylemlerinde medyanın yerinin yadsınamaz olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Toplumsal kabullerimizde kadına ve erkeğe yönelik düşüncelerimiz ve önyargılarımız, yanlış düşünüşlerimiz arasında bireyin mesleği de önemli bir yere sahiptir. Hemşirelik, sekreterlik, çocuk bakıcılığı gibi bazı meslekleri kadın mesleği olarak nitelendirirken; bilgisayar mühendisliği, doktorluk gibi meslekleri de erkek mesleği gibi nitelendiririz. “Kadın meslekleri” arasında hatırı sayılır bir öneme sahip olan mesleklerden biri de “halkla ilişkiler” mesleğidir. Halkla ilişkiler mesleği ve feminist çalışmalara baktığımızda bazı araştırmacıların halkla ilişkiler mesleğinin gerekliliklerinin kadınların yapısı ve kadınlık durumu ile uyuştuğunu savunur. Mesela Smith (1968: 26) halkla ilişkiler mesleğinin sezgilere dayanan bir iş olduğunu ve kadınların da çocuk yaştan beri insanları idare etme, belli davranışlara tepki vermede uzmanlaşma yetilerinin olduğunu savunur.

Mesleğin yapısına bakıldığında, aslında içerisinde teknisyenlik ve yöneticilik de olduğunu görüyoruz. Araştırmalar da bize gösteriyor ki kadınlar daha çok medya ilişkilerine bakan, basın bültenleri yazan, asistanlık yapan, parti organizasyonları hazırlayan teknisyenlik tarzı bir halkla ilişkiler meslek uygulayıcısı. Öte yandan erkeklerse daha çok yöneticilik yapan tarzda halkla ilişkiler meslek uygulayıcısı. Tabii bu durumda bazı araştırmacıların (Kanter, 1977) erkeklerin ikna edicilik ve baskıcılık gibi özelliklerinin kadınlardan daha iyi olduğu için yöneticilik için de uygun olduğunu savunanlar bulunmakta. Ayrıca kadınlar meslekte hiyerarşinin daha alt kısımlarında ve saygı gösterilmeyen işleri yapmaktadır. Erkekler de meslek pozisyonlarının da getirileri sayesinde kadınlardan daha fazla maaş almaktadır.

Cinsiyetçilik ve hatta yaşçılık (ageizm) da göz önüne alınarak “PR Bunny” denen bir kavramla karşılaşıyoruz bir taraftan da. Yani halkla ilişkiler meslek uygulayıcılarının “parti planlayıcı”dan ibaret olduğunu söylerler. Bilin bakalım kimler daha çok PR Bunny? Tabii ki kadın meslek uygulayıcıları.

Meslekler yoluyla kadınlık ve erkeklik rolleri, temsilleri üzerine konuşmuşken; bu önyargıların ve dayatmaların ortaya çıkmasında, öğrenilmesinde ve toplumsal cinsiyet açısından belki sürdürülebilir bir itaat mekanizması oluşmasında medyanın etkisine, değerleri değiştirip dönüştürmesine, belli tahakkümler üzerindeki yaptırım gücüne ve algılarımız, tutumlarımız, davranışlarımız, önyargılarımız ve bilincimiz üzerindeki konumuna değinmeden geçmek olmaz. Yurtdışında çokça, ülkemizde daha az da olsa bu konu üzerine yapılan araştırmalar dizi ve filmlerde halkla ilişkiler mesleğinin daha çok kadınlar üzerinden temsil edildiğini ve negatif temsillerin de çok olduğunu gösteriyor. 1901-2011 arasındaki dizi ve filmlerde halkla ilişkiler mesleğini yapan kadınlar daha çok terfi alabilmek veya belki müşteri kazanmak için cinselliklerini kullanırken bile gösteriliyorken erkekler daha çok yönetici veya hükümet ilişkilerinde başarılı birer stratejistmiş gibi gösteriliyor (Saltzman, 2012). Yine bir başka araştırmacı tarafından yapılan çalışmada (Miller, 1999), 1930-1995 yılları arasında film ve kitaplara yönelik analizler yapıldığını görüyoruz. Bu çalışmada da mesleğin kadınlaştırıldığını, belli başlı arketipler oluşturulduğunu ve bu arketipler üzerinden kadın meslek uygulayıcısı ve hatta kadınlık temsilleri yapıldığını, yayıldığını görüyoruz. Bu arketiplerden bazıları şöyledir: sığ, ama sevimli; dalkavuk, işverenleri tatmin edebilecek, işveren ne istiyorsa o anda yönlendirebilecek; alaycı, sinirli, yalan ve hile ile işlerini halledip kariyer gelişimini hızlandıran; manipülatif; para düşkünü… Üstünkörü düşününce bile medyada; televizyonda, sinemada, yazılı basında, kadına, kadının toplumsal yapıdaki yerine ve rollerine yakıştırılan sıfatlara ve tanımlamalara bakınca tüm dünyada toplumsal rollerle yapılan mücadelenin sebebini anlamak daha kolay görülüyor.

Tüm dünyada medyada sorunlu bir kadın temsili olduğunu söyleyebiliriz. Ülkemizde de durum pek farklı değil. 1998’den 2018’e kadar Türk televizyon dizilerinde halka ilişkiler mesleğini icra eden dizi karakterleri üzerine yapılan bir araştırma çarpıcı gerçekleri ortaya koyuyor (Alikılıç ve Baş, 2018). Son 20 yılda yayınlanan ve içerisinde halkla ilişkiler meslek uygulayıcısı bulunan 24 diziden 25 karaktere yönelik yapılan araştırmada 25 karakterin sadece 2’sinin erkek olduğu görülüyor. Eyvah Kızım Büyüdü’nün Halkla İlişkiler Müdürü Deniz’den Doktorlar Ayla’ya, Binbir Gece Zeynep’ten İntikam Aslı’ya, Kara Para Aşk Bahar’dan Siyah Beyaz Aşk İdil’e kadar neredeyse tüm meslek uygulayıcılarının kadın cinsiyeti ile temsil edildiğini görüyoruz. Erkek karakterlerin sayısının azlığı bir yana, onlar da kadınlaştırma vesilesi ile değersizleştirilmeye çalışılarak gay olarak tasvir edilmiş. Karakterlerin %80’i bekârdır. Yani bir yuva kuramayan, aile düzeni oturtamayan kişilikler olarak gösterilmektedir. Arketipik özelliklerine bakıldığında da %84 gibi yüksek bir oranının “Müşteri kazanmak ve terfi almak gibi nedenlerle cinsel çekiciliği kullandığı” ortaya çıkmıştır. Yine baskın nitelikleri arasında alaycı, sinirli, manipülatif, mutsuz, tatminsiz, güvenilmez özellikler ön plana çıkmaktadır.

Özetlemek gerekirse, diziler toplumsal cinsiyet rolleri üzerinde etkili bir araçtır. Kadın meslekleri diye adlandırılan mesleklerle kadınların dizilerde sürekli aptal, şaşkın gibi temsil edilmesi ya da hileci, düzenbaz şeklinde gösterilmesi gününün çok büyük kısmını televizyon karşısında geçiren insanlarla dolu bir dünya için algı şekillendirmede çok önemlidir. STK’lar ve meslek örgütleri başta olmak üzere birçok kurum da bu konu üzerine daha detaylı çalışmalı, üniversitelerde kapsamlı araştırmalar düzenlenmeli ve toplumsal çöküşün önüne geçmek için değerlerin korunması ve kadınlık-erillik tartışmalarının bilimsel ve anlamlı şekilde sürdürülerek toplumsal fayda elde edilmesine yönelik çalışılmalıdır.

Kaynaklar:
Feldman, R. S. (2014). Discovering Life Span. (2.ed.). Pearson: America.
Kanter, R.M. (1977). Men and Women of the Corporation. Basic Books: New York.
Miller, K. S. (1999). Public Relations in Film and Fiction: 1930 to 1995. Journal of Public Relation Research, 11 (1). 3-28.
Saltzman, J. (2012). The Image of the Public Relations Practitioners in Movies and Television, 1901-2011. The Image of the Journalist in Popular Culture, 3, 1-50.
Smith, R. W. (1968). Women in Public Relations. Public Relations Journals, October. 26-29.
Alikılıç, Ö., & Baş, Ş. (2018). Türk Televizyon Dizilerinde Halkla İlişkiler Mesleğinin Kadınlaştırılması. Editör: Leyla Aydemir. İçinde: İnsan Bilimleri Araştırmaları. Dora Yayıncılık: Bursa.

Meme Kanseri ve Ben

0

Merhaba,

“Kağıt ve kalem buluşursa” adlı yeni çalışmamızda siz değerli okurlara selam ederim.

36 yaşında, 2 çocuk annesi ve ev hanımı… aslında biyografi için bu kadarı yeterli idi. Ta ki, 35 yaşını doldurmaya 4 ay kalmışken, 3. evre meme kanseri olduğumu öğreninceye kadar! Düzenli kontrollerimde aslında bu zamana kadar hiçbir belirti ya da şüphelenecek bir durum ortaya çıkmamıştı. Böylece de öğrenmiş olduk ki aslında milyonlarca kanser hücresi varmış ve bir tanesi de bende olduğu gibi gizli büyüyen ve evresi ileri olanlardanmış. “Neyse ne” dedim hep ben kendi kendime, “Geldi mi bu arkadaş? Bize yapacak bir şey yok! Yollayan kim? Senin sahibin” dedim, ben hep. Öyleyse sahibinin hatırına, en güzel şekilde ağırla ve bir daha gelmemek üzere yolcula…

Düşünme yetimi bir ara kaybeder gibi olmuştum. Tek düşündüğüm görüntümün değişmemesi ve eğer değişirse çocuklarıma nasıl anlatabileceğimdi. Kızım 8 yaşında, oğlum 4 yaşında… Bir şeyler olup biterken, farkındalar mı bilemiyorum ama içim içimi yiyordu. Onlara en doğru nasıl anlatabilirdim? Bahar 8 yaşında, anlamak için çırpınıyor; Hayati Tevfik henüz 4 yaşında, olup bitenin farkında değil, annem diye yakama daha da bir yapışıyordu. Yürek sancım her gün daha da artıyordu. Çareyi kızıma “annenin göğsünde bir mikrop varmış ve bunun alınması gerekiyormuş” demekte bulduk. Çocuk tabii başta kızdı! “Seni dedeme söylerim! Yapma bunu…” dedi ama çaresizdi… Kendisi de, benim çaresizliğime karşı duruşunu güçlü olmaktan yana seçti minik kızım. Annesine nasıl destek olurdu, nasıl beni güldürebilirdi, tek derdi bunlar olmuştu. Aslında biz durumu kabullenmekte zorluk çekiyoruz ama çocuklar için pek zor olmayabiliyor kabullenmek.

Değişen şeklimle birlikte evde durumlar da değişmeye başlamıştı. Sıra dökülmeye yüz tutan saçlarımın nasıl kesileceğine gelmişti. Bir iddiaya ihtiyaç vardı, çocuklara anlatabilmek için. Eşim ve ben, bir iddiaya girdik. “Çocuklar bakın, babanız ve ben iddiaya giriyoruz, eğer ben kazanırsam babanız bize yazlık ev alacak!” Sevinç çığlıkları atıldı. Bahar “peki ne idddası anne” diye sordu. “Kızım ben saçlarımı kazıyacağım…” Derin bir sessizlik…

Usulca yanıma yaklaşan Bahar, kokumu içine çekip gözyaşlarını içine akıttı. Size yemin ederim, 8 yaşında bir çocuğun olgunluğu, çarpıp çarpıp yüzüme vurdu. Saçlarımı kazıdım ve nefes almaya başladım.

Gerçekten de ameliyat, 16 kür kemoterapi, bunların 4’ü ağır 12’si haftalık, sonrasında 25 seans radyoterapi ve devam eden tedaviler ve ilaçlarla mücadeleye devam ediyoruz.

Yaşamak istemek ve bunun için nefes almak müthiş bir duygu. Aldığımız nefesin, soluduğun havanın ve yaşamın tadına varmak armağanların en güzeli. Ben evlatlarım ve ailem için yaşamayı ve mutluluğu seçtim. Gülmek için hiçbir meblağ ödemediğimiz bu hayatta, ne olur kıymet bilelim ve gülelim.

İsmim Aybike… 36 yaşında, 2 çocuk annesi… 3. evre meme kanseri, sağ meme tamamen alınmış ve % 80 engelliyim.

Unutmayalım her 8 kadından biri bu kaderi maalesef yaşıyor.

Erken tanı ve teşhis hayatınızı tamamen değiştirebilir. Yılda bir kez mutlaka kontrol ettirin…

Sağlıkla görüşmek ümidi ile…

Diren Kadın – Önce Kendine!

0

Yine kendine yüklenmeye başladın!

Gittiğin kursta verilen çalışmaları yapmıyorsun. Yapmam lazım deyip bir sürü şeyi yapmıyorsun. Sosyal medyada çok vakit geçiriyorsun. İş ile ilgili araştırmalar vs. yapmalıyım deyip yapmıyorsun… Akşamları evde televizyon karşısında uyuşmuş gibi oturmayacağım deyip oturuyorsun…

Daha bunun gibi bir sürü şey!

Sabahtan akşama kadar bir sürü şey için kendine kızıyorsun. Ve sonuç olarak daha yorgun, daha bezgin, halsiz ve umutsuz bir tavırla dolaşıyorsun.

Bunun sonunda fiziki duruşun nasıl oluyor peki?

Tabii ki; olduğundan daha solgun, bakımsız-özensiz görünüyor ve öyle hissediyorsun. Ve bu artık kısır döngü halini alıyor. Karşındakiler de seni böyle görmeye devam ediyor.

Ve… En başa dönüyorsun. Kendine yüklenmeye başlıyorsun yeniden.

Bırak!

Bi’ dur!

Dinle kendini!

Acaba ne istiyor gerçekten ruhun?

En başta; “başkaları tarafından çok iyi, başarılı, becerikli, yetenekli, harika anne, güzel kadın, mükemmel eş, başarılı iş kadını, vefakar arkadaş, hayırlı evlat, fedakar kardeş, gelişen- duyarlı insan” olarak görünmeliyim fikrinden vazgeç. Omuzlarına çökmüş olan bu bütün etiketleri sorumlulukları at bir kenara. Dur! Düşün iki dakika. Bak kendine. Sen nasıl görüyorsun kendini?

Nasıl görmek, nasıl hissetmek istiyorsun?

Bunu bulmaya çalış önce.

Yavaşla…

Eline almış olduğun “mükemmel meşalesini” yavaşça bırak ayaklarının önüne. Atlayıp geçme üstünden, izle biraz. Ancak biraz uzaklaşınca görebiliyoruz bazı şeyleri. Sakince görmeye çalış. Ve seçmek istiyorsan, seç birini şimdi. Hangisi senin ruhunu yansıtıyor? Koy elini kalbine, “işte bu” dediğin ne varsa tut aklında ve izin ver kendine zaman tanı, yoğur o düşünceyi zihninde, yaz, resmini yap, şarkısını söyle… Kim ne düşünür unutmaya çalış. Kendinle kal azıcık.

Daha az kızdıkça kendine daha çok seveceksin, kendinden bahsedişin daha naif, ılımlı, daha sevecen olacak. İşte o zaman vücut dilin sözcüklerinle örtüşecek. Gerçek sen çıkacak ortaya ve ‘nasıl görünüyorum’ kaygın da yok olacak.

Bir de bakmışsın yavaş yavaş geliyor devamı. Aklında hep o müzik… Şefkatli, sakin, ılımlı…