Ana Sayfa Blog Sayfa 42

Doğumun doğasını hatırlatan ebe: Ina May Gaskin

0

Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde bu hafta dünyanın en ünlü ebesi var: Ina May Gaskin.

Ebelik, dünyanın en eski mesleklerinden biri. Doğum yapan kadınların olduğu her yerde, her zaman, doğumlara yardımcı olan bilge ebeler de vardı. Ancak ne olduysa, doğum da erkek egemen sistem tarafından ‘kontrol altına’ alınmaya çalışıldı ve modern doğum anlayışı ile birlikte ebeliğin önemi göz ardı edilmeye başlandı.

Ina May Gaskin, bu değişime başkaldıran ve doğumun geleneksel bilgeliğini yaşatan kadınlardan biri. Dünyanın en ünlü ebesi olarak anılan Gaskin, modern, bilimsel gelişmelerle geleneksel ebelik bilgeliğini harmanlayarak yıllardır hamilelik, doğum ve emzirme alanında hizmet veriyor. Yazdığı kitaplar ve hiç bitmeyen enerjisi ile dünyanın her yerinde düzenlediği etkinliklere yetişiyor, her kesimden kadına ulaşıyor ve sahip olduğu bilgeliği paylaşarak hem ebelere ve sağlık çalışanlarına, hem de ebeveynlere ve tüm kadınlara ilham oluyor.

Ina May Gaskin kimdir?

Ina May Gaskin, 8 Mart 1940 tarihinde Iowa/ABD’de dünyaya geldi. Eğitimini Iowa Eyalet Üniversitesi ve Kuzey Illinois Üniversitesi’nde tamamladı. İlk çocuğunu 1960 yılında dünyaya getirdi ve pek de hoş olmayan ilk doğum tecrübesi, onu bu alandaki uygulamaları sorgulamaya yöneltti. O yıllarda oldukça yaygın olarak kullanılmaya başlanan forseps (bebeği dışarı çıkarmak için kullanılan kaşık benzeri medikal bir alet), zor doğumları kolaylaştırmak için icat edilmiş olsa da gereksiz kullanıldığında oldukça travmatik deneyimlere yol açabiliyordu. Gaskin de bu deneyiminden sonra, doğumun doğal akışını ve bu doğal sürece nasıl en doğru şekilde destek olunabileceğini araştırmaya başladı.

Ina May’in eşi Stephen Gaskin, 1970’lerde ‘hippi gurusu’ olarak bilinen ünlü bir liderdi. ABD’de yaygınlaşmaya başlayan savaş karşıtı hareket ile birlikte kırsalda bir araya gelmeye başlayan hippiler için, Hindistan’dan aktarılan spitirüelizm de oldukça popülerdi. Stephen Gaskin, çeşitli şehirleri dolaşarak konuşmalar yapardı ve ciddi bir hayran kitlesi vardı. Bu turlardan birinde Ina May Gaskin, ilk ebelik tecrübesini yaşadı. Tur otobüsünde doğum yapan bir kadın, Ina May’in doğumunda eşlik ettiği ilk kadındı.

1971 yılında Ina May ve eşi Stephen Gaskin, Tennessee’de büyük bir arazi satın aldılar ve burada “The Farm” (Çiftlik) adıyla bir komün yaşam çiftliği kuruldu. Gençlerin ve uzmanların bir arada yaşadığı, kollektif üretim yapılan The Farm, kısa süre sonra “The Farm Midwifery Center”ı (Çiftlik Ebelik Merkezi’ni) de bünyesine dahil etti. Burada uzman hekimler, ebeler ve ebelik öğrenmek isteyenler bir araya geldi, aynı zamanda doğal ortamda doğum yapmak isteyen aileler de The Farm’ı tercih etmeye başladı.

Ina May ve Stephen Gaskin

The Farm’da 3000’den fazla doğum gerçekleşti ve yalnızca 50 doğumda sezaryen ameliyatına gerek duyuldu. Yıllar boyunca Ina May Gaskin, burada doğuran kadınlara destek olmaya ve ebelik bilgeliğini öğrenmek isteyenlere eğitimler vermeye devam etti.

Bir ebeden tıp dünyasına katkı: Gaskin Manevrası

İlerleyen yıllarda Ina May Gaskin, çiftlikteki doğum tecrübelerinin yanı sıra, dünyanın çeşitli yerlerinde de etkinliklere katılıp ebelerle çalışarak ufkunu genişletti. 1976 yılında Guatemala’da kaldığı sırada, buradaki geleneksel ebelerden bazı özel teknikler öğrendi. Özellikle omuz distosisi olarak bilinen doğumda bebeğin başı çıktıktan sonra omzunun takılması durumu için özel bir manevra öğrendi ve bunu geliştirdi. İlerleyen yıllarda oldukça başarılı bir şekilde uyguladığı bu metodla ilgili makaleler yayınladı ve tekniği öğretmeye başladı. Günümüzde Gaskin Manevrası olarak anılan bu yöntem, aynı zamanda bir ebenin adıyla anılan ilk obstetrik prosedür olarak da tarihe geçti.

Ina May Gaskin, doğumun medikalleşmesi ile ilgili pek çok konuyu gündeme getirdiği yazıları da dahil olmak üzere, 2000’den fazla makale yayımladı.

1987 yılında ilk kitabı “Babies, Breastfeeding & Bonding” (Bebekler, Emzirme ve Bağlanma) yayımlandı. 2002’de yayınladığı “Spiritual Midwifery” (Spiritüel Ebelik), Ina May’in yıllar içinde kazandığı ebelik deneyimini spiritüel bakış açısıyla aktararak ebelik alanında adeta devrim sayıldı. Ertesi yıl yayınlanan “Ina May’s Guide to Childbirth” (Ina May’in Doğum Rehberi), Türkçe de dahil olmak üzere pek çok dile çevrildi. 2009’da yayınlanan kitabı “Ina May’s Guide to Breastfeeding” (Ina May’in Emzirme Rehberi), yine doğal yaklaşımların emzirme ve anne-bebek bağlanmasına etkilerini anlatarak en iyi emzirme kitapları arasına girdi. 2010’da yayınlanan “Birth Matters: A Midwife’s Manifesta” ise doğumun politik yanını ele alarak neden tüm dünyayı ilgilendiren önemli bir mesele olduğunun altını çizen bir eser.

Ebelere rehberlik eden bir ebe

Hamilelik ve doğum, kadınlar için tamamen doğal fizyolojik süreçlerdir ancak elbette bu süreçlerde bazı sorunlarla karşılaşmak olasıdır. Modern tıp, karşılaşılabilecek olası sorunlara biraz fazla odaklandığı için olsa gerek, kadınların doğum yapabilme olasılığından çok oluşabilecek sorunlara odaklanarak doğumu korku verici ‘medikal’ bir olay haline getirdi. Geçen yıllar içinde doğumun medikalize edilmesi, elbette ilaç şirketlerinin ve sigorta piyasasının işine gelecekti. Bir yanda sağlıklı bir kadının doğum yaparken ihtiyaç duyacağı şeyleri hesaplarken biraz aşırıya kaçan bir sistem, bir yandan da bu hesaplamadan karlı çıkmaya çalışan şirketler varken doğumun doğallığını hatırlamak git gide zorlaştı.

Ina May Gaskin, Mayıs 2015’te bir sempozyumda konuşmacı olarak Türkiye’ye geldiğinde, Habertürk’ten Damla Çeliktaban’a verdiği röportajda bu konuya değinmişti: “1830’larda Amerikalı bir jinekolog ‘Tek yapmanız gereken kadınları korkutmak; sonra her şey bizim elimize geçecek’ demişti, işte bunu yaşıyoruz. Amerika yanlış yolu izledi, Türkiye ve birçok ülke de Amerika’nın izinden gitti. Böylece doğum sisteminizi, doğumun büyük bir korku olduğu ülkeden aldınız. Türkiye sadece 30 yıl önce yanlış yöne saptı, yolunu değiştirip geldiği yeri hatırlayabilir.”

Ina May Gaskin, sadece doğumlara eşlik etmekle kalmıyor, dünyadaki doğum algısını değiştirip o eski ve kıymetli bilgeliği yeniden hatırlatmaya uğraşıyor. Eğitim sistemindeki açıkları görüp 1982 yılında ebelik pratiği ve eğitimi ile ilgili yüksek standartlar belirlemek maksadıyla Midwife Alliance of North America’nın (MANA) kurucu üyelerinden biri oldu.

MANA daha sonra Midwifery Education and Accreditation Council (MEAC) ve North American Registry of Midwives (NARM) kuruluşlarına da önayak oldu ve hepsi, Amerika’daki ebelerin eğitiminin iyileştirilmesi için çalışan kurumlar haline geldi. ABD’deki eyaletlerin yarısından fazlasında, bu kurumlar sayesinde birçok yasa kabul edildi.

Bugün, doğuran kadının merkeze alındığı, dünyaya gelen her canın nazikçe karşılanabileceğinin mümkün olduğunu kabul eden bir doğum anlayışı için mücadele eden Ina May Gaskin sayesinde binlerce kadın, onun döneminde yaşanan (veya yaşatılan!) travmalardan uzak bir doğum yapabilme şansına sahip oldu. Unutulan bir bilgeliği hatırlatan, yaşamın başladığı anı güzelleştirerek dünyayı güzelleştiren bu enerji dolu kadın sadece sağlık profesyonelleri için değil, tüm insanlık için bir ilham kaynağı olmaya devam edecek.

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

Güçlü Olmak Tek Seçenek Olduğunda…

0

Annelik her kadının hayatındaki en büyülü yolculuktur şüphesiz. Hamilelik döneminde ve öncesinde kurulan hayaller, yapılan planlar, alınacaklar listesi, okunacak masallar, gönderilecek kurs, kreş ve okullara varana kadar yapılan planlamalar… Oysaki bazen hayat bizden önce yapar planını. Pamuklara sarıp sarmaladığınız çocuğunuz için bir gün doktorunuzun sizin karşınıza çıkıp “bu çocuk engelli” ya da “yaşama şansı yok” diyebileceğini hiç hayal edemezsiniz.

Ama maalesef ülkemizde nüfusun %12.99’u engelli ve bu durumu her 10 anneden 1’i yaşıyor… O anki şok, acı ve üzüntü  durumunu ifade edebilecek bir sözcük üretildiğini zannetmiyorum. Sonrası mı? Bir dizi ağlama krizi, depresyon, inkar, suçlu arayışı ve kabullenememe. Ama hepimiz biliriz ki bunların birçoğu bazen anneler için bir lükstür… Ve  iyi bir anne olmanın harika bir yolu yoktur. Her annenin mücadelesi başkadır, başka eksiklikleri ve becerileri vardır ve elbette her bir çocuk ve hastalık da diğerinden farklıdır.

İşte her özel çocuk annesinin hikayesi ilk şoku atlattıktan sonra başlıyor. Kimisi o an vazgeçiyor çocuğundan, umutlarından, hayallerinden. Kimisi de çaresi yok, tedavisi yok, yapılacak bir şey yok diyen “herkesten’’ vazgeçiyor. Çocuğuna dünyayı anlatmayı hayal ederken dünyaya çocuğunu anlatmaya başlıyor insan… Özel eğitim tüm özel çocukların ve ailelerinin hayatındaki tek çıkış noktası. Ama maalesef özel çocuklarımız Avrupa ülkelerinde haftada 30 saat özel eğitim görüyorken, ülkemizde bu durum haftada 3 saat ile sınırlı. Ailelerimiz aradaki farkı kendi bütçelerinden karşılamaya kalktıklarında maalesef ayda 15.000 tl gibi bir rakam çıkıyor. Üstelik çoklu engele sahip ve solunum cihazına bağlı çocuklarımız, haftada 3 saatlik bu eğitimden de yararlanamıyorlar. Hal böyle olunca iş başa düşüyor.

Down sendromlu ilk eğitmen, yazar, aktör Pablo Pineda’nın “nasıl oldu da bu denli geliştiniz?” sorusuna verdiği yanıt şu: “Annem benimle durmaksızın konuştu, hep konuştu, kitap okudu. Asla vazgeçmedi.’’ Bir annenin çocuğunun hayatında ne kadar önemli olduğunu çok iyi açıklıyor. Çocuğunuz normal gelişim gösteren ya da özel bir birey olabilir, hiç fark etmez, kendine inanan her çocuğun arkasında önce ona inanan bir ailesi vardır. Ve her çocuğun buna hakkı ve ihtiyacı vardır…

Çocuğunuza göstereceğiniz ilgi onun test skoruna, engel raporunda yazan yüzdesine ya da bazı uzmanların “öngörülerine’’ bağlı olmamalı. Her çocuğun gelişimi farklı bir çizgide ilerler. Bazı çocuklar daha geç gelişim gösterebilir. Ancak erken yaşlarda yapılan testler daha geç gelişim gösteren çocukların potansiyelinin ortaya çıkmasına bir engel teşkil ediyor. Ayrıca bu çocuklar nasılsa potansiyeli yüksek değil diyerek daha az ilgi görüyor. Daha az ilgi gören çocuk da daha az başarılı oluyor. Aynı şekilde, daha başarılı çocuklar da daha çok ilgi gören çocuklardan çıkıyor. Aslında her çocuk bir bakıma dahi ve her dahi bir bakıma çocuktur. Etrafınızda  “aman rahat bırak çocuğu canım’’ diyenler olabilir. Çocuğu rahat bırakmak ile “oluruna bırakmak’’ arasında ince bir çizgi vardır. Ve o çizgi çocuğun kaderini değiştirebilir. Bir çiçek açmadığında içinde yetiştiği ortamı düzeltirsin, çiçeği değil. Bir eğitim yöntemi bir öğretmen bir okul çocuğunuza fayda etmediyse mutlaka onun yeteneklerini geliştirebileceği potansiyelini gerçekleştirebileceği farklı bir metot ve yol vardır. Araştırmaktan umut etmekten ve çocuğunuza güvenmekten asla vazgeçmeyin. “Uçamazsan koş, koşamazsan yürü, yürüyemezsen sürün. Ama ne yaparsan yap ilerlemek zorundasın” demiş Martin Luther King. Kolay değil, biliyorum ama inanın mümkün.

Ülkemizde özel çocukların %89.3’ünün çeşitli sebeplerden dolayı okula gidemediği için eğitim hakkından mahrum kalıyor ve bu sebeple sosyal hayata uyumlanmakta sıkıntı yaşıyor. Dolmuşlarda yanına oturmasına izin vermeyen insanlar, ‘sınıfımda düzeni bozuyor’ diye istemiyorum diyen öğretmenler, ‘çocuğum korkuyor, özel eğitim sınıfını okulda istemiyoruz’ diyen anneler, oyunlarına almak yerine dalga geçip ötekileştiren çocuklar, engelli rampası yapmayı unutan mühendisler, engelli park yerlerini kullanmaktan çekinmeyenler, sarı çizgilerin göbeğine ağaç diken belediyeler, ‘ses çıkarıyor müşteriler rahatsız oluyor’ diyen mağaza/restoran görevlileri, oyun alanına geldiğiniz zaman çocuğum etkilenir deyip oradan uzaklaştıran anne/babalar, engelli vatandaşları otobüslerine bindirmekten aciz otobüs şoförleri, bir annenin karşısında hissizce ‘çocuğun ölecek, yapacak bir şey yok bunu kabullen’ diyebilen doktorlar, ‘hamileyken fark edilseydi keşke aldırabilirdin’ diyebilen arkadaşlar, ‘bakım evlerine verin genç yaşta hayatınızı buna bağlamayın’ diyebilen komşular… “Bu ülkede kediye köpeğe bile bir şeyler öğretilebiliyorken benim çocuğuma nasıl bir şey öğrenemez – bir şey yapamaz diyorsunuz” diyen bir annenin çaresizliğini ve özel çocuk annelerinin kalplerinde taşıdığı acıyı “bir an’’ hissedebilselerdi eminim dünya daha yaşanabilir bir yer olurdu.

Bütün bunları nereden mi biliyorum? Ben Gözde Konuşkan Engür, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü mezunuyken çeşitli eğitimlere katılıp 24 yaşında ilk işletmesini açan bir kadın girişimciyim. Düğün / özel gün ve etkinlik organizasyonları yapan firmamla her sezon 100’lerce gelinin mutluluğuna ortak olup onlara hayallerindeki düğünü yaşatırken bir gün bir doktorun 2 yaşındaki dünyalar güzeli kızımın “%70 engelli’’ olduğunu, genetik rahatsızlığından dolayı yaşadığı zihinsel sorunlar yüzünden bağımsız bir hayat süremeyeceğini, evlenemeyeceğini söylediği ana kadar bulunduğu bölgedeki çocuk esirgeme kurumunda kalan çocuklarla 3 yıldır gönüllü olarak çalışan 1 yıllık da gönüllü ailelik yapan bir anneydim. Şimdi ise kızım ve bizimle aynı kaderi yaşayan tüm ailelere bir nebze faydam olsun diye 2.üniversite olarak “Engelli Bakımı ve Rehabilitasyonu’’ okuyorum. Marmara Üniversitesinde Yönetişim ve Sivil Toplum Kuruluşları Bölümünde Yüksek lisansa başladım. Ülkemizde yaşanan eğitim sorunlarına çözüm bulabilmek için geliştirdiğim 5 farklı projemi hayata geçirebilmek için Kasım 2018’de Kapıdağ Özel Çocuklar Derneği’ni kuran yeni bir sosyal girişimciyim. Özel çocukların hakları, aile eğitimleri ve toplumdaki önyargıları kırıp farkındalıklarını arttırmak için seminerler vermeye hazırlanıyorum. Çünkü dünyada iki tip insan vardır; kimisi kendi sorununu çözer, kimisi sorunun kendisini çözer. Çünkü sadece anne olduğunuz için mutlu olmak zorunda değilsiniz. Ama eğer anne iseniz her gün güçlü olmak zorundasınız. Çünkü @anneolmakbunugerektirir

 

Kredili Sistem

0

Birkaç gün önce bir arkadaşımız şöyle bir cümle kurdu: ‘Eşim bir haftadır yurtdışında iş seyahatindeydi, çocuklara ben baktım, o yüzden bu hafta dışarı çıkmak için çok kredim var.’ Şimdi sadece bu cümleye bakarak bu arkadaşımızın cinsiyetini sorsam ne dersiniz? Yüzde doksan beş ‘erkek’ tahmini gelir herhalde, zira tarihte çocuklara tek başına baktığı için kredi topladığına inanan bir kadın pek görülmemiştir. Aynı şekilde yemek yaptığı için takdir bekleyen, evi sildiği için tebrikleri kabul eden ve alışveriş listesini yaptığı için adeta kitap yazmış gibi sevinen bir kadına da rastlamadım.

Aynı evde yaşayan bir erkek ve bir kadın arasındaki ev işi yapma dağılımı kabul etmemiz gerekir ki çok nadir durumlarda eşite yakın. Çoğu zaman esas yük kadında ve erkeğin yaptığı, kadınların ise yapmadıkları işler listeleniyor. Ütü yapan bir erkek bahsetmeye değer bir durum olarak görülüyor mesela ancak ütü yapan bir kadın lafı edilmeye değer bulunmuyor asla. Ne zaman ki ortada ütü yapmayan bir kadın söz konusu oluyor, işte o zaman hep birlikte oturup bunu üstüne konuşma hakkını buluyoruz kendimizde.

Gelin Evi isimli yarışma programını duymuşsunuzdur belki, her gün bir ‘gelin’in evine gidiliyor, gelinler birbirlerinin evine puan veriyor ve her hafta bir gelin birinci seçiliyor. Geçtiğimiz hafta denk geldiğim bir bölümde yarışmacılardan biri yemek yapmayı bilmediğini söyledi ve bu durum diğer yarışmacılar tarafından epey şaşkınlıkla karşılandı. ‘Eşiniz bu duruma ne diyor?’ sorusu geldi ilk olarak. Normal şartlarda iki yetişkin insandan birinin yemek yapmayı bilmemesi ötekisinin üzerinde yorum yapmasını gerektiren bir durum değildir aslında düşünürseniz ama yine de bu soruya şaşırmadık tabii. ‘Eşime evlenmeden bunu söylemiştim’ diye savundu yarışmacı da kendini, adeta evlilikten önce itiraf edilmesi gereken büyük bir ayıpla karşı karşıyaydık. Yemek pişirmeyi bilmediğini evlilik öncesi itiraf etme ihtiyacı duyan bir erkeğin tarihte görülmediğini ise söylemeye gerek bile duymuyorum.

Bu eşitsiz iş dağılımını kökünden çözmenin en temel yolu, annelerin çocuklarını (özellikle de oğullarını) bu bilinçle yetiştirmesi olacak gibime geliyor. Yine de halihazırda büyümüş insanlar var elimizde ve hem kadınların hem de erkeklerin bu durumun farkına varması için ne gerekiyorsa yapmak lazım. Sadece erkeklere bu bilinci vermemiz gerektiğini düşünebilirdik aslında ama ev işi ve çocuk bakmak gibi konuların kadınlara zimmetli olduğunu düşünen, düşünmekle de kalmayıp bunlara kutsal anlamlar atfeden ve bunu sorgulayan kadınları da suçlamaktan çekinmeyen kadın sayısı da trajik şekilde fazla maalesef. İki cinsin birbirinin aynısı değil ama birbirinin eşiti olduğuna inanan insan sayısını arttırmak için edeceğimiz her kelime, yapacağımız her iş çok kıymetli tabii. Birer birer çoğalırız belki, ne dersiniz?

 

Kapı

0

Derimizin bittiği yerde benliğimizin sona erdiğini düşünüyoruz. Evimizin (çoğunlukla çelikten) bir kapısı var ve bu çok güzel. Bu sayede sınır çekiyoruz dış dünya ile aramıza. Renkleri ve geometrik şekilleri seviyoruz. Bir çocuk, neredeyse her şeyden önce derdini “pembe, mavi, üçgen, kare…” diyerek anlatabilirse aşırı mutlu oluruz.

Kendi adıma, bir bütünün parçaları olduğumuzu idrak etmem dünyadaki otuzuncu yılıma rastladı diyebilirim. Her şeye sınır çekme sevdasının bunda payı büyük. Bir doğum ve birkaç ölümden sonra yavaş yavaş bir şeyleri anlamaya başladım sanki. Somut kavramların, bilimsel açıklamaların, “gerçek” kabul ettiğimiz şeylerin yetmediği bir noktaya geldiğimde. Gerçekleşen hayallerimi bir türlü garanti altına alamadığımda, “avucumun içinde” saydığım şeyleri aslında tutamadığımda… Bir başkasının acısına bakıp tahtaya vurmak beni vicdanen rahatsız ettiğinde.

Aynı şeyin peşine düşen insanlar görebiliyorum etrafta. Aynı yerlerden geçmiştir yolumuz belki. Renkler ve şekiller yetmemiştir. Kimine göre “nehrin altındaki nehir”, kimine göre “âlem denilen perdenin ardı”, kimine göre “yerin yedi kat üstü”; elimizdeki malzemeyi kullanarak başka bir yere varmaya çalıştığımız muhakkak. Her şeyin bir anlamı olmalı. Görünenin ötesinde.

Az önce; acısıyla bile çevresine ışık tutan bir kadının, kocasının ölümünden sorumlu tuttuğu kişiye seslenişini okudum. Bir katil ile maktulü ayırabilecek bir çimento parçasından ya da deri bütünlüğünden söz edelim hadi. Talihsiz biçimde de olsa, yolumuzun kesiştiği tüm ruhlarla birlikteyiz işte. “İlahi adalet” fikrini sevsek de; adaleti “şimdi, buraya” çağırmadıkça dünya daha güzel bir yer olamıyor.

Bugün; “kendi” bedenimiz üzerinde tasarrufumuz olması gerektiğine inanarak kök hücre bağışını mütemadiyen erteleyen kaç kişiyiz kim bilir? Oysa belki de herkesin bağışçı olduğu bir dünyada, şifaya ihtiyacı olan kalmayacak. Fakir ülkeleri doyurmaya, bazı “tek kişilik” servetlerin yettiği söylenir ya hani o misal.

Kapıları aradan kaldırırsak, karşı dairede tek başına yaşayan teyzeyi daha çok göreceğiz. Gördükçe; yaşlanmaktan ya da yalnız kalmaktan ne kadar korktuğumuzu kendimize itiraf edebileceğiz. Bu itirafla başlayacak belki her şey. Kaçtığımız yaşlı, engelli, sevdiğini kaybetmiş kadın imajını görmezden gelmek yerine onun için bir şeyler yapmak bize de daha iyi gelecek. Bu sayede onun (ve bizim) için bir çıkış yolu olduğuna inanacağız.

Kanser hastası birinin hayat dolu hali karşısında, dan diye “Seni gördükçe halime şükrediyorum” demeyeceğiz. (Bunu yapanların çokluğu hayret verici!) Sevdiğimiz birine sarılmak için başka birinin sevdiğini kaybetmesini beklemeyeceğiz. Başkalarının hüznünden kaçmak yerine onunla yüzleşmek, ona şahit olmak, ona bu dünyada yer açmak; belki bir gün “hepimizin” daha rahat uyuduğu bir geceye bizi hazırlayacak.

Açık kapılara duyduğum özlemle; bu yazıya da bir sınır çekmek istemiyorum sanırım. Dilerim başka kadınların parmaklarından dökülen diğer yazılarla alt alta geldiğinde kendine bir anlam bulur. Bu işler her zaman böyle olmuyor mu neticede?

Cesaret, disiplin ve sevgi dolu bir kalp: Türkan Saylan

0

Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde Türkan Saylan’ın hikayesini anlatıyoruz…

Sık sık Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) adıyla gündeme gelse de, Türkan Saylan bu derneği kurmadan çok önce insanlık için faydalı olmayı aklına koymuş, genç yaşlarından itibaren eğitimi ve hizmet alanı için elinden geleni ardına koymayarak çalışmıştı.

Türkan Saylan kimdir?

Türkan Saylan, 13 Aralık 1935’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Cumhuriyet dönemindeki ilk müteahhitlerden biri olan Fasih Galip Bey, annesi İsviçreli Lili Mina Raiman ve kendinden küçük dört kardeşi ile büyüdü. Kandilli Kız Lisesi’nin ardından 1963’te İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi ve  hemen sonrasında Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanlığını aldı. Üniversite eğitimi sırasında bir hastane ziyaretinde cüzzamlı hastaların çok zor şartlarda tedavi edildiğini görmüş ve özellikle cüzzam ve benzeri diğer hastalıklar üzerinde çalışmayı aklına koymuştu.

1968 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı’nda baş asistan olarak çalışmaya başladı. 1972 yılında doçent, 1977 yılında da profesör oldu ve baş asistanlık yaptığı İstanbul Üniversitesi Dermatoloji Anabilim Dalı’na bu kez Bölüm Başkanı olarak döndü. Bu sırada, 1976 yılında lepra (cüzzam) hastalığı ile mücadele etme niyetini güçlendirdi ve Cüzzamla Savaş Derneği’ni kurdu.

Türkiye’de cüzzam hastalığı o yıllarda oldukça yaygındı ve ciddi şekilde bulaşıcı bir hastalık olduğundan dolayı hastalara kimse dokunmak, yaklaşmak istemezdi. Hastanelerde izole odalarda bakımı yapılan hastalar zaman zaman kötü muamelelere maruz kalabilir, dahası hastalığa yakalanmış olan birçok kişi uygun bir klinikte tedavi şansı bulamıyor olabilirdi. Türkiye’nin özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ve birçok şehirde büyük projelere imza atan Türkan Saylan, cüzzam hastalığı ile mücadele edebilmek için yeri gelmiş kapı kapı dolaşmış, hastalara umut olmuştu. Hastalara daha iyi tedavi imkanlarının sağlanmasını öncelik edinmişti ama Türkan Saylan aynı zamanda tıp öğrencilerinin eğitimini de çok önemsiyor, mücadele edilmesi zor bu tür hastalıklar için çeşitli farkındalık çalışmaları yürütüyordu. 1981 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin müdürü olarak görev yaparken, birçok öğrenciye de ilham olmuştu. Öyle ki, 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ/WHO) için lepra danışmanlığı yaparak dünya sağlık standartlarına bile katkıda bulunmuştu. Cüzzam hastalığının yanı sıra Behçet Hastalığı ve cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili de çeşitli çalışmalar yapmıştı ve Dermapatoloji Laboratuvarının ve Behçet Hastalığı ve Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasına katkıda bulunmuştu.

“Her eğitimli kadının bu Cumhuriyet’e borcu var!”

1989 yılında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin (ÇYDD) kuruluşunda görev aldı ve uzun yıllar boyunca derneğin genel başkanlık görevini yürüttü.

1990’da Öğretim Üyeleri Derneği’ni kurdu ve bir dönem boyunca ikinci başkan olarak burada da görev yaptı. Ardından aynı yıl İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin kuruluşunda görev aldı.

1995 yılında mezun olduğu Kandilli Kız Lisesi için Kandilli Kız Lisesi Kültür ve Eğitim Vakfı’nı (KANKEV) kurdu ve başkanlığını yürüttü. Bu vakıf sayesinde lisenin restorasyon işleri yapılabilmişti. 1986 yılında yanan Adile Sultan Sarayı’nı beklenenin çok altında bir bütçe ile yenileyerek en büyük hayallerinden birini gerçekleştirdiğini söylemiştir.

 “Anadolu’da cüzzam hastalarının perişan durumda olan çocuklarını okutmaya, onlara okul, burs bulmaya çalışıyordum. Çoğu Kürt kökenli, kırsal alan kökenliydiler. O zaman bazı insanlar bana, ‘Hoca Hanım, bu çocukları neden okutuyorsunuz, bunlar büyüyüp bize silah çekecekler’ derlerdi. ‘Hayır, onlar okuyup öğretmen olacak, doktor olacak, bu bölgelere hizmet götürecek, bu insanları aydınlatacak. Asıl okumadıkları, bilmedikleri için terörist oluyorlar’ diye yanıtlar, bu ön yargılara üzülürdüm…”

Çoluk, çocuk, üniversite

Türkan Saylan akademik eğitimi için durmaksızın çabalarken o sırada evlenmiş, iki de çocuk yapmıştı. Üniversite eğitimine devam ettiği sırada ilk kez anne olmuş, ilk oğlu daha bebekken tüberküloz hastalığına yakalanmış. Daha sonra ikinci oğlu doğunca bir kez daha tüberküloz olmuş ve ağır bir hastalık dönemi geçirmiş, aylarca yüz üstü yatmak zorunda kalmış. “O halde çocuklarımla da oynadım, derslerimi de çalıştım” diye anlatmıştı o zamanları.

Oğulları Çınar ve Çağlayan Örge, 2009 yılında verdikleri bir röportajda “Biyolojik olarak onun annemiz olduğunu bile hissetmezdik, arkadaş gibiydik, hayatını değiştirdiği diğer çocuklar gibiydik. Onları hiçbir zaman bizden ayrı tutmadı.” demişti. Babaannelerinin ve dedelerinin desteğiyle çocuklar büyürken Türkan Saylan, boşanmaya karar verdi.

Eşi Doktor Mustafa Örge ile olan sorunlarını çocuklarına veya işine hiçbir zaman yansıtmasa da, Türkan Saylan’ın boşanma isteğini gururuna yediremeyen Örge, çocukların velayetini almış ve süreci zorlaştırmıştı. Ancak daha sonra ikinci bir evlilik yapan Mustafa Örge, eski eşine hayatı zorlaştırmaktan vazgeçmişti. Ayşe Kulin’in yazdığı biyografide Türkan Saylan’ın ilk eşiyle boşanmak istediğini söylediğinde şiddet gördüğüne dair bilgiler de var.

Boşanmasının üzerinden 10 yıl geçmişti ki Türkan Saylan ikinci evliliğini yaptı. Ancak kıskançlık ve ‘ev hanımlığı’ beklentileri gibi sebeplerden ötürü bu evlilik de yürümedi ve bir buçuk sene sonra boşandılar.

Hastalıklarla geçen hamilelikler ve lohusalıklar, yürümeyen evlilikler ve hayatını zorlaştıran birçok etmene rağmen Türkan Saylan, hiç durmadan çalıştı ve onlarca vakıf ve dernek aracılığıyla hem sağlık hem de eğitim alanında devrim sayılacak işlere imza attı.

n S

“Ölümden korkmuyorum, daha çok işim var.”

Türkan Saylan’ın 74 yıllık ömrünün 24 yılı, kanserle mücadele ederek geçmişti. 1986 yılında meme kanseri teşhisi konulan Saylan, gerekli tedavilerin ardından hastalığı yendi. Ancak 15 sene sonra kanser geri döndü, bu kez karaciğeri etkilenmişti.

2002 yılında karaciğer kanseri teşhisinin ardından tedaviye başlayan Türkan Saylan, burada da örnek olacak bir dirayet sergiledi. Uzmanlar, metastaz yapan meme kanseri sonrası yaşam süresinin en çok 2-2,5 sene olabileceğini söylerken, Saylan bu hastalıkla 7 sene yaşadı. Türkan Saylan’ın son mesajı, hastalıklarla mücadele ile geçen ömrüne bir saygı duruşu gibiydi: “Bana düşen tüm görevleri yerine getirdim, ölüme hazırım.”

Cüzzam hastalarına dokunmaya ve hastalığı ülkemizden silmeye cesaret eden, çocukların – özellikle kız çocuklarının eğitimi için canını dişine takan, sağlık alanında uzman olduğu her konuda örnek çalışmalar yapan, sivil toplum devrimcisi diyebileceğimiz Türkan Saylan, 18 Mayıs 2009’da 73 yaşında aramızdan ayrıldı.

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.