Ana Sayfa Blog Sayfa 28

Sorumluluk Alma Zamanı

0

Mecliste hak ettiğimiz koltukları alma zamanı gelmedi mi?

Şu ana kadar ulaşılan bilgilerden çıkan sonuç insanın tarıma başlayıp, yerleşik kültüre geçmesiyle kadının düşüşünün başladığı. Tapınak kültürü, kadını bir yandan metalaştırırken bir yandan da adım adım kamusal alandan atıp eve hapsetmiş. Aristo’nun, yaşadığı dönemdeki mevcut durumu sorgulamak yerine sahiplenmesi ve felsefi olarak kadını itibarsızlaştırması ardından gelen iktidar düşkünü erkeklerin işini iyice kolaylaştırmış.

Bu doğa gereği öylesine bir yöneliş değil. Planlı, programlı, bin yıllara dayanan bir suç ortaklığı. Karşı çıkanı ezip geçen, çok gaddar bir sistem kurulmuş. Statükoya karşı çıkan herkes kadın, erkek demeden yok edilmiş ve tarihten adları silinmiş. Bunca çabaya rağmen isimleri bugüne kadar gelebilenler var çok şükür. Hakikati görebilenler, doğrudan konuşanların başına neler geldiğini görünce semboller yoluyla bizlere ulaşmaya çalışmış. Kimi eline kalemi almış, kimi fırçayı.

Tüm bu süreç boyunca teknolojik olarak ilerlediği zannedilen insan, doğasından koptuğu için şimdilerde beceri olarak çok ama çok gerilerde. İçgüdüsünü kaybetmiş ve sistemi kuranların kuklası haline gelmiş. Bugün biliyoruz ki bize yenilik olarak sunulan çoğu şey geçmişte zaten biliniyordu. O bilginin üstü örtülmeyip kullanılsaydı kim bilir bugün nerelerde olurduk?

İlk Çağ 3500, Orta Çağ 1000, Yeni Çağ 330 yıl sürdü.

1789 Fransız Devrimi ile başlatılan Yeni Çağ, muhtemelen 1990 Bilişim Çağı ile kapatılırsa 200 yıl sürmüş olacak.

Bilişim Çağı 1990-2020, 30 yıl.

Yapay Zeka Çağı, on sene dayanır mı dersiniz? Değişim çok hızlı. Elimizi çabuk tutmazsak…

Avrupa’da hüküm süren engizisyon mahkemeleri, beş yüz yıl boyunca on binlerce kadını yakarken aynı yıllarda Anadolu Bacıları gibi bir güçlü bir kadın teşkilatımız vardı bizim. Binlerce yıllık kökü olan bu teşkilatın Osmanlı’nın kuruluşuna destek verdikten sonra dağıldığı veya uykuya yattığı söylenir. Kimbilir Kurtuluş Savaşı’nda cepheden cepheye koşturan kadınlarımızın ruhunda canlanmışlardır.

1919’da, Türk kadınına on beş sene sonra, 5 Aralık 1934’de seçme seçilme hakkı verileceğini, toplum içindeki yeni pozisyonunu anlatsanız kim inanırdı, tepkiler ne olurdu bir düşünün. Atatürk’ün önderliğinde Türk kadını, çağına göre muazzam bir sıçrama gerçekleştirdi. Bugün bize örnek gösterilen İsviçre’den tam 37 sene önce kavuştuk biz seçme ve seçilme hakkına.

Yıl 2019. Bugün on binlerce, yüz binlerce iyi eğitilmiş vatansever kadının on beş senede yapabileceklerini düşünebiliyor musunuz? Yeter ki birlik olalım ve ne istediğimizi bilelim.

Atatürk ve devrimleri sayesinde, kalkan bir trene son anda yetişip bindik. Bugün kalkmak üzere olan hızlı bir tren, belki bir roket… Dünya bu kadar büyük bir değişimin eşiğindeyken bize alternatif olarak sunulanlardan daha iyilerine layık olduğumuzu düşünüyorum.

Eril gücün anlamsız hırsları, açgözlülüğü insanlığı zorluyor ve gezegenin her yerinden dişil güç ayağa kalkıyor. Bizim acilen birleşmeye ihtiyacımız var. Tüme varacak zaman geçti, tümden gelmeliyiz. TBMM’de 589 vekilin 102’si kadın. Toplumun yarısını oluşturan kadınların temsiliyet oranı %17. Ana muhalefet partisinin oranı %12. O sandalyelerin, oturmamız için centilmence çekileceğini düşünmek saflık olur. Biz, sandalyelerimize kendimiz oturup, el birliği ile bu ülkeyi layık olduğu şekilde yönetmek için mücadele etmeliyiz.

Bir şeyi kendi çıkarınıza kullanmak isterseniz işleri karmaşıklaştırırsınız. Tıpkı yasalarımızda olduğu gibi. Biz hakkımız olanı en kolay nasıl alırız? Milletvekili aday listelerini bir kadın, bir erkek veya bir erkek, bir kadın sıralanacak şekilde oluşturarak.

Bir sonraki seçimde listelerin “1 Erkek, 1 Kadın” olacak şekilde hazırlanması için hep beraber, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri, sanatçılar her kesimi kucaklayarak kararlı ama esprili bir kampanya yapsak… Hem güldürsek hem düşündürsek. Mümkün olduğunca çok kişinin, bu talebin ortağı ve savunucusu olmasını sağlasak…

Bin yılların öğrenilmiş çaresizliğini, kadın olarak sorumluluk alma konusundaki korkularımızı yenmeliyiz. Bu sadece canı pahasına bu toprakları savunmuş atalarımıza, bize muazzam bir gelecek fırsatı sunmuş olan Mustafa Kemal Atatürk’e değil çocuklarımıza, gelecek nesillerimize karşı da borcumuz. Kaybedecek vakit var mı sizce? Dünya ileriye gidenler ve geride kalanlar diye çok keskin bir ayrıma giderken ve biz bunu görüyorken duruma acilen müdahale etmemiz gerekmez mi? Sorumluluk görende olduğuna göre ya şikayeti bırakıp sorumluluk alalım ya susalım; ama şunu bilelim ki tarih susanları ve eyleme geçmeyenleri affetmez.

Anneliğe Dair Değişmesi Gereken Ezberler

0

Nihan Kaya’nın İyi Aile Yoktur kitabını okuyorum. Kitabın bir yerinde çoğu kadının anne olmak hakkında enine boyuna düşünmediğinden, eğer düşünseydi bugün dünyanın bambaşka bir yer olacağından bahsediyor. Doğru söze ne hâcet. Kutsal annelik miti her atılan adımda çökerken biz de yıkıntıların arasında kalıyoruz. Toz duman içinde önümüzü görmeye çalışıyoruz. Herkes el birliği etmişçesine belli bir yaşa gelince kadınların üzerinde inanılmaz bir baskı kurmaya başlıyor. Baskı konusu tabii ki evlilik ve çocuk.

Zaten söz konusu kadınlar olduğunda başka ne düşünülebilir ki. “Ee ne zaman evleniyorsun, yaşın geçti artık, gez gez nereye kadar, başını bağla otur evde…” Hadi toplumu dinledin evlendin diyelim, bu sefer başlıyor “e çocuk ne zaman” tantanası. İstemiyorum, zamanı var desen hemen cevap hazır anında suratına yapıştırılmak için bekliyor. Çocuksuz olmaz. Neden olmaz? Cevabı yok, ezberlemişiz bir kere, neden çocuğun olmayacağını düşünmüyoruz, irdelemiyoruz bile. Öğrenilmiş çaresizlik içinde debelenip duruyoruz.

Toplumu dinledik, toplum dediğimiz de hep aynı naylon çoraplı kadın ordusu, onlara karşı geldiğinde cık cık sesleriyle seni kınayan kadınlar, çocuk yaptık diyelim, bu sefer “ikinci çocuk ne zaman, bir tane olmaz, yalnız kalmaz, kardeş lazım” tantanası.

Kimsenin sorduğu yok çocuğu yetiştirecek gücüm var mı tahammülüm, sabrım var mı, hadi bunlar var, maddi gücüm yerinde mi diye… Ona gerekli eğitimi verebilecek miyim? Bunlar kimsenin umrunda değil muhtemelen çünkü toplumun gördüğü, dikte ettiği, yücelttiği annelik fiziksel annelik aslında. Yemek yedi mi, üstü temiz mi, kıyafetleri ütülü mü, emdi mi emmedi mi, uykusu nasıl… Bunlar sorun sadece, bunlara göre yargılanabilirsin ama eğer kötü davranmaya kalk, kimse umursamaz ‘aman kutsal annelik mitine zarar gelmesin’ çünkü.

Annelik kutsaldır, ne yaparsan yap annenin hakkını ödeyemezsin. Asıl nedir söyleyeyim mi annelik, çocuğuna nedensiz bağırırken ona duyduğun öfkeyle başa çıkamazken aynı annenin sana küçükken bağırdığı ses tonuyla, aynı mimiklerle, aynı hareketlerle davrandığını fark ettiğinde duyduğun hayal kırıklığıdır. Oysa sen annen gibi olmayacaktın, öyle söz vermiştin. On sekiz yaşında ben annem gibi olmayacağım dediğin halde otuz altı yaşında çocuğuna annenin sana bir zamanlar davrandığı gibi davranmaktır. Roller değişmiştir artık, sen annen olmuşsundur çocuğun da sen. Ne suçlu vardır ne suç bu düzende. Sorun sistemin kendisindedir.

Zamanında yaralanan çocuklar gün gelir büyür ve anne olur. Çevresindeki herkes anneliğin ne kadar muhteşem olduğundan, dünyadaki herkesten çok çocuğunu seveceğinden, anneliğin kutsallığından bahseder. Tüm bunlar olup biterken tek bir kişi de önceden çıkıp demez ki anne olunca tüm çocukluk travmaların saklandığı yerden bir bir çıkarken yapayalnız kalacaksın… İçinde günden güne büyüyen öfkeyi yansıtacağın tek kişi çocuğun olacak, neden, çünkü zayıf, çünkü korumasız, çünkü sana muhtaç… Sense annesin, ne yaparsan yap haklısın, senin hakkın ödenmez çünkü. Bunu fark ettiğin ve bu düzenin böyle gitmeyeceğini anladığın an, aslında değişim için büyük bir adım atıyorsun. O herkesin öve öve bitiremediği mükemmel anne avuçlarının arasında eriyip kaybolurken sen sadece yeteri kadar iyi anne olmanın yapabileceğinin en iyisi olduğunu anlıyorsun. Yapabilirsin, yapabiliriz. Bu yolda hiçbirimiz yalnız değiliz. İçimizde yaralı bir kız çocuğu olabilir, annelik biraz da kendi doğurduğun çocuğu büyütürken aynı zamanda o içindeki küçük kızı da büyütmektir aynı zamanda.

Büyüdükçe, geliştikçe, okudukça insan başkalarına kulak asmamayı da öğreniyor zamanla. Kolay olmuyor belki ama bir zamanlar cılız bir sesle fısıldayan o sesi duymayı öğreniyorsun. Sen onu duydukça o da canlanıyor, sesi daha gür çıkmaya başlıyor. O zaman dış seslerin önemi kalmıyor işte. Annelik de böyle aslında, hemen herkesin fikir sahibi olduğu ve başkalarının işine çok rahatlıkla burnunu sokabildiği bir mecra. Aman çocuk üşümesin, üstündeki kıyafeti biraz ince değil mi, çok da az yedi karnı doydu mu, doymamıştır kesin biraz daha yesin, yağmur yağıyor ıslanmasın, çamura hiç girmesin üstü başı kirlenir, hasta olur sonra, üstünü ört. Hemen hepsi arka arkaya sıralanır annelik görevleri olarak. Bunlardan birini eksik yaparsan iyi anne değilsindir çünkü. Peki bunlar yeterli midir, zaten iç seslerin susmazken bir de dışarıdan gelen suçlamalar daha da yıpratıcı olmaz mı? “Susun!” diye bağırmak istersin, haklısın, hangimiz avazımız çıktığı kadar bağırmak istemedik ki?

Kimse kimsenin işine karışmasa şüphesiz dünya bambaşka bir yer olurdu, herkes istediği gibi bir annelik yapsa ve kimse anneliğiyle yargılanmasa neler olurdu kimbilir… Daha huzurlu, daha mutlu bir gelecek bizi beklerdi kuşkusuz. O zaman biz de kendi içimize dönerek kimsenin anneliğini eleştirmeyerek işe başlayabiliriz. Değişim bizim elimizde, her zaman inandığım gibi, kadın kadının kurdu değil yurdudur.

Bitmeyen Yolculuk: Ebeveyn Olmak

0

Hafta sonu mesaimin(!) son saatlerinde biraz rahatlamak için babacığımın bahçesinden aldığımın limonlu melisa çayını içerek, kendime zaman ayırma vakti… Bir yandan içimde biriken tüm duyguları bu satırlara yazmak, rahatlamak ve sanki bir dostla sohbet ediyor gibi dökülüverme zamanı. Tüm bir hafta sonu bedensel ve beyinsel olarak o kadar çok çalıştım ki;  çocuklar, ev işi, oyun ve yemek kıskacında, hem çok yorucu ama yine de ben her şeye yetebiliyorum başkaldırısı ile geçti. Yoğun bir işte çalışıyorum ve ikiz çocuklarım ile nefes alabildiğim tek zaman, çocuklarımın alt kattaki dede ve babaannesine özgür vakit geçirmek için indiği 2 saatlik zaman dilimlerinden ibaret. Eşim elinden gelebildiği kadar ortak olmaya çalışsa da anne kadar özverili olamıyor maalesef bizim hikayemizdeki bu ebeveyn yolculuğunda!

Bugün çocuklarla parka giderken ikisinin de elini sıkı sıkı tuttuğumda, kendi çocukluğum gözümün önüne geldi. Ben annesinin kuzusu olan, iki dakika annesinden ayrı kalamayan, ya anneme bir şey olursa ben ne yaparım diye kalbi sıkışan bir çocuktum… Ama şimdi aynı şehirde olmamıza rağmen çoğu zaman telefonla görüştüğüm annecim benden mental olarak çok uzakta. İnsanın hayat odağı nasıl da değişiyor, hayatının ilk 7 yılı neredeyse annenim merkezinde, sonraki yılları ise arkadaşlar, sevgili, iş ve kendi çocuklarımın odağında geçti ve hale geçiyor. İnsan hep önüne bakıyor derler ya, gerçekten de öyle, seni yetiştiren anne-baba bir süre sonra sağlıklı olduklarını bildiğin sürece, ara sıra ziyaret edip gönüllerini aldığın yaşlı insanlar olup çıkıveriyor. Kuşaklar arası yaşam ve görüş farkı, kendi hayatına müdahale ettirmeme çabası, geçmişten kalan hesaplaşmalar derken bir bakmışsın uzaklaşıvermişin seni dünyaya getiren insanlardan. Önceliklerin hep kendin, çocukların ve eşin oluveriyor. Çünkü onlar şimdiyi temsil ediyor, ebeveynler ise geçmişi.

Bunu düşününce acı hissettim yüreğimde, aynı duyguyu benim de kendi çocuklarımda hissedeceğimi biliyorum. Hayat ileriye doğru aktıkça geride olanların izleri flulaşıyor. Yeni anılar eklendikçe hayatımıza, eskilere düşen pay gitgide azalıyor. Ebeveynler güvenli limanlarımız gibi yardım istediğimizde, çaresiz kaldığımızda sığındığımız durgun sular misali oluveriyor. Mesela çocukları bazı hafta sonları onlara bırakıp eşle kaçamak yapabilir, işten izin alamadığında hasta çocuğunu doktora götürmelerini sağlayabilirsin. Varlıkları çok büyük rahatlık, zamansız yitip gitmeleri ise tarifsiz boşluk gibi olsa gerek.

Elleri titreyen, yüzü buruşmuş, kulakları az işiten, köyünde tek başına yaşayan eşini yıllar önce kaybetmiş, 10-15 torun sahibi kınalı saçlı yaşlı nineler vardır ya, hani çocukları birer birer el ayak çekmiştir hayatından, sadece bayramlarda yanına uğrayıp çok özlediği torunlarını koklattığı evlatları vardır. İşte bu nine ebeveynlik yolculuğunun son durağını yaşıyor olsa da torunlarının gözünde hep o yaşta hayata inat yaşayan, sütünü kendi kaynatan, aşını kendi pişiren ve kimseye muhtaç olmadan yaşayan nine olarak kalacaktır. Çocuk, anne, baba ve torun olarak bu döngü birçoğumuzun başından geçtiği bir yolculuk ve bir sonraki jenerasyona deneyimler devredilerek sürekli yaşanıp gidiyor. Yaşattığını yaşamak ilahi adaletinin bu dünyada gerçekleştiğine inanan biri olarak, evlatlık ve ebeveynlik deneyiminin bir birinin ter yüzü olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle herkese önce hayırlı evlat olmayı, sonra da mutlu ebeveyn kalabilmeyi temenni ediyorum.

 

Eşitlikçi Reklam Mümkün: Unstereotype Alliance Türkiye Platformu

0

Reklamda Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurulu (RTCEK) öncülüğünde, UN Women koordinasyonuyla kurulan Unstereotype Alliance Türkiye platformu, reklam ve medya içeriklerinin eşitlikten yana değiştirilmesi için çalışmalar yürütecek.

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin (UN Women) tüm ilgili kuruluşları bir araya getirerek oluşturduğu Küresel Unstereotype Alliance Platformunun Türkiye bölümünün lansmanı 13 Aralık Cuma günü İstanbul’da yapıldı. Reklamda Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurulu (RTCEK) öncülüğünde, UN Women koordinasyonuyla yürütülecek olan iş birliği platformunun açılışına Reklamverenler Derneği (RVD) Başkanı Ahmet Pura ile UN Women Avrupa ve Orta Asya Bölge Direktörü Alia El-Yassir ev sahipliği yaptı.

UN Women tarafından yürütülen Unstereotype Alliance girişimi, dünya çapında reklam verenlerin, markaların ve şirketlerin bir araya gelerek toplumsal cinsiyete dayalı kalıp yargıların medyada ve reklam endüstrisinde değiştirilmesi, daha pozitif ve eşitlikçi bir reklam anlayışının yaygınlaşması için çalışmalar yürütecek.

“Toplumsal cinsiyet eşitliğinde dönüşümün öncüsü olacağız”

Cuma günkü etkinlikte açılış konuşmasını yapan RVD Başkanı Ahmet Pura, yapılan çalışmaları şöyle açıkladı: “Bugün sadece Türkiye için değil, tüm dünyada toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda önemli bir adım attık. Reklam sektöründe imza atacağımız toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki çalışmaların, ileride farklı sektörlerin ve yasal düzenlemelerin önünü açacağına olan inancımız tam. Bu vesileyle sektörün tüm paydaşlarını iş birliğine davet ediyorum. Reklam ajanslarının ve reklamverenlerin kampanya hazırlık süreçlerinde gereken özeni göstermesi en güçlü adımlardan biri. Bunun yanında akademisyenlerin eğitim süreçlerinde bu konuyu vurgulaması, medyanın yönlendirici konumda görev alması büyük önem taşıyor. Elbette en kritik görev izleyicilere, takipçilere düşüyor; sektörün çalışmalarını denetleyecek, uyarılarda bulunacak olanlar yine izleyicilerimiz.”

“Çalışmalarımız bir dünya projesine dönüşecek”

UN Women Avrupa ve Orta Asya Bölge Direktörü Alia El-Yassir konuşmasında ““Unstereotype Alliance Türkiye platformunun kurulması yalnızca Türkiye ve bölge için değil, medya ve reklamlardaki zararlı kalıp yargıların ortadan kaldırılması amacı taşıyan Unstereotype Alliance’ın küresel çabaları için çok önemli bir kilometre taşıdır.” sözlerine yer verdi.

RVD Başkan Yardımcısı Ayşen Akalın ve UN Women Türkiye Ofisi Programlar Müdürü Zeliha Ünaldı, Unstereotype Alliance’tan bahsederek, Türkiye’de kurulan çalışma yapısının detaylarını aktardı.

Türkiye’deki çalışma yapısına liderlik edecek olan firmalar: Avon, Coca-Cola Colgate-Palmolive, Eczacıbaşı Holding, Eti Gıda, Johnson&Johnson, Kantar Media, Koç Holding, P&G, Publicis Groupé, Unilever, Vodafone, WPP.

Unstereotype Alliance Platformunun Hedefleri

  • Çeşitlilik ve kapsayıcılığı ön plana çıkararak iş ortamlarında kalıp yargılardan uzak bir çalışma kültürünün teşvik edilmesi,
  • Reklam içeriğinde klişelerden arındırılmış eşitlikçi tasvirler için şirketlerin uyması gereken ilke ve kılavuzların geliştirilmesi,
  • Halk arasında farkındalık yaratan iletişim yolları ile kalıp yargılara ve ayrımcılığa son verecek olan eylemlerin teşvik edilmesidir.

 

 

 

Neden Sevişirken Canım Yanıyor?

0

(Elena Rossi’nin theyoniempire.com’da yayınlanan yazısından Türkçe’ye çevrilmiştir.) 

(Çevirenin notu: Rossi’nin ‘pussy’ olarak kullancığı kavram bizde hala ‘aşırı argo’ olarak kabul edildiğinden, ‘kuku’ deyip dememe konusunda da emin olamayıp, uzun fikir yürütmeler sonucu orijinal metnin kaynağına da saygıyla, ‘yoni’ olarak tercüme edildi. Konuyla ilgili yapıcı yorumlara ve daha ileri fikir yürütmelere açığız!)

Bazen, seks can yakar. Cinsel ilişki sırasında rahatsızlık ya da acı duyulur, vulvada şişkinlik veya hassasiyet hissedilir. Bunun birçok sebebi olabilir. Jinekoloğunuza sorduğunuzda ya da Google’da ‘vajinal ağrı’ diye arattığınızda endometriyozis, kondomlara veya kayganlaştırıcılara karşı gelişen alerji, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, menopoz, kanser tedavilerinin yan etkileri, kistler, vajinal kuruluk, vajinal yırtıklar, sistit, vajinismus gibi pek çok sebebin olabileceğini görürüz.

Ancak ya bunlardan hiçbiri bizim için geçerli değilse ve yine de sevişirken rahatsızlık veya acı duyuyorsak?

Yaşam tarzımız, tercihlerimiz, özellikle yatak odasındaki seçimlerimiz bazen seks sırasında hissedilen ağrının sürmesine neden olur.

Ağrı, vücudun stresle başa çıkma mekanizmasıdır. Bedenimizin verdiği bu acılı mesajlar, bir şeylerin doğru çalışmadığının göstergesidir ve ağrılar da, vücudumuzun ilgi ve değişim ihtiyacı içindeyken bizimle konuşma biçimidir.

Kadınlar sıklıkla seks sırasında bilinçsizce vajina içerisindeki kaslarını sıkarlar. Kasların sertleşmesi ve ‘donma’ tepkisi, vücudun korkutucu ya da hoş karşılanmayan bir şeye verdiği doğal bir tepkidir. Vajina içerisinde sürekli bir biçimde hissedilen rahatsızlık da uyuşukluk, hassasiyet, kayganlığın azalması, hatta vajinal enfeksiyonlar veya kronik vajinal kas spazmları/ağrıları gibi durumlara dönüşebilir. Aslında vajina, kendini korumak için bir tür kalkan geliştiriyordur ve penetrasyon da zorlaşıyordur.

Bir kadının seksüel rahatsızlıkları yalnızca fiziksel durumlardan değil, aynı zamanda yaşam tarzından, tercihlerinden ve kişisel ilişkilerinden de etkilenmektedir.

Yeterince vurgulayamadığım konu, kendimiz için doğru bir Yoni ortamı oluşturabilmekle ilgili. Tanrıça atölyeleri ve online orgazmik kurslar bir yana, gerçekten de ne kadar cinsellik üzerine çalıştığınız ya da Yoni’nizle ne kadar squat yaptığınız çok önemli değil! Eğer toksik bir Yoni ortamına sahipseniz, seksten keyif alamaz, haz duyamazsınız.

Haz için atacağınız ilk adım, seks hayatınıza dürüstçe dönüp bakmak ve bedeninize nerede saygısızlık ettiğinizi ve gerçek ihtiyaçlarınızla nasıl uyumlanamadığınızı fark etmek olacaktır.

Seks terapisiyle yıllar geçirip, bütün seks kitaplarını okuyup, piyasadaki tüm kayganlaştırıcıları deneyebilirsiniz ama hayatınızda gerçek değişimler yapmaya niyetlenmediğiniz sürece başarısız olmaya devam edersiniz. Bu açık denizde can yeleğiniz olmadan batmamaya çalışmak gibi olur. Toksik bir Yoni ortamını tanımlamak ve anlamak, seks hayatınızı iyileştirmenin ilk adımıdır.

Eğer vajinal ağrı ve rahatsızlık hissediyorsanız, vücudunuzun neden öz-savunma mekanizmalarını harekete geçirdiğini ve neden acı çektiğinizi anlamanız için ipuçlarına göz atın.

İşte doktorların sizinle tartışamadığı şeyler:

  • Yıllar boyunca süren, kadın hazzını ve libidosunu öldüren geleneksel seks,
  • Bazen yıllar süren, ilişki içerisinde rıza dışı seks. Kadın uyarılmadığında bile vajinal penetrasyonun gerçekleşmesi,
  • Arzulanmayan bir partnerle seks ve ilişki sırasında hiçbir zaman tam olarak uyarılamamak,
  • Tahrik olmak ve vücudun iyice açılması için gerekli ön sevişmenin yokluğu veya azlığı,
  • Vajina tamamen uyarılmış, ıslak ve açık olmadan ilişkiye girmek,
  • Yeterince tahrik olmamak/uyarılmamak veya menopoz gibi nedenlerle vajinanın doğal kayganlığının olmaması. Gerekli ıslanmayı sağlamak için kayganlaştırıcılar kullanılması,
  • Sürekli olarak nezaket, sevgi ve bakım içermeyen istenmeyen veya agresif seks,
  • Kişisel konforunuzun dışına çıkıldığı halde sırf partnerinizi memnun etmek için sekse devam etmek. Seksin amacının partnerinizi tatmin etmek olduğunu düşünmek. Partnerin sizin vajinanızı kullanarak mastürbasyon yaptığını hissetmek. Seks sırasında sıkılır ve zihninizden başka düşünceler geçmeye başlar, seksin bitmesini bekleyemezsiniz,
  • Partnere karşı duyulan güvensizlik,
  • Partner ile duygusal bağlantı yoksunluğu. Sadece partneri tatmin etmek için ilişkiye gitmek. Partnerin alkolik/uyuşturucu bağımlısı/sevgisiz/aldatan/tacizkar/saygısız/ilgisiz/sıkıcı biri olması,
  • Bedeninizin partnerinizden korkması ve ona güvenmemesi,
  • Tekrarlayan mantar enfeksiyonlarının varlığı ve ilişki sırasında enfeksiyonları düşünmeden duramamak,
  • Fiziksel partner uyuşmazlığı. (Örneğin çok büyük penis vs.)
  • İyileşmemiş çocukluk korkuları ve utançları, seksi kötüleyen dini bir eğitim, seksle ilgili utanç verici düşünceler. Rahatlayamaz ve içten içe yanlış bir şey yaptığınızı düşünüp durursunuz…
  • Kendiniz için sağlıklı sınırlar koyamamak. İstemediğinizde, hatta acı çektiğinizde bile hayır diyememek. Bununla ilgili konuşamamak, hatta zevk alıyor taklidi yapmak. Sarhoşken seks yapmak,
  • Cinsel yönelimden emin olmamak. Tam olarak arzuladığınızdan emin olmadığınız partnerlerle sevişmek,
  • Haz hissine yönelmek için tamamen gevşemek yerine orgazm olabilmek için vücudu ve vajinayı kasmak,
  • Utanç verici olduğunu düşündüğünüz bir durumda seks yapmak. (Partneri aldatıyor olmak ya da evlenmeden önce sevişmek gibi…)
  • Partnerinizin sizi arzulamaması, sevilmediğinizi hissetmek. Kalpteki acıdan korunmak için de vücut kendini kasar!
  • Yakın zamanda doğum yapmış olmak ya da pelvik taban ameliyatı geçirmiş olmak. Bu durumda vücudunuz tamamen iyileşmeden seks yapmaktan ve acıdan korkuyor olabilirsiniz,
  • Daha önce vajinal seks yapmamışsınızdır, anal/oral seks yapıyorsunuzdur ve partnerinizin yanlışlıkla vajinanıza girmesinden korkuyorsunuzdur,
  • Vajinal kasları gerecek şekilde seks oyuncağı kullanıyor ya da agresif mastürbasyon teknikleri ile bedeniniz henüz hazır olmadan penetrasyona geçiyorsunuzdur,
  • Hamile kalmaktan korkuyor olabilirsiniz,
  • Artık partnerinizi sevmiyorsunuzdur, aldatıyorsunuzdur ya da bir başkasına aşık olmuşsunuzdur,
  • Bedeninizden utanıyorsunuzdur ve seks sırasında bedeninize bir türlü güvenemiyorsunuzdur. (Örneğin daha zayıf görünmek için karnınızı içeri çekiyorsunuzdur ya da özellikle karanlıkta sevişiyorsunuzdur.)
  • Beceriksiz bir partneriniz vardır ve ona size haz verecek şeyleri söylemeye çekiniyorsunuzdur. Dürterek, sertçe parmaklayarak, çok hızlı girip çıkarak farkında olmadan sizin bedeninizde rahatsızlık yaratıyor olabilirler,
  • Taciz, tecavüz gibi kötü deneyimlerden sonra pelvik taban kaslarında psikosomatik korku ve gerginliğe bağlı olarak seksin acı dolu anıları ve tepkileri tetiklemesi,
  • Partnerinizin vücut sıvılarına, kondomlara, seks oyuncaklarına ya da kayganlaştırıcılara karşı alerjinizin olması,
  • Temiz olmayan seks oyuncakları, kirli eller ve kesilmemiş tırnaklar gibi hijyenik olmayan faktörlerin varlığı,

 

Yoninin sesini dinle. Sana neler söylüyor? Senden neler istiyor?

Kendimizi iyileştirmemiz için, neyi iyileştiriyor olduğumuzu, iyileşmenin nereden geldiğini anlamamız gerek. Acımızı yaratan şey, çoğunlukla bizim hareketlerimizdir. Yarattığımız ve yaşamımızda izin verdiğimiz Yoni ortamını oluşturmak için sorumluluk almalıyız.

Vajinal ağrı ve rahatsızlığın birçok nedeni olabilir. Asla kendi kendinize teşhis koymayın, önce bir doktora danışın. Bu konuları jinekoloğunuzla, terapistinizle veya pelvik taban uzmanınızla konuşmaktan çekinmeyin.

Yazının İngilizce orijinali: Why Does My Pussy Hurt During Sex
Tercüme: Duygu İslamoğlu