Ana Sayfa Blog Sayfa 27

Balerin ve Gazeteci

0

Balerin tarihi binanın kıvrılan merdivenlerini hızlı adımlarla birer ikişer inerken ayakkabısının birini bu basamaklarda düşürse arkasından kim koşar diye düşünüyordu. Son basamaklara ulaştığında hızlıca kolundaki saate baktı. Daha bir saat vardı randevusuna ama yine de acele etme ihtiyacı duyuyordu. Varacağı noktaya kadar karşısına çıkabilecek tüm engeller ve beklenmedik durumlar birer birer kafasında belirmeye ve bir arı bulutu misali onu kovalamaya başladı. Nemlenen avuç içlerine ve hızlanan kalp atışlarına karşılık derin derin nefes almaya başladı, âna odaklanmak yerine bir saat sonrasını düşündü.

Psikoterapiye başlayalı bir yılı geçmişti. Randevusuna tam zamanında yetişip terapi de kırkbeş dakikanın sonunda tam zamanında bittiğinde bir süre yerinden kalkamadı Balerin. Nereden çıktığını, daha doğrusu önceden nerelerde saklandığını bilmediği cümleler kurmuştu terapi boyunca. Sanki bir kutu vardı içinde ne olduğunu bilmediği ve bir dış güç bu kutunun kapağını açmış ve birden tüm düşüncelerinin odaya saçılmasına neden olmuştu. Bu düşünceleri toplayıp kutuya geri koyma ihtiyacı duyuyordu. Unutmamak için. Gerçi konu hep aynıydı, daha doğrusu açığa çıkan ana korku hep aynıydı. Bu korkusunu keşfetmiş olması gündelik hayatta da onun etkisinde olduğu zamanlarda farkındalık sağlıyordu, ama yine de yolun başındaydı.

Eve dönmek üzere adalar vapuru iskelesine vardığında kendini tüy gibi hafif hissediyordu Balerin. Her zamanki gibi dışarıda bir yer buldu kendine. Vapurun kalkmasına kadar birkaç sayfa okumak üzere açtı kitabını. Vapur hareket ettiğinde kitabı kapatıp seyre dalacaktı şehri. Sanki vapurda kendisinden başka kimse yokmuş gibi hissedecekti. Kaç defa aynı vapurda aynı sularda aynı martılarla İstanbul’u seyretmişti. Kendisine güven hissi veren bu çok sevdiği rutini bozacak olan konuşkan bir kişinin yanına oturmuş olduğunu henüz anlamamıştı Balerin. Vapur kalkınca büyü bozuldu. İlk önce kısa ve basit sorular geldi. Pardon, İngilizce biliyor musunuz? Biliyorsanız size bir şey sorabilir miyim? Bu vapur ilk önce hangi adaya uğruyor? Şu karşıdaki kule Galata Kulesi değil mi? Martılara simit atılıyormuş, atanlar yukarıdan mı atıyor genelde?

Balerin bütün soruları kısa kısa cevapladı, kendisini içine düştüğü bu durumdan kurtaracak kitabını tam açacak gibi olmuşken bu sefer kendi zihni sorular üretmeye başladı. Turist olduğunu düşündüğü kişi pek turist gibi de gözükmüyordu. Bu soru işaretine çok fazla takılmadan, “sadece İstanbul’u tanımaya çalışan bir yabancı” diye bir etiket koydu Balerin. Sonra da kendinden utandı. Cesaretini toplayıp pek yapmaya alışık olmadığı şekilde sohbeti devam ettirmek üzere bir adım attı. “Ziyaret mi ediyorsunuz İstanbul’u?” diye sordu Balerin. Portekizli bir gazeteciydi ve İstanbul’a yeni taşınmıştı. İlk başta Beyoğlu’nda oturmayı planlamış olsa da, orada oturduğu geçici bir süreden sonra şimdi Adalar’da ev kiralamayı düşünüyordu. “Neden Adalar?” diye sordu Balerin Gazeteci’ye. “Fikir olarak çok hoşuma gitti doğrusu. İki kıtaya yayılmış bir şehir, şehrin içinde bir deniz, denizin ortasında da adalar. Hem ada, hem de şehrin ta kendisi. Yani şehrin hem içindesin hem de dışında. Kıtaların da ortasında.”

“Sen ne yapmaya gidiyorsun?” diye sorunca Gazeteci, Balerin ilk önce çekindi adada yaşadığını söylemeye. “Bir arkadaşımla buluşacağım” dedi hızlıca ve kısık bir sesle. Hemen sonra da pişmanlık başladı Balerin’de. Kesin bu yalanım sohbet ilerledikçe bir yerde çıkacak diye düşündü. Ergenlik yıllarında tüm arkadaşları ebeveynlerine küçük beyaz yalanlar söylemeyi bol bol pratik ederken, Balerin tek bir tane bile söyleme ihtiyacı duymamıştı. Balerin’in anne ve babası onu öyle bir özgür bırakmış, ona o kadar çok güvenmişlerdi ki, yalan söylemek, onlardan bir şey saklamak gibi davranışlara gerek kalmamıştı. Ona gösterilen bu kadar güven ve özgürlük içinde Balerin’in genelde kimseye güvenememesi de ilginçti doğrusu. O anda yanında oturan Gazeteci’ye güvenemediği gibi.

Gazeteci birden heyecanlı bir şekilde aklına bir şey geldiğini hissettirerek konuya girdi. “Bir yaşlı adam varmış adalar civarında JetSki ile dolaşan, onu görür müyüz sence bugün?” Balerin bu beklenmedik soruyu duyunca gülümsedi ve “sen nereden biliyorsun?” diye sorduğunda aynı anda biraz da gevşediğini hissetti. “Ben gazeteciyim, tabii ki bileceğim, araştırınca herşey karşına çıkabilir biliyorsun” dedi Gazeteci. “Peki araştırdığın ve bulduğun şeylerin doğruluğuna nasıl karar veriyorsun? Bazı yöntemler mi var bunun için?” “Sorumu cevaplamadın, onu görür müyüz sence bugün?” “Pek sanmıyorum” diyerek devam etti Balerin, “genelde hafta sonları görüyorum sanırım, ama istatistiklere güvenmesek de olur tabii ki”. “Peki, o zaman görmeyeceğimizi varsayalım ve görürsek de küçük bir sevinç ve şaşkınlık yaşayalım” dedi Gazeteci gülerek.

“Seni ne getirdi buraya?” diye sorduğunda Balerin, artık sorularının sıklığına da şaşırmaya başlamıştı. “Uzun hikâye” dedi kısaca Gazeteci ve “belki bir gün birlikte birer kahve içerken detaylı anlatırım” diyerek devam etti. Balerin bir an yüzünün kızardığını hissetti ve nefesini tuttu, ve sonra kendini yakalayarak derin bir nefes aldıktan sonra “neden olmasın, tamam, anlaştık” diye cevap verdi.

Burgazada’ya yaklaşırlarken Balerin “hangi adada ineceğine karar verdin mi?” diye sorduğunda, Gazeteci “sanırım senin ineceğin adadan başlayabilirim, ne dersin?” dedi. Balerin “o zaman iniyoruz şimdi” diyerek ayağa kalktı. Vapurdan indiklerinde sessizce yürüdüler birlikte, Balerin aniden durana kadar. “Ben arkadaşımla burada buluşmak üzere sözleştim” diye ikinci yalanını söylemiş oldu. “Peki, ismimi söylemiştim ama tekrar söyleyeyim, beni bulman için” diyerek gülümsedi Gazeteci. “Seninle tanıştığıma memnun oldum” diyerek elini uzattı.

Balerin, Sait Faik heykelinin altında bir heykel gibi durarak Gazeteci’nin kendisinden uzaklaşmasını seyrediyordu. Gazeteci aniden arkasını dönüp “sana bir kahve borcum var, unutma” diye seslendi. Balerin gülümseyerek bir elini havaya kaldırırken diğer eliyle de çantasındaki kitabını çıkarmaya çalışıyordu. Kitabı açtı açmasına ama okumak yerine Sait Faik ile konuşmaya başladı. O anlardı halinden. Tekrar iskeleye doğru döndüğünde Balerin, Gazeteci’nin arkasından koşup onu yakalamak için geç olup olmadığını kestirmeye çalışıyordu. Birden bu düşüncelerden kurtulmak istercesine boş bulunup tekrar kitabını açtı. Öylesine açtığı sayfada gözüne ilk ilişen o cümleyi ister istemez sesli okurken buldu kendini: Herhangi birine güvenmesi için önce kendine güvenmesi gerekiyordu. Sait Faik’e doğru baktığında onun da onayladığını hissederken çalan telefon sesiyle irkildi. Telefonu kulağına götürdüğünde çok uzak olmayan bir mesafede gözleri de yeniden Gazeteci’yi bulmuştu. Balerin telefondaki annesine tek bir cümle söyledi “birazdan evdeyim, ama yemeğe bir misafir getiriyorum, bir arkadaşımı”.

Sirkeli Hayatlar

0

Hayattan hepimizin beklentileri var, ve eskiye nazaran o beklentilerimizin merkezi olan hayatlar daha fazla gözümüzün önünde. Harika bir ev, muhteşem bir araba, şahane bir sevgili/eş, havalı telefonlar. Liste daha uzar. İstiyoruz işte hepsini, çok çok çok istiyoruz. Ve şu bir gerçek ki bu kabarık listede yazılı olanlara ulaşmak çok kolay değil. Kimlerin ulaştığı ve ne şartlarda ulaştığı da ayrı bir konu ama dünya herkese vermiyor bu listedekileri. Peki sonra ne mi oluyor? Devreye işte o ritüeller giriyor. Her çağ kendine göre belirledi bu ritüelleri, bazıları kuşaktan kuşağa aktarıldı. Bazıları ise dönemlik akımlar olarak kaldı. Ama hep oldu bu inanışlar.

Şu aralar ise hayattan beklenlentilerini bir bardak sirke vasıtası ile gerçekleştirmeye çalışan bir kitle var. Bir bardak sirke ile uyuyorsun, uyanıyorsun, bir bardak sirke ile konuşuyorsun. Derdini sirkeye anlatıyorsun. Sirkeye güveniyorsun. Bunu her gün yapıyorsun. Dileklerini, hayallerini, isteklerini gerçek insanlarla paylaşmak, ailenle, arkadaşlarınla konuşmak yerine sirke ile sosyalleşiyorsun. Belli bir günün sonunda ise sirkenin hayatını yoluna koyacağına inanarak bekliyorsun. İnsanların inançlarına, ibadetlerine, seçimlerine laf atmak, hor görmek, kabul etmemek gibi bir derdim yok asla. Ama bir bardak sirke ile sevgilisinin veya eşinin istediği kişiye dönüşmesine veya son model bir telefona bir bardak sirke ile ulaşılabileceğine inanan kişileri çevremde görmek zaman zaman beni şaşırtıyor. Sirkeden medet umanların sadece kadınlar oluşu daha da şaşırtıyor.

Herkesin pek de kolay ulaşamayacağı çok net olan kusursuz hayat beklentileri neden yoğunluklu olarak kadınlara dayatılıyor? Bu dayatmayı kabullenen kadınlara neden bu sirkeli çözümler sunuluyor? Hayatın sosyal ve siyasi dengesini anlatmak ve bu parıltılı beklentilerin gerçeklikten uzak olduğu konusunda açıklamalar yapmak yerine neden sirkeye yönlendiriliyorlar? Erkeklere bu konuların hiçbirinin ulaşmaması neden? Yine kadınlar istiyor, yine kadınlar tüketiyor, yine kadınlar inanıyor.

Bunun açıklamasının kadın erkek zihni ve anatomisi arasındaki farklılıklar ile ilişkilendirilmesini kabul etmiyorum ben. Bunun da sistemli ve bilinçli yapıldığını düşünüyorum. Kusursuzluk ağırlıklı olarak kadınlara dayatılıyor. Üstelik bu bir yarış havasında empoze ediliyor. Kusursuzluk yarışı… Kolay mı peki bu yarışta mücadele etmek? Her gün elindeki telefondan onlarca muhteşem (!) hayatı kaydırarak izlerken, elindekilerle ulaşabileceğin noktayı çok net görüyorsun aslında. Ama işte, işlerin karıştığı yer şurası; parlak hayatları imrenerek ekranında yukarıya doğru kaydırırken arada biri de çıkıp diyor ki, “Sen de böyle parlak bir hayat istiyorsan, bardaklara sirke doldur ve ondan iste ne istiyorsan…” Benim canım kardeşlerim de hemen ikna oluyor sirkeli dileklere. Çünkü çok istiyor o şahane hayatı. Onu çok seven sevgilisi/kocası, nur topu gibi çocuğu, dekorasyon dergisinden fırlamış evi, son moda giysileri, mükemmel fiziği ile o da bu oyunda yer almak istiyor. Ben de bu yarıştayım demek istiyor.

Oysa öyle değil ki o işler… ilk önce şu kusursuzluk sevdasından bir sıyrılmak gerekiyor. Hashtag şükürleri savurma saçmalığı bir kenara ama an’ların keyfini ve mutluluğunu yakalamak gerekiyor. Kendini olduğun gibi sevmen gerekiyor. O istediğin insana dönüştürmek istediğin sevgilinin/kocanın kendisi istemediği sürece asla değişmeyeceğini anlaman gerekiyor. Parlak hayatları, sosyal devlet ve sosyal adalet üzerinden, bir sosyolog, bir ekonomist gözü ile değerlendirmen gerekiyor. Sen sirke ile dertleşmekten memnunsan devam et elbette. Bu sana iyi geliyorsa her gün o bir bardak sirke ile mesai yap. Ama lütfen yalnızca bir bardak sirke ile yetinme. O parlak hayatı neden istediğini, nasıl bu kadar isterik olduğunu da düşün. Neden bunu yalnızca kadınlar olarak yaptığını da sorgula. Erkeklerin tuzunun kuruluğu üzerine de kafa yor. Sirkeli hayatlar belki o zaman daha anlamlı olacaktır. Bu duruma bence sirke de sevinecektir.

Değişime Cüret Etmeye Değmez Mi?

0

Bakış açısı, çok sık kullanıp ne denli etkili olduğunu bilmediğimiz bir kelime bence. Hatta bakış AŞIsı olarak değiştirmek isterim adını. Zira, açını değiştirdiğinde hayatını aşılamış oluyorsun bir nevi. Nasıl mı?

Nasıl ki aşı yaptırmak bazen şifa, bazen de olabilecek tehlikelere karşı bir nevi önlemse; bakış açısını değiştirmek de aynı etkiyi yapıyor hayatımızda. Düzenlediğim bütün eğitimlere şu gözle bakıyorum: Diyelim ki 3 kişi katıldı. Her insanın etki alanında 1000 kişi var deyip 3’ü 1000 ile çarpıyor, 3000 kişi katılmış gibi seviniyorum. Adeta kocaman bir açık hava amfisindeymişim gibi hissediyorum kendimi.

Malum, son dönemde yapılan bilimsel araştırmalar duygularımızın aslında birer enerji frekansı olduğunu, dolayısıyla da ölçülebilir olduğunu söylüyor. Ve hatta yüksek frekanstaki enerjilerin düşük enerjilerden baskın olduğunu ve çevredeki negatif/düşük enerjileri dengelediğini söylüyor. Hani enerjisi yüksek birisiyle konuşmak bazen iyi gelir ve sürekli onun yanında olmak isteriz ya, işte temelde bu duygunun bilimsel açıklaması bu. Onun yüksek frekansı benim düşük frekansımı dengeliyor.

Kendimizden başlarsak, ben kendimi iyi hisseder, tüm hücrelerimde sevgiyi işler, bilinç seviyemi yükseltirsem çevremdeki negatif enerjileri de dengelemiş oluyorum. Bir kişinin kendisiyle ilgili çalışması çevresine şifa oluveriyor fark etmeden. Dolayısıyla en ufak bir farkındalık ve bilinçlenme çalışmasında ailemiz, toplumumuz, ülkemiz ve hatta insanlığa dair bir şeyleri değiştirmiş oluyoruz. En azından olumsuzu dengelemiş oluyoruz. Çarpıcı bir araştırma sonucu da şu ki, gerçek sevgiyi yaşayan bir insanın yaydığı enerji 500 Hertz olarak ölçülüyor ve tek başına bu enerjinin 750.000 kişinin yaydığı düşük enerjiyi dengelediği görülüyor. Sadece bu bilgi bile değişime kendimizden başlamamız için olağanüstü bir motivasyon değil mi?

Şunun da altını çize çize paylaşmak istiyorum: Yanımda ülkemdeki eğitim, farkındalık, bilinçlenme seviyesini sürekli eleştirenlere bir bakıyorum, kendisiyle ilgili hiç bir çalışması/değişim/dönüşüm gayreti yok. Önce ülke değişsin diye bekliyor. Hatta, bir gün 3 çocuğum olduğunu öğrenen fazlasıyla “eğitimli” kariyer sahibi bir kişi dedi ki:

“Böylesi bir dünyaya 3 çocuk getirmekten korkmadın mı?”

Cevapladım:

“Evet, öyle bir görüntü var ama dünyaya çocuk getirmek için dünyanın iyileşmesini beklemek gibi bir niyetim yok. Onun yerine böylesi bir dünyaya iyi çocuklar miras bırakmak gibi bir gayretin peşindeyim.”

Herkes istiyor ki dışarıdan yumurtayı kırsınlar, ben içeriden niye uğraşayım ki? Ama güçlü ve sağlıklı bir büyüme için kırılmanın yumurtanın içerisinden olması gerektiğini bilmiyor. İşte, tam da bu nedenle kitap okuyan, atölyeye katılan, koçluk alan, herhangi bir vesileyle (eğitimin ismi her neyse…) kendini fark etmek çabasında ve adım atma cesaretinde olan insanlarla tanışmak beni çok heyecanlandırıyor. Zira, bir taş atmak suretiyle halka halka büyüyecek dalgalanmayı başlatmış oluyor bu kişiler.

Hani, hatırlarsanız geçtiğimiz senelerde “Arap Baharı” için bir ülkede başladığı ve diğer civar ülkelere etkisi yayıldığı için “Domino Etkisi” ifadesi kullanılmıştı. Aynen böyle, kendinle ilgili ufak bir farkındalık, domino etkisiyle kim bilir ülken için hangi şifaya vesile oluyor.

İşte bu nedenle “kişisel gelişim” ismini sevmiyorum, çünkü kişisel gelişim niyetiyle yola çıkıyoruz belki ama yolun sonu toplumsal, hatta daha bütünsel bir gelişime gidiyor. Siz bir gün bir yerde kendi adınıza eğitim alıyorsunuz ama o eğitimin insanlık adına, iyilik adına bir maya oluşturduğunu fark etmiyorsunuz.

Bütün bu güzellik de, basit ama cesaret gerektiren bir adımla başlıyor. Cesaret demişken, cesaret duygusu titreşimi 200 Hertz olarak yüksek frekanstaki duyguların en altında yer alıyor, yani tam sınırda. Hemen sonra kibir, öfke gibi düşük frekanslı olarak adlandırdığımız duygular başlıyor. Tam da bu noktada cesaret etmek, değişime cüret etmek çok ciddi bir adım. Zira tam sınırda olması cihetiyle yukarısı aydınlık, aşağısı suçluluk!

Evet, ne diyordum?

Okyanustaki damlayız elbet ama damladaki okyanus olma kısmına odaklandığımızda neler mümkün olur bir düşünsenize!

Bir kişinin aydınlanması bir ülkenin kurtuluşu olur belki. Asırlar evvelinden olduğu gibi!

O zaman soru şu: Hal böyleyken değişime cüret etmeye değmez mi?

Kitap Kulübü

0

Bir Oprah, bir Emma Watson değilim ama bu yıl ben de bir Book Club (Kitap Kulübü) başlattım. Kitap okumayı oldum olası çok sevdim ve kitaplar benim için hem güvenilir dostlar oldular, hem de kaçabileceğim dünyalar yarattılar. Bu yıl birlikte çalıştığım insanlara da olabildiğince bu alışkanlığı kazandırmaya çalıştım. İş yerindeki kadın çalışma arkadaşlarımla okuduğumuz kitaplar hakkında yemekte, serviste, ayaküstü konuşurduk. Bugünlerde her şey için yaptığımız gibi bunun için de bir Whatsapp grubu kurdum, Book Club. Alışılagelmiş olan kitap kulüplerinde insanlar aynı kitabı eş zamanlı okuyup, irdeleyip, tartışırlar. Bizim kulüp bu normun dışında gelişen bir topluluk oldu.

Farklı zevkleri olan bir grubuz, ki bu farklılıklar aynı zamanda bizim güçlü yanımız. Ben genellikle İngilizce romanlar okumayı tercih ediyorum, bu ara çizgi romanlara da merak saldım. Ne zaman yurtdışı seyahatine çıksam ikinci el İngilizce kitap satan dükkanların izini sürerim. Bu dükkanları bulunca saatlerce, raf raf kitapları inceleyip, hem önceden aklımın köşesine not ettiğim kitapları bulurum, hem de daha önce hiç okumadığım yazarlardan bir şeyler seçerim. Geçen ay Barcelona’dan dönerken Hibernian diye ikinci el bir kitapçıdan aldığım çok eğlenceli iki roman getirdim yanımda. Yurtdışından gelen arkadaşlarım da benim ne kadar çok İngilizce kitap okuduğumu bildikleri için üşenmeyip bana istediğim kitap var mı diye gelmeden sorarlar. İşyerindeki kadınlar olarak kimimiz kariyerinde ilerlemiş, sektöre hakim, evli, çocuklu, kimimizin daha ilk iş tecrübesi, kimimiz başka şehirden, kimi başka ülkeden. Bu yüzden kulübümüz yaratılış itibari ile özgür ruhlu oldu. Laissez faire, kim ne isterse onu okusun, ama kulüp bizi sürekli okumaya teşvik etsin istedik. Bunun için basit ama etkili bir yol izledik. Her sabah işe gelince bir önceki gün okuduğumuz sayfa sayılarını Whatsapp grubuna yazdık. Ay sonunda en az okuyan kişi diğerlerine kahve ısmarladı. Çok küçük bir motivasyon olabilir, ama işin sırrı zaten en çok okumak değil farkındaysanız, en az okuyan olmamak. Sürekli okuyan olmak.

Yılın ilk yarısı 7 kişi kitap kulübünü devam ettirdik. Zevklerimiz ve okuma alışkanlıklarımız farklı olsa da kısa sürede birbirimizin okuduğu kitapları merak etmeye başladık. Birimizin okuduğu kitabı bir diğeri istiyor, elden ele kitaplarımızı paylaşıyorduk. Öykü’den Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni ve Jose Saramago’nun Körlük’ünü, Elif’ten Azra Kohen’in Gör Beni’sini aldım. Herkese Mine Söğüt’ün Beş Sevim Apartmanı’nı önerdim. Her biri güçlü kadın karakterler içeren kitaplar. Masumiyet Müzesi özellikle yılın başında hepimizin arka arkaya okuduğu romandı.

Okuduğum kitaplardaki karakterlerin meselelerine kafa patlatmak benim için tıpkı bir dostumun, ailemden birinin derdine ortak olmak gibidir. Sabah serviste Masumiyet Müzesi’ni okuyup, masama gelince kitabı benden önce okuyan Öykü ve Yeliz hanıma, “yahu ne olacak bu Füsun’un hali. Kemal de çok aşağılık” diye az yakınmadım. Körlük’teki insanların ilkelleşip saldırganlaşmaları üzerine bir kâbus görünce bunu yine en iyi anlayacak olan okuma arkadaşlarımla paylaştım. Gör Beni’de Sümerler hakkında yazanları öyle merak ettim ki, hemen konu ile ilgili başka kitaplar araştırmaya başladım. Bir merak kıvılcımı başka bir fitili ateşledi ve yıl boyunca bu tutku artarak devam etti. Ortak birçok kitap okuduk ve aynı karakterler için heyecanlandık, üzüldük. Özellikle kadın çalışma arkadaşlarıma kitaplar önermek ve onların birikimini paylaşmak bana ayrı bir keyif verdi.

Yılın sonuna geldiğimizde artık okuduğumuz sayfa sayısını takip etmiyoruz. “Ne okuyorsun, ne hakkında, bitirince ben alabilir miyim”ler devam ediyor. İyi ki hiç birimizin midesi serviste bulanmıyor, böylece bolca okuyor, kim ne okuyor görüp sürekli yeni fikirler için ilham bulabiliyoruz. Senenin son ayına girerken 30 kitabı bitirmiş ve hala büyük bir heyecanla farklı şehirlerden aldığım, bana tatilde yoldaşlık eden, öneren arkadaşlarımdan parçalar bulduğum kitaplarımı okuyorum. 365 gün zehir gibi zihinleri beslemeden geçirmek için çok uzun, gönlümden geçtiği kadar mesele hakkında kafa patlatmak için ise çok kısa. 2020’nin bana vereceği koskocaman bir yılda okuyacaklarım için çok heyecanlıyım. Beni bu yıl unutulmaz kitaplarla tanıştıran dostlarıma teşekkür ederim.

Domino Taşlarını Yerinden Oynatmaya Ne Dersiniz ?

0

Oldum olası sevdiklerim için hediyeler hazırlamayı çok severim; ya el yapımı bir şey yaparım (ayraç, broş, buket, kurabiye vb.) ya da satın aldığım ürünlere duygularımı, dileklerimi aktardığım notlar yazarım. Bireysel gelişim yolumda edindiğim bilgiler kadar öğrendiklerimi paylaşmanın da etkili olduğuna ve paylaşarak çoğalmanın gücüne inanıyorum. İnsanlarla iletişim kurmayı, herkesi bir araya getirmeyi, eğlenmeyi severim, kısacası etkinlik düzenleme meraklısıyım! Hatta seneler boyunca kendi doğum günü organizasyonlarını kendi düzenleyen ve gelen arkadaşlarına hediyeler hazırlayan biriydim. Biriydim diyorum, çünkü arkadaşlarım için hevesle paketlemeler yapıp, notlar yazarken, kendime bir şey yapmak aklıma bile gelmezdi.

Hem zaten kendine not yazmak insanın aklına neden gelsin ki, değil mi? Elbise alır, giyinip süslenirdim, o ayrı. Sadece fiziksel olarak özen gösterdiğimi fakat ruhumla iletişime geçmediğimi iki sene önce koçluk eğitimi alırken fark ettim. 2018’e girmeye bir hafta kala kendime yeni yıl hediyesi almaya karar verdim. Değerlerimi keşfetmeye başlayıp, kendime daha yakınlaştıkça, o an için ihtiyacım olan şeyin çocuklukta bıraktığım oyunlar ve masallar olduğunu fark ettim. Bir masal kitabı aldım, hem de oyunlu! Gözlerimi kapadım, o sırada yaşadıklarımı, içinde bulunduğum durumu düşünürken yaprakları çevirmeye başladım ve ruhumun istediği sayfada durdum, hikâyemi okudum. İnanır mısınız, tam da bana uygun bir hikâyeydi! Gülümsedim, kendi payıma düşeni aldım, sayfanın sonuna tarih atarak hislerimi yazdım, bir de kalp çizdim. Kalp çizen biri de değildim o güne kadar, “Demek ki ‘onu yapmam, bunu yapmam’ dememem lazımmış, her şey değişebiliyormuş.’’ diye geçirdim içimden önce. Sonra da ‘Eyvah! Neler oluyor bana böyle? Önceden bakmadığım yerlerden bakmaya, yapmadığım şeyleri yapmaya başladım!’ hissi uyandı.

Gerisi ise domino taşı etkisi, ilk taşı itince diğer taşların hareket etmemesi imkânsızmış, o günden bugüne hayatımda değişmeye devam edenler şeylerle anladım bunu. Bir de, ilk taşın ben olduğumu anladım. Ben harekete geçince diğer her şey de harekete geçiyormuş meğer! Kendime ayırdığım zamanla ve gerçek anlamda bana katkı sağlayacak, beni iyi hissettirecek bir hediyeyle kendime değer verdiğimi hissettim. O hissi yaşadığımdan beri, kimi zaman özel günlerde, kimi zamansa bir şey için adım attığımda ya da bir şeyi tamamladığımda kendimi ödüllendiriyorum. Ödülümü seçmeye yardımcı olması için ise şöyle bir soru soruyorum kendime, “Şu an ne olsa bana iyi hissettirir?” Bu sorunun cevabı hep değişken tabi; kahve içmek, alışveriş yapmak, yazı yazmak, bir şey tasarlamak, müzik dinlemek, yürüyüş yapmak, bir arkadaşımın sesini duymak vb. En sevdiğim kısmı da bu zaten; değişken, sınırı yok ve doğru cevaba ulaşmamı sağlıyor, dolayısıyla kendimi mutlu hissediyorum.

Bu sene ise kendime hediye olayını biraz abarttım, malum gelişim için mutlaka üzerine bir şey eklemek lazım! Doğum günü hediyem, hayalime giden yolda bir cesaret adımı! Hem kendimi geliştirebileceğim, hem çevreye katkı sağlayacak, hem insanları bir araya getirecek, hem de hep birlikte eğlenebileceğimiz bir proje hazırlığındayız. Topluluk karşısında konuşmamış biri olarak hem yazan hem de sunan tarafta olacağım ki şu an bunu yazarken bile ellerim titriyor, o gün masanın altına girmezsem iyi! Kendime tarih belirledim, etkinliğin afişini tasarladım ve sosyal medyada yayınladım. Bunları yapmasaydım, korkularımdan dolayı erteleme ihtimalim olacaktı ki bu zamana kadar ertelediğim bir şeydi zaten. Korkular, inançlar yolumuzu kesebiliyor ama yukarıda da yazdığım gibi, taşların yerinden oynamasını istiyorsak başta kendimizi harekete geçirmeliyiz. Etkinlik afişleri yayında, masanın altında da olsam yanında da olsam, yolumda devam etmek istediğim için olduğum yerden ileriye bir adım daha attım. Bu benim cesaret ve özgürlük adımım, kendime verebileceğim en güzel 35 yaş hediyem!