Ana Sayfa Blog Sayfa 29

Kadınlar sporu sevmiyor mu?

0

Sporcu ifadesi zihinlerde erkeği canlandırır. Bir sporcunun kadın olduğu mutlaka belirtilir. Erkek basketbolcu dendiğini hiç duydunuz mu?

Kadınların spora yatkınlığına daha az rastlandığı varsayılır. Sayılarla konuşulur ve spora ilgi duyan erkek sayısının kadın sayısından fazla olmasının bu sonuca yol açtığı söylenir. Sanki bu kendiliğinden ortaya çıkmış bir olguymuşçasına. Sanki bu durum tarafsız bir yargıymışçasına. Oysa spora ilgi duyma alternatifi dahi bir noktada atanmış cinsiyetle doğrudan ilgilidir.

Son derece seküler bir okul olan Koç Lisesi’nde beden eğitimi derslerinde kız öğrencilerle erkek öğrenciler ayrı salonlarda ders yapar. 5 haftalık programlar dahilinde çeşitli spor dallarının işlendiği müfredatta, erkekler futbol oynarken kız öğrenciler jimnastik yapar. Ergenlik dönemindeki kız öğrencilerin jimnastik yapılması ile ilgili memnuniyetsiz oldukları kısım, mayo ve tayt giyme zorunluluğu olur. Bedenleri ile barışık olmak için sayfalarca okuma yapması gereken ergen genç kızların tüm hatları, dolayısıyla tüm “kusurları” belli eden o taytlar/mayolar içinde kendini rahat hissedebilmesi çok büyük mesele olur. Oysa erkekler için futbol kızlar içinse jimnastik seçilmesine itiraz etmek noktasında kostümden çok ötede konular vardır.

Sadece futbol özelinde değil, spor genel olarak erkeklere ait bir alan olarak bırakılmıştır. Spor bedensel bir aktivitedir. Kas gücü gerektirir. Topluma söylenen “bedensel olarak güçlü olanın” erkek olduğudur. İdeal erkek tipi çeşitli mecralarda kaslı olması üzerinden öne çıkarılırken kadınlarda böyle bir vurguya rastlanmaz. Aksine kaslı olmak, fiziksel güç kadının feminen yönlerini törpüleyen, onu daha az kadınlaştıran unsurlar olarak karşımıza çıkar. Kadın dediğin sporcu da olsa kadındır. Kadınlığını yitirmemesi beklenir.

Medyanın bu sürece katkısı hiç şüphesiz en üst düzeydedir. Medya sporcuların kadın olmasını her defasında vurgular. Başına kadın sıfatını koyar, her defasında ‘kadın sporcu’ der. Hiçbir koşulda ‘erkek sporcu’ denmezken. Sporcu dendiğinde onun zaten erkek olduğunu varsaymak gerekir. Kadın olması sıra dışı bir durum olduğundan ifade edilmesi gerektiği düşünülür. Kadın sporculara verilen unvanlar mutlaka dişilik barındırır, bir noktada sporcu prototipinden farklı bir aidiyet taşır: Filenin sultanları, potanın perileri. Sultanlık da perilik de sporla, fiziksel güçle, başarıyla, rekabetle özdeşleşen kavramlar değildir pek tabii.

Sporun erkeklerin alanına bırakılmasında bir başka önemli nokta başladığı yerdir. Spor müsabakaları sokakta başlar. Mahalle maçları sokak aralarında yapılır, mahalle takımları sokaklarda kurulur. Sokaklar en başta erkeklerin alanına terk edilmiş mecralardır. Kadınların ait olduğu yer her ortamda “ev” olarak resmedilir. Kadınların sokakta gerçekleştirilmesi kaçınılmaz bir faaliyeti yapması bunca zaman inşa edilen toplumsal cinsiyet rollerinin topyekun dışındadır. Kamusal alanlardaki sınırlı sahalar için erkekler arasında zaten halihazırda dönen bir rekabet varken, bu kısıtlı alanın bir de kadınlar tarafından paylaşılması imkansıza yakındır.

Sporun üst düzey bir rekabet, bir yarış olması pompalanan bir politikadır. Bugünün profesyonel sporcularına bir çeşit ‘gladyatör’ muamelesi yapıldığını söyleyebiliriz. Basketbol oynayan bir kadınların antrenmanlarında “karı gibi oynamayın” naraları yükselir. İyi bir basketbolcu olmak kadınlığı dışarıda bırakmaktan geçer. Bu hırs, bu sertlik, bu öfke kadınları sporun dışına iten öğelerdir. Kadınların bu hırsı, öfkeyi, şiddeti “gereği gibi” taşıyamıyor olması üzerinden maçlarda sadece kadınların seyirci olması takımlara “ceza” (!) olarak verilir.

Spor sadece bu mudur gerçekten? Bir dayanışma da değil midir aynı zamanda? Adı üstünde bir “takım oyunu” değil midir? Sporu güzel yapan sadece karşındakini “yenmek” üzerinden duyulan haz mıdır?

İstanbul’da çeşitli zamanlarda şehir maratonları düzenleniyor. Profesyonel sporcu olmayan bir çoğunluğun katıldığı bu koşularda birbirini hiç tanımayan koşucuların birbirine “az kaldı son düzlük” diye cesaret verdiğini duyarsınız. Etrafta izleyenlerin “bravo, harikasınız, devam” diye alkış tuttuğuna rastlarsınız. Bir spor müsabakasından beklenen tam olarak bu değil de nedir?

Sporun bir endüstri halinden çıkıp gerçek “takım oyununa” evrileceği yol hem bu dayanışmadan hem de cinsiyetsizleştirilmesinden geçiyor. Bir gün olacak. Çünkü neden olmasın…

Benim Libidom Seninkini Döver

0

Son ayların çok ünlü ve popüler dizi oyuncusu Can Yaman Hürriyet gazetesine verdiği röportajda şöyle demiş: ‘Başrol çiftinin libidosunun yüksek olması lazım. Ben hep şunu söylüyorum, oyuncular ikiye ayrılıyor; libidosu olanlar, libidosu olmayanlar. Cast da buna göre yapılmalı.’ Üstüne bir de daha önce oynadığı dizilerden birindeki rol arkadaşıyla bu yüzden problem yaşadığını da eklemiş. O oyuncunun libidosu yokmuş yani.

Bu konuşmaların 2020 senesine bir ay kala yapıldığına inanamıyor insan bir an, değil mi? Az zorlasak ‘yönetmenin yatağından geçen oyuncu’ denen o elli yıl öncesinin korkunç klişelerine gelecek konu. Hollywood’da #timesup ve #metoo hareketleri çıkalı ve kadın oyuncular setlerde başlarından geçenleri cesurca anlatmaya başlayalı bir sene, biz oturup cümbür cemaat bir kadın oyuncunun libidosunu konuşmaya başlayalı birkaç saat oldu sadece. İnsan bazen, her ne kadar her zaman en kötüsünü beklemeyi öğrendiğini sansa da, hayret etmeden duramıyor.

Bu konuşmanın vahametine gelmeden önce aynı cümlenin bir erkek oyuncu için kurulduğunu düşünmeye davet etmek isterim sizi iki dakika. Düşünün, çok ünlü ve güzel bir kadın oyuncu, Ayşe olsun ismi, çıkıp diyor ki mesela ‘Ahmet’le enerjimiz tuttu çünkü ikimizin de libidosu vardı. Mehmet’le çektiğimiz dizide reyting alamadık çünkü Mehmet’in libidosu yoktu.’ Evet, buyurun düşünelim. Bu cümleyi duyan Mehmet yarım saat içinde birlikte olduğu kadınların tam listesini yayınlamaktan ‘Ayşe benle yatmayı çok istedi de ben yüz vermedim’ demeye kadar kaç tane cevap verirdi? Bu arada toplumda Ayşe ahlaksızlıkla suçlanır, Twitter’da linç edilir, Ayşe’nin sevgilisine en hafifi ‘boynuzlu’ denebilecek küfürlü sıfatlar takılır, Ayşe o an oynadığı bir dizi varsa oradaki ekip tarafından kınanır, ilerleyen yıllarda belki yiter gider, en iyi ihtimalle magazin programlarında 10 yıl sonra bile ‘Magazin tarihinin unutulmaz gafları’ videolarında yerini alırdı. Çünkü neden? Çünkü bir erkek ve libidosu arasına girdi, artık tarih onu affetmez.

Aklımızdan geçen çok harika olduğuna inandığımız fikirlere şöyle bir test yapalım isterim: Sessizce duralım ve ‘Ben bunu bir erkeğe de söyleyebilir miyim?’ diye düşünelim içimizden. Eğer sırf erkek olduğu için karşımızdakine o lafları etmeyi ‘gözümüz kesmiyorsa’ inanın o lafları bir kadına da söylememelisiniz. Asla ve kata.

Bir diğer mesele de hangi meslekten olursanız olun bir iş arkadaşınız için ‘Libidosu olmadığından bizim iş battı’ diyemeyeceğinizdir. Gerçi bunu uzun uzun anlatmaya gerek var mı ona da emin değilim. 2020’ye bir ay kaldı demiştim değil mi?

Cinsiyetçilikten uzak nefes alabildiğiniz ve libidonuzun bir kamu meselesi olmadığı günler dilerim zira en doğal hakkınız, hakkımız.

İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülleri Üçüncü Kez Sahiplerini Buldu

0

Kale Grubu’nun, 2016 yılında vefat eden kurucusu Dr. İbrahim Bodur’un anısına sosyal girişimcilik platformu Ashoka iş birliğinde bu yıl üçüncüsünü organize ettiği İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü’nün kazananları belli oldu.

Sosyal girişimciliği ve yeni nesil sosyal girişimcileri teşvik etmek amacıyla başlatılan program, 3 yıldır Türkiye’de gelecek vadeden sosyal girişimcileri ödüllendirmek amacıyla düzenleniyor. Bu yılki programın kazananları 3 Aralık akşamı The Seed’de düzenlenen törenle sahipleriyle buluştu.

İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü, bu yıl da üç ayrı kategoride dağıtıldı. Erken Aşama Kategorisi’nde ödül alan ‘Tospaa Bilgisayarsız Kodlama Girişimi’ ile N. Alp Ar, kodlama eğitimini teknolojiden bağımsız olarak mümkün kılan bir oyun sistemi sunuyor. İleri Aşama Kategorisi’nde ödül alan ‘Toyi’ ile Elif Atmaca, çocuklara özel oyun deneyimleri tasarlayan, çocukların etraflarındaki her şeyi eşsiz oyuncaklara dönüştürmelerini sağlayan yaratıcı bir oyun kiti sunuyor ve oyun hakkı savunuculuğu yapıyor. İş Birliği Kategorisi’nde ise gençlerin hayal ettikleri bir hayata ve ilk işlerine adım atmaları için yazılım eğitimleri veren ve Ahiler Kalkınma Ajansı ile çalışarak etkisini artıran ‘Kodluyoruz’ projesi ile Gülcan Yayla, ödüle layık görüldü.

Ashoka Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi Didem Altop, StartersHub Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Dorman, TABİT Kurucusu ve Ashoka Fellow’u Tülin Akın, Mikado Danışmanlık Şirketi ile Gelecek Daha Net Gençlik Platformu’nun kurucusu ve Ashoka Fellow’u Serra Titiz, Good4Trust.org Kurucusu ve Ashoka Senior Fellow’u Dr. Uygar Özesmi, Kale Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Bodur Okyay ve Ashoka Türkiye Ülke Direktörü Zeynep Meydanoğlu ile gözlemci üye olarak Dışişleri Bakanlığı AB İlişkileri Genel Müdürlüğü Mali İşbirliği ve Proje Uygulama Genel Müdürü Bülent Özcan’dan oluşan seçici kurul, uzun bir değerlendirme sürecinin sonunda İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü’nü kazanan sosyal girişimcileri belirledi.

Türkiye’nin dört bir yanından çok sayıda başvuru

Bu sene de başvurular, herhangi bir konu sınırlaması olmaksızın, belli bir bölgede pilot uygulaması bulunan Erken Aşama ve geniş bir bölgede uygulaması bulunan İleri Aşama ile alanında bir ilke imza atarak kurumlar arasında geliştirilen projelerin kabul edildiği İş Birliği kategorisinde değerlendirildi. İlk iki yılda olduğu gibi Türkiye’nin dört bir yanından çok sayıda başvuru alarak birçok sosyal girişimciye ulaşılan İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü’nü alan her bir sosyal girişimci 50.000 TL ödül kazandı.

Dünya Siyasetine Feminist Dokunuş: Christine Lagarde

0

Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde bu hafta, IMF’nin ilk kadın başkanı olarak erkek egemen siyasetin yönünü değiştiren Christine Lagarde var.

1965 yılında Paris’te doğan Christine Madeleine Odette Lagarde, üniversitede profesör bir babanın ve öğretmen bir annenin kızı. Uzun süre senkronize yüzme dalında Fransız milli takımı adına yarışan başarılı bir sporcuydu. Paris’te hukuk fakültesini bitirip siyaset bilimi dalında yüksek lisansını yaptı. Paris Barosu’na avukat olarak kabul edildikten sonra bir süre ABD’ye giderek burada uluslararası bir hukuk firmasında çalıştı. 1999 yılında çalıştığı Baker McKenzie şirketinde küresel yönetim kurulunun başına geçti. Bu göreve atanan ilk kadın olarak da bir ilke imza atmıştı.

2005’te Dış Ticaret Bakanı Yardımcısı olarak Fransız siyasetinde adını duyuran Christine Lagarde, daha sonra 2007 yılında Ekonomi, Maliye ve Sanayi Bakanı olarak görev yaptı. Bir G7 ülkesinde Finans Bakanı olan ilk kadın olarak adını duyuran Lagarde, daha sonra 2011 yılında IMF başkanlığına seçilen ilk kadın olarak da tarihe geçti. Temmuz ayında bu görevinden ayrıldı ve Kasım 2019’dan itibaren de Euro Bölgesi’nde bulunan 19 ülkenin para politikasını yönetmekle yükümlü Avrupa Merkez Bankası’nda başkan olarak görev yapacak. Üçüncü büyük başkanlığında, Christine Lagarde yine “ilk kadın başkan” olarak anılıyor.

Christine Lagarde, özellikle 2011 yılında IMF’de başkanlık görevini devraldıktan sonra kriz sırasındaki başarılı yönetimiyle takdir toplamıştı. Financial Times tarafından düzenlenen bir ankette Avrupa’daki en iyi maliye bakanı seçilmiş, ülkesinde de birçok ödüle layık görülmüştü.

 

 

“Erkek egemen zihniyet krizlere neden oluyor.”

Sadece kendi ülkesinde değil, Avrupa Birliği genelinde başarılarını kanıtlamış olan Christine Lagarde, bulunduğu konumda erkekleşen siyasetçilerden olmakla eleştirilse de, feminist söylemlerinde gayet net. 2008’de Avrupa’yı sarsan ekonomik krizle ilgili görüşlerini açıklarken “2008 krizinin nedeni dünya genelinde bankalardaki erkek egemen anlayış ve testosteron yüklü zihniyet” demişti.

Geçtiğimiz yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde konuşan Lagarde, “kendini feminist olarak tanıtan herkesi çok takdir ediyorum ve etmeye de devam edeceğim ancak bu kişileri gerçekten de söylediklerini yapıp yapmayacakları konusunda takip etmemiz gerekiyor” demişti.

Lagarde, geçtiğimiz yıl Forbes’in En Güçlü Kadınlar listesinde Angela Merkel ve Theresa May’den sonra üçüncü sırada yer almıştı.

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

Kadın Hukuku Savaşçısı: Nazan Moroğlu

0

Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde bu hafta Türkiye’nin ilk kadın hukuku uzmanı Avukat Nazan Moroğlu’ndan bahsedeceğiz.

Türkiye tarihinde kadın hakları meselesi epey çetrefilli. Cumhuriyetle birlikte kadınlara birçok temel haklar tanınmış olsa da, gelişmiş ülkelerdeki hak mücadeleleri ve yasal düzenlemeler ile kıyaslandığında epey yavaş yol aldığımız söylenebilir. Bundan sadece 27 yıl öncesine kadar, kadınların çalışabilmesi için bile yasal olarak kocalarının iznine başvurması gerekirken bugün gelinen noktada epey yasal ilerleme kaydedilmiş sayılır ve halihazırda düzenlenmiş kanunların yanı sıra, uygulamadaki açıkların giderilmesi ve kadının insan haklarının gerçek anlamda korunabilmesi için hala çok yolumuz var.

Erkek egemen zihniyet, kadını ikincil konumda sınıflandırırken yasalar da bu durumu destekliyordu. Henüz 2002 yılına kadar Medeni Kanun’da “Koca ailenin reisidir” ifadesi yer alıyordu ve İnsan Hakları Sözleşmesi her bireyin eşit olduğunu savunsa da, aile içinde açıkça erkeğe üstünlük tanınıyordu. Neyse ki değişen Medeni Kanun daha eşitlikçi bir görüşü savunuyor. Yine de, birçok detay hususta gerçek eşitliğin sağlanması için hem kanunlarda, hem de uygulamalarda ciddi dönüşümlere ihtiyacımız var gibi gözüküyor.

Avukat Nazan Moroğlu, Türkiye’de kadın hakları konusunda çalışan ve mücadele eden en güçlü isimlerden biri. Kadın hukuku konusunda uzmanlaşan ilk avukat olarak bu konuda emek veren birçok hukukçunun yolunu açtı, halen MEF ve Yeditepe Üniversiteleri’nde “Kadının İnsan Hakları Hukuku” derslerini veriyor.

20 yıldan uzun süredir kadın hukuku üzerinde çalışan Avukat Nazan Moroğlu, Türkiye’nin ilk kadın hukuku uzmanı olarak pek çok konuda hem hakkını arayan kadınlara, hem de hukukta bu alanda çalışan uzmanlara ilham veriyor. Aynı zamanda birçok önemli kuruluşta da görev alıyor: Yönetim Kurulu Üyesi olduğu İ.Ü. Hukuk Fakültesi Eğitim Vakfı ve (ALKEV) Alman Liseliler Kültür ve Eğitim Vakfı kurucularından. Avrupa Birliği Kadın Hukukçular Derneği (EWLA) kurucu üyesi. TÜBAKKOM (Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu) kurucu başkanıdır. 2004 yılından beri İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği (İKKB) Koordinatörlüğünü yürütüyor. Bunların yanı sıra Cumhuriyet Mitingleri hazırlık komitesi, Türkiye Aile Planlaması Vakfı, Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu, İstanbul Anayasa Platformu, TÜSAİD Kadın Erkek Eşitliği ile Eğitim Çalışma Grupları, Atatürkçü Düşünce Derneği, KAGİDER, Yanındayız Derneği de dahil olmak üzere pek çok aktif kuruluşta yönetim kurulu ve danışmanlık görevlerini yürütüyor. İstanbul Barosu Başkan Yardımcılığı görevine de önümüzdeki seneye kadar devam edecek olan Nazan Moroğlu’nun, 10’dan fazla bilimsel ve hukuksal yayında da imzası bulunuyor.

Kanunlar teoride iyi, pratikte korkunç

Son zamanlarda sıklıkla gündeme getirilen nafaka konusunda da çalışmalar yürüten Nazan Moroğlu, “Kadını güçlendirmeden nafaka ile ilgili kanunda değişiklik yapılmamalı” demişti. İlk resmi yayını olan, “Kadının Soyadı” adlı çalışmasında Medeni Kanun’da yapılan değişiklikleri eşitliğe doğru atılan adımlar olarak tanımlarken, hala yol alınması gereken noktaları hatırlatıyor. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni 1985 yılında imzalayan Türkiye’nin, bu sözleşmede yer alan evlilik ve aile ilişkileri içindeki eşitlik maddelerine de uyması gerektiğini ifade ediyor. Sözleşmede özellikle soyadı ile ilgili de eşit haklar tanınmasını içeren bir madde var ve Medeni Kanun hala soyadı konusunda erkeklere tanıdığı hakları kadınlara tanımıyor. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde de “Eşler kendi aralarında ve çocuklarıyla ilişkilerinde, evlilikle ilgili, evlilik sırasında veya ayrıldıktan sonra, özel hukuk nitelikli haklara ve yükümlülüklere eşit olarak sahiptirler” maddesi yer alıyor ancak Türkiye kanunları bu maddeyi de karşılayamıyor.

Kadınlar evlendiklerinde eşlerinin soyadını alıyor, 1997 yılında yapılan değişiklikle özel başvuru ile kendi soyadını da koruyabiliyor ancak boşanma durumunda, eşlerinin soyadını kullanmaya devam edemiyorlar. Eğer kendi menfaati için eski eşinin soyadını kullanmaya devam edecekse, bu durumun kocaya zarar vermeyeceğinin kanıtlanması gerekiyor ve koşulların değişmesi durumunda eski koca, bu iznin iptalini isteyebiliyor.

Nazan Moroğlu, detaylıca hazırlanmış çalışmasında mevcut kanunların uluslararası sözleşmelere ve kadının insan haklarına neden aykırı olduğunu açıklarken, değişiklik önerileri de sunuyor.

Twitter’da saldırıya uğramıştı

Sputnik’in haberine göre, geçtiğimiz Ekim ayında Nazan Moroğlu, Twitter’da yazdıkları yüzünden sertçe eleştirilmiş ve hesabı da bir şekilde askıya alınmıştı.

“Niye askıya alındığı belli değil. Yargı reformuna ilişkin bir tweet yazmıştım. Belli konularda farklı görüşte olanlar kabul edilemez ifadelerle altına yorumlar yazmışlardı. Toplu bir şikayetle belli ki askıya alınmış. Ben özellikle kadın hakları alanında çalışıyorum. Yargı Reformu Paketi’nde arabuluculuk konusu vardı. Aile hukukunda zorunlu arabuluculuk olmaz. Bir tarafı ekonomik ve ruhsal baskı altında tutmak ‘şiddet’ olarak tanımlanır. Bu olamaz. Bunu yazdım. 2-3 saat içinde 150 bine yakın etkileşim oldu. Kadın-erkek eşitliğine inanan yurttaşların takip ettiği bir hesabım var. Öğrendiğimiz kadarıyla toplu şikayetler olmuş. Basından sivil toplumlardan arkadaşlar da bu hesabın tekrar açılması için kampanya yaptılar.

Moroğlu, hesabının kapatılması konusunda “twitter trollerini” ima etti:

“Benim hesabımda takipçim halen sıfır görünüyor. Ama benimle ilgili yazılan her şeyi görüyorum. Umuyorum birkaç güne kadar açılır. Kim yazmış olabilir? Kadını birey olarak görmeyen bir zihniyetin saldırısına uğramışım demektir. Hatta bunların bir kısmı da dernekleşti. Bir ülkeyi yönetenler kadın erkek eşitliğine inanmam derse, 3 çocuk 5 çocuk derse, bir bakan çıkıp kadının en önemli görevi anneliktir derse bu kadını birey olarak görmediklerinin göstergesidir. Demokratik hukuk devletinde yaşamak istiyorsak kadınların çocukların haklarına özen göstermek zorundalar. Ben de bunu eleştirince altına akıl almaz cevaplar yazıyorlar. Okumuyorum bile… Türkiye bunları aşacak, inanıyorum…”

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.