Ana Sayfa Blog Sayfa 26

Yaşasın Hayat: Frida Kahlo

0

Yaşadığı zorluklara rağmen olmak istediği kadın olmaktan asla vazgeçmeyen Frida Kahlo, bu haftaki ilhamımız…

6 Temmuz 1907’de Meksika’da doğan Frida Kahlo, tam adıyla Magdalena Carmen Frieda Kahlo y Calderon, daha sonra doğumgününü soranlara Meksika Devrimi’nin başladığı tarihi söyleyecek, 7 Temmuz 1910 diyecekti. Modern Meksika’nın doğduğu günü kendi doğumu olarak kabul eden Kahlo için ülkesi ve özgürlüğü çok önemliydi. Her ne kadar bugün popüler kültür ikonları arasında yer alsa da hayatı boyunca emperyalizme karşı durmuş ve elinden geldiğince kapitalizm ile mücadele etmişti.

Fotoğrafçı bir baba ve dindar bir anne ile büyüyen Frida Kahlo, 6 yaşına geldiğinde çocuk felci geçirmiş ve hastalığından sonra bir bacağı daha zayıf kaldığı için yürüme zorluğu çekmeye başlamıştı. Bacağını saklamak için uzun etekler giyerdi, daha sonra yerel motiflerle süslediği tarzı tüm dünyada bir moda akımı olarak değerlendirilecekti. Hastalığına ve kalıcı etkilerine rağmen hayata sımsıkı tutunmuş bir genç kadın olarak öğrenme hevesi ile doluydu. Babasının da desteğiyle, tüm kız kardeşleri manastır okuluna giderken o Mexico City’deki Alman Koleji’nde eğitim gördü. Burada entelektüel yaşamının ilk adımları atılmıştı. Ancak o, küçüklüğünden beri doktor olmak istiyordu, kimilerine göre geçirdiği ağır hastalıklar nedeniyle tıbba yönelmek istemişti. Bu yüzden daha sonra Ulusal Hazırlık Okulu’na kayıt oldu ve tıp, botanik, sosyal bilimler alanlarında dersler almaya başladı. Akademik olarak kendini geliştiren Kahlo, politik olarak da oldukça aktifti.

Okul hayatı, 1925’te 18 yaşındayken yaşadığı korkunç kaza ile sekteye uğradı. Sevgilisi Alejandro Gomez Arias ile birlikte okuldan dönerken bindikleri otobüs bir tramvayla çarpıştı. Sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkan bir demir çubuk nedeniyle vücudunda ciddi hasarlar oluştu. Daha sonra 30’dan fazla ameliyat olacak ve yaşamının bir kısmını yatarak geçirecekti. Kazadan sonra yattığı yatakta sıkılmaması için annesi tavana bir ayna astı, babası da ona yatarken resim yapabileceği bir düzenek hazırladı. İlk otoportresi Kadife Elbiseli Otoportre’den sonra Frida Kahlo, burada birçok otoportre resmetti. “En iyi bildiğim konu olduğu için sıklıkla kendimi resmediyorum” demişti.

Aşk, yaşam ve sanat

1927 yılında tekrar yürümeye başlayan Kahlo, resimde epey ilerlemiş ve sanat camiasından önemli isimlerle tanışmaya başlamıştı. Daha önce bir duvar resmini görüp hayran olduğu ressam Diego Rivera ile de bu dönemde tanıştı ve çok geçmeden evlendiler. Ailesi ve yakın çevresi bu evliliğe karşı çıkmıştı çünkü Rivera daha önceki iki evliliğini de sadakatsizliği nedeniyle bitirmişti ve sanat camiasında çapkınlıklarıyla ünlüydü.

Evliliklerinden sonra Diego Rivera ve Frida Kahlo’nun ilişkileri hep çalkantılı bir şekilde devam etti. Bu süreçte Rivera’nın başka kadınlarla ilişkisi olduğu kadar Kahlo’nun da başka erkeklerle ve kadınlarla ilişkileri oldu. Hatta bir dönem evlerinde misafir ettikleri Rus devriminin önemli isimlerinden Lev Troçki ile de kısa bir ilişkisi olmuştu. Ancak ikili, hep bir şekilde birbirlerine geri döndüler. Frida bir söyleşisinde, “başıma iki büyük kaza geldi, biri otobüs kazası, diğeri de Diego Rivera” demiştir.

Frida Kahlo kendi sanatını hiçbir zaman tanımlamayı tercih etmedi. Kendisine sürrealist ressam tanımı yakıştırılsa da o hiçbir zaman bu tanımın altına girmedi, tam tersine resimlerinin gerçeğin ta kendisi olduğunu ifade etti. Sanat dünyasında olduğu kadar, politikada da aktif rol aldı ve hem Avrupa’da hem de Amerika’da açtığı sergilerle dikkatleri üzerine çekti.

1943 yılında La Esmeralda adlı bir sanat okulunda dersler vermeye başladı. Buradaki öğrencilerine Los Fridos deniliyordu ve kendisi de bu öğretmen-öğrenci ilişkilerinden çok memnundu. Sağlığı kötüye gitmeye başladığında derslerini evde vermeye devam etti ve öğrencileri onu hiçbir zaman bırakmadı.

Kahlo’nun son eseri, ‘Viva la Vida’ (Yaşasın Hayat)

1953 yılında Mexico City’de son kişisel sergisini açtı. Doktoru ayağa kalkmasını tamamen yasaklamıştı ama o sergiye katılmakta ısrarcıydı ve yatağını sergi alanına taşıttı. Aynı yıl, bir bacağı kangren nedeniyle kesildi ve çok geçmeden, 1954 yılında akciğer embolisi nedeniyle kaldırıldığı hastanede aramızdan ayrıldı.

Hayatı boyunca iki kez ölümden dönen ve tüm yaşantısını sağlık sorunları nedeniyle zorluklar içinde geçiren Frida Kahlo, her şeye rağmen duygularının ve yaşama hevesinin peşinden gitmişti. Eserlerinde yaşadığı acı kadar hayata tutunma çabası da görülür, en çok da bu yanıyla ilham verir. Kadınlığını sorgulamaktan ve olduğu gibi ortaya koymaktan hiçbir zaman çekinmedi, döneminde yaşayan kadınlarla kıyaslandığında oldukça cesur bir hayat yaşadı. Hala ondan öğrenecek çok şeyimiz var…

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

Kadın Ne İster Bu Hayatta?

0

Kadın ne ister bu hayatta?

Nasıl yaşamak ister?

Aslında bir insan ne ister bu hayatta?

Ben önce insanım, sonra kadın, sonra erkek, sonra çocuk…

İnsan olmak neyi içerir özünde?

Tüm sıfatlardan arındırılmış kadın, sadece insan olarak yaşama hakkına sahip! İşte kadının bu gerçek dünyası aslında, tüm sıfatlarından arınmış, kimliğinin gerçek yüzünü görebilen, kimliksizleştirmeden sadece kendi olduğu için kabul gören bir toplum içinde yaşayabildiği hayatı…

Sıfatlar, tanımlamalar, yaftalar, yapıştırmalar, takılar… Bizi biz yapan ne varsa arka plana atan bir toplum içinde maruz kalınan aşağılanmalar, saldırılar, tacizler vs.

Tüm bunlar bizi insan yapan değerlerden uzaklaştırarak kategorize eden, sınıflandıran, kalıplara sıkıştıran olgular. Doğumdan itibaren aklımızın bir köşesine yazılan, içimizdeki kara kaplı defterin dışarıya yansıması. Ruhumuzun derinliklerinde hayatımız boyunca biriktirdiğimiz karanlık düşüncelerin kara kutusu adeta…

Tüm bu sıfatlar; yaşantımız içinde karşılaştığımız olaylarda beynimizin karanlık bir köşesine attığımız ve sonrasında geri çağırdığımız düşüncelerimizin yarattığı yanılsamalardır.

Aslında gerçek yaşantımızın kabusu olan her şey! Biz kimiz, neyi istiyoruz? Nasıl yaşamak istiyoruz? Bu ve bunun benzeri tüm soruların cevabını veremediğimiz her an sanal bir dünya yaratarak yaşıyoruz. Yaşadığımıza inanarak, yaşadığımızı sanarak aldanıyoruz.

İnsan olmak nasıl bir olgu, henüz bunu çözememiş bir toplumda kadın olmayı anlamak ve anlatmak çok karışık bir mesele zaten.

Bizi sıfatlarımıza hapsetmiş tüm erkekleri yetiştiren kadınlar olarak önce insan olmayı öğretebilmeliyiz! Tüm evlatlarımıza önce insan olmak ne demek öğretebilirsek sanırım bu sorunların üstesinden gelebiliriz.

Sadece öğretmek de yetmez belki, bunu sürdürebilmek, tüm topluma yayabilmek , yaşayabilmek ,yaşarken hissedebilmek gerekir.

Önce insan gibi yaşamayı öğrenmek, insan gibi hissedebilmek ve sonra birlikte yaşamımızı sürdürdüğümüz herkesin insanca yaşayabilme haklarını ihlal etmeden yaşamlarımızı sürdürebilmek…

Aslında yapılan tüm tanımlamalar, yakıştırılan tüm sıfatlar arkasında gizli bir tehlike barındırır. İnsanları sınıflandırmak, kategorize etmek yasaların karşısında eşitlik ilkesini de ihlal etmektir. Toplumların, özellikle de geri kalmış toplumların en büyük ve kanayan yarası kadın olarak yaşayabilme hakkının ihlal edilmesi ve elinden alınmasıdır.

İnsan haklarının ihlal edildiği bir yerde kadının adı yoktur zaten! Kadını bir meta gibi gören toplumların da insan hakları ile yakından uzaktan alakası olamaz! Az gelişmiş veya geri kalmış toplumlar gerçekte bu yüzden gelişememektedir. Her nerede kadının kimliği sıfatlarından sonra geliyorsa çok dikkat edin, o toplumlar zaten geridedir. Çünkü kadını olmayan bir toplum gerçekte var olmamıştır ve olmayacaktır. Kadın anadır, anaçtır, tüm sıfatların üzerinde yaratıcıdır, yeni bir can dünyaya getirir.

“Yaradılanı severim Yaradandan ötürü” demiş Yunus Emre, boşuna mı? Seni yaratanı sen sevmezsen eğer kendini sevmezsin, sen seni sevmezsen aslında sen kimsin?

Tüm evrenin Yaratıcısını seviyorsun ama O’nun yarattığını eziyorsun ki; Tanrının kadına bahşettiği o büyük gücü görmezden gelip senin dünyaya gelişinin sebebi olanı sen öldürüyorsun!

Seni sen yapan, sana can veren kadını sıfatlarına hapsedip, kategorize ediyor, parçalayıp bölüp yok ediyorsun. En baştan beri anlatmaya çalıştığımız esas mesele, seni sen yapan tüm değerlerin yok edersen sen yok olursun aslında!

Tıpkı bir ulusun tarihini hiçe sayması gibi, topraklarını yok etmesi gibi…  Sen de Anadolu’yu yok eden bir hain gibi davranıyorsun. Eğer Anadolu’yu yok edersen kendini de yok edersin.

Ey biz kadınlara sıfatlar koyan, bizi sınıflandıran ve kendini Yaradandan üstün görmeye çalışan insan müsveddesi; aslında sen yoksun, hiç olmadın! Bil ki varlığın bir yanılsama! İnsan olmayı başarabilen herkes senin bu dünyada olmamanı sağlamak için elinden geleni yapıyor ve yapmaya devam edecek…

Ama bilin ki kadını sıfatlarıyla kimliksizleştirmeye çalışan, korkutup sindirmeyi başardım zanneden sizler yok ettim deseniz bile her seferinden çoğalarak gelen ve sıfatlarının biri hariç hepsini reddeden, gerçek kimliğine sahip kadınlar her gün kabusunuz olacak.

Biri hariç dedim, çünkü o tüm sıfatların üzerinde, kadının özünde bir parça, kadının varoluşunun en anlamlı parçası olan anaçlığı! Bu yüzdendir ki zaten Yaradanın bahşettiği  o muhteşem ve mucizevi özelliği sayesinde sizler dünyadasınız ve nefes alabiliyorsunuz.

Bu yüzdendir ki zaten, kadınlar bu kadar asil ve bu kadar sevgi dolu varlığı ile dünyaya her dokunuşunda dünya değişiyor ve her bir kadın bir vahşete kurban gittiğinde aslında sadece kadınlar değil, tüm dünya ağlıyor!

Ilımlı Cinsiyetçilik

0

Toplumsal Cinsiyet eşitliği, haklarını kazanmaya çalışma, adınla var olma gibi mücadeleleri olan herkes şunu bilir ki, sesini duyurmaya çalıştığın iki temel grup vardır: Birincisi zaten direkt geçmişten beri süregelen geleneksel ataerkil yapıyla uyumlu olmayı savunan, buna göre hareket eden, yaşamında cinsiyet eşitsizliğini yeniden ve yeniden üretmeyi doğru bulan, kadının varoluşunu görmezden gelen, onu metalaştıran ve bunu “olması gereken” olan gören grup. Bu grupla ilgili kadın hareketi zaten bağıra çağıra mücadelesini vermekte ve bu gruba yaklaşımında mücadelesini nasıl sürmesi gerektiğini bilmekte veya hala yeni yollar aramaktadır.

Ancak ikinci grup, pek çok kişinin kafasını karışmaktadır. Tüm bu adaletsiz ve her türlü şiddet yöntemiyle ilerleyen düzene dair pek çok şeyi teorik olarak bilen, duyan, farkında olan ve hatta savunan… Ancak bazı dönüm noktaları bu grubun üyelerinin hayatlarında vuku bulduğunda ya da işine gelenin, erk bakış açısı olduğu bir serüvenin içindeyse, bir de eğer konu hakkında bilgisi varsa işte ikinci grubun üyeleriyle karşı karşıyayızdır. Aslında bu gruba derdini anlatmanın ve rahatsızlığını dile getirmenin birinci gruba göre çok daha kolay olduğu aşikar. Ancak ikna etme kısmı oldukça örseleyici ve çileli. Çünkü bu grup üyeleri yaşanan bir olaydaki cinsiyetçiliği anında flulaştırır ve olayın ana noktasını bambaşka ve hatta masum bir yöne çekmek için mantık çerçevesinde, uzlaşmacı bir tavırla mücadelesini sürdürür. Sizin üstünlük tasladığınızı veya fazla hassas olduğunuzu durmadan dile getirebilir. Bu her şeyi “bilen” güruhla tartışmaya kalktığınız anlarda onları mağdur etmiş yaftası yersiniz bir de saygısız etiketiyle ünlenirsiniz. Telaş yapmayın. Modern ve aşırı hassas olmayan bu kardeşlerimizi görmezden gelmek bunun gitgide yayılan bir alışkanlık olmasını sağlar.

Örnek verecek olursak, bir dizi izliyorsunuz. Dizinin oyuncuları sosyal medya hesaplarından ve röportajlarından anlaşıldığı kadarıyla cinsiyet ayrımcılığına, cinsiyetçi söylemlerin yeniden üretilmesinin bir cinsin diğerinden gördüğü şiddeti de yeniden üretmekte olduğunu falan filan biliyor gibi gözükmekte. Ancak ilgili oyuncumuzu veya reji ekibini bunların tam tersini ortaya koyduğu, eril dilden beyin yakan ve bunun olumlandığı her halinden belli olan tuhaf bir projede görmekteyiz. Yeri geliyor ve ilgili üyemize projedeki cinsiyetçiliği veya erk savunuculuğuna dair bir soru soruluyor. Cevap biraz tereddütlü bir şekilde çıkıyor ağızdan: “Biz bunu o dediğiniz şeyi eleştirmek için yaptık.”

Tebrikler, işte nur topu gibi bir ikinci grup üyeniz oldu.

Peki ne yapmalıyız? Açıkçası ben de bilmiyorum. Birazdan keseceğim birkaç ahkâmım olacak. Ancak yine de tekrar tekrar üzerine düşünülecek bir durum. Sadece birkaç şey söyleyebilirim. Her şeyden önce, feminizm ile ilgili bir yerlerden kolayca ezberlenmiş kalıpların altını bıkmadan tekrar tekrar doldurmalıyız. Çoğu değerli cümlenin basit bir slogandan ibaret olmadığını yeniden hatırlatmanın derdine düşmeliyiz belki de.

Eğer dijital bir platformdaysak, daha çok sesimizi çıkarmalı, daha çok paylaşmalı, yazılar yazmalıyız. Sosyal medya hesaplarımızdan derdimizi duyurmalıyız.

Eğer evde veya iş yerindeysek, önce bir bardak su içip, ertesi gün tekrar konunun muhatabıyla tekrar konuşmalıyız, yine aynısı olursa, tekrar…

En önemlisi de hayatın her alanında, belki küçük bir arkadaş ortamında, belki bir sanat eserinde, belki de iş hayatında en ufak cinsiyetçi tavrı göz ardı etmeden ses çıkarmaya devam etmeliyiz. Oldukça “kırılgan” olan ikinci grup üyelerimize rahatsızlığımızı bıkmadan usanmadan söylemeliyiz. Slogansız…

Madem her şeyi çözmüşler bunu da anlarlar herhalde…

Kanayan Anahtar Misali

0

Bir kere içini bir şey “burada yanlış bir şey var” diye kemirmeye başladığında, durduramıyorsun kendini. Aynı Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabındaki Mavi Sakal masalındaki gibi, o anahtar bir kere kanamaya başlayınca, bir kere görmeye başladın mı artık görmezden gelemiyorsun. Görmemeye özel bir direnciniz ya da etrafınızda sizin kör olmanızı destekleyen insanlarınız yoksa, herkes için her konuda bu durumun böyle olduğunu düşünüyorum.

Toplumsal cinsiyet, kadın hakları ve çocuk haklarıyla ilgili konularda da elbette bu böyle. Hal böyle olunca herkesin dediğine takılma, her şeyi düzelme isteği geliyor, iyi ki de geliyor! İşte o zaman kadına, çocuğa dair her şey, öznesi bizzat siz olmasanız da, sizin sorumluluğunuz oluyor.

Cinsiyet olarak farklı olduğumuzu, erkeklerin kadınlardan fiziksel güç olarak daha güçlü olabileceğini kabul ediyorum elbette. İşe fiziksel güç kısmından bakmak oldukça sığ olmakla birlikte, benim kabul edemediğim erkeklerin tüm üstünlük çabalarının bu fiziksel güç ekseninde gelişiyor olması. Aslında bunun tam aksi şekilde kadınların tüm eşitlik beklentileri de bu fiziksel güç dışında başlıyor. Toplumca kadının yapması gerekliliğinin savunulduğu görevleri var kadınların ve aslında aynı zamanda bunlar “erkek adama” yakışmayan görevler. Erkek olmak o kadar üst bir değer ki, pekiştirme gereği duyuyor ve “erkek adam” deniliyor mesela. Kadın için bahsederken de “kadın kısmısının işi” diye çıkıveriyor ağızlardan. Çünkü erkekliğin pekiştirilmesine karşılık bir o kadar bastırılmalı kadınlık.

Yapılan konuşmalarda “bayan değil kadın”, “erkek çocuğu değil oğlan çocuğu” denildiğinde aldığım tepkilerle ilgili daha önce yazmıştım ama bir kez daha belirtmek isterim. Buradaki mevzu zannedildiği kadar sığ değildir. Evet, bir tek bu düzeltmeler kalmadı ama maalesef bu söylemlerin ya da söyleyememelerin de etkisinin aynı olduğunu düşünüyorum. Kadın demeye atfedilen kabalık ve oğlan demeye atfedilen kadınsılık. Bu yazdığımda da görebileceğiniz gibi kadınlıkla ilgili ikisinde de rahatsız olunan nokta. Çünkü toplumda genel olarak bastırılan bir kadınlık ve yüceltilen bir erkeklik var. Çünkü daha küçücükken söylüyor, anlatıyor bir kız çocuğuna nasıl davranması gerektiğini, ya da küçücükken söylüyor oğlan çocuğuna “kızlara vurmaması gerektiğini” (burada insanlara vurmaması gerektiğini öğretmiyor, kızların güçsüz olup, bu güçsüzlüklerinden sebep kızlara vurmaması gerektiğini öğretiyor). Bir kız çocuğunu sokakta eteğini açtığında “ay ayıp bak kapat eteği, hanım hanımcık otur” derken “göster pipini amcalara” ile büyüttüğümüz çocuklarımız var bu toplumda. Bu nedenle de bazı erkekler her yerde her şeyi yapabileceklerini sanıyorlar işte. Kızların ağzından çıkan küfürde, bağırmalarında “terbiyeli kızlar böyle şeyler söylemez, bu şekilde bağırmaz”a karşılık, gülüp bir daha küfür ettirdiğimiz oğlan çocuklarımız var mesela. Bu nedenle bazı erkekler herkese her şeyi söyleyebileceklerini sanıyorlar. İşte tam da bunlar yüzünden sadece kız çocuklarımızı değil, oğlan çocuklarımızı da feminist bakış açısıyla yetiştirmeliyiz. Çünkü durum sadece ev işi yapma durumu değil, çünkü bu durum daha bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmalı.

Kadınlara biçilen rollerin ve bu rolleri reddedişleri sesli dile getiren pek çok insan var artık. Aslında etkisiz gibi görünen ama etkisinin dalgalar şeklinde yayıldığı çok ses var aramızda biliyorum bunu ama yine de bunun yeterli olmadığını da görebiliyorum. Bell Hooks’un kitabında da yazdığı gibi, feminizme vurulan en büyük darbeler yine kadınların “erkek düşmanı” olarak görülebilecek kadın hareketlerinde. Feminizmi savunurken yapılan en büyük hatalardan birinin de,  yine erkek olmaya paye verecek şekilde, erkek gibi konuşmak olduğunu düşünüyorum. Eğer ki erkeklerin küfür etmelerinden ya da cinsel organlarına toplum içinde dokunmalarından aslında rahatsız olup, sırf eşitlik namına ortalık yerde istediklerini diyebilmenin ya da poposuna vurabilmenin feminizm ile ilgili olduğunu düşünmenin bir yanılgı olduğunu düşünüyorum. Burada demek istediğim asla kadınların küfür etmemesi ya da cinselliği çağrıştıran bir şeyi seslendirmemesi değil. Genel olarak rahatsız oldukları bir şeyi sadece eşit olmak adına doğallığının dışında, bak ben de küfür edebilirim çünkü biz eşitiz kaygısıyla söylemesi ve çok üzgünüm ama ben bununla çok karşılaşıyorum. Feminizm bir alt etme yarışı değil, o nedenle de erkekleri karşımıza aldığımız bir savaş değil. Zaten eşitlikten bahsettiğimiz şey de bu değil. Bu bir farkındalık, öğrendikçe, öğrettiğimiz, fark ettirdiğimiz bir şey aslında. Ve elbette tek başımıza da ses çıkarabiliriz ama bunun güçlü olması için erkeklerle birliktelik toplumsal cinsiyet rollerindeki bakışı güçlendirecektir.

Yılbaşı Kartları

0

Uzun süredir yazmadığım için sözcüklerimin yazıya dökülüş süreci hayli yavaş oluyor. Düzenli yazdığım zamanlarda başlamak için hiç beklemezken, şimdi kendimi yazıya dökebilmek için günlerdir ekranın karşısında boş boş oturuyorum.

O kadar zor ki bazen yeniden başlamak. Yaklaşık beş yıldır beynimi bir buzluğa koymuşum da oradan çıkarmışım gibi. Buzunun çözülmesini beklemek çok zamanımı aldı. Hala eski kıvraklığında değil, hızım ve hafızam yavaşladı. Üstüme sinen hastane, hastalık ve gelecek korkusu kokularından kendi kokumu hissedemediğimi hissettiğim an çok hastalandım…

Sonra yavaş yavaş iyileştim…Sesim yoktu uzun bir süre. Susmanın en keskin şekliydi bu. Boğazımdaki ağrılar, göğsümdeki yanmalar, dinmeyen öksürükler bedenimle beraber ruhumu esir almadan ayaklanmalıydım. Şimdiye kadarkilerden daha zor oldu ama en sonunda bedenimi iyileştirdim. Artık ruhumun yaralarını sarmaya daha çok vakit harcayacağım.

Dünden beri elimden düşürmediğim bir kitap var, aldığımda neden okuyamamışım, neden uzun süredir kitaplıkta öylece duruyordu bu soruların cevabını bir türlü bulamıyorum, bulamayacağımı da biliyorum. O zaman geçmiş zamanın acısını çıkartmak için kana kana okumalı.

Kitabın adı ‘Le KIT du 21e Siecle’  – ‘Yirmi Birinci Yüzyıl Kiti’ genel kültürün yeni el kitabı. Yazarları gazeteci yazar François Reynaert, ve editör Vincent Brocvielle. Kitap tamamen 21. yüzyılda hayatımıza girmiş ve yıllar sonra ne zaman hayatımıza katıldığını hatırlamakta zorlanacağımız olaylar, kitaplar, diziler, kavramlar, sanat eserleri, dilimize yeni katılan kelimeler gibi hayli kapsamlı bir genel kültür kavramlarını bize kısa ama anlaşılır bir biçimde anlatılıyor.

Böyle bir kitabın İngilizce ya da Türkçe karşılığı var mı bilemedim. Ama bu kadar kapsamlı bir 21. yüzyıl hatırlatması yaptığı için bana ilginç geldi. Bundan 30 yıl önce mühendislik öğrencisiyken tanıştığım bilgisayarların ve dijital dünyanın şu an geldiği noktayı düşündükçe, son yıllarda yaşadığımız bu hızlı değişimin elementlerinin yazılı kaynaklara aktarılması ve bir sonraki nesillere aktarılmasının çok faydalı olduğunu düşünüyorum.

Kendimiz, çocuklarımız ve geleceğimiz hızla dijital dünyanın hızıyla sınanırken dünyanın nereye doğru gittiğini düşünmeye vaktimiz bile olmuyor. Bir tarafta doğal kaynakları tükenen eskiyen bir dünya, diğer tarafta adeta robotlaşmış çiplerle geleceğe kodlanmış doğan yeni nesiller… Arada bizim gibi yaşı gereği iki dünyayı da yaşamış ve hangi tarafta olacağını seçmekte zorlanan bir kuşak.

Her ne kadar elektronik eğitimi alsam da, hala eski dünya geleneklerine bağlı biri olarak sosyal medya ve dijital dünyayı yakından takip ediyorum. Teknolojik gelişmelerden haberdar olmak, yapay zekanın dünyanın geleceğini nasıl etkileyeceği konusunda düşünmek, bu konularda okumak en büyük zevklerimden biri olsa da, hala inatla kitabı dijital ortamda okumaya direniyorum.  Tüm ailenin işini kolaylaştıracak dijital takvim ve ajandaları telefonuma yüklesem de, her okul başlangıcında gözümün hep önünde olacak yazılı ajandalara ihtiyaç duyuyorum.

Kağıdım kalemim hep yanımda, not alacaksam illa kalemle yazmalıyım.  Telefonumla fotoğraf çekmeyi, bunları paylaşmayı çok sevsem de, evimdeki duvarda basılı fotoğraflar olmadığı zaman kendimi hep yalnız hissediyorum.

Mesajlaşmaları, e-postaları ve emojileri yaşamımın vazgeçilmezleri arasına soksam da, hala umutsuzca posta kutuma gelecek bir el yazısı mektup bekliyorum. Ama artık faturaları bile postayla göndermiyorlar.

İşte tüm bu analog ve dijital çelişkilerim ile kendi dengemi kurmaya çalışırken en çok yılın son günleri gelmeye başladığında bir hüzün çöküyor bana. Bundan 21 yıl önce Fransa’ya yerleştiğimizde ilk yeni yılda, 100’ün üstünde kişi ve aileye yılbaşı kartı göndermiştim. Sonra bu sayı gittikçe azaldı, azaldı ve bitti. Yeni yıl kartlarını ancak bu kartları aldığında mutlu olacağını hissettiğim yakınlarım dışında kimseye göndermemeye başladım sonra. Zaten cevap yazan da o kadar azdı ki…

Sonra bir yıllığına İngiltere’ye gittik.  Orada yeni yılı karşılarken eski alışkanlığım da yeniden geri geldi. Önce komşularımıza, sonra arkadaşlarıma ve kızımın okul arkadaşlarına çevremizde kim varsa herkese yeni yıl kartı yazdık. O yıl Noel tatili nedeniyle evimize döndüğümüzde, yaklaşık 15 yıldır birlikte yaşadığım tüm komşularıma yılbaşı kartı gönderdim. Bir ikisinden cevap gelmişti ama artık sadece bir İngiliz alışkanlığı haline dönüşen kart gönderme alışkanlığını Fransız komşularıma hatırlatmış oldum. İngiltere’den döndükten sonra oradaki tanıdıklarıma yazdığım yılbaşı kartlarının cevapları hemen geldi. Sadece bir yıl komşuluk yaptığımız insanlarla artık senede bir de olsa haberleşiyoruz. Burada yılbaşı kartı bulmak o kadar kolay değil. İngiltere’de sadece kart satan mağazalarda saatlerimi geçirmeye alışık biri olarak, bu sene postaneden aldığım Unicef kartları ile yetinmek zorunda kaldım. Sonra aklıma geldi, buradaki İngiliz marketine gittim.  Fransız kırtasiyelerinde bulamayacağım fiyat ve güzellikte yılbaşı kartları ile eve döndüm. Aralık ayında akşamları yapmayı en sevdiğim şey bu. Sevdiklerime yılbaşı kartı göndermek. Ama maalesef cevaplanmayanlara yazmayacağım artık. Telefonla ulaşabileceklerime, her gün görüştüklerime de yazamam belki… Şimdilik bu kartları kime yazacağım bilemiyorum ama eski bir alışkanlığımı geri kazanmaktan dolayı büyük bir mutluluk yaşıyorum.

Yazı yine kendiliğinden aktı ve beynimin buzları yavaş yavaş çözülmeye, sözcükler yerlerini bulmaya ve ben anlatabilmeye başladım. Ara kuşak olarak eski ve yeni, analog ve dijital, sanal ve gerçek arasındaki farkları yaşayarak en iyi anlayanlar olduğumuzu düşündüğüm için, geleceğin dünyasının oluşumunda tecrübelerimizin yanı sıra, bu acemi alışma deneyimlerimizin de bir sonraki kuşaklara kaynak olacağını düşünüyorum. Şimdiye kadar kendi kuşağımın bizden bir öncekiler gibi tarihe mal olmadığına inanırken, okudukça fark ediyorum ki biz bu teknoloji ile barışık ama anlamakta karışık ara kuşak olarak dünyanın hızlı değişimine tanıklık edebilme ayrıcalığındayız.

Birey olarak, kadın olarak, anne olarak daha çok düşünmem ve bu teknolojik geçişte toplum hafızasını uyanık tutmak için önce kendimi, sonra da çocuklarımı eski ve yeni dünya değerlerinin tüm yeniliklerine adapte edebilmeliyim.

İşte bu nedenle elimdeki bu kaynak kitap ve kartlarımı yazmak için kullandığım dolmakalemim benim için önemli. Kablosuz kulaklığım, kablosuz bağlantım ve telefonum olmasa nasıl kendimi eksik hissediyorsam, dokunduğum kitaplar, kağıtlar ve kalemlerin yokluğu da beni endişelendiriyor.  Bu endişelerimle başa çıkıp, bunlardan beslenerek yeni dünyaya adapte olma şeklimden bu yüzyılın doğal seleksiyonu. Bakalım ne kadar yol alacağım.