Ana Sayfa Blog Sayfa 68

Değişimin Merak Uyandırıcısı: Piskiartist

0

Eylül ayının İçerik Kraliçesi, insanların kendilerini, duygularını ve düşüncelerini tanımaları yönünde yaktığı ışığı severek takip etttiğimiz “Piskiartist” Filiz Şükrü Gürbüz.

Filiz, sen kimsin?
1982 doğumlu evli, iki çocuk annesi bir ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanıyım.

Neden Piskiartist’sin?
Çocukluğumdan beri sanatla (özellikle resim ve dans) ilgilenmekten büyük keyif alırdım. Ortaokul öğretmenim anneme “Bu kızı güzel sanatlar lisesine gönderelim” dediğinde aile arasında geçen konuşma dün gibi aklımda. Olmayı arzu ettiğim iki meslekten birinin ülkemizdeki geleceğinin pek parlak olmayacağını anladım. Ve arzu ettiğim diğer meslek olan hekimlik için aktif sanat uğraşıları ile arama mesafe koymak zorunda kaldım.

Tıp fakültesi bittikten sonra uzmanlık sınavını kazanıp eğitimimi tamamladığımda ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı yani psikiyatrist ünvanını aldım. Pis-ki-artist ile işte bütün bu hikayeyi betimliyorum. O küçük kız çocuğunun sanata (art) duyduğu arzuyu, sanatçı (artist) olma arzusunu, o dönemdeki çevrenin sanata bakışını (pis) ve o yolculuktan doğan psikiyatristliği…

“Dijital Topuklar kitlesi duygusal farkındalık seviyesi yüksek bir kitle” desek herhalde yanlış söylemiş olmayız. Yine de bilmeyenler için biraz açalım: Sen terapi eğitimi almış bir psikiyatrsın. Bunu biraz detaylandırabilir misin? Neler yapıyorsun?
Ülkemizdeki ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanlığı eğitimi içerisinde zaten terapi eğitimi bulunmakta aslında. Yani bizler terapist olarak mezun oluyoruz. Fakat maalesef sayımız çok değil. Dolayısıyla terapi için gerekli ‘yeterli zaman’ şartını yoğunluk nedeni ile birçok hekim arkadaşım karşılayamıyor. Dolayısıyla ülkemizde terapi ile psikiyatrist daha az birlikte anılıyor. Okuldaki terapi eğitimi dışında bilişsel davranışçı terapi, grup terapisi, sistemik aile ve çift terapisi ve cinsel terapi alanlarında yapılandırılmış eğitim süreçlerimi tamamladım. Şu anda bu alanlarda çalışan bir terapistim. Duygudurum bozuklukları, kaygı bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları ana ilgi alanlarım.

Paylaşımlarını terapi diliyle yazıyorsun. İnsanları, kendilerini ve duygularını tanımaya teşvik etmek istiyorsun diyebilir miyiz?
Hastalarıma çok söylediğim şey ‘hap bilgi’ terapinin doğasına aykırı. Kimsenin elinde sihirli değnek yok. Özlü sözler unutulur. Nasihatlerin tersi yapılır. Değişim için emek gerekir. İnsanın kendini tanıması için kendine vakit ayırması gerekir. Sizin de dediğiniz gibi benim yaptığım şey, terapide kullandığım metaforlar üzerinden teşvik. İnsanın kendisini, duygusunu ve düşüncesini merak etmeye başlaması için bir ışık.

Sence dijital kadınların en büyük zorlukları neler?
Benim bir kadın olarak dijital platformda yaşadığım en büyük zorluk siber zorbalık. Aşağılayıcı üsluba maruziyet özellikle de tekrarlayıcılığı varsa ruhsal sağlamlığı tehdit eder. Sosyal medyayı aktif kullanan kadınlar bu açıdan risk altında.

İçeriğini oluştururken ne gibi ilham kaynakların var?
Terapistim, terapi kitapları, mizah dergileri, çocuklar, hastalar ve çocukluğum ana ilham kaynaklarım.

Paylaşımlarına ne gibi dönüşler alıyorsun?
Çoğunlukla ‘Biraz daha açar mısınız?’,  ‘Peki nasıl iyileşir?’ dönüşü geliyor. Demek ki merak uyandırıyorum. İnsana dair şeyler paylaşıyorum. İnsana değiyor. İyileşmemiş yaralara, çocukluğa ya da şimdiye değiyor. Yarası olduğunu hatırlayan insan durup sormaya başlıyor.

Twitter’da da, Instagram’da da aktifsin. Bir içerik üreticisi olarak bu mecraları ayrı ayrı değerlendirmeni istesek?…
İkisini de çok seviyorum. Twitter’da tıpkı terapide danışanın karşısında oturan psikiyatrist gibiyim. Kimliksiz olduğumu ve sözlerimle var olduğumu hissediyorum. Twitter kitlesinin ‘kimliksiz’ olan içerik sağlayıcıları ile daha fazla ilgileniyor bence. Orada yazı konuşuyor. Sözcükler kimlik kazanıyor. Instagram ise yaşadıklarımın özeti. Bir anı defteri gibi kullanıyorum Instagram’ı. Orası kendime not tuttuğum, anılarımı biriktirdiğim bir yer. Instagram kullananların takip etmeyi sevdikleri şeyin bir tür başkasının günlüğünü okumaktan farklı olmadığını düşünüyorum. Kim gerçek hayatını iyi yansıtıyor ise, kim içtense, kimin hayatı ilham veriyor ise onu takip ediyoruz.

Dijital Topuklar kitlesine önerilerin var mı?
Hepsine kolaylıklar diliyorum. Dijital bıyıklılar arasında işlerinin kolay olmadığının farkındayım. Desteklerim onlarla…

twitter.com/piskiartist
instagram.com/piskiartist

 

Leke Çıkarıcı Videosu İzlemeyi Sever misiniz?

0

Tatillerden dönüldü, yazlıklar kapatılıyor, eve dönüş ve bir temizlik maratonu. Çamaşırlar yıkanacak, ev temizlenecek, yazlıklar kaldırılacak, dolaplar yeniden düzenlenecek. Önceleri temizlik işlerinin tamamlanmasının insanda bıraktığı rahatlama hissinin herhangi bir “yapılacaklar listesinin” tamamlanması rahatlaması ile eşdeğer görürdüm. Yapmadıkça ev işleri insanın gözünde büyür de büyür, sonra bir başlarsın, makineye çamaşır at, o arada mutfağı topla, sonra biten çamaşırları as; derken bitirdiğinde listeye onca çentik atmış olmak bir rahatlatır insanı. Yapılacaklar listesi tamamlanmıştır. Ama sadece bu kadar mı?

Geçenlerde bir halı yıkama firmasının paylaştığı bir videoyu gördüm. Son derece pis, koyu gri bir halı üstünde makinenin hortumu geçtiği yerleri bembeyaz yapıyordu. Videonun altında da yorumlar: “oh valla beyazlattıkça ben rahatladım” minvalinde. Onlarca yorum, tahmin etmesi zor olmayacağı şekilde ekseriyeti kadınlar tarafından yapılmış. Sonra diğer temizlik ürünlerinin reklamlarını düşündüm. Hep “zorlu lekeler” ve bir çırpıda temizleyen ürünler, bu hızlı temizliğin imgelenmiş halini gösteren reklamlar. Sahi neyi temizliyoruz bu kadar?

Endüstriyel toplumdan, hayatımıza giren zehirli kimyasallardan ayrıntılı bahsetmeyeceğim. Bu başka bir yazıda belki uzunca incelenebilir. Canavarlaştırılan bakterilerin birçoğunun esasen hayatımız için ne kadar gerekli ve önemli olduğundan reklamlarda hiç bahsedilmez. Bakteri deyince aklımıza bir an önce kurtulmak gereken “mikroplar” gelirken aslında ekmeğin, yoğurdun, peynirin bakteriler sayesinde oluştuğunu ve onlar olmazsa tüm bağırsak floramızın dolayısıyla tüm metabolizmamızın altüst olacağını düşünmeyiz. Mutfağımıza bolca boca ettiğimiz çamaşır suyu ile kendimizi zehirleriz ki bu konuyu şimdilik burada kesiyorum.

Dönelim tekrar temizlik obsesyonuna. Kirli halının, lekeli gömleğin, yağlı borcamın güzelce temizlenmesini izlemek gerçekten birçoğumuza keyif verir. Geçenlerde regl kanı bulaşmasının kadınları ne kadar utandırdığından bahsettiğimde birçok kadın “çünkü bunun temiz olmanın bir gereği olduğunu” vurgulamıştı. Temiz olmak bir gurur kaynağıdır. En beyaz benim çamaşırlarım, “komşu kadınlar çatır çatır çatlıyor bu beyazlık karşısında” (kadınların birbiri arasındaki temizlik rekabetine dair reklam sloganları da çok tutulur, hatırlayın). Misafir gelecek diye temizlik yapmak, temiz olmak üzerinden yapılan bir reklamdır.

Dağınıklık toplamak, temizlik yapmak ya da yapılmasını izlemek birçok insanı rahatlatır. Bir seferinde devamlı dağınıklık toplama takıntısının insanın kendi hayatını düzene sokma çabası olduğunu okumuştum. Dağınıklığa tahammül edemeyenler geleceğin belirsizliğine de tahammülü olmayanlar, devamlı plan yapan ve bu plan dahilinde yaşamaya gayret eden insanlardır; diyordu yazıda. Acaba bunun temizlik muadili nedir? Acaba özellikle kadınlar olarak bizlere devamlı kirli olduğumuz, fettan olduğumuz, içten pazarlıklı olduğumuz empoze ediliyor da içten içe bunu inkar etmek için mi temizlik takıntılı oluyoruz? Hayatın tehlikeli, “pis” bir yer olduğu en çok bize mi öğretiliyor da temizlenmesinden huzur buluyoruz?

Zülfü Livaneli’nin (sonradan filmi de çevrilen) Mutluluk romanını okuyanlar şu repliği hatırlayacaklardır: “Sen kirlendin Meryem.” Bu ülkede pek çok kadın maruz kaldığı taciz/tecavüz neticesinde kirlendiğini düşünür, kendisine öyle hissettirilir. Yeşilçam da böyle öğretmiştir, toplum da bu öğretiyi sürdürür. Tacize/tecavüze uğrayan kadının “kirlendiği” algısı hakimdir. Daha çok yakın zamanda taciz iddiasıyla hakkında soruşturma açılan oyuncu Talat Bulut, kendisinden şikayetçi olan kadın için “artık onunla kim evlenir” demedi mi? Namusun taşıyıcısı kadın “kirlenir” ve aile meclisinin namusunu “temizlemesi” gerekir. Kadınlık ve temizlik üzerinden bir başka doğrudan bağlantı da işte burada.

İngilizce’de “food for thought” dedikleri cinsten, biraz üstünde düşünelim.

 

Medyada kadını yeniden yazmalı!

0

1938 yılında BBC Radyo’da yayınlanan bir radyo oyunu, kitle iletişim araçlarının kitleleri nasıl etkileyebileceğine dair mükemmel bir örnek olmuştu. H.G. Wells’in Dünyalar Savaşı adlı bilimkurgu eserinden uyarlanan oyun, ileride çok ünlü bir yönetmen olarak adını duyuracak olan Orson Welles tarafından uyarlanmış ve seslendirilmişti.

Oyun basitçe, dünyanın uzaylılar tarafından istila edilmesini anlatıyordu. Cadılar Bayramı özel programında yayınlandığında, radyoda ‘uzaylı istilası’ hikayesini duyan insanlar bunun gerçek bir haber olabileceğini düşünerek korku ve panik içerisinde sokağa dökülmüştü.

İkinci Dünya Savaşı zamanında büyük liderler, zamanının yaygın kullanılan tek kitle iletişim aracı olan radyonun güçlü etkisinin farkındaydılar. Hitler’in halkı yönlendirmek için kurguladığı propagandalar, radyo aracılığıyla ülkenin her köşesinde insanları etkilemeye ve manipüle etmeye başlamıştı.

Geçen yıllar içerisinde kitle iletişim teknolojilerinin gelişmesi ile halkların nasıl etkilendiğini anlatmamız yersiz. Yasama-yürütme ve yargı kuvvetlerinden sonra ‘dördüncü kuvvet’ olarak adlandırılan medya, hepimizin hayatında çok büyük bir yer kaplamaya devam ediyor. Günümüzde sosyal medyanın da oyuna dahil olması, kitle iletişiminin etkilerini daha karmaşık ve güçlü hale getirdi. Önceden radyoda, televizyonda, sinemada gördüğümüz her şeye inanmaya hazırken, şimdi telefonumuzun ekranına düşen haberler, olaylar ve belki de en önemlisi, söylemler, günlük yaşantımızı etkiler halde.

Sorgulamayı hatırlayan kaç kişi kaldı?

Psikolojik olarak hepimiz genellikle, çoğunluğun onayladığı fikir ve gerçekleri kabullenme ya da kimsenin ses çıkarmadığı durumlarda sessiz kalma eğilimindeyizdir. Okuyan, düşünen, araştıran eğitimli kişilerin yargı ve karar mekanizmaları elbette farklı değerlendirmelere alan açacaktır. Ancak sosyal medya gündemine baktığımızda, yarattığı profilin arkasına gizlenmenin ve yüz yüze olmamanın da verdiği özgüvenle, insanların haberleri ve güncel olayları yorumlarken nasıl acımasızlaşabildiğini açıkça görebiliyoruz. Bir paylaşıma birkaç olumsuz yorum gelmesi yeterli; ardından gelen yüzlerce yorum ilk ses çıkaranlardan güç alarak ve katlanarak gelmeye devam ediyor…

Öte yandan, 1930’lardan beri otorite kabul ettiğimiz medyanın olayları anlatma ve servis etme biçimi de, düşünme ve görme biçimlerimizi önemli ölçüde etkiliyor. Medya bir olayı ‘ahlaksızlık’ olarak nitelendiriyorsa, haberi okumaya bu önyargı ile başlıyoruz. Medyada sözü geçen kanaat önderleri, günümüz tabiri ile ‘influencer’lar, bir konu hakkında görüş bildirdiğinde ona hak verme eğiliminde oluyoruz.

Ünlü bir oyuncunun bir ödül töreninde giydiği kıyafeti, güçlü bir yayın kuruluşu tarafından ‘davetkar’ olarak tanımlanabiliyor. Birkaç ay önce Berrak Tüzünataç’ın elbisesinin davetkar olduğunu söyleyen NTV Yaşam, oyuncunun tepkisi üzerinde Twitter’dan özür dilemişti ve yayınladığı magazin haberinin başlığını değiştirmişti. Sosyal medyanın hayatımızda olmadığı yıllarda bir gazetede ya da televizyon programında Tüzünataç’ın stili ‘davetkar’ olarak nitelendirilmiş olsaydı, çamur atılmış ve izi kalmış olacaktı. Birinin elbisesine bakıp onun ‘davetkar’ olduğunu düşünmek normalleşecekti.

Buna benzer birçok örneğe her gün rastlamamız mümkün. Tuba Ünsal’ın bir röportajında ‘boşandıktan sonra hayatımın en mutlu yılını yaşıyorum’ demesi, sözü geçen köşe yazarları tarafından ‘eski eşine ayıp olmuyor mu, acımasızsın, evliyken hiç mi mutlu değildin’ diyerek eleştirildi. Bu yorumları okuyan milyonlarca kişi, artık boşanmış bir kişinin mutluluğunu eleştirebileceğini düşünecek! Sesini duyurabilen herkes, insanların özel hayatları ve davranışları ile ilgili yorum yaparken bazı söylemleri normalleştiriyor, sıradanlaştırıyor.

Artık yeniden yazmalı

Medyada kullanılan dilin hassasiyetle dönüştürülmesi, beklediğimiz sosyal dönüşüm için hayati önem taşıyor. Yayınlanan haberlerde kullanılan dil kadını aşağılayan, ötekileştiren, özel hayatını acımasızca eleştiren bir dil olduğu sürece kadınlara yönelik şiddet eğilimi beslenmiş olacak. Berrak Tüzünataç, NTV’ye tepki olarak yazdığı tweet’te “basınımızda böyle bir üslup oldukça başka bir tacizciye ihtiyacımız yok” demişti.

Haber kanallarında, sosyal medyada sürekli olarak kadınların cinsiyetçi bir tutumla eleştirilmesi, bu tür söylemleri normalleştiriyor. Manken Didem Soydan’ın Instagram hesabında paylaştığı fotoğraflarını ‘ahlaksız’ olarak nitelendirenler, bikinisiyle poz veren herkesin ahlaksız ve değersiz olduğu görüşünü besliyor. Buradaki yorumlardan yola çıkan haber editörleri, bu bakış açısını normal kabul edip ‘Seksi mankenden olay pozlar!’ diyerek bu paylaşımları servis edebiliyor.

İnternet yayıncıları olarak ülkemizde en çok tıklanan haberlerin ‘seksi’ içerikler olduğunu biliyoruz. Bu seksi içerikleri görmeye bayılan okuyucu, onları üretenleri ‘ahlaksız, pis!’ olarak nitelendirmekten hiç çekinmiyor. Bu sayede tecavüze uğrayan bir kadının giydiği kıyafet tartışılabiliyor… Bunu tartışan erkekler işleri bittikten sonra telefonlarında ‘seksi mankenler’ galerilerine dönecek olsalar bile…

Kitle iletişiminin ve sosyal medyanın, insanların düşüncelerini ve davranışlarını nasıl etkilediği gün geçtikçe daha da belirgin hale geliyor. Bu aşamada yayıncılara çok büyük ama aslında çok da basit bir sorumluluk düşüyor; saygılı ve eşitlikçi bir dil kullanmak. Sesini milyonlara duyurabilenlerin kullandığı kelimeleri özenle seçmesi, tüm toplumun dilini etkileyecek. Kitlesel bir dönüşüm bekliyorsak, yayınladığımız bir radyo oyununun insanları sokaklara dökebileceğini bilerek, sorumlulukla hareket etmek zorundayız. Yayıncılar editörlerini bu yönde eğitmeli, okurlar ve takipçiler de gördüğü yanlışlara ses çıkarmalı.

Medyanın dilini dönüştürebilirsek, okuyucunun kabul ettiği ve ‘normal’ bulduğu dili de dönüştürmeye başlamamız mümkün olacak. Dil dönüştüğünde, tutumlarımız ve davranışlarımız da değişecek. Bütün bunların bir günde olmayacağını biliyoruz, o yüzden okuyan, araştıran, düşünen ve sorgulayan herkese büyük görevler düşüyor!

 

Takipçi satın almak ne demek?

0

Sosyal medyada ve özellikle Instagram’da paylaşımlar yapmaya başladığım ilk günlerde aslında nasıl bir dünyanın içerisinde yer alacağıma dair çok fikrimin olmadığını söyleyebilirim. Ebeveynliğe dair paylaşımlar yaparak, fikirlerimi ve doğru inandığım konular üzerine paylaşımlar yaparak hem eğlenir hem de düşünür, konuşuruz diye umut ediyordum.

Bugün büyük bir ölçüde bunu gerçekleştirebilmenin heyecanıyla da sosyal medyada paylaşımlara devam ediyorum ve umuyorum uzun zaman da gerçekleştireceğim.

Gelgelelim ben paylaşımlarıma devam ederken, bir anda sosyal medyanın içerisinde benim gibi etki lideri (influencer) olan veya bu isimle anılan başka insanların paylaşımlarını da takip ederek, gözlemlemeye başladım ki zaten bu esnada bazı gariplikleri fark etmeye başlamam çok uzun sürmedi. Bir anda henüz daha adını tam olarak koyamadığım bu garipliklerin sebeplerini araştırmaya başlarken buldum kendimi. Nasıl oluyordu da haftalarca hazırladığım, emek verdiğim bir yazı veya bir içerik takipçi sayım ile orantısız bir şekilde düşük beğeni alabilirken, sadece reklam amaçlı içerik paylaşan hesaplar çok yüksek beğeniler alabiliyordu? Bir yerde yanlış mı yapıyordum? Konu içerik üretmek değil de reklam mı paylaşmaktı? Bu durumda bir gariplik olduğunu hissetmeye başladığımda üşenmeden ben de soru işareti oluşturan paylaşımları mercek altına almaya başladım. Bu paylaşımları beğenen kişilerin kimler olduğunu merak ediyordum. İçeriği reklam olan bu paylaşımı nasıl bu kadar beğeniyorlardı? Bu kişiler gerçek miydi? Nasıl bir etkileşimleri vardı? Neyi, nasıl beğeniyorlardı? Tüm bu soruların cevabını samimiyetle aramaya başladım çünkü ben de yaptığım paylaşımlar için verdiğim emeğin görülmesini ve bir şekilde karşılık bulmasını istiyordum.

İlk olarak; yüksek beğenili paylaşımları beğenen kişilerin kullanıcı adlarına baktığımda, genellikle reklam içeriği ile yapılan bir paylaşıma ait dilimize daha az hakim olmasını beklediğim hesapları oluşturan yabancı kullanıcılar ile birlikte kullanıcı isimleri bol bilinmez karakter ve harf içeren kullanıcılar olduğunu fark ettim. Profillerine girdiğinizde, genelde ya paylaşımları olmadığını ya da birkaç anlamsız fotoğraftan ibaret kişiler olduğunu görüyordunuz.

Üstelik etki liderinin yaptığı paylaşım, örneğin kadınlara veya çocuklara yönelik ve paylaşımın daha kadınlara yönelik bir etki oluşturmasını beklerken, paylaşımı beğenen kullanıcıların çoğunun da erkek olması iyice şüphelerimi artırdı. Yani bir rimel reklamı içeren paylaşımı büyük bir erkek kitlenin beğeniyor olması bana pek mantıklı gelmemişti.

Bu sorular aklımı kurcalarken acaba bu beğenileri yapan kişiler aynı zamanda bu kişiyi takip ediyor muydu? diye düşünmeye başladım. Bu tarz reklam içerikli paylaşımlarda yüksek beğeni alan hesapların takipçilerine baktığımda ise yine benzer profiller ile karşılaştığımı söyleyebilirim. Özetle; ben bu soruların cevabını ararken birden karşıma sahte takipçi, sahte beğeni, sahte yorum, esasen Instagram algoritmasına yönelik manipülasyon yapılan birçok farklı durum olduğunu fark ettim.

Peki, sahte takipçi ne demekti? Sahte ne anlama geliyordu? Nasıl sahte olunuyordu?

Aslında bu garip, karışık ve anlamsız karakterde kullanıcı adı ile açılmış hesaplar gerçekten var olmayan bu tarz hesapların sahte beğeni ve sahte takipçi hizmetleri sunmak üzere oluşturulmuş hesaplar olduğunu söyleyebilirim. Yani takipçi hizmeti adı altında bu tarz kullanıcıları toplu ve otomatik olarak beğeni ve takip etme işlemlerinin yönetilmesi için sistemler kurgulanmış.

Bir diğer sistem var ki aslında gerçek, yani sizin gibi benim gibi bizzat sosyal medyayı kullanan ancak farkında olmadan kişileri takibe alan ya da beğenen hesaplar. Peki nasıl oluyor da bu gerçek kullanıcılar aslında hiç takip etmeyecekleri hesapları takibe alıp, beğeniyorlar? Burada da büyük oyunu gördüm, hemen anlatayım: İnternette herhangi bir siteye üye olurken veya telefonunuzda bir uygulamaya erişirken sosyal medya hesaplarınız üzerinden üçüncü parti sistemlere erişim izin isteyerek sisteme dahil edilebiliyorsunuz. Kullanıcı bir uygulamaya erişim için kullanıcı adı, parola vs. oluşturmamak için bir sosyal medya aracılığıyla giriş yaparak sistem erişimine izin verdiğinde eğer bu uygulama veya internet sitesi kötü niyetli ise artık bu oyunun içerisine girmiş oluyorsunuz.

Erişim izni verdiğiniz sosyal medya hesabının yönetimi artık siz farkında olmadan başka kişilerin eline geçiyor. Hiç başınıza geldi mi bilemiyorum ama bazen aslında nasıl ve neden olduğunu bilmediğiniz bazı hesapları bir anda takip ettiğinizi fark edip şaşırıyorsunuz ya. İşte bu durum tam olarak bu yüzden. Ayrıca sadece onayınız dışında takibe aldığınız hesaplar dışında aslında hiç bilmediğiniz ve farkında olmadığınız kullanıcıların paylaşımlarını da sürekli beğeniyor olabilirsiniz.

Bir de sahte yorumlardan bahsedelim. Bugün çok net bildiğim ve sosyal medya algoritmasında üstlere çıkmak için yorumların önemli olması dolayısıyla birbirini takip eden kullanıcılar whatsapp grupları üzerinden organize oluyorlar. Bu gruplara girmenin koşulu da belirli bir referans aracılığıyla (yani bunu açık etmemeniz gerekiyor.) girebiliyorsunuz. Grup üyesi bir kişi sosyal medyada paylaşım yaptığında grupta da yayınlıyor ve grup üyesi tüm kullanıcılar bu paylaşımı hem beğenip hem de ilgili paylaşıma yorum yazmaya başlıyor. Sosyal medyada bir grup kullanıcının sürekli birbirlerini güzellemeleri ve kendi aralarında her postlarına yorum yapmalarının sebebi budur.

Buraya kadar anlattığım süreç aslında biraz dikkat eden herkesin farkına varabileceği seviyede olan konulardı. Gel gelelim anlattığım tüm bu konular bir sene öncesine kadardı. Artık bu sahte işlerin kendisi de oldukça profesyonel hizmetler haline gelmeye başladı. Yazımda daha önce bahsettiğim belirsiz isimde kullanıcılar veya yabancı kökenli kullanıcıların çok ötesinde birçok sahte takipçi ve sahte beğeni yapan kullanıcıların çoğu artık gerçek kullanıcıların olacağı bir seviyeye geldi. Yani gün geçtikçe sahte beğeni ve takipçileri ayırt etmek neredeyse imkansız hale geleceğini söyleyebilirim. Bunu ayırt etmek için belki başka yöntemler ve aracı uygulamalar da zamanla çıkacaktır elbet. Ancak bu bir sektör haline gelmiş durumda. Peki gerçek ile sahteyi bir şekilde nasıl ayırt edeceğiz? İşte burada artık içerik üretimi devreye giriyor. Takip ettiklerinizden sorumlusunuz. Sosyal medyada fark artık içerik üretimi ile ayrışacak. Yani nitelikli, bilgiye yönelik ve aslında özünde takipçilerle etkileşimi olan şekilde olması önem kazanacak diyebilirim.

Peki bunca sahte takipçi, beğeni ve yorum neden yapılıyor? Bu işin birkaç noktası var elbette. Sosyal medyada paylaşım yapan ve “Yeter artık ben ne yaparsam yapayım hesabımı büyütemiyorum! Oysa çok kaliteli içerik hazırlıyorum ve çok emek veriyorum ama kimse beni fark etmiyor!” diyen ve gerçek takipçi sayısında bir artış yakalayabilmek için önce sahte takipçi alıp diğer gerçek takipçilerin dikkatini çekmek isteyenler olabiliyor. Bir diğer grup sosyal medya üzerinden gelir elde edenler. Yani sosyal medyada reklam paylaşımları ya da marka işbirlikleri ile gelir modeli kurgulayan hesaplar. Elbette sosyal medyada para kazanılabilir ancak bunun nasıl olduğu da tam da bu yazının konusu aslında. Reklamlar üzerinden geliri elde ederken sahte takipçi, beğeni ve yorumlar gibi yöntemlerin kullanılmasına dikkat çekiyorum.

Sosyal medyada reklam paylaşımlarına dair eleştirilen tüm bu konular bir sektöre yönelik yapılan şeyler ve pazar o kadar büyük ki aslında her şey daha yeni başlıyor. Ancak bu pasta büyürken burada önemli olan sahte takipçi ve beğeni almadan sadece emek vererek gerçek içerik üreticilerinin de sistem içerisinde görülebiliyor olması gerekiyor. Şeffaf, sağduyulu ve gerçek bir şekilde sosyal medyada gelir kazanmak mümkün ancak bu sadece etki liderlerinin içerik üretmesinden öte sistemin bütünüyle değişmesi ve gelişmesi gerekiyor.

 

Sosyal medya: Acısını almak mı, yarasını deşmek mi?

0

‘İnsanın acısını insan alır’ dünyanın en şahane cümlesi ve doğru olmasını en çok hayal ettiğim şeylerden biri… Şükrü Erbaş’ın aynı zamanda bir kitabına da adını veren bu cümlesi güzelliğinin ve umut doluluğunun yanı sıra, yazmaya günümüzde başlayan bir şairin de asla kuramayacağı bir cümledir kanımca; zira hayatında bir kere bile sosyal medya kullanan bir insanın buna inanması bir hayli güç olacaktır!

Hayatlarımızdan bir şeyler paylaşmak, sevdiğimiz ünlüleri görüp magazin merakımızı gidermek, yemek tarifi ve dekorasyon önerisi almak, canımız sıkkınken ve moralimiz bozukken vakit geçirmek, belki de yalnız olmadığımızı hissetmek gibi makul maksatlarla başladığımız sosyal medya hesaplarımızda birçoğumuzun geldiğimiz nokta ‘Bu insanlar kim?’ oldu maalesef. Herhangi bir gönderinin altında akla hayale gelmeyen yerlere gitmiş bulabiliyoruz konuyu, bir çiçek fotoğrafından kavgalar, bir kahve bardağından fırtınalar kopuyor. Öngörülmesi imkânsız ithamlar, küfür kıyamet gırla giderken buna tepki gösterenlere de ‘O zaman kapatsın yorumlara, buradaysa eleştiriye açık olsun’ deniyor iki dakikada.

Birincisi, küfür eleştiri değildir. İkincisi, bir yerde var olmak her türlü hırpalanmayı hak ettiğin anlamına gelmez. Yani ‘Buradaysa buna katlanacak’ diyorsak o zaman misal, iş yerinde mobbing gördüğümüzde ‘Buradaysa buna katlanacak’, markette biri sıramızı kaptığında ‘Kasa kuyruğundaysa bunu yaşayacak’, telefon faturamıza itiraz ettiğimizde ‘Telefon kullanıyorsa bundan kaçış yok’ gibi cümleler duymayı da makul karşılıyoruz demektir. Her platformun en temel kuralı karşındakine ana avrat sövmemektir ve bunun bir yerlerde yazmasına gerek olmadığı konusunda hemfikiriz diye düşünüyorum.

Son günlerde bir de Pucca’nın Instagram ve Twitter hesabından sıkça paylaştığı birkaç yorum var beni aşırı ürküten, (eminim başka ‘ünlülere’ de gidiyordur benzer mesajlar ama onunkileri görüyorum bu ara), ‘İnşallah çocuğun ölsün’ yazıyorlar kıza apaçık. Böyle bir cümlenin başına ‘İnşallah’ koymak gelmiş geçmiş tüm inançlara çok ayıp olacağı gibi bir insana böyle bir şey dileyecek kadar ne ara karardı kalpler çok ama çok merak ediyorum. ‘Allah düşmanıma vermesin’ cümlesi kurulmadan bahsedilmeyen bir şeydi eskiden evlatla sınanmak, şimdi sırf senin beklediğin tepkiyi vermedi bir mevzuya diye nasıl yazarsın bunu? Kuranın kalbini yaralamaz mı bu cümle, bütün gün o dediğinin ağırlığı ile gezmez misin? Değer mi buna?

Bu kadar acımasız bir örnekten sonra pek bir şey ifade etmeyebilir belki ama bir de meşhur görünce ona saydırmak var tabii, büyük hobimiz. Kaldırımda görsek ‘Bak bak’ diye yanımızdakini dürteceğimiz insanların hesaplarına gelip ‘Çok şişmansın’ yazabiliyoruz mesela (bu kadın ünlüler ve onlara sürekli kilo sorma konusunu ayrıca yazmak isterim) ya da ‘Ne çirkin kıyafet’ diyebiliyoruz. Cevap verirlerse de hoop, ‘Ünlüysen katlanacaksın’. Hangi meslek tanımında ‘Çok şişmansın’ cümlesine ‘Teşekkür ederim iyi günler’ diye cevap vermek zorunluluğu var ya da oynadığınız hangi rol sizi hiç tanımayan birine gelip de ‘Sen ne biçim annesin her akşam dışarıda, çocuklar nerede?’ diye sorma hakkı verir? Neyin intikamını almaya çalışıyoruz bu insanlardan? Sevmiyorsak neden bırakmıyoruz takibi, bize ne ıspatlamalarını istiyoruz?

Sosyal medyanın elimiz kolumuz haline gelmesine sebep olan birçok güzelliğinin yanında böyle halleri de var işte. Birbirimizi kırmamayı, bir insanın yüzüne söylemenin ayıp olduğunu küçücükken öğrendiğimiz cümleleri sanal ortamlarda da kurmamayı başaracağız elbette ama dilerim çok kişinin kalbi kırılmaz o zamana kadar. Yine en güzelini şair demiş, onunla başladık onunla bitirelim isterim yazıyı da. İçimizi dökmekten vazgeçmeyeceğimiz günler umuduyla.

Ayrılık ne biliyor musun?
Ne araya yolların girmesi,
ne kapanan kapılar,
ne yıldız kayması gecede,
ne ceplerde tren tarifesi,
ne de turna katarı gökte.

İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!