Ana Sayfa Blog Sayfa 67

Sosyal medyadan düşman kazanma sanatı

0

Bir zamanlar haber bülteninin karşısına geçip afiyetle akşam yemeği yerdim. Zamanla, haberleri kapattıktan sonra bile kendine gelemeyen bir kadına evrildim. Bundan anneliği mesul tutuyorum, çünkü benim algılarımı açan hadise doğurmak oldu. Önce karnımda, sonra da evimde küçük bir adam zar zor büyürken; hayatın bu kadar pamuk ipliğine bağlı olması beni derinden sarsmaya başladı. Bunca zahmet ve duygu yoğunluğu karşısında, insan dediğin en az 200 yıl yaşamalıydı!

Dünya hayatının muhteşem tasarımı ise pek öyle değil. Ani ölüm diye bir şey var, binbir emekle üzerine titrenenlerin bir anda yerle bir olması var, var da var… Yitip giden hayatları art arda izlerken, nasıl atarsın o lokmayı ağzına?

Her şeyin fani olduğunu görerek yaşamak zor. Tartışmasız bir durumla savaşmanın anlamı yok. Bir anda yalayıp yutmak mümkün değilse de, sindirmek gerekiyor tabii bu gerçeği. İşte o anda, neyse ki inanç koşuyor imdada. İyi insan olma, hayata anlam katma arzusu. Öte bir dünyada tekrar meydana gelme, orada bu kez sonsuza kadar mutlu olma umudu… İnançtan kastım sadece din ya da sadece İslam da değil. Kimi Karma’ya, kimi Buda’ya, kimi insanlık onuruna sığınabilir. Ve her ne hikmetse, hepsi de aynı şeyi söyler:

“Öldürme, çalma, dedikodu yapma, iftira atma, hak yeme.” 

Sözün özü: Düşman kazanma. Ancak bu sayede, zamanın ötesinde de sevdiklerinle ödüllendirilebilirsin. Ancak iyi insan olursan, kısacık hayatın gerçek bir amaca hizmet etmiş olur.

Buraya kadar herkesin kalbini sıkıştıranlar aynıysa, gelelim işin dijital boyutuna…

Sosyal medyada, takipçisi bol olan herhangi bir hesapta, rastgele bir paylaşımın altında hep aynı manzara: En basit konularda bile en az iki kişi kavgaya tutuşmuş, hakaretler havada uçuşuyor. İki kişiyle kalsa iyi, kavgaların reytingi yüksek, bu nedenle sanal tribünlerde de atışmalar mevcut. Kimi zaman da yorumcuların hepsi, tek bir ağızdan paylaşım yapan kişiye yükleniyor ki; bu da bildiğin linç…

E biz insanların “inançlı” olmakla övündüğü bir ülkede yaşıyoruz? Kul hakkı diyorduk? Hayatımızda “somut” olarak bulunan, “gerçek” insanlarla yaşadığımız talihsizlikler gerçekten yetmiyor mu uykularımızı kaçırmaya?

Sana el açtığı halde başından savdığın çocuk? Kavgalı olduğun komşu teyze? Arkasından atıp tuttuğun mesai arkadaşın? Bir sebepten küsüp yıllardır konuşmadığın akrabaların da vardır. Bir de bile isteye birilerinin felaketine sebep olduysan, durum iyice fena.

Vicdan muhasebesi yapmak isteyen insanın karşısında dağ var, dağ! Daha iyi bir insan, daha iyi bir kul ya da işte her neyse, daha iyisi olmamanın yükü. Bir de buna sosyal medyadan yenilerini eklemek? Cesurca gerçekten!

Üstelik sosyal medyada düşünerek hareket etme konforu var. Gerçek hayatta yapamadığını, burada yapabilirsin:

  • İstemediğini takip etme, böylece bir kez daha önüne düşmesin. (Bu şansı mesai arkadaşın için bulman çok zor!)
  • Takip etmiyorsun, ama yorumlarda karşına çıkıyor, o zaman engelle, başkasına yaptığı yorumları da görme. (Komşu teyze için bu imkansız.)
  • Takip etmiyorsun ve hatta engelledin; ama başka bir sayfada ondan bahsediliyor. Yorum yapmama hakkını kullan! (Dostlarla sohbet sırasında dedikoduya katılmamak biraz oyunbozanlık gibi, ama burada yokluğun fark edilmeyecek, emin ol!)

İyiliğe hizmet etmeyen bir yorum, sahi neye hizmet ediyor? “Gönder” tuşuna basmadan önce belki de şöyle bir hatırlatma gelmeli ekrana:

Yeni bir insanla yollarınızı BU ŞEKİLDE kesiştirmek istediğinizden emin misiniz?

Vazgeçtiğiniz için teşekkürler.

 

Her şeyi yapabilirim ama yapmayacağım

0

Zaman zaman sosyal medyada kadınların ne kadar güçlü olduğuna dair kampanyalar yapılıyor. Kadınların nasıl da her şeye muktedir olduğuna, ellerinden bir uçanla bir kaçanın kurtulacağına, dünyayı yerinden oynatabilecek güçte olduklarına dair bol bol paylaşım yapılıyor. Elbette bu kampanyaların amacı kadının iş hayatında olmasının, üretmeyi hiç bırakmamasının, evine kapanmamasının ve Mehmet Aslantuğ’un şahane özetlediği gibi, ‘bütün istikbalini bir erkeğin vicdanına bırakmamasının’ önemini vurgulamak, bu yüzden her kampanya, her uyarı çok kıymetli. Yine de kendimi düşünmekten alamadığım bir konu var: Acaba kadınların her şeyi tek başına yapabileceğine kendimizi aşırı kaptırdığımız için erkekler hiçbir şey yapmamaya doğru mu koşuyor?

Kadın dediğin o kadar güçlüdür ki; bütün gün ofiste çalışır, akşam gelir yemek yapar, üzerine çocuklarla oynar, ertesi günü organize eder, çocukların ödevine bakar, öğretmenle görüşülecekse görüşür, evi temizler, ortalığı toparlar, aranması gereken arkadaş ve aile fertlerini arar ve ertesi gün (şansı varsa gece çocuk yüzünden on kere kalkmadan) en bakımlı haliyle işe gider. Kadın dediğin o kadar organizedir ki, iş seyahatine gitse bile evin düzenini aksatmaz, ahtapot gibidir her yere yetişir, yorulmaz, yıkılmaz, suratı asılmaz, saçının teli bozulmaz. Gerçekten öyle midir peki? Öyle olmalı mıdır?

Neden aynı saatte eve gelen bir karı kocadan bir tanesi bütün bu işleri yapmak zorundadır mesela? Ya da bütün gün evde çocuğu ile ilgilenen bir kadının bundan bunaldığını itiraf etmeye hakkı yok mudur? Kadınlar yardım isteyemez mi? Aile fertlerinden, işin profesyonellerinden ya da en önemlisi hayatı paylaştıkları erkekten bu işlerin bir kısmını almasını bekleyemez mi? Bu işlerin tamamının evdeki kadına zimmetli olduğu nerede yazar? Neden ev temizliği ya da çocuk bakmak için birine para ödeniyorsa bu sadece anneye yardım olarak görülür, baba o esnada başka evde mi yaşamaktadır? Destek sistemleri bir kadının anneliğini mi azaltır, onu daha başarısız bir kadın mı yapar? Acaba biz sürekli başarılı ve enerjisi hiç düşmeyen kadın örneklerini etrafa doldurunca gerçek hayatta moralini bozduğumuz kadınlar olur mu? Bir kadına çok iyi gelir belki bu ama başka bir yerde kendisinde neyin eksik olduğunu düşünen bir kadın mı bırakırız?

Beş altı yıl önce Çek Cumhuriyeti’nden (Çekya değildi o zaman) gelen bir kadınla tanışmıştım. Yakın zamanda bir torunu olduğunu ve gelininin daha yüksek maaşlı bir işi olduğu için bebeğe oğlunun bakacağını, bir yıllık babalık izni aldığını anlatmıştı. Laf sokmadan, ima yapmadan, ‘Bizim gelin de biraz entel’ demeden, oğluna kılıbıklığı yakıştırmadan, olanca doğallığıyla, dünyanın en sıradan sohbeti gibi anlatmıştı bunu. Kendisi de o sırada bir şirkette direktördü, çalışan kadın olmayı da biliyordu, anne olmayı da, babaanne olmayı da. ‘Çalışan anne olmak’ diye bir mefhum yoktu ama kafasında zira anneye ekstra yükler yükleyen bir kültürden gelmiyordu, kimse çocuğun sadece annenin olduğunu veya ev temizlemenin kadınlara atanmış bir görev olduğunu düşünmüyor, mutfağa bir tabak götürdü diye evdeki erkeği alkışlamıyordu. Ne kadar özenmiştim ona, gözlerim dolmuştu dinlerken.

Demem o ki dinlemeyelim etrafı, kışkırtmayalım kendimizi. Her zaman aşırı güçlü ve her şeye yetişen süper kahramanlar olmak zorunda değiliz, sakin olalım ve içimizden geleni yapalım. Yetemiyorsak yardım isteyelim, konuşalım, anlatalım. Dilerim hepimiz eşit, özgür ve mutlu olalım.

 

Sosyal Zekâ

0

O zamanlar iltifat gibi gelen birçok kelimenin aslında şimdi hakaret niteliği taşıdığını, yaftalamak ve kalıplara sokmak için kullanıldığını anlıyorum.

– ‘Sosyal olarak zekisin ama dersler konusunda zayıfsın.’

denildiğinde cevap olarak gülümsemiştim sadece. Evet en azından iyi olduğum bir konu vardı. Ya da

‘Ne kadar doğru giyiniyorsun.’

Ailemizin dediği gibi, ortama göre giyinmek diye bir şey vardı. Düzgün insan oluyorduk o zaman. Birçok örnek verebilirim yaşadığım. Bu ve buna benzer sözlerin hiç tanımadığımız, hayatlarında neler yaşadığını, ne evrelerden geçtiğini bilmediğimiz insanlara söylerken bunu kendimizde hak bilmemiz ne ile açıklanabilir bilmiyorum. Densizlik, hadsizlik, cahillik bunların hepsi. Bu cesaretin tek bir sebebi yok. Toplumsal öğretiler, gelenek görenek dediğimiz yazılı olmayan kurallar ve bence din.

Serpil Sancar, “Din, Siyaset ve Kadın (İran Devrimi)” kitabında şöyle diyor; ‘İslam düşüncesinde (gerek muhafazakar gerekse reformcu olsun) ortak paylaşılan inanç; kadın ve erkeğin ‘yaratılış’ olarak farklı olduğudur. Bu farklılık kadın ve erkeğin ‘özdeşmesini’ önler, fakat insan olarak Tanrı’nın birer yaratığı olarak eşit olmalarını engellemez. İslam düşüncesinde cinsler arasındaki statü farklılığının ‘eşitlik’ ve Özdeşlik’ kavramları yardımıyla haklılaştırılması söz konusudur. Söz konusu ‘yaratılış’ cinsler arası farklılığı sadece biyolojik düzeyde belirlemez. Bu farklılık cinslerin karakterlerinde , sosyal hak ve görevlerinde de ilahi yaratılışın sonucu olarak vardır. Tarihsel ve sosyolojik birer olgu olan ‘cinsiyete dayalı işbölümü’ ve ‘cinsiyet rolleri’ bu doktrinin ışığında ‘Tanrı yasası’ olarak ilahi mutlak ve ebedi bir nitelik kazanmaktadır.

Kendilerinde her şeyi hak görmeleri böyle açıklayamasalar bile, temelde buna dayanıyor. Anneler, babalar, daha büyük aile büyükleri, sözleri ve davranışları ile bu fikirleri taşıyor.

Benim kendimi bulmam üzerimdeki kısıtlamaları fark etmemle başladı. Aynı seviyede başlamak için, varmak istediğim yere harcayacağım enerji kadar harcadığımda anlıyorum yorgunluk neymiş. Bir yerde durmuşum da yanımdan hızlıca akıp giden insanların arasında ne yetişebiliyorum onlara, ne de bırakabiliyorum. Öyle bir yetersizlik hissi geliyor oturuyor boğazıma. Her şeyimizin belirlendiği , nasıl olması gerektiği, ya da nasıl olduğumuzu söyleyen birileri var. Kuşaklar sorunu bu bence. Böyle gelmiş böyle gider artık sen mi değiştireceksin diyenlerin giderek azalıp yok olması umuduyla…

Bu arada, “zekisin ama sosyal olarak zekisin” diyen arkadaşla aynı zamanda mezun olduk. Babamın çok sevdiğim bir sözü var: ‘Gerçekleri gülümseyerek söyle’ diye. Gerçeğin ne olduğunu fark ettiğini umuyorum…

 

Mavi kafa

0

…Ah nerede vah nerede

Nerde unuttuk hayatı acaba

Ah nerede vah nerede

Bir bulabilsek ah nerede…

Şarkılar boşuna yazılmaz ey ahali! Hayatı anlatır her biri. Sizin “screenshot” larını alıp Instagram story’lerinizin arka fonlarına meze yaptığınız o şarkılar sizin fark ettiğiniz an ekranınızı kilitlediğiniz gerçekleri taşırlar.

Size diyorum size! Hani o direksiyon başında araba sürerken arka fondan müziği son ses açıp bir eliyle telefon tutup güya araba sürenler var ya. Evet, siz! Pardon ama siz kendinizi şöför mü zannediyorsunuz o halinizle? Instagrama story atacağım diye direksiyon başında pozlardan poz beğenenlerin hiçbiri şöför olamaz! Yok öyle bir dünya.

Araba sürüyorsun arkadaşım araba! Bakman gereken yer telefonun ekranı değil, ön camın gördüğü yol! Bir de bunların bir çoğu ehliyetini yeni almış gencecik insanlar. Hayır, hiç mi düşünmüyorsunuz can güvenliğinizi? Hiç mi kıymeti yok o bedende taşıdığınız canın?

Tabi bunlar sosyalken “Offline” olanlar. Bunların bir üst modelleri de var. Son güncelleme!

Yahu ben kendini oyuna kaptırıp gerçek hayattaki saatle oyundaki saati karıştıranı biliyorum. O derece soyutlanıyorlar hayattan. Kendi dış görünüşü, sağlığından çok oyundaki karakterinin kılığını kıyafetini önemseyeler var. Varın siz düşünün durumun vehametini.

Hedeflediği seviyeyi geçene kadar oyun başından kalkmayanı mı ararsınız, oyun oynamak davasına dışarı çıkıp gezmeyeni mi, yoksa yan komşusu olan arkadaşıyla yüz yüze görüşmek yerine oyun üzerinden “chat” yapanı mı. Binbir çeşidi var hepsinin. Seç, beğenme, delir!

O ayılıp bayıldığınız sosyal medyanın, dijital dünyanın iyi yönleri olduğu kadar katlamasıyla kötü yönleri de var. Dijital dünyanda online olacaksın diye gerçek dünyanda niye offline oluyorsun?

Oynadığın oyunda seviye atlayacağım, sosyal medya fenomeni olacağım derken hayatın güzelliklerini kaçırıyorsun. Oturup yanındaki insanla iki muhabbet etmek varken dönüp telefon ekranına esir olmayı tercih ediyorsun.

O oyunlarda tanıştığın insanların gerçekte nasıl biri olduğunu bilmeden fütursuzca döküyorsun hayatını. Karşındaki kişi yan kesici mi at hırsızı mı belli değil, sana kendini bambaşka bir kişilikle bile tanıtmış olabilir. Ama sen bunu düşünmeden balıklama atlıyorsun atılan oltaya.

Ne haberler gördük, yazılar okuduk gençlerin hayatını mahveden oyunlar hakkında. Gencecik canların bir oyun uğruna kendi canına kıyması akıl alır birşey değil. Dipsiz bir uçuruma sürüklenmekten bir farkı yok bunun. Yol tehlikeli, son ise belirsiz.

Dijital dünyada karşılığı? Mavi ekran!

Aradığınız kullanıcıya artık ulaşılamıyor. An itibariyle kapsama alanımız dışına çıkmıştır.

Efendim Anyadan girip Konya’dan çıktığım yazımın burada sonuna gelmiş bulunuyorum. Okumuş olduğunuz yazıda kendinden bir şeyler bulanlara acil akıl fikir, benimle aynı düşüncede olanlara da tez zamanda çevresine katlanabilme sabrı diliyorum.

 

Rollerin kardeşliği

0

İçimizde çocukluktan kalma bir sevinç… Çocuksuz, kimseyi koruyup gözetme kaygısı olmadan geçirilen koskoca 1 tam günün yarattığı rahatlık… Sırtımızda sırt çantasından başka yükün olmadığı üniversite günlerine dair tarifsiz bir özlem… İş hayatının suratımıza oturttuğu olgunluğu 1 günlüğüne bir kenara atmışız, ‘ORFF’ eğitiminden çıkıyoruz arkadaşımla. Ders sırasında eğitmenin yaptığı bir şakaya hala katıla katıla gülerken, bir yandan da önümüzden geçen dolmuşa el edip deliler gibi koşturuyoruz.

Her şey çok güzel giderken kötülüğü çağıran baykuş misalidir annelik vicdanı. Ama hayır, bu seferki evladını tüm gün evde bırakmış olmanın suçluluğu değil, ona uzunca bir süredir aşina gibiyim, hatta aşmış gibiyim. Bu seferki, çocuksuz bu halin içinde uzun zamandır olmadığım kadar mutlu olmanın suçluluğu. “Çocuklu hayat mı çocuksuz hayat mı daha iyi?” sorusuna verilebilecek yanıtların terazinin her iki kefesine de çok ağır gelmesi bunun nedeni.

Bu sorunun yanıtı herkes için farklıdır şüphesiz. Ancak ortalama 7 ayın sonunda benim bu soruya verebilecek iyi bir yanıtım var artık. Hiçbirini seçmek zorunda değilim güzel kardeşim. Annelik benim 4.5 yıl önce üzerime aldığım rollerden sadece biri ve evet zorlanıyorum, üzülüyorum, küsüyorum, umutsuzluğa düşüyorum, yoruluyorum, çok seviyorum, gururlanıyorum, hayaller kuruyorum, kahkahaya boğuluyorum. Ancak bütün duygularıma adil biçimde sahip çıkmaya gayret ediyorum.

Çocukluğumun büyük kısmını insanları ama en fazla kendimi gözlemlemeyle geçirdiğim için kendimi iyi tanırım. Zorlanırım ama bir koltuğa birden fazla karpuz sığdırmadan da duramam. O yüzden anneliğin sunduğu tüm güzel duygulara binlerce kez minnettar olsam da benim için mutluluğun tek anahtarı olmadığını biliyorum. Ama artık bunun için suçluluk duymuyorum. Öyle inanıyorum ve yaşıyorum ki insan hem anneliği hem de sosyalliği ve başarılı olmayı sevebilir. Hepsinden aynı anda keyif almak beni daha kötü bir anne yapmaz. Ancak bunu söylerken hayattaki en önemli vazifesi annelik olan, üstlendiği vazifenin getirilerinden keyif duyan kadınları küçümsemek niyetinde değilim. Doğuştan anaç olan, henüz minicik çocukken birilerine bakım vermekten zevk alan kadınlar var çünkü hayatta. O yüzden hayatın ona sunduğu bu rolü gönüllü biçimde kabul etmiş ve kendini annelikte bulduğunu söyleyen o kadına saygı duyuyorum.

Derdim kadının anne olduktan sonra hayatta çocuğundan başka uğraşının olmaması, ilgisinin bölünmemesi gerektiğine dair genel kabullerle, ve kadının da bu yargıyı sorgulamaksızın kabullenmesiyle. Hele ki kadın ağzından özlemini duyduğu şeylerle ilgili bir şey kaçırmaya görsün, aportta bekleyenler suçlu hissettirmek için hemen harekete geçer.

Çocuğuyla ilgili olarak danışmaya gelen annelerin çoğunun hayata dair genel memnuniyetsizliklerinin altında ne kötü ki anne olduğu günden beri kendisi için hiçbir şey yapmadığı gerçeği yatıyor. Bir kısmı geniş ailesinin ya da eşinin kendisine dayattığı yargıların kurbanı; ancak önemli bir kısmı bu yaptığının farkında bile değil. O güne kadar otomatik pilotta, ne yaptığının farkında olmaksızın yaşamış kimseler. Bununla birlikte ve belki de bundan kaynaklanan nedenlerle çocuğuna, eşine, kayınvalidesine verdiği kabul görmeyen tepkilerin altında olasılıkla aynı gerçek yatıyor. Dolayısıyla mutlulukla dolduramadığı kovasından sevdikleri için çıkardığı şeyler bıkkınlık, tükenmişlik, sevgisizlik ve ilgisizlik oluyor.

Benim artık, bulduğu her fırsatta kalbimin bir köşesini bükmeye çalışan suçluluk duygusuna birkaç çift sözüm oluyor: Kendimi tek bir role hapsedecek değilim. Ben kadınım, evladım, anneyim, birilerinin arkadaşıyım, ablayım, çalışanım, ev hanımıyım. Tüm rollerimle dengede kalmaya çalışıyorum. Mükemmel değilim, olmak zorunda da değilim. Ve böyle çok mutluyum. Seni görüyorum, çok iyi tanıyorum, varlığını kabul ediyorum ama fısıldadıklarını kabul etmiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, şimdilik çekilebilirsin.