Ana Sayfa Blog Sayfa 65

Renklerin Eşitliği

0

“Feminizm: 18. yüzyılda Fransa’da filozoflar ve kadın yazarlarca ortaya atılan ve savunulan, daha sonraki yüzyıllarda her toplumda yandaş bulan, kadının siyasal ve toplumsal haklar bakımından erkekle eşit olması gerektiğini öne süren ve bunu gerçekleştirmeye çalışan akım.”

Yüzyıllardır anlatılmaya çalışılan, kabul görmesi için her gün çeşitli platformlarda tartışılan… ama özünde anlaşılması ne kadar basit aslında!

Toplum içerisinde her alanda, her seferinde geri planda bırakılmaya çalışıldık kadınlar olarak. Görmek, bakmak kelimelerini lugatlarından çıkardılar kafalarını bizden yana döndüklerinde. Oysaki at gözlüklerini çıkarmayı bir deneselerdi; ne arkalarında ne de önlerinde tutmak yerine, tam da yanlarında yürümemizi sağlarlardı. Çalışamadığımız hangi alan vardı ki ya da üretemediğimiz? Direksiyonu en neşeli şarkları söyleyerek çeviren de bizlerdik; tornavidayı nasırlı elleriyle kavrayan da. Kilolarca yükleri sırtımızda taşıyan da bizlerdik; imalathanelerde uykusuz çalışanlar da.

Feminizmi desteklerken dile getirdiğimiz sadece eşitlik. Ne eksiği ne fazlası! Kadın olmanın getirdiği cinsiyet ayrımcılığından sıyrılıp; cinsiyetin aslında sadece bedensel bir özellik olmasının kabulünü anlatmaya çalışır olduk. İnsanlığa ait hak ve özgürlük kapsamında ne varsa; birlikte tutmak istedik avuçlarımızda. Yan yana konuşmak istedik tüm konuları açıklığıyla. Yan yana çalışmak istedik iş, güç ayrımı yapılmadan. Yan yana durmak istedik tüm haksızlıklara, savaşlara. Ama her seferinde karşımıza çıkan duvarlara çarpar olduk. Kafamızı yara yara, ellerimizi kanata kanata yürür olduk eşitliği savunan yolda.

‘Kaçıncı yüzyılda, kaçıncı çağdayız’ cümlelerinin anlamı yok artık. Geçmişten günümüze neyse o savunduğumuz!

Kadın olarak susturulmak yerine, dinlenilmek istiyoruz!

Kadın olarak aşağılanmak yerine, haklarımıza değer verilmesini istiyoruz!

Kadın olarak geri planda tutulmak yerine, tam da durduğumuz yerde görülmek istiyoruz!

Kadın olarak ayrımcılığa uğramak yerine, insan olarak yaşamak istiyoruz!

Kadın olarak, “dünyaya neden geldik” sorusunun  cevabını bulmak yerine; yan yana yürüdüğümüzde dünyayı ne denli yaşanılabilir kıldığımızın görülmesini istiyoruz!

Güzel günler göreceğiz; gökkuşağından renklerin eşit döküldüğü güneşli günler..

 

Aşk neydi?

0

Bir aşk hikayesi anlatacağım şimdi sana. Peri masallarındaki gibi romantik bir şey bekliyorsan hiç heveslenme. Öylesi sadece masallarda var çünkü… Gerçek hayat pek bir çetin ama en güzeli gerçek olması. Sıradan ama sıcak bir aşk hikayesi… Bir kararın ardından usulca ilerleyen, bulaşan, bir kadın ve bir erkeğin birbirine duyduğu aşktan öte, benim için aşkı yeniden tanımlayan bir aşk hikayesi. Benim dilimden ve penceremden… Varsa bir 10 dakikan, hadi otur yanıma halleşelim biraz:

2015 Ocak ayıydı. Cenk (eşim olur kendisi) 17 yıldır çalıştığı şirkete her sabah 06:00’da kalkarak gidiyor, her akşam 18:00’de eve geri geliyordu. Her şey her zamanki gibiydi, yani 17 yıldır yaptığı gibi. Tek bir farkla: Son zamanlarda her akşam eve geldiğinde pek konuşmuyordu, hatta bazen oturup aynı noktaya uzun uzun, boş boş baktığı oluyordu, herhangi bir şey yapmaya enerjisi yoktu, her şeyi “mış” gibi yapıyordu bana sorarsan…

Aslında dışarıdan bakıldığında her şey çok yolundaydı. Anne ve baba düzgün yerlerde çalışıyor, çocuk güzel bir okulda, keyifli bir sitede oturuyorlar, evde anlaşmazlık ve tartışma seviyesi yok denecek kadar az. Hafta sonuna girdiğimizde bir şey yapma telaşına girerdi Cenk. Zaten hafta içi boş ve keyifsizdi, hafta sonu mutlaka dolu dolu, aktiviteli geçmeliydi. Son yıllarda her hafta aynı döngü ailemizde: Hafta içinin değersizliği, hafta sonunun değerinin fazlaca abartılarak, ne yapsak telaşıyla stres unsuruna dönüştürülmesi. O yüzden her gün konuşmaya başladık bu durumu ve 2015 Mart ayında bir aile kararı aldık. Cenk işinden istifa edip ayrılacak ve sonrasında ne yapmak istediğine karar verecekti. Bu süreçte de önümüzdeki 1 sene boyunca çalışmayacak, böylece benim Nisan itibariyle başlayacak yoğun seyahatli iş hayatıma destek olacaktı. Tahmini sosyal baskıları ve ekonomik kısıtları ölçüp karar vermek çok kolay olmadı, hayatımızdan bir çok şeyi elemeyi göze aldık. Ama sonunda şunu diyebildik: Hiçbir zaman öylesine, yüzeyinden, gidelim gelelim de hayat geçsin diye yaşamak istemedik biz. Öylesine veya mecburen bir arada bulunan ve sadece çocuk büyüten evli bir çift olmayı da hiç istemedik. Bu durumda, birimizin hissettiği yoğun mutsuzluk, kazandığımız hiçbir hayat standardına ya da başa çıkmamız gereken hiç bir sosyal baskıya değmezdi.

Ve böylece 2015 yılı Nisan ayı itibariyle yeni hikayemiz başladı ailecek. İşyerinin ve tüm çevremizin şaşkınlığıyla istifa etti Cenk. İstifa etmesinden ziyade, bir erkek olarak plansız programsızca iş hayatından uzunca bir mola alma kararı çok şaşırttı herkesi. Nasıl olurdu da kafasında bir plan olmazdı? Nasıl olurdu da para kazanmadan yaşayabilirdi? Haziran itibariyle işten ayrıldığında bütün bir yazı şu anda 8 yaşında olan oğlumuz Deniz ile beraber geçirdi ve bu süreçte bir düzen oturtmaya başladık. Ben ayda 10-12 gün civarı iş seyahatinde olduğumdan, ev- çocuk ve ortak yaşamımızla ilgili paylaştığımız birçok sorumluluğu Cenk daha da fazla eline almaya başladı. Sorumlulukların ardından da uzun zamandır bir kenara bıraktığı gitarını aldı eline ve hayatımıza yeni renkler katılması tam da bu aşamada oldu sanırım. Her aksam eve geldiğimde canlı bir adam bulmaya basladım, çok ilginç ama belirgin bir şekilde ten rengi bile değişti, canlandı inanır mısın? Çok geçmeden bir gün dedi ki, “ben yeniden şarkı yapmaya başladım ve şarkılarıma amatör bir düzenleme yapmak istiyorum.”

Cenk’in yeni yaptığı şarkıları ve düzenlemelerini benimle ilk paylaştığı anda gözündeki ışığı, üzerindeki anlatılamaz enerjiyi hiç unutmuyorum. Severek ürettiği şeyin onun üzerindeki tatminini görmek bana da öyle bir yansıdı ki, tarifi zor ama “aşk kıvılcımı” diye tarif etsem hiç de fazla kaçmaz sanırım. Dedim ya, öyle iki sevgilinin birbirine duyduğu aşktan çok farklıydı bu sefer. Cenk’in içine düştüğü kısır döngüden çıkarak ilişkimize getirdiği ruh; hepimiz için anlamını yeni baştan yazmaya vesile oldu aşkın.

O zamandan bu zamana 3 yıl geçti aradan. Bu süreçte bir sürü şey oldu, hepsini anlatmak çok zor.

  – “Ben iş kurmaktan, kurumsal hayata geri dönmekten veya sadece ev işleri ile uğraşmaktan vazgeçtim, beni değiştiren ve mutlu eden müziği profesyonelce hayatıma katmak istiyorum!”

Cenk tarafından bakınca: Hafta içinin değersizliği, hafta sonunun önemi konusu çıktı gündeminden, her an yaşanılabilir oldu en başta. Sonra bireysel koçluk aldı, girişimcilikle ilgili seminerlere katıldı, kafasında olan işlerin fizibilitesini yaptı, “olmaz bunlar” dedi, kafası bozuldu bir ara tekrar iş ilanlarına bakmaya başladı, iş ilanlarına baktıkça içi daraldı. Bütün bunların arasında “ben ne yapıyorum böyle, para kazanmıyorum ailemize katkım yok” inişleri yaşadı (ve yaşıyor arada hala!) ve bu inişleri aşması, ivme kazanması hiç kolay olmadı. Bütün bunlar olurken, ben sürekli iş seyahatlerine gittim, o evimizi yönetti. Seyahatlerinin üzerine bir de bir sürü kurs, aktivite sıkıştırmış olan bana en büyük desteği ve özgürlüğü verdi. Aynı zamanda bana çok kızdığı zamanlar oldu, evde olduğumda bile bazen kafamın doluluğundan onlarla var olamadığım için.

Ve sonra ikinci büyük kararını aldı. Bir yıl önce: “Evrim, ben iş kurmaktan, kurumsal hayata geri dönmekten veya sadece ev işleri ile uğraşmaktan vazgeçtim, beni değiştiren ve mutlu eden müziği profesyonelce hayatıma katmak istiyorum” dedi. Hayalini çizdi “bir gün şarkılarımı satmak istiyorum” dedi ve şarkılarını birilerinin söylemesine dair hedefini koydu. Sonra çabaladı, bir sürü isme ulaşmayı denedi kendi çekingenliğinden beklenmeyecek şekilde.  Sonra anladı ki şarkılarını önce kendisinin inanarak söylemesi gerekiyor. Hayatındaki ilk ve belki de tek önemli riski işinden ayrılarak alan Cenk; 9 ay önce bir gün konuştuğu telefonu kapattı ve “Evrim, iş kurmak için ayırdığım parayla profesyonel albüm yapacağım, denemedim demek istemiyorum bu hayatta” dedi ve tazminatından elinde kalan son parayı yatırıp Nisan 2018’de ilk dijital albümünü yaptı, tam 44 yaşında. Şimdilerde evde kayıt yapan, “asla ön plana çıkamam, yüzümü göstermem” derken, artık kendi çapında YouTube kanalı olan, hayalinin peşinde yolun sonunda ki ışık neyse ona ulaşacağım diyen bir adam.

Benim tarafımdan bakınca, 3 yıldır inanılmaz bir iş koşturması ve sürekli seyahat hali başladı benim için ve Cenk’in üzerimden aldığı sorumluklarla denge geldi hayatıma. Çoğu zaman; “40 yaşından sonra bir şey olmaz” diye hayata bakan bir adamın, 40 yaşına kadar tanıdığı kendini an be an aşmasına, çevresine karşı takındığı tavrına hayran hayran onu izledim ve hala izliyorum. Bazen yavaşladığında ve sessizliğe büründüğünde hayranlığı unutup onun sürecine saygı göstermekten çok kızdığım zamanlar oldu, “niye hareket etmiyor, karar vermiyor” diye. Sonra seyahat etmeye devam ettim ve şükrettim Cenk’in aldığı karara ve tam da ailemizin dengesi için ihtiyacımız olan özverinin onun tarafından gelmiş olmasına. Etrafımızdaki insanlar ve hatta Cenk, benim özveri gösterdiğimi düşünse de ben hep onun özveride bulunduğunu bildim ve umursamadım kimin ne dediğini. Çünkü o ayrılmasaydı da işinden, ben aynı işi her koşulda yapmaya devam edecektim çünkü işinden mutlu olan taraf bendim, hala da öyleyim. Aksine Cenk’in bana yarattığı zaman ve duygusal destekle o yoğun iş hayatının ortasında kimsenin nasıl yapabildiğimi anlayamadığı bir sürü kursa katıldım kendi ilgi alanlarıma göre. Kendimi keşfettikçe dönüştüm, ben dönüştükçe Cenk dönüştü, sonra ben Cenk’in dönüşümünü gördükçe ona daha çok hayran oldum ve döngü aşkla devam etti. Seyahatlere gönül rahatlığıyla gittim, hep bildim, Cenk ne olursa olsun hallederdi zaten. “Ne yaparsan yap, mutlu olarak yap” söylemi iliklerime işledi artık. Biliyorum ki bir gün yaptığım şey beni mutsuz ederse, orada durmak zorunda hissetmem ve biliyorum ki bu aşamada en büyük desteği Cenk’ten alırım. Çünkü mümkün olabildiğini biz 3 yıldır yaşadık beraber zaten.

Oğlumuz Deniz açısından bakınca, mutlu bir baba, mutlu bir babanın mutlu ettiği mutlu anne, huzurlu bir aile ortamı sağlandı ona. Her ailedeki iş bölümünün farkı olabileceğini gördü. Kadın işi – erkek işi konseptine takılı kalmadan, cinsiyete dayanan dinamiklerden bağımsızlaşılabileceğini gördü. En önemlisi de bu bağımsızlaşmanın kadınlığından veya erkekliğinden, kendi özünden ödün vermek olmadığını anladı. Ben seyahatlerdeyken güvenli ellerde olmanın konforunu yaşadı, evet yokluğumu hissetti ama yoksun olmadı. Belki bir bakıcıyla kalıp yoksunluk hissedebilirdi, ya da yine de mutlu olurdu bilemem. Bildiğim bir şey var ki birinin yokluğunu hissetmekle yoksun hissetmek arasında dağlar kadar fark var. Seyahatlerin ardından yaşanan “özlem” oldu bizimkisi ve çoğu zaman o özlem ben geri döndüğümde; ağlamak, ne kadar üzgün olduğunu dengesizce göstermeye çalışmak yerine, bana kraliçe koltuğu hazırlamaya evrildi, çünkü güven vardı, ben olmasam da. Müziği daha da çok sevdi, hayatının bir parçası haline getirdi…

“Al Yazmalım” diye bir film vardı hani: “Sevgi neydi?” diye herkesin kafasına kazınan replik çınlar filmi izleyenlerin kulağında. Bundan 3 yıl önce “aşk neydi” diye sorsa biri bana “hani ilk sevgili olduğundaki yürek çarpıntısı” derdim. Oysa şimdi farklı bir tanımım var. “Hani dur sonra anlatacağım” dedim ya başta, işte artık cevabım çok farklı:

AŞK NEYDİ?

  • Tüm kalıplaşmış inançlarına, korkularına rağmen 41 yaşında işini bırakabilmiş bir adama duyulan hayranlıktı aşk
  • “Erkek evde oturur mu, ev işi yapar mı kadın para kazanıyorken” diyen her türlü söyleme karşı, net bir duruşla “ben ev erkeğiyim şu an” diyen bir adama duyulan saygıydı aşk
  • Hiçbir yönlendirmeye gerek kalmadan ev hayatımızda ve oğlumuzla ilgili her türlü konuda pratikçe sorumluluk alıp, yaptıklarını sürekli kılan bir babaya, bir eşe duyulan şükrandı aşk
  • Tüm zorluklara katlanıp hayalinin peşinde koşan ve bu duyguyu ailesine bulaştıran kadın ve adamdı aşk
  • Hayalinin peşinden koşup sevdiği şey için çabalayan adamın gözündeki ışıktı aşk
  • Erkek ve kadının bireyselliklerine saygı duyup birbirini özgür kılmasıydı aşk
  • Cesaretli olmaya ve cüret etmeye teşvik eden bir aile olmaktı aşk
  • Bir çocuğun ailesini gözlemleyip farklılıkları, farklı olabileceğini, kadın ve erkeğin fırsat eşitliğini içselleştirebilmesiydi aşk
  • Bir ailenin mahalle baskısına aldırmadan başta türlü yaşanabileceğine inanmasıydı aşk
  • Eşlerden biri değiştiğinde, diğerinin değişimi fark edip biz olabilmek uğruna değişime ayak uydurmaya çalışmasıydı aşk

 

“Hadi oradan sen de!” diyor musun bilemem. Ama her ne kadar romantikçe anlatılmış olsa da, hiçbir dönüştürücü deneyimin toz pembe olduğuna inanmadım ben. İnan bizimki de toz pembe değil, ruhumuzun ayrı düştüğü çokça zamanlar oldu bu süreçte, birbirimize kızdığımız, birbirimizi anlamadığımız. Sadece sabit olan bir şey vardı, hala da var. O aramıza düşen kıvılcımı, bir arada yarattığımız duruşu kaldıraç olarak kullanıyoruz her aşağı düştüğümüzde. Çünkü evrildik ailecek.

AŞK NEYDİ?

Aşk bulaşan bir şeydi dostum. Birisi; yaptığı işe, hayaline, sevgilisine, çocuğuna, köpeğine, iç huzuruna, ne bileyim belki de yaptığı yemeğe aşkla sahip çıktığında etrafa yaydığı titreşimdi. Sonra o titreşimin etrafındaki herkese bulaşmasıydı ve yine aynı ilişkiye kalp pıtırtısı olarak geri dönüp tam orta yere düşmesiydi.

 

Hadi o zaman dinle:

 

 

 

Ekonomik daralma ve tüketici davranışları

0

Kitaba göre tüketici davranışı; istek ve ihtiyaçları tatmin etmek amacıyla ürünlerin seçilmesi, satın alınması ve kullanılmasına yönelik bireysel aktivitelerden oluşur. Bu faaliyetler içsel ve dışsal faktörlerden etkilenerek gelişir ve davranış biçimine dönüşür. Ekonomideki daralmalar ve buhran dönemleri bu dışsal faktörlerin başında gelir. Bu dönemlerde pazar koşulları her türlü satın alma kararına uygun da olsa tüketiciler “güvensizlik” hissi ile satın almayı gerçekleştirmezler; mantıksal kararlar, duygusal faktörler ile daha fazla baskılanır.

Ekonomik kriz dönemlerinde tüketiciler kendilerine katı bir öncelikler listesi çıkartırlar. “Temkinli” bir satın alma sürecine girerler. Bazı harcamalarını kısar, bazılarını ise tamamen keserler.  Bu dönemlerde genellikle olduklarından daha da hassas biçimde fiyat odaklı tercihlerde bulunurlar. Az ama düşük fiyatlı ürünleri seçme eğilimlerinde yükselme gözlenir. Fiyat odak haline geldiğinde kalite, lezzet, dayanıklılık…vb ürün özellikleri neredeyse tamamen göz ardı edilir. Ancak bu dönemlerde hem mali hem de duygusal olarak kazanan markalara bakıldığında; sinerji yaratabilenlerin başarılı olduğu ortaya çıkar. Özellikle ürün çeşitliliği çok olan markaların, kendi ürünlerine ait toplu paketler hazırlamaları ve bunu satışa sunmaları geri dönüşü yükseltmektedir. Birden fazla ve birbirleri ile ilintili ürünlerden oluşan bu çoklu ürün (Bundle package) paketleri mümkün olur da diğer firma ürünleri ile de birleştirilebilirse – ki, bu sinerji diğer sektörlerdeki firma ve ürünleri arasında da olmalıdır- hem tüketici, hem de markalar kazanacaktır.

Bu dönemde özellikle toplu temel ihtiyaç maddelerinin alımlarının yükseldiğini, eğlence ihtiyaçlarının kısıldığı bilinmektedir.  Zira tüketici içten içe “para harcama” kavramına farklı bir bakış getirir. Para artık faydalı ve gerekli şeylere harcanmaz ise suçluluk duygusunu tetikler. Bu nedenle tüketicinin karşısına finansal faydanın yanında duygusal motivasyonunu da pozitife çekecek “akıllı” pazarlama iletişimi faaliyetleri ile çıkmak gerekir. Bu pozitif motivasyon dengesi o kadar iyi kurulmalıdır ki; kendini eve kapatan ve ev eğlencesine yönelen tüketiciye yönlendirilecek en doğru mesaj “birliktelik” ve “aidiyet” duygusunun altının çizilmesidir. Ancak “zeki” işler yapılmadıkça bu duygusal mesaj pompalaması geri tepebilir.  Bıçak sırtı olan bu durumu hassas yönetmek pazarlama stratejileri ve markaların kriz sonrası varlıklarını etkileyecektir. Özellikle belirtmek gerekir ki; tüketici ile iletişimi tamamen kesmek ve sadece fiyat iletişimine odaklanmak markalar için, uzun vadede tedavisi güç yaralar açacaktır.

Ekonomik daralmalar da değişimdir ve her değişim gibi uyum sağlayan ve davranış biçimini değişime göre programlayan markalar ayakta kalacak ve evrimlerini pozitife çevirebileceklerdir.

Şirketlerin performans ve kaynaklarını nasıl yönetme eğilimde olduklarını, başka bir deyişle firmaların krizdeki davranışlarını ise bir başka yazıda inceleyeceğiz.

 

 

 

 

Girişimcisin, sosyalsin. Peki sosyal girişimci misin?

0

Çocukluğumda izlediğim ve bugüne değin asla aklımdan çıkmayan bir kamu spotu var. Kısa filmde patron, asistanı Ayşegül Hanım’dan alışverişe çıkmasını rica eder. Her alışverişten sonra fiş almasını tembih etmeyi unutmaz. Ayşegül Hanım da elindeki alışveriş listesiyle dükkan dükkan gezer. Listesindeki her malzemeyi aldıktan sonra hırdavatçıya giderek birer elektrik fişi almayı atlamaz.

Hırdavatçıyla dükkanlar arasında mekik dokuyan Ayşegül Hanım ve “bir alışveriş, bir fiş” mottosuyla yurttaşlık bilinci kazanan o kuşak gerilerde kaldı.

Artık kendi sorunlarını çözmek için ipleri eline alan yeni bir kuşaktan söz etmemiz mümkün. Yaşam biçimleri ve sahip oldukları imkanlar, iletişim araçlarının çeşitlenmesi, yaygınlaşması ve hızlanması onlara bambaşka alanlar açıyor. Bu imkanlar sayesinde hedef kitleye ulaşmaları ve fikirlerini ortaya koymaları çok daha kolay. Bu ekosistem yepyeni bir profili de beraberinde getirdi: Sosyal Girişimci.

Kim bu girişkenler?

“Girişimci” ya da “girişimcilik”, yaşadığımız kültürde çok da yabancı olmadığımız bir kavram. Pek de havalı. Peki Şener Şen’in canlandırdığı Ziya karakteri de bir girişimci değil miydi?

https://www.youtube.com/watch?v=HC7IhLg7Vdg

Girişimci kişi, risk alan, yenilikçi, tespit ederek değer yaratan, bütüncül bir bakış açısına sahip liderler olarak tanımlanıyor. Girişimcisin, sosyalsin, peki o zaman sosyal girişimci misin?

Hayır.

Sosyal girişimcinin bildiğimiz girişimcilerden farkı, çalışmalarının ortaya çıkış nedeninde yatıyor. Sosyal girişimciler salt kâr amacı gütmeyen, çoğunlukla kendi içlerinde bulundukları toplulukta acil çözüm gerektiren sosyal sorunlara yenilikçi bir çözüm sunan ve çözümü sürdürülebilir kılmak için iş modeli geliştirenler.

Sosyal girişimciler çevresine duyarlı, kararlı, ikna kabiliyeti, motivasyonu ve teşhis yetenekleri olağanüstü ölçüde yüksek bireyler. Sebat etmek ve yaratacakları sosyal etkinin farkında olmak çalışma hayatlarının önemli bir parçasını oluşturuyor. Vizyon ve yaratıcılıkları hayatın her alanına yansıyabilir: çevre, eğitim, sağlık, insan hakları, vb.

Ben bunu bir yerden hatırlıyorum sanki…

Elbette sosyal girişimcilerle tarih boyunca karşılaştık. Florence Nightingale ilk modern hemşirelik okulunu açtığında, Yusuf Ziya Bey Darüşşafaka’yı (Şefkat Okulu) ya da Prenses Zeynep Kamil doğum hastanesini kurduğunda kimse onlara “Tebrikler, artık birer sosyal girişimcisiniz!” demedi. Aynı şekilde 1970’lerde Bangladeşli Muhammet Yunus mikro kredi aracılığıyla yoksulları finanse etmek için Grameen Bankası’nı açtığında bir sosyal girişimci olarak adlandırılmıyordu. Ne zaman ki 1980’de William Bill Drayton Ashoka Vakfı’nı kurdu; sosyal girişimcilik bir kavram olarak, Grameen Bankası da bu alandaki öncü örneklerden biri olarak konuşulmaya başlandı.

Günümüzde yurttaşlık görevlerimiz ve sosyal sorumluluklarımızın arasındaki sınırlar belirsizleşiyor. Özellikle kamunun yetersiz kaldığı alanlarda bireysel olarak fark yaratma isteği ve zorunluluğu çığ gibi büyüyor. Sosyal girişimciliğe olanak sağlayan ise hem bu motivasyon hem de giderek artan imkanlar. Artık sosyal dönüşümün öncüleri onlar.

Ne yazık ki, Türkiye’de başka birçok konuda olduğu gibi tanımlarda keskin ayrımlar yapmak mümkün olmuyor. Birçok sivil toplum örgütlenmesi, kâr amacı gütmeyen girişimler vb. sosyal girişimci olarak adlandırılıyor.

Sevindirici bir gelişme ise uluslararası kurumlar, vakıflar ve araştırma merkezleri öncülüğünde bu alanda yapılan çalışmalar, araştırmalar ve gerektiğinde fon ve kapasite geliştirme destekleri giderek artıyor. Benzer şekilde sosyal girişimcilerin çalıştıkları alanlar da çeşitleniyor, çok sayıda iyi örnek yaratılıyor.

Ayvalık’ta atıklardan çanta üreten ev hanımlarına gelir sağlayan, hem kadın istihdamı hem çevre korumaya katkı veren Çöp(m)adam’dan, otizmli çocuklar için özel eğitim uygulaması Otsimo’ya, sivil toplum kuruluşlarına kaynak yaratmayı hedefleyen Yuvarla’dan, çocuk haklarına dair toplumda farkındalık yaratmak ve çocukların temel haklarına erişimi için çalışan Önemsiyoruz’a, bu kısa notta ele alamayacağımız kadar çok sayıda sosyal girişim örneği var.

Sizin de çevrenizdeki sosyal bir sorunu çözecek sürdürülebilir bir fikriniz varsa lütfen Pygmalion’u hatırlayın. Yunan mitinde heykeltraş Pygmalion, Galatea adını koyduğu bir kadın heykeli yapar. Heykele âşık olur ve tanrılara onun gerçek olması için dua eder. Bunu öyle içten ve inanarak ister ki, Afrodit Galatea’ye hayat verir.

İnanır ve çok isterseniz gerçek kılabilirsiniz.

Son not:
Ben bu yazıda biraz da esprili bir dille önümüzdeki yıllarda sıkça duyacağımız bir kavramı sizlerle tanıştırmak istedim. “Dijital Topuklar”ın da bu bağlamda yenilikçi, kadın yazarlara fırsat tanıyan ve üretmeyi kafaya koymuş bir girişim olduğu düşünüldüğünde sosyal girişimciliği burada tartışmaya açmanın iyi bir başlangıç olacağını düşünüyorum.

Toplumsal Kalıp Yargılar ve Kadın

0

Kalıp yargı (Ön yargı) kelimesi Türk Dil Kurumunca; ‘’Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir’’ olarak tanımlanıyor. Yazıda değineceğimiz cinsiyete dayalı yargı kalıp yargılarında da negatif hüküm ve yargılar geçerliliğini sürdürmekte. Örneğin kadınlar araba kullanma konusunda başarısızdır, kız çocukları futbol oynayamaz, erkekler ağlamaz, kız gibi gülmez… gibi.

Toplumsal cinsiyet kavramı, toplumsal normlar ve kurallar tarafından kültürel ve sosyal olarak oluşturulan cinsiyet rollerine tekabül eder ve biyolojik cinsiyetten farklılaşır. Kısacası toplumsal cinsiyet olgusu organik değildir, tamamen kurgudan ibarettir. Diğer bir deyişle ifade etmek gerekirse; toplumsal cinsiyet, zaman ve coğrafya üçlüsünü göz önünde bulundurarak, kadın ve erkeklere yönelik toplumun beklentileri, kadın ve erkeklerin davranış kalıpları, aile ve toplumsal hayattaki sorumlulukları ve engelleri deneyimleme süreçleriyle alakalıdır. Toplumsal cinsiyet kavramı Birleşmiş Milletler’in düzenlediği çeşitli konferanslar aracılığıyla günümüzdeki önemini kazanmıştır. İstihdam, eğitim, siyasal yaşama katılım alanlarında yapılan tüm çalışmalarda toplumsal yapı dinamiklerini de hesaba katarak yapılan analizler topluma katkı sağlar ve daha sağlıklı sosyal politikalar oluşturmaya olanak tanır. Bu nedenle toplumsal cinsiyet kavramı hiçe sayılmamalı ve içi boş bir kavram olarak görülmemelidir.

Unutulmamalıdır ki, kadın veya erkek olmanın biyolojik (organik) tarafını cinsiyet, toplumun ve kültürün kişilere yüklemiş olduğu anlam ya da beklentileri ifade eden bir bütün ise toplumsal cinsiyet olarak ifade edilir. Cinsiyet biyolojik bir süreçtir, durağan ve değişmezdir. Toplumsal cinsiyet ise değer yargıları ve kültürel birikime bağlı olarak değişir, dinamiktir. Yani aslında, erkeklerin ağlamadığı, kadınların gece geç saatlerde dolaşmaması gerektiği bir dünya kurmacadır, beklentilerden ibarettir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ‘’Tüm kadın ve erkekler ayrımcılığa uğramadan yaşama Eğitim Sağlık ve çalışma haklarından eşit olarak yararlanma haklarına sahiptirler.’’ denmektedir fakat günümüz dünyasında erkeklerin birçok alanda kadından üstün konumda olduğu aşikar. Bu eşitsizlik toplumsal hayat, çalışma hayatı, evlilik ve aile hayatı gibi alanlarda kendini daha baskın olarak göstermektedir. Kadınlar kendilerine biçilen toplumsal roller sebebiyle birçok ev içerisi sorumluluğa sahiptirler. Ev işleri ve çocuk bakımı bu sorumlulukların ana hatlarını oluşturmaktadır. Kalıplaşmış ve keskin kenarları olan bu roller sebebiyle, kadınlar çalışma saatleri daha esnek, işle ilgili bilgilerini sürekli tazelemek zorunda kalmadığı kısacası işten ayrılma maliyetinin çok da yüksek olmayacağı işleri tercih etmektedir. Örneğin, yazılım mühendisi bir kadın, çocuk sahibi olup işe ara verdikten sonra tekrar işe döndüğü süreçte hızla değişen ve gelişen teknolojiden uzak kaldığı için statü olarak dezavantajlı konuma düşeceği varsayılmaktadır. Fakat adı üstünde, bu yalnızca bir varsayımdır. Bu nedenledir ki toplumsal kalıplara göre öğretmenlik gibi tatil günleri, mesai saatleri belirli olan işler kadınlar için çok daha akıllıca bir meslek tercihi olacaktır.

1980’li yıllarında başında toplumsal cinsiyet kavramını ön plana çıkaran analizlerin yaygınlaşmaya başlamasıyla beraber toplumsal cinsiyet temelli yaklaşımların iş ve meslek örgütlenmesiyle ilgili süreçleri ne denli derinden etkilediğini bizlere gösterdi.

Bu yaklaşımların ön plana çıkmasıyla beraber ulaşılabilecek belli başlı çıkarımlar şunlardır;

·         Toplumsal cinsiyetle bazlı yaklaşımlar bir işin kadın işi ya da erkek işi olarak saptanması hususunda büyük önem taşımaktadır.

·         Bir iş tamamen bilgi ve beceriye dayalı olsa dahi toplumsal cinsiyet yargılarına göre sınıflandırılmaktadır.

·         Değişen teknolojiye ayak uyduracak tarafın kadınlar mı erkekler mi olacağına ilişkin tartışmalar da toplumsal cinsiyet kavramına dayalı olarak yürütülmektedir.

Aslında her gün maruz kaldığımız kalıp yargılar, cinsiyetçi söylemler ülke ekonomisi ve üretim süreçlerini de derinden etkiliyor. İşgücü ve emek piyasaları dahil tüm alanlar cinsiyetçi söylemlere maruz kaldıkça ne yazık ki hedeflediğimiz çizgiye ulaşmamız hayalden öteye geçemeyecek.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Ecevit, Y. (1998). Küreselleşme, Yapısal Uyum Ve Kadın Emeğinin Kullanımında Değişmeler. Küresel Pazar Açısından Kadın Emeği ve İstihdamındaki Değişmeler, İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı, İstanbul.