Ana Sayfa Blog Sayfa 64

Ruhundaki devrim özgür kalsın

0

İlk kez ne zaman karşılaştım erkek olmayışımın sanki çok kötü bir şeymiş gibi yüzüme vurulmasıyla? “Hamileyim.” diyerek beni müjdeleyen anneme, “Neyse ikincisi erkek olur.” diye karşılık verildiğinde. Ardından ikinci çocukları oldu, o da kız. “Öğretmen hanım bu durumda üçüncüyü yaparsın artık sen, ee bir de oğlun olsun.”

Neden lazımdı bir erkek çocuk? Erkek olsaydı babasıyla futbol oynayacaktı. En güzel futbol maçlarını babam kızlarıyla yaptı. Ben defansta, kız kardeşim forvette. İzleyemediği maçları biz anlattık ona, ilk on birin dışında yedek kulübe kadrosunu dahi sayan, deplasman maçlarını kaçırmadan izleyen iki kız kardeş. “Bir erkek kardeşi olsaydı korurdu onu.” dediler, birimize sataşan büyük küçük, erkek kız fark etmeksizin diğerinin kendince zarar veren kişiyi cezalandırışını görmeden.

Erkek arkadaşlarım sünnet olduğunda yapılan şaşaalı düğünlere karşılık hiçbir kız arkadaşım regl olduğu için kutlanmadı. Ayıpmış. Okula gelip ped tanıtımı yapan markalar dahi kızları bir sınıfta toplayıp nasıl kullanılacağını anlattıktan sonra “Atın çantanıza erkekler görmesin.” diyerek çıktılar sınıftan. Pedler erkekleri ısırır çünkü! O uyarıyı yapan görevlilere inat pedini gizlemeden, hatta regl olduğunda “hastayım” demek yerine saklamadan, gizlemeden, eğilip bükülmeden “REGL oldum” diyen iki kız kardeş.

Ne kadar çok ayrım var değil mi çevremizde? Her alanda, sokakta, evde, okulda… Hiç beklemediğimiz yerde, hiç beklemediğimiz kişilerden gelen ayrımlar. Örneğin geçen sene, Türkiye’nin en köklü, aydın, devrimci üniversitelerinden birinde bir kadın akademisyen tarafından kadın öğrencilerin notu haksız yere düşürüldü. “Aman canım yapmıştır öğrenciler illa ki bir şeyler, hoca durduk yere not kırar mı?”, evet yapmışlardı. ŞORT giymişlerdi. Şort giydikleri için erkek öğrenciler ders dinleyemiyorlardı. Bu olsa olsa Gülse Birsel’in yazdığı bir dizinin trajikomik senaryosunda yer alabilir derdim, o kadın öğrencilerden biri olmasam.

Ursula K. Leguin’in Mülksüzler’inde geçen bir kısım şöyledir: “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir.” Biz iki kadın devrimi yaptık ve senelerce kimsenin ses çıkarmadığı hocayı emekli ettirdik. Devrim miydi gerçekten? Üniversitenin birinde, bir hocanın ceza alması ne kadar etkileyebilirdi ki toplumu? Neyi kazanmıştık? Evi temiz olmayan bir insanın doğayı temiz tutması beklenemez değil mi? Bizimki de bir nevi bu örnekti işte. Kampüs bizim evimiz ve biz orada özgür olamıyorsak başka yerde nasıl arayabiliriz özgürlüğümüzü diye çıktık yola. Devrim olduk evimizde, kadın öğrencilere gösterdik kendimizi, “Not için korkmayın, özgürlüğünüz yoksa akademik başarınız beş para etmez” dedik. Birçok kadının ruhundaki devrim çıktı ortaya.

Dünyadaki zamanı bir yol olarak varsayalım. Yollar her zaman son bulmaz, bazen yeni başlangıçlarla başka yönlere evrilir. Yepyeni, olması gerektiği gibi eşit bir yola evrilmenin vakti gelmedi mi? Ruhumuzdaki devrimler özgürlüğe…

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Yoksa siz yönetemediklerimizden misiniz?

0

Ekşi Sözlük’te popülerliği hiç azalmayan başlıklardandır ’30 yaşında bekâr kadın’. Memleket ya da dünya gündemi ne olursa olsun bu konunun bir alıcısı çıkar. Bu başlığın biraz detaylandırılmışları olarak ’30 yaş üstü bekâr kadın yönetici’ ve ’40 yaşında problemli bekâr müdür kadın’ başlıklarını da görürüz. Bir kadına dair nefret edilecek ne varsa bir araya gelmiştir bu başlıklarda, 30 yaşında veya üstü olması, evlenmemesi ve en fenası bir şeyleri yönetmek. Aynı kişiye okumuş, kendi parasını kazanan, kendi hayatına dair kararları kendi verme şansına erişmiş işinde gücünde bir kadın olarak da bakabilirdik ama öyle yapmayız tabii. 

Dünya üstündeki insanlara dair iyi kadın yönetici, kötü kadın yönetici, şahane bekâr kadın yönetici, berbat bekâr kadın yönetici, iyi evli erkek yönetici, kötü bekâr erkek yönetici, huysuz bekâr kadın, huysuz bekâr erkek, huysuz evli kadın, huysuz evli erkek gibi sonsuz sayıda kombinasyon yapılabileceği son derece sayısal bir gerçeklikken bizim yaşadığımız diyarlarda bir kadının aksi, nemrut öfkeli olmasının nedeni hep ‘yalnız’ olmasıdır. Yalnız kelimesini nezaketen seçtiğimin farkındasınızdır, burada yalnızlıktan kasıt hayatında bir erkek olmamasıdır aslında zira hayatında bir erkek olmayan kadın hangi yüzle mutlu olur?

Kadınlarla ilgili bu takım tespitler sadece internette dolaşan şakalar olsa gülüp geçebilirdik belki ama hepimiz biliyoruz ki kazın ayağı hiç de öyle değil. Ne kadar acıklı ve artık maalesef ne kadar sıradandır ki bu başlıklara çıkarımları destekleyici şeyler yazanların ve tabii gerçekte de böyle düşünenlerin yarısı kadın. Yöneticisinden dert yanan evli ve çocuklu bir kadının ‘Aman onu zaten kim alır?’ diye dertlenmesi son derece sıradan bir cümle. Oysa belki tam da o sırada bir başka toplantıda da bir grup erkek oturmuş onun için ‘Çocuğu oldu olalı işi ihmal etmeye başladı’ cümlesini kuruyor çünkü erkeklerin çoğunun kadınlarla ilgili bir bahanesi hep vardır ve aslında bazen bunu kendileri bile fark etmez. Çok güçlü gördükleri bir kadına ‘Erkek gibi, kim onu ne yapsın?’, yanmış yanılmış hayatında bir kere duygularını gösterme hatasında bulunmuş bir kadına sonsuza kadar ‘Ay o hemen ağlar’, dikkat çekici giyinene ‘Bu neyin peşinde?’, giyim kuşamına dikkat etmeyene ‘Bu ne böyle?’ deme hakkını kendilerinde görebilir ve bunda bir problem olduğunu bile düşünmeyebilirler.  O yüzden bir yandan kendimizi hayatta tutmaya çalışır, bir yandan sırf erkek oldukları için onlara doğuştan hediye edilmiş yetkileri kullanmayı ayıp görenlerine rastlarsak kendimizi şanslı sayar, bir yandan da söylediklerinin bir kadını aşağılamak olabileceğini fark etse samimiyetle pişman olacak ama hayatının hiçbir anında bunu duymamış olanlarına derdimizi anlatmaya çalışırız.

İdeal olan bunun tamamen değişmesidir ama bu gerçek olana kadar en azından kadınların cümlelerine, tavırlarına ve diğer kadınları nelerle suçladıklarına dikkat etmelerini dilerim. İyi ya da kötü ne diyorsak hepsi kendimize aslında.

 

 

 

Fenomen filtresi ayağınıza geldi

0

Günümüzde toplumsal normlar eskiye göre daha hızlı değişiyor ve benim gözlemlediğim kadarıyla, eskiye oranla daha çabuk kabul görüyor. Bu kabul görmenin altında dijitalleşen dünyanın her şeyi anında ekranlara taşımasının etkili olduğunu ve insanların da gördükçe alıştığını düşünüyorum. Bu değişim parantezinin içine moda akımlarından, yemek sunumlarına, çocuk gelişiminden, dekorasyon fikirlerine, seyahat rotalarından, sağlıklı yaşam bilgilerine kadar geniş çaplı bir liste koyabiliriz.

Peki bu değişimin bu denli hızlı gerçekleşmesinde ve kabul görmesinde sadece dijitalleşen dünyanın her şeyi daha çabuk görünür kılması mı yatıyor? Yoksa sebep değişime ayak uydurmazsak, toplumdan dışlanma, yalnızlaşma, “beğenilmeme” tedirginliği mi? Sosyal medyayı sık kullanan ve güvendiğim sayfaların önerilerini not eden biri olarak, sosyal medya paylaşımları, fenomen sayfaları ve “beğeni” meselesiyle ilgili geniş bir çerçeve çizmeye çalışacağım.

Sosyal medyanın hayatımıza girişiyle eş zamanlı olarak, “beğeni” sözcüğü de dilimize demir atıp, ekranlarda görünür kıldığımız hayatların dümenini ele geçirdi. Beğenisi daha çok olan  paylaşımlara ilgi artarken, kopyalanmış sayfalara, benzer yüz ifadelerine, giyim tarzlarına, masalara her geçen gün bir yenisi daha eklendi, esnaf tabiriyle: “pasta bölündü.”

Hal böyle olunca da, daha çok takipçi, daha çok “like” peşine düşenlerin imdadına, sahte takipçiler ve beğeniler yetişti. Bir ay önce açılmış sayfalar, aniden yüz bin takipçili, her fotoğrafı üç bin, beş bin beğenili bir “fenomen” sayfasına dönüştü. Markasının reklamını yapma derdine düşmüş büyük markalar da, tutundular bu fenomenlere; lansman davetleri, süper lüks tatiller, kıyafetler, mekanlar derken, üç günlük fenomenler jet hızıyla ünlülerin dünyasına giriş yaptılar. Eski Türk filmlerinde köyden şehre gelip, konuşmasıyla, yürümesiyle, giyim-kuşamıyla, genel kültürüyle, yeme içmesiyle “şipşak” bir salon hanımefendisi yaratan oyunculara döndüler. Paylaşımlarında kendine has bir süzgeci olmayan, hitap ettiği kişi sayısını arttırmak için “her yol mubahtır” düsturuyla hareket eden ve nihai hedefi “beğenilmek” olan azımsanamayacak bir grup var ki; takipçi ve beğeni satan siteler de bu talep doğrultusunda çıktı nitekim.

Hayat kitabında, insanların beğenilme arzularıyla ilgili psikiyatrist gözünden sosyal medyaya da uyarlayabileceğimiz aydınlatıcı tespitler sunuyor Engin Geçtan:

“Anlaşılma umudunu tüketen insanlar, dünyayla ilişkilerini beğenilme üzerine kurma eğiliminde oluyorlar, kurtulması güç bir tuzağa düştüklerini fark edemeden. Çünkü beğenilmeyi merkez alan bir dünya, insanın kendi içinde giderek daha sıkı kilitlenmesine ve çıkışı bulunamayan bir yalnızlığa gömülmesine neden olabilir. Dolayısıyla, kendini var hissedebilmenin tek yolu da beğenilmenin sürekliliğini sağlamaya yönelik bir hayat tarzı.”

“Beğenilme öylesi bir iptila ki bu ihtiyaç karşılanmadığında yaşanabilecek bozgundan kaçınmak için sergilenmekte olan performansın aralıksız sürdürülmesi zorunlu hale gelir. Bunun sonucu olarak, hayatını beğenilme üzerine kuran insanların, derininde çoğu zaman dışarıdan fark edilemeyecek kadar iyi maskelenmiş bir depresyon yaşanır.”

Bir süredir, ünlülerin dünyasına bu hızlı ve toplu girişin bir yerlerde tıkanacağını, gerçek olmayanın, emek verilmeyenin uzun vadede çoğu fenomeni, “attan inip, eşeğe binecek” duruma getireceği dedikodularını duyuyordum ki, Savaş Özbey’in, “Blogger-fenomen saltanatı sona mı eriyor?” başlıklı köşe yazısı , bu konuda yapılmış bir araştırmaya yer vermiş;

Nielsen, The Brand Age için bir yeni bir araştırma yaptı: “Influencer mı basın mı?” Sonuçlar tam beni doğrular cinsten…

  • Influencer’lar inandırıcılıklarını günden güne kaybediyor: Önüne gelen her markayla anlaşmak, kısa vadede onlara büyük gelir sağlasa da, uzun vadede inandırıcılıklarını kaybetmelerine neden oluyor.
  • Yüksek fiyatlı ürünlerde basının görüşü dikkate alınıyor: Basın, influencer’lara nazaran tanıtılan ürünün içeriğine, mesleği gereği daha çok hakim. Tüketici, bir ürünü alırken sırf influencer bahsediyor diye değil, ürün hakkında olumlu ve olumsuz yanlarıyla bilgi sahibi olmak istiyor.
  • Tüketiciler, yüzde 42’lik bir oranla basın mensuplarının sözlerini inandırıcı buluyor: Yüzde 46’sı, ürünle ilgili basında yer alan bilgilerin kendilerini satın almaya ikna edebildiğini söylüyor. Influencer’larda bu oran yüzde 32.

Yazıda genel olarak, hiçbir iş ahlâkı olmayan, birbirine rakip markaların bir yıl arayla parayı verdiği anda, istediklerini söyletebildiği kişilerin saltanatının sonuna gelindiği, “akıllı” olup kendini dönüştürenlerin ise sosyal medyanın “ekmeğini yediğinden” bahsediliyor.

Sosyal medya hayatlarımızı bu kadar etkisi altına almışken, insanların bundan kendilerine bir pay çıkarma isteğini son derece normal buluyorum; fakat bu payın emek harcanmış ve en iyi bildiğin konudan alınmasının kıymetli olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, psikoloji alanına yıllarını vermiş insanlar dururken, bir haftalık yaşam koçu sertifikasıyla, klavyenin ardından hiç görmediği birinin hayatını değiştirebileceği iddiası umut tacirliğinden, “ben yaptım siz de yapabilirsiniz” gibi, muhatabını tanımadan kurulmuş, içi boş, kibir dolu cümleler ise kendini pohpohlamaktan başka bir şey değil.

Çocukları internet kullanacak yaşta olan ailelerin yaptığı, aile filtresi diye bir uygulama duymuştum birkaç yıl önce, içeriği nedir, nasıl kullanılır bilmiyorum fakat; sosyal medyayı sık kullanan, oradan aldığı “tavsiyeleri” önemseyen ve kendi hayatında uygulayanlar için de bir sosyal medya filtresi uygulanabilir mi acaba?

Fenomenler, artık uzmanı olmayı geçtim, hakkında belki bir paragraf dahi okumadıkları konular hakkında, çarşaf çarşaf tavsiye verip, “ben kullandım, çok memnun kaldım, mutlaka denemelisiniz” şeklinde ürün tanıtmaya devam ederken, genel resme bakıp, kendi filtremizi oluşturmak için kolları sıvama zamanı geldi diye düşünüyorum.

Mesela;

Şekerli kutu içeceklerinin zararlı olduğu konusunda bilim dünyası hem fikirken, beş tane fenomen, kucaklarına çocuklarını alıp, yanlarına da içecekleri koyup, “evde sıkılmışçasına taptaze” demesi, kafamızda bir acaba ışığı yakabilir.

Yeni açılan bir otelin, her hafta bir fenomeni davet etmesi, tatil yapmaktan çok, otelin çamaşır odasına kadar her yerin fotoğrafının, anlamsız methiyelerle paylaşılması, kendi filtreleme sistemimiz için yardımcı olabilir.

Okulların açılmasıyla, iki yaşında bebeği olan fenomenlerin ne hikmetse, kolej tanıtımlarına soyunması ve bu tanıtımını eğitimle uzaktan yakından alakası olmayan argümanlarla sunması da “dur ya bu işte bir yanlışlık var” dedirtebilir mesela.

Neredeyse her satırının altını çizerek okuduğum Hayat kitabında şöyle diyor Engin Geçtan; “Dünyaya temelden farklı bir bakış açısını özümseyebilmek uzunca bir kuluçka dönemini gerektiriyor.” Bu da diğer bir filtremiz olabilir sosyal medyada; rüzgara göre yön değiştiren hesaplardan kendimizi korumak adına.

Duyduk duymadık demeyin dostlar; “Fenomen filtresi ayağınıza geldi; Instagram, Facebook, Twitter hesabına filtre yapılır, beş dakikada okunur, hemen harekete geçilir.”

Hayat zor musun, kadına mı zorsun?

0

Hayat, ne zorsun bazen.

Ama sanırım eskiden pek de öyle değildi. Şöyle ki; anlatayım.

Bir kadın olmanın çok da zor olmadığını düşündüm 22 yaşımda.

Neden zor olsundu ki? Hayat eşitti, adildi, herkese olanca güzelliğiyle davranırdı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum, o dönemin verdiği hoyratlıkla belki de bilemiyordum tam olarak ne yapacağımı, bir kaç fikir gibi düşünce vardı kafamda. Dışarıya çıkıp prezantabl görünecek birkaç kıyafet alıp, özgeçmişimi de güncelledim mi tamamdı. Her yere başvurup istediğim bir tanesine kabul edilirdim zaten. Nitekim yaptım her şeyi; giydim takımları, özgeçmiş elimde gittim birkaç yere. Gerçekten de iyi gidiyordu görüşmeler. Yeni mezundum, enerjim tavandı, henüz İK sorularından sıkılmamıştım ve aksi gibi pek çoğunu bilmiyordum. Mesela, “zorluklarla nasıl başa çıktığımı” veya “kendimi üç kelimeyle tanımlamayı!”

Almıştım bir işi, tamamdı. Buradan sonrası ohhh, rahattı.

Bir kadın olmanın çok da zor olmayacağını sandım 24’ümde.

İşte mutsuzluklar, “başka şeyler yapmalıyımlar” başladı. Bir eğitime katılmaya karar verdim, ardından da başka bir işe geçmeye.

Diğer işte yöneticim kadın olmasına rağmen her şey o kadar da kolay olmadı.

Bir kadın olmanın çok da zor olmayacağını biliyordum 25’imde.

Başka bir işe geçmiştim, benim pozisyonumda daha önce çalışan hiç kadın olmamıştı, yöneticim şahane bir adamdı. İşi öğreniyordum ve her şey iyiydi. Kadın olmanın bundan sonra çok da zor olmadığını düşündüm hep hayatta, insanlar abartıyordu. Toplum tatavasıydı.

Sonra en korktuğum, aslında genelde uzak durduğum ama bir yandan da biyolojik saatimin tik tak etmeye başladığı evliliğin yaklaştığını hissettim ve evlendim. Şehir değiştirmek ve doğal yoldan iş değiştirmek zorunda kalmam bir kadın olarak gereklilik miydi diye düşündüm uzun süre. Bazen kadın olarak “biraz alttan almak gerektiğini” öğrenmeye çalıştım o sıra. Taşındığımız şehirde bambaşka bir sektörden komple kadınların çalıştığı bir yerden bir teklif geldi. Daha önce yapmadığım bir işti ve kadındım, pekala yapabilirdim.

“Vayy be, her şey o kadar da zor olmayacak galiba” diye düşündüm 27 yaşımda.

Baksana, hayat sundukça sunuyor sanki her şeyi önüme. O şehirde asıl istediğim başka bir iş vardı ve biraz gecikmeyle onu beklerken kadınlarla bir arada çalışmaya devam ettim, stresten eriyerek. Kadındım ama kadınların çalıştığı bu yerde yapamıyordum. Tüm çalışanların kadın olması mıydı bu kadar zor yapan işi yoksa bilmediğim bir iş kolu olduğundan mı, hala bilmiyorum!

Diğer istediğim işin görüşmelerine çağrıldım ve işi aldım. Ama daha görüşmelerde bir kadın olduğum için haliyle “hemen çocuk yapmamamın” iyi olacağı önemle belirtildi. Zaten niyetim yoktu, hem de bir süre çalışırdım. Ben işe başlayınca ofisteki diğer arkadaş doğum iznine ayrıldı, bir yıl da gelmedi. Ben epey çalıştım o dönem hırsla. Öğreniyordum her şeyi akışla ilgili, artık sırtlayabilirdim pek çok görevi.

Diğer arkadaş dönünce izinden baktım ki bir değişiklik yok işte, kendimi de hazır hissediyorum nasılsa, bir çocuk yapalım diye düşündük eşimle. Doğum izni zamanı geldi çattı, çıktım izne, bebeğim büyüdü ve döndüm işimin başına. Bir tatsızlık var belli de, anlayamıyorum ne olduğunu. Kendi lohusalığıma, kadın dürtülerime, kayınvalide sorunlarına falan veriyorum. Ben öyle düşünüyorumdur diyorum, kurmacadır zihnimdekiler. Aradan iki ay geçiyor, diyorlar ki “seni işten çıkarmamız gerekiyor.” Anlam veremiyorum nedenine; “bir nedeni yok” diyorlar, “uzun süre şirkette olmadığından üst yönetim öyle uygun gördü” diye de ekliyorlar.

Tam 30’umda kadın olmanın ne zor olduğunu anladım bu hayatta. Ofiste diğer kadınla zaten bir dünya problem var, beni bir böcek gibi ezmediği kalmış; bir de üstüne işten çıkarılma. Bir kadın olarak, insan olarak hazmedemiyorum uzun sürece, sütüm de kesiliyor, saçlarıma da kıran geliyor.

Evde bebekle olmak bir yandan şahane, bir yandan çok kadınsı. Sabah kalk, kahvaltı, öğlen maması, akşamüstü ara öğünü, akşam maması, uykusu, altı, üstü!

Anlıyorum ki 31’imde, bugüne kadar zor gelmeyen kadınlık, aslında hiç de kadınsı davranmadığımdanmış. Yani üstümde öyle bir baskı varmış ki toplumda kabul görmek üzere, ceketimle ve beyaz gömleğimle sert konuşursam bu dünya bana işlemez gibi geliyormuş.

Bebeğimin büyümesini izlemek şahane bir duygu evet ama diğer kadınlık görevleri? Aile birliğine müdahale etmiş bir kayınvalide yönetimi? Koca ve annesi arasında kalma durumundan sıyrılma yöntemleri? Bunlar hiç bilmediğim konular.

Bir yandan işsizlik, bir yandan tüm gün bebek bakımı, konuşan insanlar, sarsılmış psikoloji, yakın gördüğün arkadaşının senin başvurduğun işe gizliden başvurarak en son gün işe başlayacağını açıklaması. Bu işe başlayan erkek arkadaşın da küçük bir bebeği vardı ancak tahmin ediyorum ki ona görüşmede sadece “allah bağışlasın” demişlerdir bol tebessümle. Benim gittiğim tüm görüşmelerde ise “hımm, bebeğiniz de küçükmüş, biz sizi arayalım…”

Velhasıl, 31’imde pek çok şeyi başarmış, içi huzur dolu, ailesini kurmuş bir kadın olacağımı düşünmüştüm. Ancak henüz keşfettiğim pek çok şey oldu hayatımda ve olmaya da devam ediyor. Toplumun kadına bakışını, aslında evlilikten ve çocuktan bunca yıl kaçışımı, iş yerlerimdeki bugüne kadar duruşumu ve şimdiden sonra ise öyle duramayışımı, ne yapacağımı bilemeyişimi, hala işsiz oluşumu, artık büyük sorumluluklar istemeyişimi  ve kadın olarak kendimi keşfe çıkışımı yeni yeni öğreniyorum.

Hoşgeldin kodlanmış hayatın çıktıları, sandığımız düzenin olmaması ve bizi tepetaklak etmesi! Sana da hoşgeldin!!

 

Öteki

0

Türk Dil Kurumu antropoloji terimini “İnsanın kökenini, evrimini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim, insan bilimi” olarak tanımlıyor. Bugün antropoloji dendiğinde ilk akla gelenin (aslında bir alt disiplin olan) fiziksel/biyolojik antropoloji oluşu başka bir yazının konusu olacak yanılgılarla ve önyargılarla açıklanabilir. Biz burada antropolojinin sınırlarını şimdilik kültürel antropoloji (ve ilgili alt disiplinler) olarak belirleyerek yolumuza devam edelim.

Antropoloji batılı devletlerin kendilerinden farklı olan kültürleri; “öteki”ni anlamak ve yorumlama üzere formüle ettiği bir bilimdir. Bu “öteki” konusunun çok katmanlı olduğunu biliyor ve farkında olsak da olmasak da sürekli deneyimliyoruz. Kadın/erkek olarak, sınıf ya da etnisite temelli, cinsel tercihlerimizle, dini inançlarımızla, tenimizin rengiyle (vardır daha ilave edecekleriniz) hep bir “öteki” olma halindeyiz. Daha az ya da daha çok “öteki” olmamız siyasi, coğrafi, ekonomik koşullarla açıklanabilir. Ama “öteki” olma durumumuz süreklidir.

Bu kadar çok sayıda “öteki”ne rağmen, bütün dünya kültürlerini batılı olan ve olmayan diye ikiye ayırma eğiliminin antropolojiyi doğurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Batılı toplumlar batı dışı, yazısız toplumların yaşam ve inanış biçimleri ile karşılaştıklarında, endüstriyel ve düşünsel olarak geldikleri noktayı insanlığın en yüksek seviyesi olarak görmüşler ve bu toplulukları “ilkel” olarak damgalamışlardır.

Bu kültürleri anlamaya ve yorumlamaya çalışmak romantik bir bilimsel serüven değildir elbette. “İlkel” “öteki” karşısında batılı toplumlar kendilerini daha gelişmiş, daha güçlü, daha akıllı, daha zengin hissetmişlerdir. Bu uydurulmuş hiyerarşinin yanında bu kültürlerin kodlarına sahip olmuş ve gerektiğinde bu kodlar aracılığı ile o toplumları/toplulukları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmişlerdir.

Elbette bu toplumları kendilikleri içinde, oldukları gibi, batılı toplumlar ile karşılaştırmadan değerlendirme çabasındaki araştırmacı ve düşünürler de vardır. İşte bu araştırmacı ve düşünürler sayesinde verili kabul ettiğimiz (başta eşitsizlik olmak üzere) tüm olguları tartışmamıza olanak sağlayan zengin bir alanyazından (literatürden) bahsedebiliyoruz. Doğayla ve doğasıyla barışık, eşitlikçi ve barışçı toplumların bundan çok uzak olmayan bir geçmişte yaşamış olduklarını, bazılarının  hala direndiğini biliyoruz. Bu kesin bilgi ve yaymak gerekiyor…

Antropolojiyi Dijital Topuklar ile buluşturan, öncelikli olarak bu alanyazın (literatür). Zaman zaman başka türlü bir toplumun mümkün olduğunu gösteren örnekleri paylaşacağız ki “umut keşfedilmemiş hayalkırıklığıdır” döngüsünden çıkabilelim. Bazı sorulara verilmiş yanıtlara bakacağız. Kadın evrensel olarak ikincil midir gerçekten? Biyolojik olarak adet görmenin, çocuk doğurmanın ve emzirmenin evrimsel süreçte biz kadınları ikincil bir statüye kilitlediğinden emin miyiz? Güçlü avcı erkek miti toplayıcı kadının insanlık tarihindeki önemini gölgeliyor olmasın?

Tüm bunlara inanmamız sistemin güvencesi mi? Dilimizin kemiği yok. Aklımıza gelen her soruyu sormak gerek.

Kadınlar olarak hepimiz birbirimizden farklıyız. Tenimizin rengi, etnik kimliğimiz, sınıfsal konumumuzdan tutun kurumlar içindeki (aile, şirket, vb.) statümüze kadar her şeyimizle birbirimizden farklıyız. Hepimiz bir diğerimizin “öteki” siyiz ve bu da “kızkardeşlik” romantizmini çok da yaşayamadığımız gerçeğini yüzümüze vuruyor. Kabul etmeliyiz ki birbirimize zorbalık yapıyoruz; aile içinde, iş hayatında, akademide, sosyal hayatta ve hatta sosyal medyada. İşte belki bunun nedenlerini de anlayabilir ve konuşabilirsek, ortak sorunlarımıza odaklanabiliriz.

Antropolojinin bu konudaki tespitleri yolumuz aydınlatabilir diye düşünüyorum. Antropolojinin bu platforma katkısını sadece bunlarla sınırlamak mümkün değil. Odağı insan ve kültür, amacı anlamak olan bir bilimin önerdiği tüm yöntemlerle, günümüz dijital dünyasında ortaya çıkan yeni tip sanal toplulukları, dijital kültürü, yeni iletişim biçimlerini anlamak için de geçerli güçlü bir araç kutusu sunduğunu söyleyebiliriz. Hepimiz içine doğduğumuz yaşam biçimlerinin, inanışların, kabullerin izlerini taşıyarak yeni bir mecrada buluşuyor, yeni bir dil ile anlaşıyor, paylaşıyoruz. Bu yeni toplulukların mevcut kültürlerin önyargılarından arınmış bir şekilde daha eşitlikçi ve daha adil olması farkındalıktan geçiyor ve antropoloji bunun için de iyi bir zemin sağlıyor.

Sözün özü: Bilgi güçtür. Paylaşırsak güçleniriz…