Ana Sayfa Blog Sayfa 66

Kadın ve yazar

0

Ben yazar değilim! Günümün çoğunu her şeyden kısarak, yapacağım diğer işlere gerektirdiğinden çok daha az vakit harcayıp zamanımın çoğunu yazarak geçirmiyorum. Daha verimli yazılar elde etmek için saatlerimi, günlerimi, ya da daha uzun vakitlerimi vermiyorum. Sadece kendim yazmak istediğim zaman, kendimi dinlediğim ve içime doğru yolculuk yaptığım zamanlarda yazıyorum.

Fark ettim ki daha çok yazmak, tüm bu uzun aralıklarda harcadığım küçük zaman dilimleri çoğaltmak istiyor ve elimde olmayarak bunu yapamıyorum. Evet, yeri geliyor kendimi, iç sesimi dinleyecek ve bu işe daha çok zaman harcayacak vakti bulamıyorum. İlk başlarda bana özel bir sorun gibi görsem ve bu konuyu kendi zamanı yönetemeyişime bağlasam da, sonraları fark ediyorum ki pek de bana özel bir durum değil. Günümüzde hele ki toplumsal ve kişisel olarak, akıl ve bedenen çok fazla bölünen ve birçok yere yetişmeye çalışan bir kadınsan bu çok daha zor.

Zamanla bu düşüncem daha da gelişiyor ve beni aşıp benim gibi olan ama sorumluluk bakımından benden kat be kat fazlası olan kadınlar canlanıyor gözümün önünde. Yazmak isteyen, kendini ifade etmek için, rahatlamak için, birilerine yazdıklarıyla dokunmak için.. Amaç ne olursa olsun yazmak isteyen ama bunu bir türlü başaramayan kadınlar geliyor gözümün önüne. Yazmak isteyen bir anne geliyor. Çocuğunun peşinden koşmaktan yılmış, çoğu herkes tarafından basite indirgenen ama başlı başına bir meslek grubu olmaya değer ev işlerinden, ev hanımlığından yorulmuş, bırakın yazmayı kendine bakmaya dahi zaman bulamayan bir anne. Çalışan bir kadın geliyor bu sefer. Tüm gün işte yorulmuş erken ayrıldığı bir iş dahi olsa da eve dolu bir kafayla gelmiş, dinlenmesi gerektiği vakitlerde de o kafayla kendi beyni ve bedeni altında ezilen bir kadın geliyor. Şartlar ne olursa olsun, kendi de eşi de çalışsa da eve geldiği zaman bir de eşine ve evine olan vazifelerini (!) yerine getirmesi gerekiyor. Yorulmasının bir önemi yok çünkü o bir kadın ve eve geldiğinde tüm o işleri kendi başına yapabilecek enerjisi kıyılarda köşelerde kalmış olmalı. Hele ki bir de hem çalışan hem anne olanlar var ki bu saydıklarımın çok daha fazlasıyla geliyorlar karşıma. İş stresi, yorgunluğu; çocukların sorumluluğu; ev için yerine getirilmesi gerekenler bir yana bir de başka başka şeyler çıkıyor ortaya. Sosyallik ve sosyal baskılar, maddi durum yetersizliği; akraba, komşu, iş arkadaşı, eş dost ilişkileri ve bir de her şeye rağmen zaman ayırman gereken bir eş. İnsanın tüm bunlar altında kendine ait hissettiği bir alanı ve zamanı olmuyor maalesef.

Tüm bunlar gerçekleşiyor ve bu döngü devam edip duruyorken kadın, durmaya vakit bulamıyor. Durmaya; ne yapıyorum, neredeyim, ne zamandayım ve kimlerleyim demeye vakit bulamıyor ki yazsın. Bu sorumluluklar toplumun ve oturmuş kalıplaşmış bir geleneğin başyapıtı. Kadının omuzlarına yüklenmiş ve esas kadın olabilmek için kendinden fedakarlık etmesinin olağan hatta şart olduğunu gösteren bir yük. Kadının vazifesinin ev ve annelikten öteye gidemeyeceğini, gitmemesi gerektiğini savunan ve bunu yüzyıllardır benimseten bir düşünce. Erkeğin ve kadının görevleri bunlar bunlar diye kestirip atan bir kanun. Kendinden ödün vermeyen, verdirtmeye çalışanları yoran, yıpratan ve bu akışın içinde kaybeden bir sistem. Tüm bu saydıklarım arasında da elinde kalem kağıt iki kelime yazmaya çalışan bir kadın var. Her şeye yetişen ama bulduğu ilk dinginlik anında da kaleme sarılan bir kadın. Bu, işte bu yazmamı tetikleyen ilk şeydi. Yazdıkça gelişen, kendini daha çok bulan bu kalemi ileriye taşımak; yanında daha fazla kalem bularak, çoğalarak bu sistemi, düşünceyi, kanunu, yükü değiştirmek hatta yıkmak. Biz her şeyi başarabilen, her şeye yetişebilen güçlü kadınlar bunu yapabilir. Nesillerce aktarılan bu şeyi bizim elimizden geçerken şekillendirip bizden sonrakilere daha farklı aktarabiliriz. Farkındayız ve yapabiliriz. Bu yüzden ki o kalemi hiçbir zaman bırakmayacağız.

Yazar olmasak da, büyük kitlelere ulaşmasak da, sadece ve sadece kendimiz için yazacağız ve alışılagelen bu düzeni değiştirmek için yapılan bu yola kendi adımımızı atacağız!

 

Şarbon nasıl bulaşır?

0

Dikkat, bu başlık hinlik içerir. Şarbonun nasıl bulaştığını da, nasıl anlaşıldığını da, belirtilerinin kaç günde ortaya çıktığını da bilmiyorum. Olur ya, gerçekten şarbon hakkında bilgi almak için sayfaya tıkladıysanız aradığınızı bulamayacaksınız, baştan uyarmak isterim.

Şimdi gelelim uyarmak istediğim diğer konuya. “Şarbon nasıl bulaşır?” sorusunu Google’a sorduğunuzda da aradığınızı bulamayacaksınız! Çünkü eğer aklıselim bir insansanız, muhtemelen sağlıklı, güvenilir ve net bir bilgi arıyorsunuz konu hakkında. Peki şu anda şarbon ile ilgili başlıklar nasıl çoğalıyor? Web siteleri Google aramasında nasıl sıralanıyor? Veteriner hekimler ve tıp doktorları bir olmuş, halkı aydınlatmaya mı çalışıyor mesela? Keşke öyle olsa!

İşin aslı pek öyle değil.

Nasıl olduğunu dilim döndüğünce izah edeyim:

Bir anda ülke gündeminde şarbon gibi ölümcül bir hastalık tehlikesi beliriyor. Üstelik Kurban Bayramı gibi, her kesimden insanın etle epey haşır neşir olduğu bir dönemden hemen sonra. Hastalık, resmi makamlarca korkunç boyutta yansıtılmasa da; fısıltı gazetesi daha farklı çalışıyor. Neyse ki herkesin elinde akıllı telefon, herkesin evinde bilgisayar ve herkesin her şeyi danıştığı yüce Google var! Google’a sorular düştükçe, arama motoru optimizasyonu yani SEO uygulamalarından anlayanların iştahları kabarıyor. Tıpkı seçimden günlerce önce “2018 Genel Seçim Sonucu” aradığınızda yüzlerce farklı siteyle karşılaşmak gibi… Seçim yapılmamış, dolayısıyla daha neyin sonucu? “2018 genel seçim sonucu için bu sayfayı takip edin… 2018 genel seçim sonucu için beklemede kalın…“  gibi boş bir şeyler okumak için tıklamış oluyorsunuz sayfayı sadece. Üniversite sınav sonuçlarında ya da çok izlenen dizilerin finallerinde de durum böyle.

Neyse şarbon diyorduk. Siteler bol bol tıklanmak, deyimi yerindeyse şarbonun ekmeğini yemek için içerik aramaya başlıyor. İyi haber; şarbon hakkında zamanında birileri yazıp çizmiş. Kötü haber; yazanların uzmanlıkları, bilgi birikimleri ve bilgilerin geçerliliği tartışılır. Olsun varsın, artık cennetten düşen ilk bilgi taneleri bunlar. Genç içerik yazarlarına referans olacaklar. İşte bu kadar! Çoğu ajans için özgün içerik, bir kaynaktaki bilgilerin kelime sıralamasını değiştirmekten ibaret. En çok aranan anahtar kelimeleri aralara serpiştir, ilgili yerlere link ekle, oldu bu iş! Bol bol ziyaret edilmeye hazırsın. Karşındakinin vaktini ve hatta sağlığını çalmışsın, kimin umrunda?

Niyetim kötü niyet aramak değil. İçerik yazmak, geçerli bir gelir kazanma yöntemi. Web sitesi işletmek de öyle. Ayrıca saglikmelegim.net, amandoktorcanimdoktor.com ya da pembiskadinlar.org gibi web siteleri zaten daha isimden kendilerini ele verip; herhangi bir uzman adı da vermiyorlar. Belki de uyanık olmak okuyucuların görevidir, bilemem. Gel gelelim; gazetelere ait web sitelerinde bile durum çoğunlukla böyle. Kaynak sıkıntısı çok büyük ve kelime sayısı üzerinden para kazanan içerik yazarları ile çark dönüyor. Bir cümle fazla yazmak için biraz da kendi kafasından içeriğe ekleme yapan yazar; o anda yaratabileceği infiali görmüyor. Beriki, “Hangi doktor söylemiş bunu?” demeden sitesine yapıştırıyor. Oysa sağlık içeriğinden bahsediyoruz, rüya tabiri değil ki bu…

Peki ne yapmak lazım? Özellikle sağlık takıntısı olanlar için hayat iyice zor. Her kafana takılanı bir doktora sorsan olmaz, sormasan gönül razı değil. Google da oradan resmen göz kırpıyor! Hemen olacak iş değil ama, belki kesin çözüm arama motorlarının kullandığı algoritmanın değişmesinde. Google dahiyane fikrimi duyar da imana gelirse; sosyal medyadaki “mavi tik” gibi bir onay mekanizması getirebilir sağlık sitelerine. Aramalarda onaylı hesaplar ön plana çıkabilir. Daha yakın tarihli bir çözüm olarak Sağlık Bakanlığı işe el atabilir; sitesini interaktif kullanıp soru cevap yapabilir, en azından doğru bulduğu linkleri referans verebilir. Akıl akıldan üstündür tabii, bilen söylesin; sahi bu bilgi kirliliğinde hayatta kalmak için ne yapmak gerekir?

 

 

İlgili yazı:

“Ey internet, yavrumun nesi var?”

Bir film çekti, hayatı değişti: Andaç Haznedaroğlu

0

İlham Veren Topuklar’ın bu bölümünde, son filmi “The Guest” (Misafir) ile Suriyeli göçmenlerin yaşamına ışık tutan yönetmen Andaç Haznedaroğlu’nu konuk ettik. 90’lı yıllardan beri Türkiye’de dizi ve sinema sektörünün içinde yer alan, Deli Yürek, Samanyolu ve Hayat Bağları gibi birçok dizinin kamera arkasında bulunmuş; filmleri uluslararası festivallerde yer almış bir yönetmen olan Haznedaroğlu, tutkusunun peşinden gitmesiyle hayata bakışının ve mutluluğu tanımlayışının nasıl değiştiğini son filmi üzerinden anlattı.

Hazırlık aşaması üç yıl süren ve bugün gösterime girecek olan The Guest, Haznedaroğlu’nun Suriye sınırında bizzat yaşadığı deneyimlerden, Suriyeli kadınlarla ve çocuklarla kurduğu bağlardan ve bütünüyle gerçek hikâyelerden beslenmiş bir film. Haznedaroğlu ile filmin yapım sürecinde neler yaşadığını, filmin nasıl şekillendiğini ve Türkiye’de bir kadın yönetmen olarak neler yaşadığını konuştuk:

The Guest, tutkusunun peşinden giden bir kadının eseri. Nasıl bir tutku sizi bu filmi çekmeye yöneltti?
Yaklaşık 4 sene önce İstanbul’da arabada giderken önümüze bir kadının kucağında ağlayan bir çocukla atlaması ile başladı her şey… Kadın bir şeyler anlatmaya çalışıyordu; çocuğun gözyaşlarını hala unutamıyorum. Yanında küçük bir kız çocuğu daha vardı. Çocukla ilgili bir sorun olduğunu anlayınca arabaya aldık, hastaneye götürdük. Hastanelerde çevirmen yok tabii, biz yardımcı olmak istedik ama Suriyeli olduklarından ve kimlikleri olmadığı için hastanede herhangi bir işlem yaptıramıyorlardı. O gece 4-5 hastane dolaştık. Sonradan anlaşıldı ki çocuk ikinci kattan düşmüş, kolu kırık! Biz buralıyız, parası neyse verelim diyoruz, bizim çocuğumuz gibi gösterin gerekirse diyoruz, yok… Arkadaşımla gözlerimize inanamadık. Şu anda bir savaş olsa, dilini bilmediğimiz bir ülkeye gitmek zorunda olsak ne yapardık!

O gece yaşadıklarınız sizi nasıl harekete geçirdi?
O gece biz aslında Suriyelilerin ülkemizde ne kadar zorlandığını birebir görmüş olduk. Ertesi sabah tatil için Bodrum’a gidecektim, vazgeçtim. Dedim ki benim Antep’e gidip bu insanların sınırdan nasıl geçtiğini görmem lazım. Bir kadın ve bir çocuk sınırdan nasıl geçiyor da buralara geliyor, bunu göreceğim dedim. Birkaç gün sonra da Suruç’a gittim.

Orada nelerle karşılaştınız?
İnanılmazdı. Herkes sokaklarda yatıyor, bazı yardım kuruluşları gelmiş ama hiçbir şey yetmiyor, çünkü her gün sınırdan binlerce insan geçiyor. O sıcakta, 50 derece toprakta yalın ayakla sınırın karşısından yaralı annesini, eşini taşıyanları gördük.

Oraya gittiğimin ikinci günü, 200-300 metre uzağımda Kobane patlaması yaşandı.  Yaklaşık 3-4 gün kadar o sınırda kaldım ve çok fazla hikâyeye şahit oldum. Bir yandan sınırı geçip gelenleri çekiyorduk, bir yandan da elimizden geldiği kadar yardım etmeye çalışıyorduk.  Tüm bunları gözümle gördükten sonra ‘insanlar ne kadar da az şükrediyor’ diye düşündüm. Gelen vakalar o kadar acıklı ki… Sizin bizim gibi insanlar onlar da… Savaştan önce Suriye’ye gittiğimde refah içerisinde bir ülke görmüştüm; tüketen, eğlenen, nargileler içen bir Suriyeli profili vardı. Savaş sonrası gördüklerimizse inanılmazdı.

Hikâyeyi yazmaya nasıl başladınız?
O kadar yakından bu hikâyelere şahit olduğumda hayatım değişti. Oradayken bir yandan geceleri yazıyordum, artık kollarım uyuşmuştu… Bir yandan da bir anda o kadar gerçekle karşılaşmak kolay değildi. Yaklaşık bir sene gittim geldim, hikâyeyi toparlamaya başladım. O kadar çok acı vardı ki… Bu noktada, bir senaryo topluluğundan öğrendiğim bir şey bana çok yol gösterdi: “Acıya rağmen insanların ne yaptığını anlatmak zorundasın.”

Neler gördünüz?
3 gün içerisinde her şeylerini kaybeden bir ailenin hikâyesine şahit oldum mesela. Adamın Suriye’de 7-8 tane pastanesi var ve savaştan sonra her şeyini kaybetmiş. Sınırdan geçerken tehdit edilmişler, paralarını, her şeylerini almışlar. Adam buraya gelmiş, iki tencere alacak parası varken yapabildiği en iyi şeyi yapmaya karar verip lokma yapıp satmaya başlamış. Yaklaşık 1,5 sene sonra Aksaray’da kendine bir yer tutup pastane açtı ve şimdi onun yüzündeki gülümseme hiçbirimizde yok. “Mutluyum, çünkü nefes alıyorum; mutluyum, çünkü çocuklarım sağ” diyor. 

Sizin için mutluluğun tanımı değişti diyebilir miyiz?
Mutlu olmak için çok şeye ihtiyacımız var bizim, çıtamız çok yükselmiş. Orada gördüklerimse tam tersiydi. Bir kısmı gerçekten çok zor durumda hâlâ; ancak o insanlar artık her şeyi sıfırladıkları için, nefes aldıklarında mutlu olabiliyorlar. Evet, hiçbir şeysiz mutlu olabiliriz. Bir lokma ekmek yeterli…

Film yapım süreci nasıl başladı?
Yaklaşık 2. senenin sonunda senaryoyu bitirdim, oyuncu ve cast arama işi başladı. Suriye aksanı ile konuşan oyuncu bulma konusunda bu kadar zorlanacağımızı tahmin etmemiştim. Hikâyeyi bir çocuk üzerinden anlattığım için çocuk oyunculara da ihtiyacım vardı. Cast ekibi ile birlikte okulları dolaşıyor, çocuklarla konuşuyorduk. Çocuklara birkaç soru sorduğumuzda anne babalarının nerede olduğunu bilmediklerini görüp, hikâyelerine şahit oluyorduk. Yüzbinlerce annesiz babasız çocuk var bu ülkede…

Bir film çektim, hayatım değişti!

Başrolü bu şekilde mi buldunuz?
7 ve 11 yaşında iki kız çocuğu arıyorduk. Bir yıldan fazla zaman geçmiş, bulamamışız, artık ümidimi kaybetmek üzereyim… En son gittiğimiz okulda bir sınıfa girdim, ‘oyuncu olmak isteyen tahtaya kalkıp öğretmenin taklidini yapsın’ dedim. Bir tanesi çıktı, öyle güzel taklit yaptı ki, bütün sınıf kahkaha atmaya başladı. Biz ekiple birbirimize baktık, sarılıp ağlamaya başladık o anda! Rawan Skef, başrol oyuncusu olarak seçilmiş oldu. İkinci çocuk da biraz sonra gelip kendiliğinden boynuma sarıldı, müdürün kızıymış, tam aradığımız özelliklerdeydi ikisi de…

Ne büyük tesadüf!
Ben iki buçuk sene uğraşmışım, sonunda bir mucize oldu. Ben mucizelere inanmam ama çok çalışır, çok sabredersiniz sonunda olur ya…

Başrol kadın oyuncumuz için de çok uğraştık. Arap dünyasından birkaç oyuncuya çok samimi bir mektup yazdım. Derdimi anlatıp yardımcı olmalarını istedim… Ürdünlü kadın oyuncu Saba Mubarek, orada çok meşhur… O da hayatının garip, umutsuz bir dönemindeymiş, kendisi de Filistin’den kaçmış, annesi de oradan, o da mülteci… Senaryoyu okuyunca ağlamış, telefon açıp ‘ben seninle çalışacağım’ dedi. Bir mucize daha!

Rawan Skef’in hikâyesinin gerçek olduğunu duyduk…
Evet, film sonunda gerçek oldu! Rawan gerçekten de Yunanistan’a kaçtı. Kendisinden aylarca haber alamadım, aramızda çok duygusal bir bağ oluşmuştu, çok endişelenmiştim. Sonradan öğrendim ki annesi ve erkek kardeşi ile birlikte bir grup adam tarafından kandırılmışlar, aile olarak sınırdan geçirilip ortada bırakılmışlar, daha sonra da polis aileyi alıp hapse atmış. Ben onları daha sonra Selanik’te bir kampta buldum. Yunanistan’da da şartlar çok zordu, adam başı yarım battaniye düşüyordu kampta! Şimdi Almanya’da, Bremen’deler. İlk fırsatta yanlarına gideceğim, hikâyemiz devam ediyor.

Film seyircilere bunu anlatıyor mu?
Sonunda çok kısa bir şekilde belirttik ‘bu filmde yaşananlar gerçek oldu’ diye… ‘Bir film izledim hayatım değişti’ dersiniz ya, benim için o kadar gerçekle temas edince ‘bir film çektim hayatım değişti’ oldu.

Nasıl değişti?
Gördüğüm sıkıntıları görsel olarak anlatabilmek çok önemliydi benim için, insanların fikirlerini değiştirebilmek ve “kalıcı sinema” yapmak istiyordum. Akla hayale gelemeyecek zorluklar vardı. Toplamda 4 sene sürdü; adım adım, her aşamasında durup güçlenerek atlattım.

Proje bittikten sonra da o insanlarla bağımı hiç koparmadım. Buradaki yetimler okuluyla sürekli görüşüyoruz. Çevremdeki arkadaşlarıma diyorum mesela şu okula git, şu adrese git, bu çocuğun ihtiyaçlarını karşıla… Böyle bir çevre ve ağ oluştu etrafımda. Benim için en değerli kısmı bu oldu. Bir filmle bunu yapmak çok zor bir şey. Ama bu film bunu başardı.

Bu yolculuk sizi nereye götürüyor sizce?
Bu proje çocuklarla ve kadınlarla ilgili bir şey yapmayı hayatımın bir parçası haline getirdi. Ne iş yaparsam yapayım bunu gözeteceğim. Artık dizi yapmıyorum; sinema filmleri yapıp, mesela bir tane gişe filmi yapıp, bir tane derdimi anlatan film yapıp, aslında kadınlar ve çocuklar için iyi şeyler yapmak istiyorum. Bir çocuğun yetişmesi, iyi okuması… yapabildiğim kadar işte, kimse dünyayı değiştiremez, kimse 7 yıldır süren bu savaşı durduramaz belki ama yangına su taşıyan karınca misali, insanlar için bir şey yapmak derdindeyim…

Bu sektörde kadın olmayı, bu işi bir kadın olarak yapmayı nasıl tarif edersiniz?
Kadın yönetmen olmak, herhalde dünyanın en güzel mesleklerinden bir tanesi. Hem çok duyarlı bir yere sahipsiniz hem de resim olarak, görsel olarak derdinizi anlatabiliyorsanız çok zevk alacağınız bir meslek. Özellikle oyuncularla çalışırken, onların duygularını ortaya çıkarırken, onlarla şefkatle, anlayışla çalışmak, çok tatmin edici bir iş. Mesleğin çok güzel yönleri var.

Erkek egemen bir sektör diyebilir miyiz?
Eskiden daha çok öyleydi, şimdi biraz daha iyi. Biz çok iyi iş bölümü yapıyoruz diye düşünüyorum. Kadın yönetmenler arttıkça, erkek ekip çok saygı duyuyor, evet güç gerektiren kısımları biz yaparız, duygu ve kreatif kısım size ait diyorlar. Bu iş bölümü doğru olduğunda çok güzel şeyler ortaya çıkıyor. Ben bu alanda zorluk yaşamıyorum.

Acaba erkekleşmek gerekiyor mu biraz, yoksa kadın duruşuyla da olabiliyor mu bu?
İlk başta o yanılgıya düştüm. Sert olmaya çalıştım, işe yaramadı. Feminen, yumuşak bir duruşla da o otoriteyi yakalayabiliyorsunuz. Çok güzel bir örnek vardır: Osmanlı’da savaş zamanı zırhların altına ipek giyerlermiş çünkü bir tek ipek oku geçirmezmiş. Sıkı dokunmuş bir ipek, en yumuşak ve en sağlam malzemeymiş. Bir kadının en güzel yanı da bu olsa gerek diyorum, yumuşak ve sağlam olabilmek. Bazen delirip kendimi kaybettiğim yerlerde çok işime yarayan bir bakış açısı bu. O yumuşaklıkla o otoriteyi sağlayabiliyorsanız gerçekten istediğiniz birçok şeyi yapabiliyorsunuz.

Faydayı merkeze koymak önemli.

Oprah’ın ‘yapmak istediğin şeyi yapana kadar yapmak zorunda olduğun şeyi yap’ diye bir lafı var. Siz de “bir gişe filmi, bir tane de yapmak istediğim film yapacağım” derken bunu mu kastediyorsunuz?
Ben 20 yıl dizilerde çalıştım. Bu işi öğrenmek için ve yapmak istediklerimi yapabilmek için 20 yıl bekledim. Cem Yılmaz’ın da bir lafı var, insanlar gelip oyunculuk yapabilecek miyim dediklerinde onlara “ilk 20 yılı zor ama sonrası çok kolay” diyormuş!

Bu röportajı okuyan kadınlara ilham olacağını düşündüğünüz bir öneriniz var mı?
Kadınların hayatlarının bir tarafına faydalı bir iş koymalarını veya bu faydayı koymalarını öneririm. İnsanlar yaptıkları işlerde faydayı ön plana koyduklarında hayat daha verimli geçiyor. Bu film faydalı bir film olacak, 4 yılda ilmek ilmek işlediğim bir eser bu, çok gerçek bir şey. Savaş mahkemeleri kurulduğunda bu bir belge olacak, insanlığın bu dönemi için bir belge olacak bu… Bir tane bile insanın fikri değişiyorsa, ‘bunun böyle olduğunu bilmiyordum’ diyorsa bu film faydalı olmuş demektir. Gerçek her zaman kalıcıdır.

The Guest, 14 Eylül 2018’de gösterime girecek ve yaklaşık 20 sinemada 1 hafta boyunca vizyonda kalacak. Filmin yapımcılığını Andaç Film Yapım, İFP Film ve İD Film üstleniyor. Saba Mubarek, Rawan Skef, Şebnem Dönmez, Yeşim Ceren Bozoğlu, Rıza Akın gibi oyuncuların rol aldığı filmin kadrosunda ayrıca yüzlerce Suriyeli göçmen de yer alıyor.

Antalya Film Festivali’nde “Avni Tolunay Seyirci Ödülü”, Boğaziçi film festivalinde ‘’En iyi film ve kurgu ödülü’’ aldı. Yurtdışında festival yolculuğuna devam eden “The Guest”, son olarak Dublin İpek Yolu Film Festivali ile Malmö Arab Film Festivalleri’nden de “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu” ödülleri ile döndü.

Gerçek bir göç hikâyesi izlemek ve Suriye savaşından sonra yaşananlara sinema perdesinden bakabilmek için filmi kaçırmayın!

Bu röportajı gerçekleştirdiğimiz Pulat Çiftliği’ne misafirperverliklerinden ötürü teşekkür ederiz.

 

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

Regli konuşalım!

0

Dünyada yaklaşık 400 milyon kadın şu anda adet görüyor. Sağlıklı her kadının her ay yaşadığı bu doğal döngü için kullandığımız birçok tabir var ancak herhangi birinin ‘sık kullanılan’ tabir olarak yerleşmemiş olması dikkate değer. Regl olmak, adet görmek, hastalanmak, aybaşı olmak… Dillendirmiyoruz, konuşmuyoruz, bu yüzden sık kullanılan bir tabir yaratamıyoruz bile.

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi ülkemizde de regl olmak ciddi bir tabu. Peki nasıl oluyor da bütün kadınları, hatta insanlığın üreme biçimini doğrudan ilgilendiren bu konu bu kadar ayıp ve pis kabul edilebiliyor?

Adet döngüsünün ne olduğunu basitçe açıklayarak başlayalım: Ergenlik çağında ilk adet görüldükten sonra, eğer her şey normal seyrindeyse, kadınlar yaklaşık 28-32 günde bir tekrarlanan bir döngü halinde adet kanaması yaşar. Ancak adet döngüsü, kanamanın gerçekleştiği birkaç günden daha fazlasıdır. Yumurtlama evresinde vücutta salgılanan hormonlar kadının rahmini hamileliğe hazırlar, rahim duvarı kalınlaşır ve eğer bu evrede gebelik gerçekleşmezse, yaklaşık 14 gün içerisinde rahimde oluşan dokular kanama şeklinde dışarı atılır. Kanamanın başlamasından sonraki yaklaşık 14. günde de tekrar yumurtlama evresine girilir ve rahim kendini hamile kalmaya yeniden hazırlar. Eğer hamilelik gerçekleşirse, lohusalığın bitimine kadar adet döngüsü durur ve rahim, içerisindeki bebeği büyütmek için işlev görmeye başlar.

Bu döngü bu şekilde menopoza kadar devam eder. Sağlıklı bir kadın, hayatının yaklaşık 3500 gününü adet görerek geçirir.

Eski çağlarda kadınlar, Ay’ın döngüleri ile uyumlu olacak şekilde adet görürdü. Dilimizdeki ‘ay hali’, ‘aybaşı’ gibi tabirler de buradan geliyor. Ayın tamamen karanlık olduğu Yeniay evresinde adet kanaması başlar, döngünün 14. gününde gerçekleşen Dolunay’da da yumurtlama evresine girilirdi. (“Ayın 14’ü gibi güzel olmak” deyişi de büyük ihtimalle bununla alakalı olmalı!) Yapay ışıkların olmadığı zamanlarda Ay’la, ayın ışığıyla ve doğanın döngüleriyle uyum içerisindeyken, bütün kadınların döngüleri de birbiriyle uyumluydu. Hatta bazı kültürlerde kadınlar, kanamanın gerçekleştiği günlerde rutin görevlerinden uzaklaşır, bir arada zaman geçirir ve dinlenirlerdi.

Adet döngüsünün devamlılığını sağlayan hormonlar, kadınların yaratıcılığını, ruh halini, enerjisini doğrudan etkileyebiliyor. Bu döngülerle uyumlu yaşayabildiğimiz zaman; dinlenmemiz gereken zamanda dinlenip, harekete geçecek enerjiyi topladığımızda aktifleşebildiğimizde, adet döngüsü bir sorun olmaktan çıkabiliyor. Adet görmek, kadın doğurganlığının bir parçası olarak kabul edildiğinde gayet kutsal ve önemli addedilirken, tarihin bir yerinde bir şeylerin yanlış gitmesi sonucu pis ve ayıp olarak addedilmeye, tabulaşmaya başladı.

Bilin bakalım tarihin neresinde neler yanlış gitti de kadınların üreme döngüsü aşağılanmaya başladı?

Toplum yapısı kadını ötekileştiren, aşağılayan bir sisteme doğru evrilmeye başladığında, kadın bedeninin en doğal işlevleri hakkında da atıp tutmaya başlayan patriyarka, adet gören kadını da susturmayı ve hatta toplumun dışına atmayı başardı.

Dünyada hâlâ bazı kültürlerde adet gören kadınlar toplumdan uzaklaştırılıyor. Anadolu’da bile ‘adet gören kadının yoğurduğu hamur kabarmaz’ benzeri inançlar yaygın.

Adet gören kadınlar zaten hamur yoğurmak istemeyecekleri için mutfaktan uzak duruyorlardı! Ancak bir şekilde, bedenimizde durmadan devam eden bu döngü ile ilgili bilgelikten uzak kaldık, onun hakkında konuşmaya utanır olduk.

Şimdi ısrarla ‘regli konuşalım’ dememizin, bir kadın platformu olarak bu meseleyi dert edinmemizin sebebi de bu. Konuşmuyoruz, çünkü konuşturulmuyoruz. Birileri bunun ayıp ve pis olduğunu düşünüyor diye kendi bedenlerimize ve kendi doğal döngülerimize yabancılaşacak değiliz. Hayatımızın en aktif yıllarında her ay yaşadığımız doğal ve sağlıklı bir süreci kabullenmeden ve ifade edemeden yaşamaya çalışmak, kadınlığımızla ilgili birçok sorunu beslemeye devam edecek.

Biz bu sene, dert edindiğimiz birçok konu ile beraber, kadınları adet döngüleri hakkında da konuşmaya davet ediyoruz. Değişim küçük adımlarla başlar, biz kadın olmaktan utanmayı bıraktığımızda, büyük bir değişimin bizimle başladığını görmemiz uzun sürmeyecek.

 

Yemekte Ne Var?

3

En çok duyduğum sorulardan biri olan ‘Evlilik ne zaman’ı atlatmamın üzerinden henüz çok az zaman geçmişti ki yeni bir soru gerçeği ile yüzleştim, üstelik bu kez çalışmadığım yerden geldi; ‘Ee nasıl gidiyor evlilik? Yemek yapıyor musun?’

30 yaşını çoktan geride bırakmış, yıllarca yalnız yaşamış, işlerinde güçlerinde iki insanın yemek yapamadıkları için aç kalmaları gibi bir ihtimal olmadığına göre bu soru bizi başka bir yere götürmeye çalışıyor olsa gerekti. Dünya üstünde hiçbir erkeğin bu soruyu duymadığına ne kadar eminsem, soruyu soranların hemen hepsinin kadın olmasına da bir o kadar şaşkınım. Cevap diye kurduğum ‘Aman yapıyoruz işte bir şeyler’ cümlesindeki ikinci çoğul şahıs kullanımından pek hoşlanmayanların tamamının kadın olmasına ise artık çok normal geliyor zira hepimiz biliyoruz ki kadınların içine tıkılmaya çalışıldıkları kalıpları dökenlerin birçoğu başka kadınlar.

Carrie Bradshaw’un Sex and the City’de sıkça kullandığı gibi ben de merak etmeden duramadım, biz ne ara kadınların birer mutfak robotu olmasını bu kadar normalleştirdik de en aldırmaz görünen kadının bile sonsuz bir vicdan azabına mahkûm olmasına yol açtık? Yine Sex and the City’de Carrie fırınını ‘fazla ayakkabılarını koyduğu bir yer’ olarak tanımlar. Bundan 20 yıl önce çekilen bir dizide bile bunun sıradan olduğu yerler varken biz nasıl taa 20 yıl sonra hala yemek yapmayı en temel kadınlık görevlerinden biri görmeye devam ettik?

‘Kocam asla tek çeşitle doymaz, bir zeytinyağlı bir etli yemek olmadan sofraya oturmaz’ diyen bir kadına ‘Kendisi mi yapıyor peki her gün iki çeşit yemeği?’ diye sormak yerine yemek tarifleri vermeye devam ettiğimizde mi yoksa o kadının bununla bir de gurur duyduğunu fark ettiğimiz halde bunda bir problem yokmuş gibi davrandığımızda mı yaptık ilk hatayı? ‘Oğlum bugüne kadar bir çay bile koymamıştır’ diye övünen bir anneye ‘Peki sence bu normal mi?’ demeyerek mi yoksa evde her işi kızımızla yaparken oğlumuzdan sofraya bir tabak koymasını bile istemeyerek mi destek verdik bu sonsuz çarka? ‘O hoo şimdikiler de kadın mı, her bayram baklavayı kendimiz açardık’ hikâyeleri tatlı geldiğinde mi canını yaktık başkalarının, ‘Ben çektim o da çeksin’ cümlesini kurduğumuzda mı? Peki, bunun değişmesi gerektiğini düşünüyor muyuz gerçekten?

Kadınların değişimi de özgürleşmesi de yine başka kadınlarla olacak. Oğullarını saygılı ve vicdanlı yetiştiren annelerle, o annelerin yetiştirdikleri çocukların büyütecekleri başka çocuklarla doğacak daha güzel bir gelecek. Tüm kadınlara canları ne istiyorlarsa onu yapabildikleri ve bunun için hiç vicdan azabı çekmeyebilecekleri günler ve o günleri ancak kendi çabaları ile getirebileceklerine dair bir inanç dilerim.