Ana Sayfa Blog Sayfa 63

Bir Güzellik Yarışmasının Düşündürdükleri

1

Geçtiğimiz haftalarda yapılan Miss Turkey 2018 güzellik yarışması öncesi Hürriyet gazetesi yazarı ve aynı zamanda yarışmanın jüri üyelerinden biri olan Cengiz Semercioğlu, yarışmacıları tanıtmak amacıyla kampı ziyaret etmiş ve tabii bu arada da onların genel kültür seviyelerini ölçmek için birkaç soru sormuş. Sorular ‘Orhan Pamuk’u tanıyor musun?’, ‘Türkiye’nin sınır komşuları hangi ülkelerdir?’, ‘Cumhuriyet kaç yılında kuruldu?’ gibi normal şartlarda hemen herkesin rahatlıkla cevap verebileceği sorular ama işte ya heyecandan ya da gerçekten bilmediklerinden bu sorulara cevap veremeyenler olmuş aralarında. Olamaz mı? Olabilir. Ama bu anlayışı ancak söz konusu güzel bir kadın olmadığında gösterebiliriz.

Cengiz Semercioğlu’nun güzellik yarışması katılımcılarına yaptığı bu mini bilgi yarışması ne ilk ne son aslında, zira güzel bir kadının aynı zamanda zeki ve bilgili olmasının imkânsızlığını ispatlamaya ant içmiş bir dünyada yaşıyoruz. Güzellik yarışmalarını manalı bulan birisi değilim ama isminden de çok net anlaşılacağı gibi buraya katılan bir kadının temel iddiası güzel olması, bunun dışında hiçbir şey değil. Miss Turkey 2018 özelinde konuşmak gerekirse, bu gencecik kadınların hepsi eğitimini sürdürüyor bu arada, birkaç yabancı dil biliyorlar ve gayet aklı başında konuşuyorlar. Bir güzellik yarışmasına katılmak için bunu yapmak zorundalar mı peki? Değiller. Yine de güzel bir kadının aynı zamanda kafasının da çalışabileceğine inanmamız için bize bu yetiyor mu? Yetmiyor. İlla Cumhuriyet’in ilan edildiği tarihi bilemesin de gülelim, Orhan Pamuk’u tanımasın da eğlenelim istiyoruz. O röportajı okuyanların da bir kısmı Orhan Pamuk’u tanımıyor belki ama ne gam, onlar genç ve güzel kadınlar olarak çıkmamışlar karşımıza, onların zayıf bir noktasını aramamıza gerek yok. Hiçbir erkek model seçme yarışmasında veya çok yakışıklı bir erkeğin karşısında ona Türkiye’nin sınır komşularını soran birini görmediğimi ise eklemeye gerek bile duymuyorum.

Güzelse aklına, akıllıysa güzelliğine, iyi bir iş kadınıysa anneliğine, evde çocuk bakıyorsa profesyonel işler de yapabileceğine, arada ağlıyorsa aslında çok güçlü olabileceğine, hep güçlü görünüyorsa aslında ne kadar duygusallaşabileceğine bir türlü inanmadığımız, sınıflandıra sınıflandıra bitiremediğimiz bu kadınlar değiştirecek elbette bir şeyleri. Tıkır tıkır topuklu ayakkabılarının üstünde süslü püslü kıyafetleriyle de anlatacaklar kendilerini en ciddi ortamlarda, sıfır makyaj ayakta lastiklerle girdikleri bir toplantıda da savunacaklar inandıkları ne varsa; olması gerektiği gibi davrandıkları için takdir beklemeyen ve tam da bu yüzden sevdikleri, sayısının artmasını diledikleri erkeklerle birlikte elbette. Ve tabii ki ‘dünyayı güzellik kurtaracak’, yarışması olsa da olmasa da.

 

 

No hashtag!

0

Bundan on sene evvel idealist bir şube müdürüm vardı. İlçeye atanan biz  stajyer öğretmenlere karşı ayrı bir ilgisi vardı. Hayır bu ilgi genç ve  bekar olmamızdan kaynaklı değildi elbette. Süreci anlatmak, tecrübelerini aktarmakla ilgiliydi heyecanı. Eğitimlerimize bizzat katılıyor, birebir ilgilenip her birimizi tanımaya çalışıyordu. Bana bir gün dedi ki; “Büşra, hiç isminden rahatsızlık duyduğun oldu mu? Sen muhafazakar değilsin.”

İsmimin üzerimde bir etiket olduğunu tahmin edebiliyordum ama çok da dert etmiyordum. Kendi arkadaş çevremdeki insanlarla tüm etiketlerden bağımsız, tüm ideolojilerden sıyrılmış bir dostluğumuz vardı. O gün, o etiketin varlığı benim için kanıtlanmış oldu. Benim ismim Büşra ise, ben kesin dindar bir çevrenin insanıydım. Kimilerine göre bu muhafazakarlık demek. Bence dindar olmak başka, muhafazakar olmak başka, o ayrı konu.

Sosyal medya çıkana kadar  kimse yüzüme ‘gerici yobaz’ demedi. Sümeyyelerin ne işi var konserlerde diyen duymadım. Sokakta “Cehennemde yanacaksın şişkooooo!” diye feryat figan bağıran tipler de görmedim. Yani evet, belki örnekleri vardır, belki yaşayan vardır ama çoğunluk sosyal medyada olduğu kadar gerçek hayatta insanların yüzüne hakaret etmeye cesaret edemiyor. Şube müdürüm büyük ihtimalle aramızdaki samimiyete dayanarak öyle bir şey söylemişti. Ben de samimiyetinden dolayı alınmadım.

Ama sosyal medyada işler farklı, tanımıyorsun, samimiyeti daha çok sorguluyorsun, tanınmadığın zaman tek tıkla istediğinin hayatına dahil olup,istediğininkinden çıkıyorsun. O biçim stalk!

Sosyal medyada tanınmazlık bir cesaret kaynağı. Hashtag olayı fazla olaylı bu arkadaşlarda. Bayağı ciddiye almışlar, insanı insafsızca etiketliyorlar, sürekli etiketliyorlar efendim durduramıyoruz!

Başörtülüye, başörtüsüze, Sümeyyelere, Büşralara, inançsıza, yazara, çizere, sanatçıya, annelere, her türden insana nefret kusuyorlar. “Sümeyyeler de şöyle canım… Bu inançsızın camide ne işi var…” gibisinden.

“Bir grup insan kızgınlığının ve düşmanca eğilimlerinin bilincindedir. Üstelik bazı insanlar kızgınlıklarını sever bile. Bu duygunun sürekliliğini sağlamak için ipuçları ararlar ya da ortam hazırlarlar. Kızgınlığı sevmek ilk bakışta anlamsız bir tanım gibi gözükebilir. Ancak, gerçekten de bazı insanlar yalnızlıklarını ve boşluklarını gidermede kızgınlık duygusunu uyuşturucu bir madde olarak kullanır ve diğer insanlara karşı yaşadıkları öfke sayesinde kendileriyle yüzleşmekten kaçınırlar.” diyor Engin Geçtan.

Yine diyor ki; “Kimse siyah ya da beyaz olarak nitelendirilemez. Aslında hepimiz grinin tonlarıyız. Kimimiz daha koyu, kimimiz daha açık.”

İnsanlar günahlarıyla sevaplarıyla yaşamaya devam ediyorlar, farklı olanla arkadaşlık kurmaktan,farklı olanı öğrenmekten vazgeçmiyorlar. Bir grup insan ise öfkesine bir uyuşturucu gibi bağımlı olmuş. Tutuculuk dediğimiz tam da bu aslında. Kendini, kendi değerlerine kapatıp, farklı olandan nefret etmek. Sosyal medyada da olsa, gerçek hayatta da olsa insan insandır, toplum toplumdur. No hashtag!

 

 

Türkiye’de feminizmi canlandıran kadınlardan: Şirin Tekeli

0

Türkiye’nin ilk feministlerinden biri olarak anılan Şirin Tekeli geçtiğimiz sene aramızdan ayrıldı ama eserleri, fikirleri ve yaşam öyküsü bizlere ilham olmaya devam ediyor…

Feminizm kavramı Türkiye’de yeni yeni telaffuz edilmeye başlanmışken yaptığı çalışmalar, çevirdiği ve yazdığı eserler ile feminist hareketi beslemiş, yüzlerce genç kadını cesaretlendirmişti. Şirin Tekeli bugün aramızda değil ancak ülkemizdeki feminist hareket, ona çok şey borçlu…

Şirin Tekeli kimdir?

Şirin Tekeli 2018’de 74 yaşındayken aramızdan ayrıldığında, ardında birçok akademik eser, Türkçe’ye çevirdiği 25 kitap, kuruluşunda yer aldığı topluluklar ve dernekler bıraktı. Darbelerin ve siyasi çalkalanmaların gölgesinde geçen yıllarda ömrünü dert edindiği meselelere adayan Tekeli, aynı zamanda Türkiyeli kadınlar için bolca umut ve ilham bıraktı bizlere…

Şirin Tekeli, 1944 yılında Ankara’da doğdu. Ankara Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1961 yılında Hukuk Fakültesi’nde okumak üzere Paris’e gitti. Süregiden Cezayir Savaşı yüzünden yaşanan kargaşanın içinde rahat edemeyerek şehirden ayrılmaya karar verdi. Yönünü Lozan’a çevirdi ve burada Sosyal ve Siyasal Bilimler bölümünde okumaya devam etti.

1967 yılında eğitimini tamamlayarak Türkiye’ye döndü ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi bölümünde asistan olarak görev yapmaya başladı. Aynı dönemde Lozan’da tanışmış olduğu Ahmet Tekeli ile evlendi.

1973’de ilk eserini “David Easton’un Sistem Teorisine Katkısı Üzerine Bir İnceleme” adıyla bir doktora tezi olarak hazırladı. 1978 yılında ise ‘kadınların siyasete katılımı’ konulu doçentlik tezini teslim etti.

Üniversitede çalışmaları devam ederken, 1975’te, Tüm Üniversite, Akademi ve Yüksek Okullar Asistanları Birliği’nin (TÜMAS) kuruluşunda yer aldı. Bu birliğin toplantılarında yer alan kadınlar olarak ‘kadın meselesini’ konuşmaya başladıklarını anlatan Tekeli, henüz feminizmin telaffuz edilmediği yıllarda ‘neden toplantılarımızda bizim sesimiz daha az çıkıyor?’ diyerek aydınlar içerisinde bile cinsiyet eşitliğinin varlığını sorgulamaya başlamıştı. 1979’da TÜMAS dahilinde bir kadın komisyonunun kuruluşunda yer alan Şirin Tekeli, kadınların siyasete katılımı konusundaki akademik çalışmalarını da sürdürüyordu.

Ancak tam da o yıllarda, Türkiye’deki siyasi manzara pek iç açıcı değildi. ’80 darbesinin eşiğinde memlekette kadın meselesi konuşmak, kadın hakları için mücadele etmek günümüze kıyasla oldukça zordu…

Darbe sonrası Türkiye’de kadın hareketi şekillenirken

1980 darbesi sonrasında TÜMAS kapatıldı. YÖK’ün kuruluşunun ardından Şirin Tekeli de üniversitedeki görevinden istifa etti. Ancak TÜMAS’a bağlı olarak kurulan kadın komisyonundan arkadaşları ile bağlarını koparmadı, komisyon Yazar ve Çevirmenler Üretim Kooperatifi (YAZKO) topluluğuna dahil olarak aktivitelerini sürdürmeye devam etti.

YAZKO için bir kadın dergisi çıkarmak üzere başka kadınlarla bir araya gelen Şirin Tekeli, feminizm üzerine çalışmaya da bu aşamada başladı.

‘Toplumsal cinsiyet’ ve benzeri birçok kavram, henüz Türkçeleştirilmemişti bile. Feminizmi anlayabilmek için öncelikle feminist eserleri Türkçe’ye çevirerek işe başlayan ekip, çevirdiği tüm eserleri yayınlamamış olsa da Türkiye’deki feminist harekete önemli katkılarda bulundu.

1982 yılında Şirin Tekeli, doçentlik tezini “Kadınlar ve Siyasal-Toplumsal Hayat” adıyla yayınladı.

‘80 darbesinden sonra daha da çalkantılı hale gelen Türkiye’deki siyasal ortamda, artık feminist hareket de şekillenmeye başlamıştı. 1985 yılında Şirin Tekeli, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin uygulanmasını talep ederek Medeni Kanun Reformu mücadelesini başlatan kadınlardan biri oldu.

Bu talebiyle ülkede sesini duyuran Meral Tamer ve Zeynep Oral gibi gazeteci kadınların ve yeni kurulan “Ayrımcılığa Karşı Kadın Derneği”nin de desteğini alarak kampanyayı örgütledi. 4 bin kadının imzasıyla dilekçeler Meclis’e sunuldu. Aynı yıl, 1987’de, “Dayağa Karşı Kampanya” başlatılmıştı. Binlerce kadının katıldığı Dayağa Karşı Yürüyüş’te artık kadınlar, eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı seslerini yükseltebileceklerini biliyorlardı. 80’li yıllarda gerçekleştirilen Kariye Şenliği, Geçici Kadın Müzesi ve Mor İğne Kampanyası gibi etkinliklerde Şirin Tekeli aktif olarak görev almıştı.

1989 yılında Şirin Tekeli, Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın kuruluş çalışmalarını başlattı. 1990 yılında da “1980’ler Türkiye’sinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar” adında Türkiye’deki feminist araştırmacıların çalışmalarının bir araya getirildiği bir derleme hazırladı. Almanca ve İngilizce olarak da yayınlanan kitap, Türkiye’deki ilk feminist eserlerden biri olarak kabul ediliyor.

1997 yılında KA-DER (Kadın Adayları Destekleme Derneği), Anakültür Kooperatifi ve Winpeace -Türk ve Yunan Kadınları Barış Girişimi’nin oluşumunda kurucu olarak yer alan Tekeli, tüm bu çalışmaları yürütürken bir yandan hayatını kazanmak için Fransızca ve İngilizce’den kadın ve demokrasi konulu 25 kitabı da Türkçe’ye çevirdi.

“Karı Kuvvetleri yakıştırması bize iyi geldi!”

Haziran 2016’da 5harfliler’de yayınlanan bir röportajında Şirin Tekeli, 80’li yıllarda kendilerine gösterilen tepkilerden bahsederken, eğlenceli bir anısını da anlatıyor: “Şair Can Yücel bize Karı Kuvvetleri demişti! Can Yücel’le bir gün YAZKO merdivenlerinde karşılaştık. Aramızda hakiki kıvırcık saçlı olan bir tek Şule var ama o sırada afro modası olduğu için, hepimiz saçlarımızı kıvırcık yaptırmışız. Bir dizi aynı model saçlı kadını birlikte merdivenlerde görünce Can Yücel bize karı kuvvetleri adını taktı.”

Dönemin şartları düşünüldüğünde, kendilerine ilginç isimler takılmasına aldırış etmemeleri de takdire şayan. Şirin Tekeli ve aktivist arkadaşları ‘karı kuvvetleri’ yakıştırmasına da gülüp geçmişler, hatta kavramı sahiplenmişler…

“Simone de Beauvoir bizim için çok iddialıydı.”

Aynı röportajında Tekeli, 1982 yılında düzenlenen Kadın Sorunları Sempozyumu için YAZKO’da “Simone de Beavoir’i çağıralım” dediklerinde tepki verdiğini anlatıyor: “Simone o zaman 90’ında, bizde hareketin H’si yok, ne yüzle çağıracağız diyerek itiraz ettim. İlla birisi gelecekse Giséle Halimi olsun dedim. Daha mütevazı olmak gerektiğini düşünmüştüm. Hem o dönem feminist olduğumuz için sürekli Batı kopyacılığı yapmakla suçlanıyorduk. Giséle ise Tunus kökenli, insan hakları uzmanı avukat bir feministti, dolayısıyla bu suçlamayı geçersiz kılabilecek biriydi. Sonradan, bu taktiğin emekleme aşamasında olan bütün feminist hareketler tarafından kullanıldığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım.”

13 Haziran 2017’de Bodrum’da hayatını kaybeden Şirin Tekeli, hala Türkiye’deki kadın hareketinin öncülerinden biri olarak kabul ediliyor. Akademik çalışmaları, yaptığı çeviriler ve örgütlediği hareketler ile ülkemizde feminizmin şekillenmesine büyük katkılarda bulundu, geride kendisi gibi kadın meselesini dert edinen herkese yol gösterebilecek çalışmalar bıraktı.

Yaşadığı ve aktif olarak çalıştığı yılların zorlu şartları düşünüldüğünde, başarıları daha da anlam kazanıyor. Bugün ‘kadın hareketi için ne yapabilirim?’ diyen herkes, her kadın, daha feminizm kavramı ortada yokken eşitlik mücadelesi vermeye başlayan, sesini duyuran Şirin Tekeli’nin öyküsünden ilham almaya devam ediyor.

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

Kıldan tüyden meseleler

0

Yanlış anlamaya müsaitlere önden uyarı: Bu yazı kadınlara kıllı gezmelerini teşvik etmek için kaleme alınmamıştır. Aksine kimsenin kılına tüyüne olumlu/olumsuz karışılmasın diye politik bir duruş sergilemektedir.

Gelelim detaylarına. Konu malumunuz. Kadınların belki de yüzyıllardan beri bu kıl/tüy meselesiyle başı dertte. Kimileri Eski Mısır’dan beri bunun yapıldığını öne sürüyor, kimileri Amerika’nın kültür emperyalizmiyle başladığını iddia ediyor. Tarihsel başlangıç noktası muğlak olsa da güncelliği ortada. Bugün (mucidi tabi ki bir erkek olan) lazer epilasyonla artık kıldan tüyden sonsuza kadar “kurtulma”nın reklamı yapılıyor. Bu kılın tüyün günahı ne bu kadar? Kimi yerlerde fazla terleme/koku yapıyor olması dışında kolda, bacakta kime ne zararı var? İnsan bedeninden neden bu kadar tiksinir?

Argümanlardan biri kadınların “varoluşsal olarak” erkeklere oranla daha az kıllı olduğu ve daha kadınsı görünmek maksadıyla bu yola giriştiği yönünde. İnsan gerçekten hayret ediyor. Herkesten 5 dakikalığına hayatındaki aynı coğrafyada doğmuş kıllı kadınları ve kılsız erkekleri kafasından geçirmesini rica ediyorum. Rica ediyorum fakat kolay değil biliyorum, çünkü hayatınızdaki kadınların gerçek kıllılık oranlarını bilebilmeniz mümkün değil, evrenden gizleniyor. Fakat ben size cevabı vereyim, sayılar aşağı yukarı denk çıkacaktır. Bu yüzdeki kıllar dışında kadın olmakla değil, anatomiyle ilgili bir mesele.

Bence esas mesele tam olarak burada toplanıyor: Kadınlar çiçek olup her şeyleri de pembe olduğundan kıllı da doğmuyorlar. Bugünün post-modernistleri “kıllı gezin anacım, karışan mı var” derken (ki bunu diyenler genelde erkeklerdir) aslında “gizli” karışanlar, kadınların üstündeki bu ağırlığın farkında olmayanlar. Kadınların kıllı gezebilmesi siz erkeklerin kıllı gezebilmesi kadar kolay değil. Bu konuda bir “yasak” olmaması bunun makbul olduğunu da göstermiyor.

Bir diğer argüman “erkekler de epilasyon yaptırıyor artık”. Bunun için yine kapitalizmin kozmetik endüstrisi için erkek müşteri arayışına mı teşekkür edelim? ‘Thanks to biscolata’ mı? Değil. Bu argümanla konu yine sapıyor. Erkeklerden epilasyon yaptırmalarını beklemiyoruz. Kadınlar kendini epilasyon çilesine mecbur hissediyor diye erkekler de hissetsin istemiyoruz, tam tersi erkeklerin hissetmediği gibi kadınlar da hissedemeyebilsin istiyoruz.

Bu liberal ortam argümanında olanlar için, kendi beyin fırtınanıza bacakları kıllı bir erkek gördüğünüzde içinizden geçenlerle, bacakları kıllı bir kadın gördüğünüzde içinizden geçenleri masaya yatırarak başlayabilirsiniz. O tiksinme, başka yere bakma, kafadan geçen “bu kadının amacı ne” cümleleri var ya, işte bütün o hisleri dev bir ağırlık olarak kadının üstüne boca ediyorsunuz, çoğu zaman ağzınızdan tek bir kelime çıkmasa bile, sadece bakışlarınızla. İşte tam da bu yüzden “aman canım istemiyorsa almasın, erkeklerden de alanlar var ayrıca” eşitlemesi beklendiği şekilde dengeleri kurmuyor.

En sevdiğim ve benim için de geçerli olan argüman “kıllı tene krem sürerkenki his hoşuma gitmiyor”. Pürüzsüz bedene temas etmek çok daha keyiflidir, daha çok haz verir. Acaba tüm bu endüstrinin altında yine kadın bedenine temas ederken keyif alması öngörülen erkek hazzı olmasın?

 

(Fotoğraf: Ben Hopper)

Toplanın Bi’ Şi’ Di’cem: Yaşlanıyoruz!

0

25 yaşımda doktora tezimde yaşlılık çalışmaya karar verdim. 25 yaşımda-yaşlılık! Ben hep böyley(d)im işte! Gözümü ileriye bir diker(d)im, ooh orda bin sene yaşa. Şimdi ne olacak da şimdi ne olacak! Yahu bir dur, bak: Şimdi ne oluyor?

‘Şimdi’de kalmak beni çok zorladı.

Muhyiddin Şekur’le maneviyat üzerine gerçekleştirdiğimiz bir sohbette kendisine şu soruyu sordum içimdeki tarifsiz öfkeyle: “Gençlere dünyada huzura ermek için iki şey nasihat ediyorsunuz: yavaşlamak ve şükretmek. Buna gerçekten inanıyor musunuz? (Bak bak.) Herkesin yavaşlaması mümkün müdür?” Benim o yerinde duramaz halimin aksine Muhyiddin Hoca bütün sakinliğiyle cevap verdi: “Evet, gönülden inanıyorum. Bu yola girmekte kararlı kişi bir gün yavaşlamanın keyfine varacaktır. Şimdi varamamışsa zamanı gelmemiş demektir.” Öfkemi yatıştıracağını beklerken daha da kızmıştım: beni anlamamıştı! Bebeklik hikayeleri yerinde duramayan o aşırı hassas çocuk üzerine kurulu Karadenizli Çiğdem nasıl bir Amerikalı gibi yavaşlayabilirdi? Koşturup durmak ruhunda vardı. Çok kızdım, çok yoruldum. Kendimi değirmenlerde öğüttüm. Ve bence bu coşkun dereler gibi çağıldayan ruhumun her bir zerresini yavaşlatmakta epey yol aldım. Yavaşladım ve hatta zaman zaman durdum. Fark ettim. Yine de gözümü o uzaktaki esrarengiz ışıktan alamadım. Tutturdum; ben yaşlılık çalışacağım.  Yaşlılarla konuşacağım, onlarla takılacağım. Orada neler oluyor, öğreneceğim.

Şimdi, bitmek üzere olduğunu umduğum doktora tezimle güzel yaşlanmanın sırlarını araştırıyorum. Gelecek odaklı kalmak ‘öcü ve cıs’ olsa da tedbirli olmak gerektiğine de dikkat çekmek istiyor ve bu satırları kendi yaşlılık hayalinizde dolaşmanız için yazıyorum.

Yaşlanıyoruz.

Bunu bir alarm olarak değil ve fakat doğduğumuz günden bu yana gerçekleşen bir olguyu hatırlatmak için yazıyorum.  Yaşlanıyoruz: 30’larımıza ve hatta 40’larımıza kadar geliştik, büyüdük ama artık doğamız, verdikleriyle yetinmemizi söylüyor.

Şimdi sizleri elinizden tutup büyülü bir tünelden geçirmek istiyor ve sonraki iki paragrafı olabildiğince yavaş/ her bir ögeyi fark ederek okumanızı rica ediyorum: Rengarenk duvarları arasında peri tozları uçuşan, her bir adımımızda seneler geçen gizemli bir koridordan… 30 yıl geçiyor, 40 yıl, 50 yıl… 50’lerinizi geçiyorsunuz, 60’larınızı ve hatta 70’lerinizi… Kalbinizde beliren o ilk duygu ne? Korku, hüzün, pişmanlık, sevinç, heyecan ya da huzur? Gözünüzde canlanan siz nasılsınız? Çaresiz, hasta, pişman, umutsuz, sağlıklı, sevinçli, doymuş ya da huzurlu? Şimdi zihninizde beliren bu imge ve ilk duygularınızla büyülü koridorda yaşlı kendinizi biraz izlemenizi istiyorum. Neler oluyor? Etrafınızda kimler var? Ne ile meşgulsünüz? … (Lütfen burada yazıya ara verin ve yaşlı sizi biraz izlemeye odaklanın. Yettiğini hissettiğinizde aşağıdaki satırlardan devam edin…)

Yeterince büyülendiyseniz elimi yeniden tutmaya hazır mısınız? Geri dönüyoruz. 70’lerinizi geride bırakıyoruz; 60’larınızı, 50’lerinizi… Ve hatta 40’larınızı, 30’larınızı, belki 20’lerinizi… Büyülü koridordan yavaş yavaş / adım adım ilerlerken ve her bir yaşınızı izlerken yaşlı siz için gençliğinizden ve hatta çocukluğunuzdan itibaren neler yaptığınızı; hem kendi içinde çok kıymetli hem geleceğe yatırım olan ‘o gün’ü nasıl yaşadığınızı; bedeninize, ruhunuza ve sevdiklerinize ne yatırdığınızı izliyorsunuz… Hangi görüntüler geçiyor pembe-mavi duvarlardan? Biraz evvel izlediğiniz yaşlıyı ‘o yaşlı’ yapan hangi günlerdi? (Burada da yazıya ara verip imajinasyona vakit ayırmanızı istirham ederim.)

Gönül ister ki her birinizle gerçekten bir araya gelelim ve zihnimizden geçenleri yüz yüze konuşalım. İmajinasyonda beliren güçlü, huzur verici ya da rahatsız edici imgeleri ele alalım… Bu mümkün olmasa da danışma seanslarında kullanmayı sevdiğim bu teknikle bugüne ve geleceğe ilişkin bir nevi farkındalık edinmenizi ümit ediyorum. Bugünü nasıl değerlendirdiğinizi, kendinizle ilgili yatırımlarınızın sizi nereye götüreceğiyle ilgili bir içgörü edinmenizi umuyorum. Yaşlılığın hepimize kısmet olmayacak kadar özel olduğunu gönülden hissetmenizi diliyorum. Bir sonraki yazıda ise gençliğin getirdiği hızdan ve sorumluluklardan uzak, en çok kendimizle baş başa kaldığımız, o hep hayalini kurduğumuz eve taşındığımız zamanların nasıl oluyor da zaman zaman zorlayıcı tablolara dönüştüğünü ele almak istiyorum. Neden bizim kültürümüzde yaşlanmanın bu kadar korkulacak bir şeye dönüştüğünü, yaşçılık (yaşlı ayrımcılığı) dediğimiz yaklaşımın bizi yaşlanırken nasıl toplumdan ve cesaretten uzaklaştırdığını konuşmak istiyorum. Yüreğinize güzel yaşlanmanın her birimiz için mümkün olduğuna dair umut tohumları serpmek, bu tohumları birlikte yeşertmek istiyorum. Siz de bana eşlik eder misiniz?