Ana Sayfa Blog Sayfa 62

İSMEK’ten ebeveynlere yönelik sosyal medya eğitimi

0
Teenagers using cellphones

1996 yılından beri çeşitli branşlarda düzenlediği ücretsiz kurslarla hizmet veren İSMEK, ebeveynler için “Sosyal Medyada Ebeveyn Kontrolü” başlıklı bir eğitim düzenliyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak hizmet veren İSMEK’in çeşitli alanlarda gerçekleştirdiği kurslar, 39 ilçede ve 242 merkezde hizmet veriyor. İSMEK’e ait merkezlerde mesleki gelişimi destekleyen kursların yanı sıra kişisel gelişime yönelik kurslar da düzenleniyor.

Yakın zamanda planlanan “Sosyal Medyada Ebeveyn Kontrolü” programı ise şu anda aktif olarak Gaziosmanpaşa ve Şişli-Mecidiyeköy’deki kurslarda gerçekleştiriliyor. Eyüpsultan’daki merkezde de aynı kursun düzenlenmesi planlanıyor.

Toplamda 16 saat süren eğitimde öncelikle genel olarak internet ve sosyal medya kullanımı ile ilgili bilgiler veriliyor. Çeşitli sosyal medya platformlarının kullanım özellikleri, amaçları, olumlu ve olumsuz yönleri tartışılıyor ve sonrasında özellikle ebeveynleri ilgilendiren sosyal medyada siber zorbalık, uygunsuz içeriklere erişim gibi konular ele alınıyor.İnternet güvenliği ve ailelerin internet kullanımını takip etmesini kolaylaştıracak uygulamalar hakkında da bilgiler verilerek ebeveynlerin özellikle küçük yaştaki çocuklarının internet kullanımını denetleyebilecek hale gelebilmesi öngörülüyor.

Mecidiyeköy’deki İSMEK kurs merkezinde verilecek olan eğitim, 8 Ekim’de başlayacak ve her pazartesi 09:00-12:00 saatleri arasında olmak üzere 12 Kasım’a kadar sürecek. Bir sonraki eğitim ise 19 Kasım’da başlayacak.

Gaziosmanpaşa’daki merkezde verilecek olan eğitim ise önümüzdeki yıl 27 Mayıs’ta başlayacak, 25 Haziran’a kadar Pazartesi ve Salı günleri olmak üzere 18:00-21:00 saatleri arasında gerçekleştirilecek.

Eyüpsultan’daki eğitimin planlaması ise hala sürüyor.

Sosyal Medyada Ebeveyn Kontrolü başlıklı eğitimin detaylarına İSMEK’in web sayfasından ulaşmak mümkün.

 

Facebook gözden düşüyor mu?

0

2004 yılında Mark Zuckerberg tarafından yalnızca Harvard Üniversitesi öğrencileri için kurulan, iki sene sonra ise üniversite dışından da insanların kullanımına açılmasıyla bir anda dünya çapında popüler olan ve 4 sene içinde 100 milyon kullanıcıya ulaşan Facebook, bugün tüm dünyada en çok ziyaret edilen ve kullanılan web sitelerinden biri haline geldi.

2018’in ilk aylarında yapılan araştırmalara göre dünya nüfusunun yüzde 28.5’i aktif olarak Facebook kullanıyor. Ancak toplam kullanıcı sayısı 14 yılda 2 milyar 167 milyona ulaşan Facebook, diğer sosyal medya platformlarının popülaritesinin artmasıyla beraber küçük de olsa bir gerileme yaşamaya başladı.

Facebook kullanım oranlarının özellikle 2015 yılında %20 civarında düştüğü görülüyor. Kullanıcı sayısı olarak hala zirveyi zorluyor olsa da Facebook, gün geçtikçe, özellikle gençler arasında, popülerliğini yitiriyor.

Daha hızlı, daha ‘anlık’ sosyal medya!

Sosyal medya trendlerinin gerisinde kalmamak adına Facebook yönetimi sıklıkla uygulamalarını geliştiriyor, kullanıcı deneyimini kusursuz hale getirmek için devasa bir ekiple çalışıyor. Ancak yine de araştırmalar genç nüfusun Facebook yerine Instagram ve Snapchat gibi uygulamaları tercih etmeye başlamasıyla birlikte ciddi bir düşüş yaşıyor.

Facebook kullanım alanlarını genişletirken, sosyal medya trendleri sadeleşmeye yöneliyor. Tanıdıklarınızla iletişimde kalabildiğiniz bir platform olmasının yanı sıra, haber kaynağı özelliği ile eşinizin dostunuzun paylaştığı günlük iletileri takip etmenizi sağlıyor. Kişisel gönderilerin yanı sıra çeşitli etkinliklerin ve gündem haberlerinin takip edilebildiği bir platform olma özelliği ile öne çıkıyor. Aynı zamanda çeşitli oyunlar oynayabildiğiniz, canlı yayınlar yapabildiğiniz bir mecra olmasına rağmen yine de neden daha ‘basit’ uygulamalar olarak sunulan Instagram ve Snapchat kullanımı yaygınlaşıyor olabilir?

Yapılan araştırmalar özellikle gençlerin içerik kalabalığı içerisinde kaybolmak yerine basit paylaşımların olduğu platformları tercih ettiğini gösteriyor. Instagram’a da Snapchat benzeri ‘Hikaye’ özelliğinin de eklenmesiyle anlık paylaşımlar için bu iki platform daha sık tercih edilir oldu.

18 yaş altı gençlerin sosyal medya kullanımı ile ilgili ebeveynlerin bilinçlenmiş olması ve çeşitli kısıtlamalara gidiliyor olması da bir etken gibi görünüyor ancak yine de istatistiksel olarak diğer uygulamalara yönelim yaygınlaşıyor.

“Facebook’un bir gençlik sorunu var!”

EMarketer firmasının yaptığı araştırmada, 18-24 yaşlarındaki sosyal ağ kullanıcılarının yüzde 83’ünün 2018’de Facebook kullanacağı ve bu oranın 2021 yılına kadar yüzde 81,5’e kadar düşebileceği öngörüldü. EMarketer’in baş analisti Karin von Abrams, Facebook’un bir ‘gençlik’ sorunu olduğunu ifade ederek daha az karmaşık olan sosyal medya mecralarına yönelmenin artacağını söyledi.

We Are Social’ın 2018 yılında yaptığı araştırma ise, Türkiye’de aktif olarak internet kullanan 54 milyon 330 bin kişi mevcut ve 51 milyon kişi Facebook, 33 milyon da kişi de Instagram kullanıyor. Ancak bu sayıların da değişebileceği, gerileyebileceği öngörülüyor. İstatistiklerin dijital pazarlama stratejilerine nasıl etki edeceği ise merak konusu.

 

Şu ikincillik konusu…

0
D7XYNE American Gothic by Grant Wood

Kadınlar evrensel olarak ikincil midir? Önce soruyu açmak gerek. Tek başına şu “evrensel” teriminin bile insanı dünyanın ve evrenin merkezine koyan bir üstünlük kabulünün göstergesi olduğu söylenebilir. Ancak biz bunu bir kenara koyup daha temel başka bir üstünlük kabulüne odaklanalım: Erkeğin kadına olan üstünlüğü. Odağımız kadın olduğu için kadın üzerinden tanımlayacak olursak; kadının toplumdaki ikincilliği, ikincil konuma itilmesi ya da erkeğe bağlı olması. Toplumsal cinsiyet rollerine bağlı eşitsizlikten ve kadına yönelik baskıdan bahsetmek için antropoloji “ikincillik” terimini kullanıyor.

Peki şöyle soralım: Dünyada tüm zamanlarda ve tüm insan topluluklarında, kadın erkek karşısında ikincil midir? İlginçtir ki 1960’larda farkındalıkla başlayan sorgulama sürecinde sorulan ilk soru bu değil, evrensel kabul edilen ikincilliğin nedenidir. ‘Kadın neden evrensel olarak ikincildir?’ sorusuna verilen ilk yanıtlar ise alışık olduğumuz üzere biyolojik açıklamalara sırtını yaslar. Bu biyolojik belirlenimci yaklaşım kadının kas gücünü, hamilelik ve emzirme gibi süreçleri ikincillik için yeterli kabul eder. Bu yanıtlar doyurucu değildir elbette.

“Neden?” sorusuna verilen bilişsel yaklaşımlı yanıtlar da vardır. Bu yapısalcı yaklaşımlar insan zihninin dünyayı ikili zıtlıklarla kavradığı düşüncesinden hareket eder. İyi-kötü, doğum-ölüm, doğru-yanlış, temiz-kirli, güzel-çirkin… Bu yaklaşım esas alındığında en temel ikili zıtlıklardan biri de kadın ve erkektir. Diğer ikili zıtlıklardan farklı olarak görünürde biri diğerinden daha olumlu değildir. Birinin diğerinden üstün kabul edilmesinin nedeni bir diğer ikili zıtlıkla olası ilişkisinde aranır. Doğa ve kültür. İşte Amerikalı antropolog Sherry Ortner da kadının ikincilliğini bu ikili zıtlık üzerinden tartışır.(*)

Bu yaklaşım kültürün insanın doğaya hükmetmesi sonucunda ortaya çıktığı fikrini esas alır. Öyle ya, doğaya hükmederek düzensiz kabul ettiğimiz sisteme düzen vermeye ve onu işlemeye çalışıyoruz. Tarım yapıyor, yemek pişiriyor, doğal kaynakları kullanıyor, şehirler kuruyoruz. Bakarsak bağ oluyor bakmazsak dağ…. Kültür sayesinde sadece dışımızdaki doğaya değil kendi doğamıza, bedenimize de hükmediyoruz. Beslenmeyi, konuşmayı öğreniyor, tuvalet eğitimi alıyor, yıkanıyor, sosyalleşiyor, çoğalıyor ve aile kuruyoruz.

Ortner kadının bedensel fonksiyonları (hamilelik ve emzirme) ve bu fonksiyonları sonucunda üstlendiği sosyal roller (çocuk yetiştirme) ile doğayla ilişkilendirilmiş olabileceğini ileri sürmektedir. Böylece erkek doğal üretim sürecinden muaf olarak yaratıcı enerjisini teknolojiye dönüştürme olanağına sahip olabilmiştir. Kadın yok olan canlılar üretmekle meşgulken, erkek kalıcı teknolojilere imza atmıştır. İnsan bilişi de belki erkeği bu özellikleri ile üstün kabul etmiştir ve ikincillik konusu böylece evrensel boyutta sürekli kılınmıştır.

Ortner kadının da doğanın kültüre dönüşmesinde etkin olduğunu ifade eder. Ancak bunun alt kademe bir dönüştürme olarak kabul edilmiş olabileceğini öne sürer. Ev ölçeğinde bir dönüştürmeden bahsediyoruz. Örneğin evde kadın yemek yapar ama büyük şefler çoğunlukla erkektir. Yani doğadan kültüre üst kademe dönüştürme erkeğin tekelindedir. Ortner insan zihninde erkeğin doğaya hükmeden kültürle eşleştirilmiş olabileceğini ileri sürer. Kültür doğadan üstünse ve ona hükmediyorsa, erkek de kadından üstündür ve ona hükmetmektedir.

Bu eşleştirme insan bilişinin ikili zıtlıklar üzerinden dünyayı anlamlandırmasına yaslanır ancak Ortner’ın da kabul ettiği üzere kadının neden ikincil olduğunu açıklamakta yetersiz kalır. Mutlaka bir eşleştirme yapılacaksa doğa neden kadın yerine saf ve işlenmemiş çocukla eşleştirilmesin? Kadın doğumu ve yaşamı simgelerken erkek neden ve avcılıkla ölümü temsil ederek ikincil konuma itilmesin? Ya da madem kadın çocukların bütün sosyalleşme ve kültürlenme süreçlerinde etkin neden kültürle ilişkilendirilmesin? Sorular çoğaltılabilir.

“Kadın evrensel olarak ikincil midir?” sorusunu “Evet” diye yanıtlamak her zaman bir teslimiyet değildir elbette. Soruyu esin verici bir şekilde “Hayır!” diye yanıtlayan araştırmalar azdır ama “evrensel erkek üstünlüğü” kabulünü tartışmaya açar. Bu soruyu yanıtlamak için antropolojinin olanaklarının zengin olduğu açıktır. İnsanlık tarihine ilişkin zengin varsayımlardan yaşayan topluluklara ait görece güncel gerçekliklere kadar her türlü veriyi antropolojik alanyazında bulabiliriz. Verilerin zengin ve çeşitli olması soruya tek bir yanıt verilmesini garantiler mi? Ne yazık (ve ne mutlu) ki hayır. Ancak sorunun yanıtı evet de olsa hayır da olsa yol haritamız açıktır: Bu eşitsizlik çözülmeli.

 

(*)Is Female to Male as Nature is to Culture? Sherry B. Ortner Feminist Studies, Vol. 1, No. 2 (Autumn, 1972), pp. 5-31

 

İyi uykular çocuğum

2

Gün geçmiyor ki kadınların hayat tercihleri sorgulanmasın. Bakkal amca, eve gelen kurye, patron, sokaktaki teyze, dıdısının dıdısı. Giydiğiniz kıyafetten meslek seçiminize kadar her şeye yorum yapmaya bayılan ve istenmeyen tavsiyeler sıralayan bu insanlar, çocuk yapma konusuna gelince fazladan aslan kaplan kesilip doğmuş ve doğmamış çocuklarınızın avukatı kesiliyorlar. Çocuksuz bir kadınsanız zaten dünden hedefsiniz. Açıklayın bakalım çocuk yapmama kararınızı, sanki yüzlerce kez bunu yapmamışsınız gibi.

Geçenlerde yine çocuk yapmama tercihimi büyük hayretle karşılayıp, “ama neden?” diye kocaman gözlerle soran yeni ofis arkadaşıma dayanamayıp şöyle dedim:

“Doğmamış çocuklarımı o kadar seviyorum ki, onları bu dünyada yaşama çilesinden esirgemeye karar verdim.”

Yeni ofis arkadaşım bana hayalet görmüş gibi bakakaldı. İlk günden keşke bu kadar korkutmasaydım onu. Ne yapabilirim, kendi kaşınmıştı. Ama ben cevabımda gayet ciddiydim.

Hiç oturup derinlemesine düşündünüz mü, insanlar neden çocuk yapar diye? Hayata gözlerini aç, oku, iş sahibi ol, evlen, çocuk yap, emekli ol, öl. Niye böyle bir sırayla yaşıyoruz diye sorguladınız mı hiç? Bana öyle geliyor ki birçoğumuz çok ezbere hayatlar yaşıyoruz. Bazen elimizde olmayan nedenlerden dolayı, bazen de kendi seçimlerimiz sonucu. Ama bazen etrafıma bakıyorum da, hangi plazma televizyonu alacağına bile haftalar süren araştırmalarla karar veren insanlar, hiç ama hiç düşünmeden çocuk sahibi oluveriyorlar. Çünkü bu çok normal bir şey, hayatın bir vazgeçilmezi, yaşamın akışı. Gerçekten öyle mi?

Bir insanı bu dünyaya getirmek sorumlulukların en büyüğü, veballerin en ağırı olsa gerek gibi geliyor bana. Yoktan bir insan oluşturuyorsunuz, Türkiye gibi bir ülkede dünyadaki yaşıtı birçok çocuktan bir-sıfır yenik başlıyor hayata (kız çocuğuysa onu üç-sıfır yapın). Okuyup milyonlarca çocukla rekabet et çocuğum diyorsunuz, yırtınarak üniversiteyi bitiriyor belki, torpili olmadığı için işe giremiyor, sürüne sürüne bir yerlere geliyor. O da evlenip düşünmeden çocuk yapıyor, binbir borçla çocuğunu özel kreşe göndereceğim diye parçalıyor kendini. Bu döngü böyle devam ediyor. Dünyaya geldiğinden beri binlerce hastalık, aksilik, üzüntü, korku, taciz, başarısızlık ve mutsuzluk yaşıyor. Kabul edelim, hayat acımasız, soğuk ve zalim. Bense doğmamış çocuğumu o kadar seviyor ve sakınıyorum ki, onu bu dünyanın her türlü acısından ve zalimliğinden korumak istiyorum. Mutsuzluğu, başarısızlığı, yalnızlığı ve hastalığı asla tatmasın istiyorum.

Peki çocuk yapan insanlar çocuklarından nefret mi ediyor ki onları bu dünyaya getirip acının kucağına atıyor? Tabii ki hayır. Eminim birçok ebeveyn çocukları için en güzel gelecekleri hayal ederek onlara hayat veriyor. Ama bu, dünyanın ve hayatın korkunç yüzünü yumuşatmıyor. Çoğumuzun ortalama hayatlar yaşayıp ölüp gideceğimiz gerçeğini kabul edelim. Bu ortalama hayatlarımızı sürekli acıdan kaçıp zevkleri kovalayarak geçirmiyor muyuz? Ufak bir burun kaşıntısından bile bir an önce kurtulmaya çabalıyoruz. Sürekli daha fazlasını ve daha iyisini istiyoruz, doyumsuz ve tatminsiz doğamızın kurbanı olmaktan kurtulamıyoruz. Takdir edersiniz ki doğmamış çocuğumu bu döngünün içine sokmak ona yapacağım en kötü şey olur.

Biliyorum, diyeceksiniz ki yaşamak her şeye değer ve çocuğumu bundan mahrum bırakmamalıyım. Ama bence yaşamak her şeye değmez. Değer diyoruz, çünkü maalesef çoktan dünyaya geldik ve vaziyeti görmüş olduk. O yüzden bu soruyu çoktan doğmuş bir insana sormanın hiçbir manası yok. Fakat benim henüz doğmamış canım çocuğum bu dünyayı hiç görmedi, ne “kaçırdığını” bilmiyor, asla bilmeyecek. Bilmediği şey onu üzemez, değil mi?

İnsanlar kadar kendini bu kadar ciddiye alan başka bir canlı var mıdır merak ediyorum. Annelik kutsal, hayat kutsal, şu kutsal bu kutsal. Fark etsek keşke, kutsallık diye bir şey yok, tamamen insan hayalinin bir ürünü. Bir tilki doğum yapınca kutsal olmuyor da, niye insan doğum yapınca kutsal oluyor? Sırf biraz daha gelişmiş bir beynimiz var diye kendimizi tahtlara oturtup mertebeler yaratıyoruz.

Tabii bütün bunları yeni ofis arkadaşıma tek tek açıklayamadım. Ama neyse ki yazabiliyorum meramımı, gelişmiş beynim sağolsun. Bazen anneme babama kızıyorum beni bu dünyaya getiriverdikleri için. Bu dünyaya gelirken rızam alınmadığı için. Ama gelmiş bulundum dünyaya, o yüzden kurallara göre oynayıp hayatta kalmaya çalışıyorum. Tek tesellim, döngüyü fark edip kırmış olmak. İyi uykular çocuğum.

 

 

‘Aynı işi yap ama daha az kazan’ döngüsü

0

Ücret eşitsizliği konusu yakın zamanda BBC Çin Editörü Carrie Gracie’nin erkek olan diğer 2 uluslararası editörden daha az kazandığını öğrenip istifa etmesi ile gündemde tekrar yer buldu. Daha az kazanıyor derken, yıllık £50,000’dan fazla bir farktan söz ediyoruz.  BBC, 2018 Ocak’ta istifa eden Gracie’den Haziran’da özür diledi ve geriye dönük eksik ödenen maaşını kendisine ödedi. Eşit ücret için savaşmanın meme kanseri ile savaşından çok daha zor bir savaş olduğunu söyleyen Gracie, tüm parayı cinsiyet eşitliği için çalışan Fawcett Society’e bağışladı.

Pek çok kadının Gracie’de olduğu gibi eşitsizliği öğrendiği gibi istifa riskini alabilecek kadar cesareti ya da birikimi maalesef yok. Ücret eşitsizliğinin etkileri de ömür boyu devam ediyor. Emekli maaşları da aldıkları daha düşük ücretlere göre hesaplandığı için kadınlar ileri yaşlarında da geçim sıkıntısına daha çok düşüyorlar.

Tüm dünyada yapılan araştırmalara göre kadınlar aynı işi yapan erkeklerden, farklı oranlarda olsa da, her ülkede daha az kazanıyorlar.  Belçikalı kadınlar erkeklerden %1,1 daha az kazanarak en şanslı görünüyorlar. OECD ülkelerinde ortalama %15 iken, ABD’de bu oran %19,5. Ülkemizde 2017 TÜİK verilerine göre ise bu oran %20.

Ücret eşitsizliği tüm yaşlarda ve tüm eğitim düzeylerinde yaşanıyor. Eğitim düzeyi arttıkça kadın ve erkeklerin kazancı da artıyor ancak bu kadınların hala daha az kazanmalarını engellemiyor. Genç yaşlarda kadın erkek arasında kazanılan ücretlerdeki fark daha azken, kadınların kariyerleri boyu maaş artışları erkeklere göre daha az olduğu için ilerleyen yaşlarda ücret eşitsizliği de artıyor.

1960’lardan sonra iş kollarındaki cinsiyet ayrımı giderek daha azaldı.  Erkeklerin geleneksel olarak daha yoğun olarak çalıştığı ve daha fazla kazandıran işlere uzun süredir kadınlar da aday. Buna rağmen eğitim, ofis yönetimi, sağlık hizmetleri gibi daha çok kadınlara uygun görülen ve az kazandıran işlerdeki kadın çalışan yoğunluğu ve daha az kazanma döngüsü de devam ediyor. 

İş dünyasında, çocuk sahibi olmak kariyeri etkileyen kişisel bir seçim olarak konumlandırılıyor.  Ancak ebeveyn olmak kadın ve erkekler için çok farklı sonuçlar doğuruyor.  Uzun saatler ve full-time çalışmanın tercih edildiği iş kollarında çocuğuna zaman ayıran çalışan anneler oldukça dezavantajlı konuma düşüyor. Doğum sonrası işe dönmek isteyen çalışan anneler ise motherhood penalty (annelik cezası) ile karşı karşıya kalıyor. Kadına erkekten daha az ücret teklif eden işveren, çocuklu kadına diğer kadınlardan da az ücret teklif ediyor.

Eğitim, iş seçimi, çalışma saatleri ve iş hayatının dışında kalınan süre gibi nedenlerin yanında kadınlara yönelik önyargılar da ücret eşitsizliğini besliyor. 50 yıllık ABD iş gücü datasına bakıldığında daha önce erkek dominant olan sektörlere kadınların girmeye başlaması ile sektördeki ortalama maaşın düştüğü gözlemlenmiş. Yıllar boyu, bir sektörün maaş ortalamasını düşürebilecek kadar az maaş teklif edilmiş kadınlara.

İş dünyası her şeyden önce çalışanlarına eşit davranmanın etik ve yasal bir zorunluluk olduğunun bilincinde olmalı. Şeffaflık ve eşitliğin çalışan bağlılığı ve çalışan performansı üzerindeki etkisi fark edildi. Adil bir ortamda olduğunu hisseden çalışan elinden gelenin en iyisini ortaya koymak için motive olacaktır.