Ana Sayfa Blog Sayfa 59

Helal olsun, aşk olsun

0

Yerel seçimler yaklaşırken; siyasilerin sosyal medya kimliklerinin de büyük önem kazandığı bir döneme girdik. Kendi minik takip listemde, profil resimlerinin yavaş yavaş değiştiğini, “bio” adı verilen tanıtım yazılarının güncellendiğini ve paylaşımların arttığını gözlemleyebiliyorum. Parti lideri, milletvekili, büyükşehir belediye başkanı gibi profesyonel destek alan “büyük” isimler değil de; siyasetin içinde olup sıçrama yapmaya çalışan yerel kadrolar kesinlikle daha heyecan verici. Çalışmalar amatör, arzular şelale, niyetler bariz.

Sosyal medya adı verilen bilgi deryasında; onca eğitici, ilgi çekici, eğlenceli hesap arasında sıkıcı siyaset adamlarını takip ettiğim için benden nefret etmeyin. Bir konuya dikkat çekmek için kendilerine alıcı gözle bakmak niyetim. Ne zaman ki yerel bir yöneticiye Instagram’dan ulaşmaya çalıştım; ben de o zaman uyandım.

Neden ulaşmak istediğimden kısaca bahsedeyim: Telefondaki yetkililerle bir türlü çözülmeyen bir şikayetimi görünür kılmak istiyordum. Her sabah bebek arabasıyla kullanmak zorunda olduğum alt geçidin asansörü bozuktu. Şikayet kayıtları açılıp notlar alınsa da; ben her sabah kendimi merdivenlerin başında dikilirken buluyordum. Arabayı benim taşımam mümkün değil, e sürekli birilerinden rica etmek de çok sıkıcı. Hem bunun yaşlısı var, engellisi var. Sessizlerin sesi olacaktım anlayacağınız.

Takipçi sayısı “az” sayılabilecek, mikro hedefimin son paylaşımı 2 gün öncesine aitti. Bir konser hakkında mıydı neydi, yalan olmasın. Alttaki yorumlar ise, kendisine buradan ulaşmaya çalışan tek cin fikirlinin ben olmadığımı gösteriyordu. Çöplerden ve hizmetten şikayet eden birkaç kişi vardı. Bendeniz de hemen derdimi güzelce izah edip beklemeye koyuldum.

Buraya kadar konunun bir yere bağlanacağına inananlarla özelden görüşmek isterim. Böyle temiz kalpli ve umut dolu insanlarla arkadaşlık etmeye ihtiyacım var! Ne özelden attığım mesaja, ne de yorum olarak bıraktığıma dönüş yapılmadı tabii ki.

Gel gelelim, malum Instagram sayfasına tekrar bakınca ne göreyim? Hem benim hem de yol arkadaşlarımın yorumları uçmuş! Sadece takdir içeren yorumlar ve övgüler kalmış. Durumu tutku haline getirince fark ettim ki; her seferinde aynı şey yaşanıyor. Olumsuz ifade içeren yorumlar çöpe!

“Sokakları b.k götürüyor!” minvalinde bir söylemde bulunsam, silinmesini de anlayabilirim. Gelin görün ki ben zaten b.k demeye utanırım, kakadır o! Bir maruzatı olan, bunu da kibarca ifade eden herkesin sayfadan uçurulması söz konusu. Yayında kalan tek bir grup var, onlar da yerli yersiz “Helal olsun” diyenler!

Gerektiğinde yetkililere ulaşamamak çok da şaşırtmıyor. Her şeyi devletten beklememek lazım, amenna. Ama ne yalan söyleyeyim, bu da beklenmedik bir dijital darbe.

Bir siyaset adamı kendi sayfasını yönetmiyorsa da kontrol ediyor olmalı. Demek ki; kendisi silmiyorsa bile “bazı” yorumların silinmesine karşı çıkmıyor. Paylaşımlarını hepten yoruma kapatsa belki etikten söz edilebilir. Ancak ayıklıyor, ayıklatıyor.

Sosyal medya fenomenleri de büyük ölçüde bu yolu izliyor olabilirler. Sevmedikleri yorumları silen, yorum sahiplerini engelleyen ve bununla gurur duyan hesaplar var elbet. Ancak kendi hedef kitlesinin sesine tahammül edemeyen bir siyasetçi çok tehlikeli değil mi?

Modern zamanlarda aşk, pardon, sosyal medya yönetimi bu mudur? Ya da şöyle sorayım: Makyaj videosu paylaşmakla ünlenen bir genç kız ile “hizmet” diye ortalığı postere boğan koca bir adamın sosyal medya yönetimi aynı mı olur?

Ne diyelim, “Helal olsun” diyorum tabii ben de.

Helal olsun, aşk olsun.

 

Kim korkar yaşlılıktan!

2

Geçtiğimiz haftalarda Elif, (nam-ı diğer blogcuanne) benden yaşlılığın bugünü ve bize hissettirdikleri hakkında bir yazı yazmamı rica etti. Yaşlılık konusu ve bu istediği neredeyse bir kitap konusuydu ve ben nereden başlayacağımı bilemeden biraz bekledim. Söylemek istediklerimi demledim ve okuyuculara kendi yaşlılıklarını bir kez olsun hissetmelerine yardımcı olacak ve yumuşak bir geçiş yapmamızı kolaylaştıracak bir giriş yazısı çıkıverdi içimden. (bkz: “Yaşlanıyoruz!“) Bu yazıda kendi meçhul yaşlılığımıza bir göz attık ve hatta belki gelecekle ilgili olumlu gelişmelere niyet edip yaşamımızı gözden geçirdik. Şimdi ise bize oldukça hızla yaklaşan yaşlılıktan neden bu kadar ayrı durduğumuzu, yokmuş gibi yaşadığımızı ve neden korktuğumuzu biraz açıklamak istiyorum.

Yaşlılık Çiğdem Hoca’nın (Prof. Dr. Çiğdem Dürüşken) dediği gibi hayatın o kadar doğal bir parçası ki… Ona anlamlar yükleyen, korkan, yetkinliksizleştiren biziz aslında. Nasıl ki çocuklukla ve gençlikle mücadele edip geldiği gibi kabul ediyoruz, yaşlılığı da böyle akışında fark etmek ve bilgece kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü hiçbir yaprak sararırken ağaçla kavga etmiyor, bunu fark etmeliyiz…

Yaşlılık bir hastalık ya da elden ayaktan düşme hali olsaydı herkes oldukça kötü bir yaşlılık dönemi yaşardı. Oysaki bugün 80’inde aşık olan, 70’lerinde dans etmeye başlayan, yine bu yıllarda hayatının en bilge konuşmalarına kulak verdiğimiz yaşlılar hiç de az değil. Bu yüzden bütün dünyada genç nüfusun da azalmasıyla son 50 senedir aktif yaşlanmaya özellikle dikkat çekiliyor. ‘Nasıl daha iyi yaşlanılır’ın üzerine binlerce bilimsel araştırma gerçekleştiriliyor. Yaşlılık o kadar da kötü değilse neden yaşlılıktan bu kadar korkuyoruz? Bu sorunun birden fazla yanıtı var.

Yaşlılıkla ilgili korkumuzu ilk olarak evrimsel psikolojinin söyledikleriyle açıklamaya çalışacağım. Evrimsel psikolojiye göre insana ölümü hatırlatan her şey rahatsız edicidir. Bu yaklaşıma göre dünya ve canlılık, üreme üzerine kurgulu olduğu için üremesi ve çoğalması mümkün olmayan ve hatta insana başta kendi ölümü olmak üzere yok oluşu hatırlatan yaşlılara toplumda yer açılmak istenmez. Bu yüzden toplumda ve bilimde daha çok çocuklara itibar ve ilgi varken yaşlılıkla son 50 senedir açıkça ilgilenilmeye başlanmıştır.

Yaşlılıkla ilgili korkumuz ve ayrımcılığımızı açıklayan bir diğer kuram olan Dehşet Yönetim Kuramı’na göre insan, içsel ve doğal olarak ölümden kaçınmaktadır. Ölümle sıkça karşılaşan insan, değerlerine ve buradaki yaşamına daha sıkı sarılmaktadır. Kristeva’nın iğrenme kuramı ise insanın “iğrenç” diye tanımlanabilecek her şeyden kaçındığını, ölümün de bu “iğrenç” kavramlardan biri olduğunu vurgulamaktadır. Ölüm insan için ‘iğrenç’ diye tanımlanabilecek kavramlar arasında yer almakta ve yaşlılık ölümü, özellikle insanın kendi ölümünü hatırlatması dolayısıyla kendi bütünlüğüne tehdit oluşturmakta; bireyin yaptığı tüm diğer iğrenç şeylere yaptığı gibi ondan uzaklaşmasına, yok saymasına ve iğrenmesine sebep olmaktadır.

Yaşlılıkla ilişkimizi bu topraklardaki kültürün bize verdikleriyle değerlendirdiğimizde medya sayesinde hepimizin tektipleştirildiği ve kültürel farkların giderek azaldığı bu zaman diliminde bir Amerikalıyla aramızda pek fark görünmüyor. Ancak bu noktada bir hatırlatma yapmak istiyorum: Osmanlı döneminde mezarlıkların şehrin tam ortasına yapılması hiç tesadüfi değildi. İnsanlar ölümü her gün hatırlasın ve yaşama ona göre devam etsin diye mezarlıklar görünür kılınırdı. Şimdilerde bütün Avrupa ve Amerika’nın felsefesini spiritüalizm başlığı altında kendi kültürlerine uyarlamaya çalıştıkları Mevlevilikte dervişlerin kavukları, mezar taşını; beyaz ceketleri ise kefeni imgelerdi. Derviş ölmeden önce ölerek kendini maneviyatın derinliklerine bırakırdı. Ölüm (vuslat) korkulacak bir şey değil, aksine heyecanla beklenen kavuşma anıydı. Bugün hala yaşlılıkla ilgili karikatürlere bir Amerikalı gibi saldırganlaşarak tepki vermek bir kenara dursun, katıla katıla gülüyorsak bu kuramların tam olarak bizi anlatmadığından bahsedebiliriz. Yaşlıların Avrupa’daki gibi yalnız ve sosyal destekten uzak olmamasına vesile olan toplumcu yaklaşımımızı (bazen başımıza çorap örse de) yeniden ele alabilir, bunun bizi nasıl iyileştirdiğini gözden geçirebiliriz.

Şimdi, bize empoze edilen tüm bu ‘ölüm’ uyarlamalarıyla yaşlılık konusundaki gözlüğümüzün nasıl da şekillendiğini fark edebiliyor muyuz? Bize ölümün ve dolayısıyla yaşlanmanın ne kadar da korkunç olduğunu hatırlatıp durmalarının nelere yol açtığını görüyor muyuz? Önce ölümle barışır, sonra da nefes aldığımız her anı niyetimizdeki gibi geçirirsek ölümün yaşamımızı daha da anlamlı kılabileceğini sezinliyor muyuz? O halde bir sonraki yazıda iyi bir yaşlılığa hazırlık için neler yapabileceğimize bakalım diyor, yazımı Cicero’nun şu sözleriyle bitiriyorum:

“Hayatın koşu pisti belli, doğanın yolu tek ve dönüşü yok; ömrün her çağına ayrı ayrı meziyetler bahşedilmiş: çocukluğa naiflik, gençliğe delifişeklik, orta yaşa ağırbaşlılık, yaşlılığa da olgunluk. Doğal olan, her birinin meyvesini dalındayken tatmak.”

Sevgiyle…

 

 

Teşekkürlerimiz var…

0

Dijital Topuklar’ın üçüncüsü, sayısı gün içinde 700’ü bulan insanın katılımıyla, 1 Kasım’da gerçekleşti.

İTÜ Maçka’ın tarihi binasında, Mustafa Kemal Amfisi’nde gerçekleşen ve içerik üreticisinden eğitimcisine, sanatçısından iletişimcisine, ev kadınından girişimcisine 40 konuşmacının sahne aldığı Dijital Topuklar 2018, son üç senenin en coşkulu, en duygulu etkinliğiydi desek herhalde yanlış olmaz…

Bir yıldır üzerinde titizlikle çalıştığımız, her konuşmanın, her panelin ayrıntılarını tek tek tasarladığımız içeriği tek bir güne sığdırmak kolay olmadı. Ancak, 18:30’a sarkan günün sonunda hâlâ koltuklarından ayrılmayan izleyicilerimiz, bütün yorgunluğumuzu bize unutturdular.

O günden bu yana çok güzel dönüşler aldık, almaya da devam ediyoruz. Bizi geliştiren, ilerleten eleştiriler de çok önemsiyoruz. O gün orada dağıtılan geri bildirim formunu dolduramadıysanız, şimdi tam zamanı… (Formun Word halini buradan, PDF olarak buradan indirip doldurarak bize iletebilirsiniz: iletisim@dijitaltopuklar.com)

Teşekkürlerimiz var… 

Bu seneki zirvemizin sunuculuğunu üstlenen Aslı Kızmaz‘a… Tüm süreçteki dostluğu, pozitif enerjisi ve profesyonelliği için…

Tüm konuşmacılarımıza… Yoğun programlarından vakit ayırıp, onlara verdiğimiz kısıtlı sürelerde, tüm izleyicilerimizde iz bırakan sözleri için…

Panelleri yöneten moderatörlerimize… İçeriğimizi en az bizim kadar çalışıp, üzerinde düşünüp hazırlandıkları için…

Yola çıktığımız günden beri görsel tasarımlarımızı ve videolarımızı üstlenen arkadaşımız Deniz Coşkun‘a… Bu sene gittikçe hızlanan Atölye 20 çalışmaları sırasında bize yer açmaya devam ettiği için…

Kavun Yiyen Kedi lakaplı illüstratör Eda Tekşan’a… “Ben sizin için bir şeyler yapmak istiyorum” diye bizimle paylaştığı hevesini, çantalarımızın üzerine basılan #TutkunuBul logosuna dönüştürdüğü için…

Çevirmen arkadaşımız Tuğçe Büyükuğurlu‘ya, son anda aramızda olamayan sosyal girişimci Riccarda Zezza’nın videosunu güzel Türkçesiyle tüm izleyicilerimize anlaşılır kıldığı için…

Ashoka Türkiye ekibinden İstem Akalp‘e… Tüm yoğunluğumuz sırasında bize yardımcı olduğu için…

Speaker Agency ve Esin Aydemir Kasa’ya… Konuşmacı seçimimiz sırasında bize verdiği öneri ve destek için…

Mitra Danışmanlık ve Gülsüm Akşit’e… Detaycı yaklaşımı ve stratejik danışmanlık önerileri için…

Üç senedir iletişim sponsorluğumuzu üstlenen Artı İletişim Yönetimi ve çok sevgili çalışanlarına… Bize iletişim desteğinden de öte, yola devam etme gücü verdikleri için…

1 Kasım’ın organizasyonunu üstlenen organizasyon şirketimiz Momentum Turizm‘e… Yapıcı, güler yüzlü, çözüm odaklı hizmet anlayışları için…

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı öğrencileri Özlem Sevindik, Tamara Şahin, İshak Dursun ve Şevval Yıldırım’dan oluşan Imperio Quartet‘e… Misafirlerimizi kulaklara hoş gelen tınılarla karşıladıkları, fuaye alanını birbirinden güzel müzikleriyle doldurdukları için…

Gizem Yanar, Çağıl Alkaç ve Artist Panda‘nın diğer üyelerine… Hiç üşenmeden İzmir’den gelerek, fuaye alanındaki resim sergileriyle, Dijital Topuklar 2018’e sanatsal bir katkı sağladıkları için…

Arkadaşımız Renan Tavukçuğlu’na… Sevgi ve barışın simgesi Puduhepa bebekleriyle zirvemizi onurlandırdığı için… Konuşmacı ve gönüllülerimiz için daha iyi bir hediye düşünemezdik.

Gönüllülerimiz Deniz Bektil, Buket Canerman, Güneş Arslan ve Burçin Şeren’e… Misafirlerimizle ilgilendikleri, nerede, ne zaman, ne lazımsa bizden önce fark ettikleri için…

Sosyal medya ekibimiz Gülderen Yalçın, Makbule Esra Cengiz ve Ayça Söyletir’e… O gün Twitter ve Instagram hesaplarımızı coşturdukları için…

İzleyicilerimize… Sabah 08:30’da girdikleri salonda 10 saat sonra hâlâ oturmaya devam ettikleri, konuşmalar boyunca telefonlarına bile bakmadıkları, sarkan program sebebiyle molaları kısaltmak durumunda kaldığımızda uyum sağlayarak bütün gün anlatılanlara dikkatlerini verdikleri için…

Çocuklarımıza… Medeni cesaretlerini toplayıp, 600 çift gözün onlara bakarken kendilerini anlatabildikleri için…

Tüm sponsor, destekçi, çözüm ortaklarımız ve tedarikçilerimize… 1 Kasım’ı var etmemizdeki destekleri için…

Dijital Topuklar’a gelemeyip canlı yayınları seyreden; öncesinde destek mesajları atan, yorumlarıyla yanımızda olan herkese…

Çok teşekkür ederiz.

Yukarıda saydığımız paydaşlarımız olmadan, Dijital Topuklar 2018 olmazdı. Sağ olun.

Biz şimdiden 1 Kasım 2019’daki Dijital Topuklar’a hazırlanmaya başladık…

Ancak bu kez, aralarda -ve başka şehirlerde de- eylemlerimiz devam edecek.

En kısa zamanda yeniden görüşeceğiz…

Sevgiyle…

Döngünün Gücü

0

Kadınların döngüleri değil yaşanırken, konuşurken bile mahrem kabul ediliyor. Üreticiler ise “saflık” ve “temizlik” göstergesi beyaz kıyafetli reklamların sorun yaratacağına inanmıyorlar belli ki. Sonuçta kadınların “özel günleri”nin ifşası ile mahremiyet biraz ihlal edilmiş olsa da mesaj kültürel olarak sorunsuz ve net: “Biz sizi temiz tutarız”. Çünkü konumuz “kirlilik…”

“Kirlilik” ve “kirlenme” konusu çok katmanlı bir konu. Örneğin sembolik yaklaşımlar özellikle savunmasız noktalardan çıkarak bedenin sınırları ihlal eden her türlü sıvının (kan, tükürük, idrar, dışkı, vb.) bütünlüğü tehdit ettiği için kirlilikle ilişkilendirilmiş olabileceğini iddia ediyor. (Saflık ve Tehlike Kirlilik ve Tabu Kavramlarının Bir Çözümlenmesi, Mary Douglas) Beden topluluğun simgesi olarak kabul edilirse, topluluğun sınırlarını kız alıp verme ve doğurarak çoğalma ile ihlal eden kadının da kirlilikle ilişkilendirilerek tabularla kuşatılmış olabileceği sonucuna varılıyor bu yaklaşımla.

Birçok kültürde kadının regl döneminde kutsal mekanlara girmesi, kutsal hayvanlara ya da nesnelere dokunması, dini pratikleri icra etmesi kadar gündelik görevlerini yerine getirmesi, ailesinin yanında hatta evinde bulunması hep yasak. E ne güzel işte… Biz de regl dönemlerinde tam da bunu istemiyor muyuz? Hiçbir şey yapmamak… Bunun “kirlenme” ile ilişkilendirilmesinde bir bityeniği olmasın? Erkek önyargılı aktarımlar gerçekliği perdelemiş ya da çarpıtmış olabilir mi?

Bu soruya verilmiş en güzel yanıtlardan biri Amerikan yerlilerinden Yurok kadınlarının regl dönemlerindeki pratikleri ile ilgili tespitlerin sorgulanması ile ortaya çıkmıştır. Yurok kadınlarının regl dönemlerinde köylerinin dışına çıkmak suretiyle topluluklarından uzaklaştığı tespit edilmiştir. Araştırmacılar bunu alışık olduğumuz üzere “kirlenme” ve tabularla ilişkili olarak yorumlamışlardır. Menstrüasyon ve Yurok Kadınlarının Gücü makalesinde Thomas Buckley ise bu yorumun önyargılara dayandığını ortaya koyar. (Mensturation and the Power of Yurok Women: Methods in Cultural Reconstruction, Buckley Buckley, American Ethnologist, Vol. 9, No:1 (Feb.,1982), pp.47-60)

Buckley, 1978 yılında Yurok yerlilerinden bir erkek arkadaşını ziyaret eder. Arkadaşı karısının ayzamanında olduğu için yemeği kendisinin pişireceğini söyler. Ayzamanı kadının regl döneminde 10 gün boyunca sadece kendi yemeğinden sorumlu olduğu bir tür inzivadır. Buckley, Yuroklarda geleneksel olarak regl dönemindeki kadınların her türlü törensel aktiviteden dışlandığını bilmektedir. Ancak bu pratiğin hala uygulandığını görünce şaşırır.

Eski zamanlarda inziva için evin yakınında bir barınak inşa edilmekte ve kadının yiyeceği ve kap kacağı burada depolanmaktayken, ziyaretin gerçekleştiği tarihlerde evin arka odalarından biri bu dönem için ayrılmaktadır. Sohbet sırasında, kadın inzivaya ayrılmış arka odadan çıkar, evin içinde dolanır. Kocası ile birlikte yemek yiyemeyeceğini ya da aynı yatakta uyuyamayacağını ama canı sıkıldıkça odadan çıkıp dolaşabildiğini söyler ve ayzamanı gerçeklerini anlatmaya başlar.

Yuroklu kadınlar için regl dönemindeki kadın, bu dönemde en yüksek noktasında olan gücünü gündelik işler, sosyal etkileşimler, karşı cinsin ilgisi ile ziyan etmemeli, kendini soyutlamalıdır. Yuroklu kadınlara göre bu güç ve enerji daha çok meditasyona, hayatın amacına odaklanmaya, ruhsal enerji birikimine harcanmalıdır. Kanın kadını temizlediğine, arındırdığına ve onu ruhsal amaçlar için hazırladığına inanılmaktadır. Kadın bu dönemde bütün dikkatini bedenine vermeli ve onu hissetmelidir.

Eski zamanlarda köydeki doğurgan ve hamile olmayan her kadının ayın ışığının izinde aynı zamanda regl oldukları söylenmektedir. Bu kadınların, Yurok dağındaki kutsal ayzamanı göletinde yıkandığı ve çeşitli ritüeller gerçekleştirdiği anlatılmaktadır. Genç kızların ilk regllerinde, yüksek sınıftan kadınların menopoza dek her ay bu ritüellere katıldığı bilinmektedir. Ayın evreleri ile dünyanın da kendi döngüsü, ayzamanı olduğunu fark ederek kendi döngüleriyle gurur duydukları ve güçlendikleri kabul edilmektedir.

Buckley, bütün bu inanışlara rağmen Yurok (ve hatta Karok, Hupa, Talowa) etnografilerinde regl dönemleri ve onunla ilişkilendirilen her şeyin nasıl olup da “kirlenme” ile açıklandığının peşine düşer. Öncelikle “kirlenme”nin bir çok kültürel sistemde olumsuz bir kavram olmadığının, aksine doğal bir enerjinin dengeleyicisi olarak olumlu bir kavram olduğuna inanıldığının altını çizer. Sonra kendisinden önce toplanan verileri ve yapılan görüşmeleri tek tek inceler.

Yanlış anlamanın çıkış noktası olan Yurok erkeklerinin regl dönemindeki kadınlardan sakınma gerekçesinin “kirlilik”le değil, kendi ruhsal ve fiziksel gelişme süreçleri ile ilişkili olduğunu ortaya çıkarır. Yanlış aktarım sorununun kadınların görüşme kayıtlarına ve hatta mitlere karşı ilgisizlikten, erkek kaynak kişilerin yanlış yorumlanan beyanlarından ve çoklukla erkek araştırmacı önyargılarından ve kabullerinden, kaynaklandığı açıktır.

Ne hissettiğimizi ve ne şekilde güdülendiğimizi mevcut ideolojilerin ve erkek egemen anlayışın dayatmalarından ayrıştırarak tespit etmemiz her zaman çok kolay olmayabilir. Sistemin bize dayattığı her türlü algıyı gerçek duygularımız ve güdülerimizle karıştırıyor olabileceğimizi de unutmamalıyız. Ancak yine de tabularla donatılan ve olumsuz atıflarla yüklenen bütün süreç ve pratiklerin Yurok örneğine benzer önyargılarla ilişkili olabileceği gerçeğinin ışığında ne hissettiğimize daha derinden bakmaya çalışmak iyi bir başlangıç olabilir.

 

Senin Durduğun Yer Neresi?

0

Geçen yaz gece 23.30 gibi balkonda otururken karşı sokakta seri adımlarla yürüyen bir kadın gördüm. Kadının yürüyüş hızı gece yolda tek başına yürümüşlüğü olan her kadının (yani dünyanın her yerini bilemem tabii ama bu satırları okuyan kadınlar adına konuşabilirim) adı gibi bileceği bir hızdı; ne durduk yere dikkat çekecek kadar fazla ne de oyalanıyor gibi görünecek kadar yavaş, bir an önce gideceği yere varmak isteyen bir tempo. Sokağın durumuna göre belki bir yandan da telefonla konuşuyor gibi yapabilir ya da gerçekten konuşabilir. Kadını görünce sanki kendim orada yürüyormuşum gibi ürperdim ve arkasından baktım bir süre ne olur ne olmaz diye, ileride bir binaya girdiğini görünce rahatlayıp girdim içeri.

Şimdi bu konuyu bir erkeğe de anlatabilirsin, o da kadınlar adına üzülebilir, endişelenebilir, bunun kadınlar için ne büyük bir haksızlık olduğunu düşünebilir; tüm bu hislerinde çok samimi de olabilir ama asla gerçekten anlayamaz durumu zira hayatında böyle bir şeyi hiç yaşamadı ve hiç yaşamayacak. Regl ağrısını anlatmaya çalışır gibi düşünelim, yardımcı olmaya çalışabilir ama tabii ki aslında anlayamaz. Bu benzer şeyleri yaşamışlığımız ya da yaşama ihtimalinin tam da yanı başımızda olduğunu bilmemiz sebebiyle kadınlarla ilgili mevzularda verdiğimiz tepkiler belki biraz da içgüdüsel ve işte tam da bu yüzden bir kadına şiddet vakasında başka kadınlardan gelen ‘Kim bilir ne dedi de hak etti?’, ‘O saatte evinde adamın evinde ne işi varmış madem?’,’Kol kırılır yen içine kalır ailelerde’ tepkileri aklımı kaçırmama sebep oluyor. Bu cümleleri bir erkekten duyduğumda da çok sinirleniyorum elbette ama sonsuz bir karanlığa düşmüyorum yine de, ‘Nasıl değiştirebiliriz bunu?’ sorusunun peşinden gidiyorum.  Hâlbuki bu tepkiyi bir kadın verdiğinde kanım çekiliyor ve gerçek umutsuzluk o zaman geliyor.

Geçtiğimiz hafta Sıla’nın Ahmet Kural’dan şiddet gördüğünü açıklaması ve durumu yargıya taşımasıyla da bu tepkilerden çok fazla geldi. Evet, tam da olmasını umduğumuz gibi Sıla’nın yanında olan binlerce kadın vardı ama hâlâ o kadar çok kadının ‘Çok âşıktı bakışlarından anladık, seven kıskanç olur’, ‘Sever de döver de, barışırlar’, ‘Keşke ortalara dökülmeseydi’ dediğini okudum ki, hiç gücümün kalmadığını hissettim bir an. Elbette yargıya taşınmış bir konunun kararını yargı verir ve ceza gerekiyorsa bu da hukuk yoluyla belirlenir ama bir de vicdan ve sağduyu diye bir şey var ki herkes kendi avukatı, hâkimi ve yargıcı orada. Şiddet gördüğünü söyleyen bir hemcinsine verdiğin ilk tepki ona destek olmak değilse biraz durup düşünmen, bir miktar da aklını ve kalbini yoklaman gerekir.

Başlarına gelenlere susmayabilecek kadar güçlü kadınlar, kızlarını saçlarının teline zarar gelse çıkıp evlerine dönebileceklerini hiç unutturmayarak büyüten aileler, birbirlerine her koşulda destek olan kadınlar ve elbette sağduyu sahibi aklı başında erkekler, tüm umudum sizde. Biliyorum ki varsınız ve üstelik hiç de az değilsiniz. Güç sizinle olsun.