Ana Sayfa Blog Sayfa 60

Hep denedin, hep yenildin. Olsun.

0

21 Eylül’de, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Haftası kapsamında, Global Goals Jam adlı bir etkinliğe katıldım.

Global Goals Jam sosyal sorunlara pratik çözümler geliştirmeyi hedefleyen üç günlük bir maraton. Farklı yaş gruplarından ve sektörlerden (mimarlar, mühendisler, girişimciler, sivil toplum çalışanları) gençleri dünyanın dört bir yanında bir araya getiriyorlar. İstanbul’daki bu yıl ATÖLYE’nin ev sahipliğinde yürütüldü. Otuzu aşkın kişi altı gruba ayrıldık, ben “Sağlıklı Bireyler” hedefini seçtim. Grubumuzda bir lise ve bir üniversite öğrencisi, iki genç çalışan ve bir de kendi tutkusunu aramakla kafayı kırmış görece daha yaşlı, haydi deneyimli diyelim, bir ben vardı.

Pazar gününün sonunda genç çalışanlar için geliştirdiğimiz ucuz, ulaşılabilir ve sağlıklı yemek filesi fikri ve prototipi sunuma hazırdı.

Basit bir çerçeve, planlanmış süreçler ve doğru sorular sorulduğunda kısa zamanda üretilebileceklerin sınırı yok ancak asıl anlatmak istediğim başka.

Cuma akşamı tanışma bölümünde söz konusu hedeflerin 2030’a kadar gerçekleşeceğine inanıp inanmadığımız soruldu. Grubun taş çatlasa onda biri inandığını belirtti.

Fikir geliştirmek için hiçbir karşılık beklemeden saatlerini ve emeğini harcamaya hazır onca genç ve inanmıyorlar.

Bunun birçok sebebi var. Aralarında en öne çıkanı bilinçsizliğimiz. Bu bilinçsizlikle el ele giden bıkkınlık hali ve getirdiği ataletin toplumun tüm kademelerine yayıldığına olan inanç.

Topluluk sinerjisinin gücü hepimizin malumu; bir elin nesi var iki elin sesi var. Ne yazık ki bu sinerji birlikte çalışmaya değil, yapılmışları eleştirmeye ya da naiflikle onlara özenmeye harcanıyor. Bunun en basit ve hızlı gelişen örneklerini sosyal medyada görmek mümkün. Sanal linç hemen devreye giriyor; topluluk sinerjisi yaratmaya değil yıkmaya odaklanıyor.

Nereden başlasak?

Tutkunuzu bulmak bunun ilk adımı. Ümitsiz gençlerin inanmadan da olsa emek vermeye niyet etmesi de bu tutkudan kaynaklı. Nereye nasıl gideceklerini bilmeseler de fırsat verildiğinde söyleyecek sözleri ve olağanüstü fikirleri var.

Biz de buradan başlayabiliriz.

“Ama vaktim yok ki?”
“Önce para kazanmam lazım. Şartlar olgunlaşmadı, sonra başlarım.”
“Bu saatten sonra benden geçmiş, ah şimdiki aklım olsaydı bir zamanlar!”

Hepsi doğru, hiçbiri gerçek değil. Tüm bu sözler sizin inandığınız ölçüde gerçekler.

Tüm olumsuzluklara rağmen vazgeçirilemeyeceğiniz bir “şey” bulmak için şartlar asla olgunlaşmaz, zaman hiçbir zaman doğru zaman olmaz. O zaten hep vardır. Kendinize dürüstçe sorun, o fikir hep aklınızın bir köşesinde değil miydi?

Bu yolda canhıraş yürümeye niyet edin. Her şey basit bir niyetle başlıyor aslında.

Geçtiğimiz haftalarda bir sosyal girişimcinin hikayesini dinledim. Bir proje fikri varmış. Ona yardım edebileceği kurumdan yeni mezun genç bir kadın olarak ancak 49 telefon görüşmesinden sonra randevu alabilmiş. Şimdiyse bu fikirden doğan girişimin Türkiye çapında 1.3 milyon üyesi varmış. Niyetiyle başlattığı bu yolu sabrıyla örmüş.

Hep denedin, hep yenildin. Olsun.

Başlamak yolun yarısıdır diyoruz ancak asıl hayal kırıklığı yolun devamında geliyor. Sürekli kapanan kapıların peşinde koşmanın yorgunluğunu denemeyen bilemez. Girişimci bireylerin elinden tutacak ve onlara bu yolculuğunda eşlik edecek her türlü destek mekanizması işte bu yüzden bu kadar değerli.

Topluluk sinerjisini, ümitsizliğine rağmen yaratmaya hevesli amatör ruhlara nefes olacak platformlarda bir araya getirmemiz şart.

Siz başlayın. İyi bir planla, doğru sorularla ve sebatla. Yeni yollar bir bir açılır, kapanması gerekenler kapanır, önünde sonunda hayalinizin de ötesinde bir şey gerçekleştirmiş olursunuz. Buna olan inancınız onu gerçek kılmaya yetecektir.

İnanın.

Dijital Topuklar 2018 – Program

0

1 Kasım’a çok az kaldı, artık saatleri sayıyoruz.

Son hazırlıklarımızı yaparken, siz güncel programımızı aşağıda bulabilirsiniz.

Etkinlik günü ile ilgili bilmeniz gerekenleri son editör yazımızda bulabilirsiniz.

1 Kasım’a görüşmek üzere!

Geçici bir heves mi yoksa gerçek bir tutku mu?

0

1 Kasım’daki zirveye Dijital Topuklar Platformu yazarı olarak katılmanın heyecanını sizlere anlatamam. Bu kaçıncı yazın diye soracak olursanız platformdaki ilk yazım! Uzun zamandır sosyal medyadan Dijital Topuklar’ı takip ediyor ve kadınların sesini bu kadar içten duyurabildikleri için hayranlık duyuyordum. Instagram hesaplarından “Yazarlarımız arasına katılmak ister misin?” ilanını görünce de hemen klavyenin başına oturdum ve işte burdayım.

1 Kasım’daki etkinliğin #tutkunubul teması benim 2018 yılı hedefimle büyük bir paralellik gösteriyor. 2018 yılında iş hayatımda hiç beklemediğim sürprizlerle karşılaştım. Çevre Mühendisliği kariyerimi sonlandırmaya ve pazarlama alanına geçmeye karar vermiştim. Tabii bu bir günde alınan bir karar değildi. “Geçici bir heves mi, gerçek bir tutku mu?” bundan emin olmak istiyordum ve emin olduğum anda uygun adım ileri yürümeye başladım. Mühendislik kariyerimi bitirdim, MBA eğitimi aldım ve pazarlama alanında kariyerime başlamak için yoğun bir iş arama sürecine girdim.

29 yaşında içimdeki tutkuyu alevleyen mesleğin peşinde koşmaya başlayınca işverenler, insan kaynağı uzmanları böyle bir şeyin çok mümkün olmadığını söyleyerek kapıları yüzüme kapattılar. Mühendislik geçmişine sahip daha ne istediğini 29 yaşında anlayan bir kadın nasıl pazarlama alanında başarılı olabilirdi ki? Bu bakış açısına sahip insanlara prim vermemek adına eksik olduğum alanları belirleyerek bıkmadan usanmadan eksikliklerimi gidermeye çalıştım. Uzun lafın kısası tutkuyla çalışmayı istediğim pazarlama alanına geçiş yapmak için büyük çaba sarf ettim. Görüşmeler önce mühendislik geçmişimin pazarlama alanında nasıl farklılık yaratabileceğini kanıtlamaya çalışmakla daha sonra 29 yaşın aslında Türkiye şartlarında ne istediğini anlamak için geç olmadığını ispat etmekle geçti. Kabul edenler olduğu gibi etmeyenler de oldu ama sonunda pazarlama uzmanı olarak bir firmada çalışmaya başladım. Gökten üç elma düştü diyerek bu hikayeyi mutlu sonla bitirmek isterdim ama bitmedi. O büyük heveslerle başladığım, yere göğe sığdıramadığım işimden istifa etmek durumunda kaldım. Pazarlamaya olan tutkum azaldı mı azalmadı ama işyerinde işini tutkuyla yapmayıp sürekli şikayet eden mutsuz insanlara, yöneticilerin çalışanlarına mobbing yapmayı adet haline getirdiği iş ortamlarına, işyerinde işten çok dedikodu yapan kişilere tahammülüm kalmadı. Evet işsizim, belki de biraz deliyim ama kendimi ait hissetmediğim bir yerde çalışmadığım için bir o kadar mutluyum. Rahat konuştuğuma bakmayın işsizlik dönemi benim için de hiç kolay bir dönem değil. Bir an içimde kelebekler uçuverirken bir anda aklıma ay sonunu nasıl getireceğim düşüncesi düşebiliyor. İşte o anlarda beni o karamsar düşünce girdabından çıkarabilene aşk olsun.

Velhasıl-ı kelam ruh halimin gel-gitli olduğu günlerden bir gün içimdeki feminist duygular kabardı kabardı ve dedim ki, erkek egemen çalışma hayatının hüküm sürdüğü kapitalist bir sistemde beyaz yakalı sıfatıyla çalışmayacağım. Kendime, yakınımdaki işsiz kadınlara, emekli hemşire anneme destek olmak için kendi markamı kuracağım. Sonuçta hayat paylaşınca güzel değil mi? Tam kafamda hayata geçirecek bir iş fikri bulmuşken kriz geldi çattı. Şimdi kara kara düşünüyorum tabi ne yapacağım diye. Tükürdüğümü yalamak gibi olsa da iş görüşmelerine gitmeye başladım. Görüşmelerde daha yeni evlenmiş biri olarak bana yönelttikleri en yaratıcı sorulardan biri “Hemen çocuk yapmazsınız değil mi?” oluyor. Soruyu duyar duymaz tüylerim diken diken olup cevabı saygı çerçevesinde vererek görüşmeyi sonlandırıyorum. İşsiz olarak hayatına devam etmek mi yoksa damızlık kadın olarak üstünde çeşitli yöneticilerin gözlerini hissetmek mi derseniz, işsizliği tercih ederim!

Neyse ki Dijital Topuklar yazarlarının yazılarını okudum da yalnız olmadığımı fark ettim. Benim için umut ışığı oldular. Bu yıl #tutkunubul teması kapsamında zirveye katılacak, tutkusunu bulan insanların hikayelerini dinlemek bana ilham kaynağı olacak. Katılımcı listesini gördünüz mü bilmiyorum ama her biri birbirinden değerli kişiler. Hepsi tutkusunun peşinden gitmiş, bocalamamışlar mı bocalamışlar ama işte başarı öykülerini anlatmak üzere sahnedeler. Umarım bir gün ben de gerçek tutkumu bulup başarılı bir iş insanı olarak sizlerle anılarımı paylaşma fırsatını bulurum. Belki birilerine ilham kaynağı olurum. Belli mi olur?

 

 

 

1 Kasım’a Adım Adım…

0

1 Kasım’a bir hafta kala yine, heyecandan yerimizde duramadığımız bir dönemece girdik.

Yaklaşık bir senedir üzerinde çalıştığımız içerikler, 1 Kasım’da İTÜ Maçka’da sahneye çıkacak. İlmek ilmek ördüğümüz konular, tek tek ve büyük bir özenle seçtiğimiz konuşmacıların sesiyle, güvenle teslim ettiğimiz moderatörlerimizin yönetmenliğinde, izleyicilerimizin önüne konulacak.

Dijital Topuklar olarak bu yıl içeriğimizin yapılanmasında bir değişikliğe gittik ve geçtiğimiz senelerdeki, 4-5 konuşmacının olduğu, 45-50 dakika süren panellerin yerine tek kişilik konuşmaların ve 25-30 dakikalık, 2-3 konuşmacının katıldığı panellerin olduğu, daha dinamik bir yapı kurguladık.

40 konuşmacımız var bu yıl… Bu 40 kişinin 40’ının da o gün orada olacak olmasının bir sebebi var… Hemen hepsiyle ya yüz yüze, ya modern teknolojinin getirdiği imkânlar sayesinde buluştuk; derdimizi anlattık. Panel konuşmacılarını bir araya getirdik… Onlar nasıl konuşacaklarını kendi aralarında planlarlarken, biz 1 Kasım sahnesini hayal ederek kendimizden geçtik. Her birini dinlemeye can atıyoruz.

Müthiş heyecan veren isimler var bu sene aramızda… Tutkularının peşinden koşarak kendini bambaşka bir sanat dalının içinde bulan Arzum Onan, yanlış ezberleri bozmayı hedeflediği çalışmalarını sahnemize taşıyacak. Hayatı boyunca cesaretiyle ilham vermiş, mücadeleyi hiç bırakmamış oyuncu Ayta Sözeri, “benim hikâyem” diyecek ve seçilmiş ailesinin ona nasıl destek olduğunu izleyicilerle paylaşacak. İki kolu olmadan dünyaya gelen, 4 yaşında ayaklarını kullanarak resim yapmayı, 5,5 yaşında 12 saatte yüzmeyi öğrenen paralimpik yüzücü ve ressam Sümeyye Boyacı, vazgeçmeme hikâyesiyle izleyicilerimize ilham olacak.

Bir yandan tutku hikâyelerine yer verirken, dijital bir platform olmanın gereklerini de sahneye taşıyacak ve ışık tutacağını umduğumuz içeriklerimizi ortaya koyacağız. Sağlıklı beslenmek üzere çıktığı yolda önce alışkanlıklarını sonra kariyerini değiştiren Sema Sumeli, dijital iletişimde etik konusuna nasıl dikkat ettiğini izleyicilerle paylaşacak. Yaşları 8-15 arasında değişen çocuklar, teknolojiyle olan ilişkilerini ve ebeveynlerinin konuya yaklaşımlarını, “Dijital Doğanları Anlamak” panelinde ortaya koyacak. Gerçeklik teknolojileri konusundaki deneyim ve vizyonuyla Ali Hantal, hikâye anlatumındaki devrime kapı aralayacak.

Ayrıntılı içeriğimize buradan, program akışımıza buradan, konuşmacılarımızın tamamına buradan, bu sene Dijital Topuklar’ı ortaya çıkarmamızda bize destek olan sponsor ve çözüm ortaklarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Kadınlığı, erkekliği, iş dünyasını, duygulara yer açmayı, cinsiyet eşitliğini ve tabii ki tutkuları masaya yatıracağımız, dolu dolu bir gün bizleri bekliyor 1 Kasım’da. Birkaç ricamız ve önerimiz var:

  • Erken gelin. Kayıtlar 08:30’da başlayacak. Kayıt işlemlerinizi tamamladıktan sonra, Caffee Nero’nun kahvesi, 5Sense’in “çöpünden, sapından ayrışmış” çayları ve The Turkish Table’ın peynirli dereotlu poğaçaları eşliğinde sohbete geçebilirsiniz.
  • Ulaşım. İTÜ Maçka’nın içinde İSPARK’a ait otopark var. Ancak en iyisi toplu taşıma. Beşiktaş’tan dolmuş/otobüsle önünde inebilir, metroyla gelecekseniz Osmanbey’de inip biraz yürüyebilirsiniz.
  • Bol bol kartvizit getirin. İllüstratör Eda Tekşan’ın #tutkunubul temamıza özel olarak tasarladığı çantalarınızı alırken iletişim bilgilerinizi bırakmayı unutmayın ki 2019’a dair planlarımızdan sizi haberdar edebilelim.
  • Hazırlıklı gelin. Yazar konuşmacılarımızın kitaplarını, fuayedeki İyi Cüceler standında düzenlenecek imza etkinlikleri sırasında satın alma şansınız olacak.
  • Öğle yemeğimiz Misafirliq’ten. Sandviç, salata ve tatlıdan oluşan “lunch box” ikramı üzerine Arzum Okka’nın Türk kahvesi iyi gidecek.
  • Stantları gezin. Sponsorlarımız, katılımcılarımız için eğlenceli aktiviteler, keyifle kullanacağınız hediyeler getiriyorlar.
  • Plan yapın. 40 konuşmacımız, bir sürü konumuz, tek bir günümüz var. Programa sadık kalmak için çok uğraşacağız ancak akşam 18:00’den önce ayrılmak istemeyeceğinizi biliyoruz. Gününüzü ona göre programlayın.
  • Elinizi çabuk tutun. “Kapıda bilet alırım” diye düşünmeyin, biletler tükeniyor.

Organizasyon şirketimiz Momentum görevlilerinin yanı sıra gönüllülerimiz, tüm misafirlerimizi rahat ettirmek ve sorularınızı yanıtlamak üzere hazır olacaklar.

Uzun, yoğun ama iz bırakacak bir gün 1 Kasım’da bizleri bekliyor.

Görüşmek dileğiyle…

Karne izni güzel, peki ya sonra?

0

Geçtiğimiz günlerde özel bir holdingin bünyesinde bulunan şirketlerde, okulların ilk ve son günü çocuğu olan kadın çalışanlara izin verdiği haberini okudum, daha önce de buna benzer birkaç uygulamaya rastlamıştım gazetelerin IK eklerinde. Patronlar gururlu, kadın çalışanlar mutluydu. Böyle zamanlarda izin almakta zorlanan kadın çalışanlar için güzel bir uygulama elbette, iznin kötüsü olmaz da diyebiliriz bir nevi. Peki demeli miyiz? Haberi okur okumaz kafamda dolaşmaya başlayan deli soruları hemen sıralamak isterim, karar sizin.

Peki ya babalar? Çocukları okula giden ve onların yanında olmak isteyen babalara izin verilmeyecek mi? Bir çocuğun hem annesi hem babası aynı şirkette çalışıyorsa ve o gün babanın programı belki daha müsaitse o gidemeyecek mi çocuğunun yanına? Karne günleri çocuklarının yanında olmak sadece annelerin isteği mi? İsteğinden öte, yoksa bu sadece annelerin görevi mi?

Okulların ilk ve son günü izinli sayılacak kadın çalışanlardan bu izni kullanmak istemeyen olursa ne olacak? O gün çok önemli bir toplantısı, aylardır uğraştığı bir proje için kritik bir organizasyonu, teslim günü yaklaşmış bir işi olduğu için çocuğunun okuluna gitmek yerine işe gitmeyi seçen bir anne olduğunda ‘Aaa, nasıl bir annesin sen? İzin veriyoruz hala gitmiyorsun’ mu diyeceğiz ona?

Bu izin nezaketi çocuğu olmayan çalışanlara ne şekilde yansıyacak? Çocuğu olan birinin hayatındaki bir numaralı önceliği evladıdır bunu biliyoruz ama çocuğu olmayan birinin de hayatının bir numarası boş değildir, onun sıralaması ikiden başlamaz, bazen bunu unutuyoruz. Çocuğunun karnesini almaya giden bir kadın çalışana gösterdiğimiz anlayışı örneğin yüksek lisans tezi yazmak için izin isteyen bir çalışana da gösterecek miyiz? Yoksa kadınlar sadece annelikle ilgili, herhangi bir kariyer tehdidi oluşturmayan konularda mı nezaketle karşılanacak?

Yılda iki kere karşılıksız izin verdiğimiz bu kadın çalışanlar, konu çalışan çıkartmaya gelirse bir gün ilk aklımıza gelenler mi olacak? ‘O zaten doğum izninden döndü döneli adapte olamadı işe’, ‘O zaten günde iki saat emziriyor ortada yok bütün gün’,’Evlendi evleneli işe veremedi kafasını’ cümlelerine bir de bu izin günlerini mi ekleyeceğiz?

Belki bunların hiçbiri olmayacak ve çalışan memnuniyeti zirve yapacak, kadınlar ayrı, işveren ayrı mutlu olacak ve belki de ben oldukça kötümserim. Umarım öyleyimdir. Çalışan bir kadının aynı zamanda çocuğunun yanında olmasına kimse mani olmamalı elbette ama bir kadın olarak mevzuların her zaman göründüğü gibi olmadığını düşünmeden duramamanın en doğal hakkımız olduğuna inanıyorum. Eşit günler dilerim.