Ana Sayfa Blog Sayfa 58

Dijital Topuklar’ın ardından: “Yalnız değildim”

0

1 Kasım’da Tutkunu Bul temasıyla bir grup “tutkusunu” arayan insan (çoğu kadın) Dijital Topuklar Zirvesi’nde bir aradaydık. Düşündüren, gülümseten ve ilham veren onlarca hikaye dinledik. Öylesine güçlü bir sinerji oluştu ki günün sonunda bıraksalar eminim hepimiz koşacaktık. Elif ve Perihan’ın ilmek ilmek emekle ördüğü bu günü tamamen paylaşmak mümkün değil. Bu yazıda bende yer eden bazı alıntıları sizlere sunmak isterim. Sizlere de ilham olması dileğiyle.

“Lüzumsuz bilgiler ansiklopedisi”
Güne Dijital Doğanları Anlamak paneliyle başladık. Onlar adına “ahkam” kestiğimiz çocukların kendilerini ifade etmek için böyle bir platformda yer almaları ve ebeveynlerinin dijital alışkanlıklarıyla ilgili yorumlar yapmaları çok anlamlıydı. Devamında “Bir Kuşağı Anlamak: Dijital Yerlilere Bakış” panelinde Kuşak Araştırmacısı Evrim Kuran da buna işaret ederek; “çocuklardan önce ebeveynlerini anlama”nın ve döngüsel ilerlemenin ne kadar önemli olduğundan bahsetti. Sosyal becerilerin ve özellikle düş kurma becerisinin eğitim sisteminde yer almamasının yarattığı sorunların, anlamı odağına alan bu kuşak için çok önemli olduğunu ve anlamı kavratamazsak vasatlıkla karşı karşıya kalacağımız konusunda uyardı. “Bu çağın çocuklarına bir şeyler öğretebileceğimizi değil birlikte öğretebileceğimize inanıyorum.” diye ekledi. Aynı panelde Eğitimci/Yazar Müjdat Ataman da çocukları “lüzumsuz bilgiler ansiklopedisi” gibi doldurduğumuzu, koşan eğitim sistemi içerisinde durmamız gerektiğini anlattı. Aslında “çocukların zaten durduğunu, bizlerin duramadığını” ve çocuklar derine inmeye hazırken bizim buna hazır olmadığımızı söyledi.

“İnsan olmanın özü kusurlu olmaktır.”
Ardından, Bir Erkeğin Değişen Rolü başlıklı konuşmasına Serdar Kuzuloğlu, istatistiksel olarak çok sağlıklı ve uzun ömürlü olmamıza rağmen çok mutsuz olduğumuzla başladı. Sorunumuzun çok fazla şeye ve çok fazla beklentiye sahip olmamızdan kaynaklandığını ekledi. Endüstriyel devrimine kadar çocuk diye bir şey olmadığını, “çocuk” kavramının sonradan icat edildiğini de ekledi. Hepimizin anne, baba, çocuk kimliklerinden daha fazlası olduğumuzu söyleyerek eşsiz olduğumuzun altını çizdi. Konuşmasının sonunda kimliklerimizin üzerinde bir hayatımız olduğunu unutmamamız gerektiğini hatırlatarak, ideal insan diye bir şey olmadığını ekledi.

“Paylaştıklarımızdan sorumluyuz.”
Adab-ı Muaşeret 4.0 panelinde Burçin Akgün Ünaldı, Styleboom Blog ve Sema Özpekmezci Sumeli, Sema’nın Sağlıklı Mutfağı kendi yolculuklarını paylaştılar. Dijital iletişimde etik konusunda ikisinin de altını çizdiği en önemli konu dijital yazarlar olarak paylaştıklarından sorumlu oldukları gerçeğiydi. Sema Özpekmezci Sumeli bunu “gerçekten bu bedene girmeyen, kullanmadığım hiçbir şeyi paylaşmıyorum” diyerek özetledi. Blog yazarları olarak dil ve üslubun da önemine dikkat çektiler ve samimiyetin özgünlüğün bir parçası olduğunu belirttiler.

“Sabancı’dan ayrıldığımda herkes çılgın olduğumu düşündü.”
Girişimcilik Ne Değildir panelinde Qumpara Kurucu Ortağı Nilhan Gür, girişimci olayım diye bir işe girişiyorsanız bunun doğru olmayabileceğini çünkü bu durumda motivasyonu sürekli kılmanın çok zor olabileceğinden bahsetti. Girişimciye Dönüş’ten Yavuz Çingitaş, Sabancı’dan ayrıldığında herkesin çılgın olduğunu düşündüğünü söyleyerek, denememiz gerektiğini işaret etti. İhtiyaç ve probleme odaklı bir çözüm yaratma fikriyle işe başlarsanız başarılı olmamanız için hiçbir sebep olmadığını da ekledi.

“Artık iş gücünde daha çok düş gücüne daha çok ihtiyacımız olacak.”
İçindeki Marka başlıklı konuşmasında Borusan Grubu Kurumsal İletişim Direktörü ve Kurumsal İletişimciler Derneği Başkanı Şule Yücebıyık, “iyi bir hikayeyi iyi bir şekilde anlayabiliyorsanız kişisel bir markanız vardır” diyerek, önümüzdeki beş-on yıllık süre içerisinde iş kavramının dönüşeceğini, uzmanlık, fikir, beceri, yaratıcılık ve düş gücünün öne çıkacağını belirtti. Kişisel marka oluşturmak için beş adım sıraladı:

1-      Sahiplen, özellikle tuhaflıklarını.

2-      Kendi nedenini bul.

3-      Düş kur, hedef belirle, stratejini oluştur ve aksiyon planını yaz.

4-      Sahici ol.

5-      Paylaş ve ilham ver.

“Hiçbir başarı tesadüf değildir.”
Paralimpik yüzücü ve ressam Sümeyye Boyacı Vazgeçmeme Hikayesi’nde hiçbir başarının tesadüf olmadığını, 12 saatte yüzme öğrendiğini ve etrafındakilerin vazgeçip bırakacağına inandıklarını söyledi. “Sizi hayatta hep bezdirmek isteyenler olacak, asıl içinizdeki kötü kişi var ya, çok çalışmanız lazım, hiçbir şey çalışmadan olmuyor.” diyerek başarısını nasıl sürdürdüğünü anlattı.

“Bugünün karmaşıklık/belirsizlik esaslı hayatını erkek zihniyle yönetmek mümkün değil”
Değişim Duygu ile Başlayacak başlıklı konuşmasında KONDA Araştırma Şirketi Genel Müdürü Bekir Ağırdır, küresel ara buzul dönemde olduğumuzu, insanlığın bilgi toplumunun denetimini oluşturamadığı için eski bildiği ulus devlet yöntemiyle sorunları çözmeye çalıştığını savundu. Bu yöntemlerle çağın getirdiği değişen kurum ve kurallarını kuramadıklarını ve toplumsal tarafta bütün insanlığın bir dönüşüm ihtiyacı içinde olduğunu ekledi. Kadın meselesinin bu dönüşümün anahtarı olduğunu söyleyerek, yeni hayatın sevgiye, umuda, iç görüye ihtiyaç duyduğunu belirtti.

“Kadınlar olarak daha kendi dişi enerjilerimizi sahiplenemiyoruz.”
Aktarılmayan Kadın Bilgeliği: Kadınlığımızla Barışmak panelinde Somatik Terapist Bilge İnal aklımıza yatırım yaparken kalbimizi kaybettiğimizi ve kendi alt bilincimizde kadınlığın zayıflıkla eşit olduğunu düşünüyorsak eğer bununla ilgili çalışmak gerektiğini belirtti.  Kontrolü dişi ve erili birlikte kullanarak ve kendi duygularımızla ne ölçüde barışık olduğumuzu fark ederek geri alabileceğimizi söyledi. Jinekolojik Sorunlar Odaklı Bitkisel Tıp Eğiticisi/Arvigo Terapisti Gizem Onay her şeyden önce kişinin kendi bedeniyle tanış olması gerektiğini aktardı. “Her şeyi; sağlığı, cinselliği, anneliği, başkalarının kontrolüne bıraktığımızda nasıl yaşanır?” diye ekledi.

“Yara izin kapındır.”
Damla Çeliktaban ve Esra Sert Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı Clarissa P. Estes’ten aldıkları eğitimden izlenimlerini paylaştılar. Clarissa’nın herkesin duvarın arkasına saklı bir hazinesi ve her insanın doğuştan yaratıcı olduğuna inandığını söylediler. En büyük tutkunun ve yaratıcılığın acıdan geleceğini ve tüm acılarınızı, atalarınızın ki de dahil olmak üzere, yazmanız gerektiği konusunda öğüt verdiğini dile getirdiler. İçsel engellerinize çok sert bir şekilde karşı çıkmanız, sizi yan yollara saptıranlarla mücadele içinde olmanız ve hayatta ne iseniz onun tersi yönünde bir şeyler yapmanız gerektiğini aktardılar.

“Yalnız değildim.”
Günün sonunda oyuncu ve insan hakları savunucusu Ayta Sözeri kendi hikayesini katılımcıların soruları ışığında paylaştı. Bir katılımcının tüm bunları nasıl başardınız sorusuna yanıtı ise gün boyunca dinlediğimiz hikayeleri bir arada tutan bir tutkal misaliydi: “Yalnız değildim.”

 

Belki de toplumsal cinsiyet eşitsizliği sadece bir kadın sorunu değildir… Ne dersiniz beyler?

0

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temelinde ne yatıyor? Artık kimseyi tatmin etmeyen biyolojik açıklamalar dışında, insan zihninin “olası” kabullerine, bilişsel olana atıfta bulunan araştırmacıların yaklaşımlarından bahsettim. Eşitsizlik konusunda topun insan bilişine atıldığını görünce bir teslimiyet kokusu gelmiyor mu sizin de burnunuza? İnsan zihninin kadını kirli, aşağı, vb. gördüğünü ileri sürmek kurgusal ve tartışmalı önermeler. Bugün evrensel eşitsizlik tartışmasız belki ama hep böyle miydi? Yoksa tarihte bu evrenselliği geçerli kılan bir kırılma noktası var da onu göremeyeceğimiz bir sistemin içinde mi debelenip duruyoruz?

Eleanor Leacock, tarihsel açıdan konuyu inceleyeceksek, toplumsal cinsiyet rollerinin kapitalizm ile ilişkisine odaklanmamızı önerir. (Interpreting the Origins of Gender Inequality: Conceptual and Historical Problems, Eleanor Leacock Dialectical Anthropology Vol. 7, No. 4 (FEBRUARY 1983), pp. 263-284) Kapitalizm üretim araçlarını elinde bulunduranlar ve işçiler olmak üzere toplumda sınıfsal eşitsizlik yaratmaktadır. Leacock’a göre toplumsal cinsiyet eşitsizliği bu sınıfsal eşitsizliğin bir sonucudur. Leacock bu iddiasının geçerliliğini tartışmak üzere beyaz adam ve kapitalizmle karşılaşmadan önce eşitlikçi olduğu bilinen toplumlarla ilgili alanyazından faydalanır.

Evet sanıldığının aksine dünyanın her yerinde, bütün topluluklarda ve tarih boyunca sınıfsal eşitsizlikten bahsetmek mümkün değildir. Leacock Kuzey Amerika yerlileri ile yapılan çalışmalarla sınıfsal olarak eşitlikçi toplulukların varlığının ortaya çıktığının hatırlatır. Emeğine ve ürettiğine yabancılaşmayan, paylaşan kadınların ve erkeklerin yazısız tarihleri beyaz adamla karşılaştığı andan itibaren değişmeye başlamıştır.

Leacock gerçekte sadece etnik grup olan kabilelerin sömürgeleştirme sonrasında işgalcilerle ilişkiler sonucu politik gruplara dönüşmüş olma ihtimalini de değerlendirir. Başka bir deyişle, batılılar ortaya çıkana kadar bu topluluklarda zengin/güçlü/üretim araçlarına sahip/yönetici bir sınıftan bahsetmek mümkün değildir. Benzer şekilde işgalcilerle karşılaşana kadar kadınlar da ikincil konumda değildir.

Leacock sömürgeleştirme sürecinde işgalcilerin özellikle askeri ve siyasi konularda erkek otoritesini teşvik ettiklerinin ve bunun sonucunda yerli kadınların ev ile ilgili konularda ticaret yapan ve para kazanan erkeklere bağımlı hale getirildiklerini öne sürer. Öncesinde üretimde etkin olarak yer alan ve bu doğrultuda siyasi gücü bulunan kadınlar, sömürgeleştirme ile bu gücü yitirmişlerdir. Çünkü işgalci için muhatap erkektir.

Bir toplulukta kadın erkek tüm bireyler ürettiklerinin üzerindeki kontrolü kaybederse, yani kendileri için değil üretim araçlarına sahip olanlar için üretmeye teşvik edilirse, topluluğun parçasından bağımsız bir ekonomik birim olarak çekirdek aile ortaya çıkar. Çekirdek aile aslında soyut bir üretim biçimi olarak iş zamanını sisteme satan erkek ile onun o iş zamanını yaratması için evde çalışan ve ona hizmet eden kadın modeline dönüşür. Bu model kadının hem ev içi hem kamusal alanda düzensiz ve ödemesiz bir iş gücüne dönüşmesine neden olur.

Kapitalizme dair bu temel kabul kadının ikincilliğini açıklar gibi görünse de Leacock bir sorunun hala yanıtlanmadığını düşünmektedir. Bir toplumda sınıfsallaşma başladığında genel olarak neden kadının özerkliği ve otoritesi tehdit ediliyor da erkeğinki edilmiyor? Leacock bu sorunun yanıtının da sömürgecilik ve kapitalizm ile karşılaşan eşitlikçi toplumların değişimlerine odaklanmak suretiyle verilebileceğine inanmaktadır.

Bu topluluklarda yeni nesillerin yetiştirilmesi daha geniş akraba gruplarından çekirdek ailelere aktarılmıştır. Bunun yanında misyoner öğretiler sonucunda kocasını ve çocuklarını seven idealize kadın aslında bölgedeki madenlerin ya da üretim tesislerinin sahiplerine verilmiş bir hediyeden başka bir şey değildir. Üreticiler kocaların ve oğulların iş gücünden direkt ve kadınların bu iş gücüne katkısından dolaylı olarak faydalanmaktadır. Sonuçta kadın, işçiler üretmekten ve bakmaktan sorumlu ücret ödenmeyen iş gücüne dönüşmüştür. Bir yerlerden tanıdık geldi mi?

Ev içi ve çocuklarla ilgili işlere elini sürmeyen ancak dışarıda tam kapasite hizmet veren, tatmini ürettiğinde değil banka hesabına yatan para ile satın alabileceklerinde arayan, işten geç ve yorgun gelen, dışarıda verdiği hizmete karşılık evde hizmet bekleyen, kendini çekirdek ailenin ekonomi bakanı gören kocalar/babalar ve sisteme uygun, başarılı (!) iş güçleri olarak eğitilen erkek evlatlar…. Mutlu musunuz hakikaten? Bu tamamen sizin seçiminiz mi?

Belki de toplumsal cinsiyet eşitsizliği sadece bir kadın sorunu değildir. Belki de bu eşitsizlikte kadın ve erkek olarak farklı kamplarda değilizdir? Hepimizin emeği ile varlığını sürdüren ve güçlendiren bir sisteme karşı aynı taraftayızdır belki? Ne dersiniz beyler?

 

 

 

Dijital Topuklar 2018’de neler oldu?

0

1 Kasım 2018 günü, Evrim‘in de panellerinden birinde konuşmacı olarak yer aldığı, Dijital Topuklar 2018 organizasyonunu izlemeye gittim. Aslında Evrim’in konuşması bahaneydi, Arzum Onan’ın da konuşmacı olduğunu duyunca gittim. Sonuçta kendisi 1993’Te Türkiye ve Avrupa güzeli seçildi ve ünvanını 25 yıldır kaptırmadı. En azından, bence…

Organizasyon, isminden dolayı kadınlara yönelik gibi algılanabilir. Zaten sanırım öyle algılanıyor çünkü 700 kişilik organizasyonda izleyiciler arasında taş çatlasa 10 erkek vardı. Bunlardan biri de bendim. Dijital Topuklar Zirvesi’nin üçüncüsüymüş. İlkinden hiç haberim olmadı. Geçen yılkine eşim (Evrim Bayramoğlu) izleyici olarak katılmış ve çok etkilenerek eve dönmüştü. Bu yıl da yukarıda bahsettiğim gibi konuşmacı olarak katıldı ve beni de yanında götürdü.

Doğrusu bu kadar büyük ve başarılı bir organizasyon beklemiyordum. Başta Elif Doğan ve Perihan Gürer olmak üzere emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. Bu zor ekonomik koşullara rağmen sponsor olan firmalara da teşekkürler. Organizasyonun ana hedefini, girişimcilere ilham olabilmek, bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve cinsiyet eşitliği ile ilgili farkındalık yaratmak olarak özetleyebiliriz bence. Ülkemizde ekonomiye katkısı çeşitli sebeplerle düşük olan kadınların cesaretlendirilmesi için bu tip platformlara ihtiyaç var.

Çocuk ve gençlerin ağzından, onların gözüyle sosyal medya ve internet kullanımını dinlemek keyifliydi.  Çocuklarımızla ilişkilerimiz açısından bilgilendirici oldu. Ardından Z Kuşağı ve alfa nesliyle nasıl iletişim kuracağımızla ilgili panelde biraz da mevcut eğitim sistemimizdeki yanlışlara değinildi.  Serdar Kuzuloğlu’nun “stand up” havasında geçen “Bir erkeğin değişen rolü” temalı konuşması, bence günün en iyilerindendi. “Sosyal medyada adab-ı muaşeret” konulu panelde, dijitaldeki kişilik ve özgürlük haklarından ve etik ilkelerden bahsedildi.  “Girişimcilik ne değildir?” konulu panel bence iş kurmayı düşleyenler için oldukça faydalı olmuştur. Potansiyel girişimciler, nelere dikkat etmeleri gerektiğini profesyonellerden dinleme şansı elde ettiler. Daha sonraki konuşmacıların büyük bölümü, kendi işlerini kurmuş ve başarıyla yürüten kadınlardı.

Çok ilham verici, amiyâne tabirle gaza getirici konuşmalar dinledik. Herkes başlarından geçenleri tüm samimiyetleri ile dile getirdi. Finans sektöründen ayrılıp tutkusunun peşinden giderek makyaj sanatçısı olan da vardı, kurumsaldan çikolatacılığa geçiş yapan da. Samimi bir anne blogger da vardı, kurumsaldan vazgeçmeden, hatta kurumsalın gücünü de hayaline ortak edip tutkusunun peşinden giden de. Daha sonra kurumsal iletişim uzmanı tarafından “kendi değerini bulma ve markalaşma” konusunda bilgilendirildik. Geleceğin teknolojisi VR/AR devrimi ile ilgili bence biraz da ürkütücü olan gelişmeleri öğrendik. Paralimpik yüzücü ve ressam Sümeyye’nin hikayesi, kendi dertlerimizden utanmamıza sebep oldu. En büyük engelin kendimiz olduğu gerçeğini hatırlattı. Konda Genel Müdürü Bekir Bey’in iş dünyasında “duygu”nun, dolayısıyla kadının yerinin arttırılmasına yönelik konuşması da farkındalık yaratması açısından çok faydalı oldu.

Sponsorlardan Cif’in #hepimizinelinde projesinin anlatıldığı panelde sahnede Arzum Onan vardı. Diğerlerini göremedim! Ev işlerinin sadece kadınların sorumluluğu olmadığının, erkeğin yardımı değil iş bölümünün gerekliliğinin altı çizildi. Sosyal girişimcilik ve doğumda kadın hakları konulu paneller, bilgilendiriciydi. Kadınlığımızla barışmak konulu panelde, geçmişten günümüze dişil enerji algısının nasıl değiştiğinden bahsedilirken verilen ritüel örnekleri ilginçti. “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabının yazarı Clarissa P. Estes’ten aldıkları eğitimi anlatan Damla Çeliktaban ve Esra Sert, samimi konuşmalarıyla izleyiciyi keyiflendirdi.

Ataerkil toplumdaki bakış açısı nasıl dönüştürülür konulu panelde cinsiyet eşitliği çalışmalarından bahsedildi. Özellikle kanun maddelerindeki cinsiyetçi yaklaşımlar konusu çok ilgi çekiciydi. Organizasyonun finalinde sahne alan Ayta Sözeri, Dijital Topuklar organizatörlerini çok zor durumda bıraktı. Çünkü çıtayı çok yükseğe koydu. Seneye kimi çıkarırlar bilmem… Zorlu yaşamından örnekleri, pes etmeyişini, engelleri, kısacası yaşam hikayesini öyle güzel ve samimi anlattı ki, bazen gözlerimiz doldu, bazen kahkaha attık. Konuşma sonunda empati, hoşgörü, vicdan, anlayış gibi insani değerlerin ne kadar önemli olduğunu yeniden hatırlattı. Yaklaşık 10 saatlik organizasyonun kısa bir özetini anlatmaya çalıştım. Dikkatinizi çekti mi bilmem ama konuşmaların çok büyük bir kısmı sadece kadınları ilgilendirmiyor. Ben şahsen sadece kadınları ilgilendiriyor gibi görünenlerden dahi kendime dersler çıkardım, bir şeyler kattım. Bu nedenle bence “Dijital Topuklar”, “kadın organizasyonu” algısını kırmalı. İlham almak isteyen, cesaretlenmek isteyen, bilgilenmek isteyen herkes için faydalı bir organizasyon. Hemcinslerime duyurulur…

 

Kendine ait bir kadın: Virginia Woolf

0

İlham Veren Topuklar’da bu ay, tarihin en önemli yazarlarından biri olarak andığımız Virginia Woolf’u hatrlıyoruz: Güncel koşullar kadını nasıl yaftalıyor olursa olsun hediyelerimizi dünyayla paylaşabileceğimize dair muazzam bir ilham kaynağı…

Hareketli yaşam öyküsü, hayatın ta kendisini yüzümüze vururken bizi bir anda gerçeklikten koparıp götürebilen romanları, kendine has yazım teknikleri ile Virginia Woolf, bugün hala en çok konuşulan yazarlardan biri. Genç yaşta yaşadığı kayıplar, yaslar ve şahit olduğu savaşlar, adaletsizlikler karşısında güçlü durmaya çalışsa da, henüz ergenlik döneminde başlayan ruhsal hastalıkları ömrü boyunca peşini bırakmamış; neticede onu 59 yaşında hayatını sonlandırmaya itmişti. Londra’nın saygıdeğer ailelerinden birine mensup olmasının yardımı ve editör babasının desteği ile dönemin kadınlarına nazaran bazı ayrıcalıklara sahip olmuş olsa da, asla elindekiyle yetinmedi ve hep elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırken her fırsatta diğer kadınlara da aynısını yapmalarını söyleyerek ilham verdi.

Babası Sir Leslie Stephen, İngiltere’de Viktorya Dönemi’nin tanınmış yazar ve editörlerinden biriydi. 1882 yılında dünyaya gelen Virginia, hiç okula gitmedi. Bunun yerine babasının desteği ile evde eğitim gördü. Üniversite çağına geldiğinde zaten kadınların üniversitelere kabul edilmemesinden dolayı istediği eğitimi alamayacaktı ancak o yılmadı, henüz 15 yaşındayken bir gazetede kısa hikayelerini yayınlatarak başlattığı yazarlık kariyerini ömrünün son senesine kadar sürdürdü.

Genç yaşta üvey abilerinin tacizlerine maruz kaldı, annesini ve babasının yasını yaşadı. Ancak babasının ölümünden sonra 1904 yılında kadeşleriyle taşındığı Bloomsbury, onun için bir dönüm noktası oldu. Burada Bloomsbury Grubu adında kurulan bir entellektüel grubuna dahil oldu ve edebiyat çevrelerince daha tanınır hale geldi. 1912 yılında ‘hayatının bütün mutluluklarını borçlu olduğunu’ söyleyeceği Leonard Woolf ile evlendi. Leonard onun en yakın ve en güçlü destekçisiydi. Evlendikleri dönemde yükselen psikotik atakları nedeniyle endişelenen eşi, Virginia’nın daha özgür yazabilmesi için bir yayınevi kurmayı önerdi. Beraber Hogarth Press’i kurdular ve Virginia Woolf’un ilk romanı, The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915 yılında burada basıldı. Yayınevi kısa zamanda dönemin ünlü yazarlarının da eserlerini basmaya başlayarak önem kazandı.

Bu süreçte Virginia Woolf, entellektüel çevrelerde boy gösteriyor, kardeşi Vanessa Bell’in illüstrasyonlarını eklediği kısa öykülerini yayımlatıyor, partiler düzenliyor ve yaşamın tadını çıkarıyordu. Ancak hastalığı peşini bırakmıyordu ve iyi olduğu zamanlarda ‘çok iyi’ olduğu söylenen Woolf, hastalandığında çaresiz, ümitsiz bir kadına dönüşüyordu. Eşi Leonard’ın bu durumda çocuk sahibi olmalarının doğru olmayacağını söylemesi üzerine durumu kabullenmişti ancak bir tarraftan da çocukları çok seviyor ve anne olamadığı için eksiklik hissediyordu. İnişli çıkışlı ruh haline rağmen Woolf, ömrü boyunca 200’e yakın eser yayınladı.

İkinci romanı Night and Day (Gece ve Gündüz), 1919 yılında yayınlandı. Dünyaya armağan ettiği ilk iki roman, ‘geleneksel’ tarzda yazılmış romanlardı. Bazı eleştirmenler bunun sebebinin Virginia’nın edebiyata duyduğu sevgi ve saygı olduğunu söylese de bazıları ‘kendini ıspatlama çabası’ ile bu tür romanlar yazdığını söylüyor. Çünkü daha sonraki eserlerinde Woolf, kendi adıyla anılacak olan bilinç akışı tekniği de dahil olmak üzere birçok geleneksel olmayan yöntemle yazacak ve okurlarını büyüleyecekti.

Pulitzer ödüllü “Saatler” romanında Woolf’un “Mrs. Dalloway” romanından yola çıkarak bir hikaye kurgulayan Michael Cunningham, bir yazısında Virginia Woolf’un yaşadığı buhranlar nedeniyle kendini ıspatlama çabasında olabileceğini söylüyor: “Woolf sadece bir sonraki nöbetin beklentisinden dolayı değil, bu dengesiz ruh halinin kariyerine etkilerinden de dehşetle korkuyordu. Kendi deliliğinden duyduğu bu korku ilk iki romanı Dışa Yolculuk ve Gece ve Gündüz’ün nispeten daha geleneksel olmasına yol açmıştı. Diğer yazarlarınki gibi aklı başında romanlar yazabileceğini, yazılarının deli bir kadının sayıklamaları olmadığını kendine ve herkese ispatlamak istemişti.”

1929 yılında, arada yayınladığı 5 kitaptan sonra, en bilinen eseri A Room of One’s Own (Kendine Ait Bir Oda) yayınlandı ve Virginia Woolf, artık bir ‘feminist’ yazar olarak anılmaya başlayacaktı.

Kadına biçilen rolleri ve getirilen kısıtlamaları var gücüyle eleştirirken, bir yandan da kadının yaratıcılığını ev içi de dahil olmak üzere pek çok alanda gösterebileceğini savunuyordu. İncelikle hazırlanmış bir sofra, keyifle ağırlanan misafirler ve ustaca yazılmış bir öykü, başarılı bir kariyer; hepsi onun gözünde değerliydi. Ancak kadınların özgürlüklerini elde edebilmeleri için kendilerine ait bir oda edinmeleri ve iyi bir gelire sahip olmaları gerektiğini söylediğinde tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Kitapta tarihte çok ünlü bir kadın yazarın çıkmamış olmasına değinen Woolf, Shakespeare’in Judith adında bir kız kardeşi olmuş olsaydı ve oyunlar yazmak isteseydi neler olabileceğini yazdı.  Shakespeare dönemin şartlarında rahatlıkla kendini geliştirip yazmaya başlayabilirken olağanüstü yetenekli kız kardeşi Judith, okula gönderilmeyecek, evde kalacak ve abisinin imkanlarından mahrum kaldığı için yazılar yazamayacaktı.

Durmadan yazan, üreten ve kendini ifade etmekten hiçbir zaman geri durmayan Woolf, son olarak 1941’de Between the Acts (Perde Arası) isimli kitabını tamamladı. Ancak artık hastalığı onu ele geçirmişti. İki ay sonra, kocası Leonard’a bir not bırakarak ceplerini taşlarla doldurdu ve kendini Ouse nehrine bırakarak hayatına son verdi. Yazdığı kısa not, yaşadığı buhranı incelikle anlatıyordu:

“En sevdiğim,

Yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.”

Hayata veda ederken bile sevgisini ve mutluluğu vurgulamaktan vazgeçmeyen bu kadın, Virginia Woolf, ilmek ilmek dokuyarak ürettiği 200’e yakın eserini insanlığa, özellikle de kadınlara armağan edip gitti bu dünyadan. Koşullar ne olursa olsun  kendimizi gerçekleştirebileceğimizin, cesaretin ve titrek adımlarla bile olsa ilerleyebilmenin ilhamını bıraktı bizlere…

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

Güzelim, Güzelsin, Güzel

2

Dijital Topuklar 2018’de Arzum Onan’ı ‘Hepimizin Elinde’ panelinde izlerken bir an ‘Bu kadar güzel olmak nasıldır acaba?’ sorusu geçti aklımdan. Arzum Onan’ın anlattıkları çok kıymetliydi elbette ve hayatını dış görünüşüne yaslanarak yaşayan bir kadın değil asla ama yine de onu ilk defa canlı gören birisi için güzelliğinden etkilenmemek imkânsız. Bir çift babet, bir etek ve bir kazak sadeliğinde ama gözlerinizi alamayacağınız kadar güzel ve bu kadar güzel olmak onun için o kadar normal ki, balığın suda yaşaması gibi hiç yadırgamadan yaşıyor bununla. Tamam, hepimiz ara sıra kendimizi güzel hissederiz, eşin dostun da gazıyla giydiğimiz bir elbisenin şahane durduğuna inanırız, aynada kendimizi beğenerek evden çıktığımızda günümüz iyi geçer ama bir de göreceli olmayan ve kimse tarafından inkâr edilemeyecek kadar güzel olmak denen bir mevzu var ki o çok fazla insanda yok doğal olarak.

Bu kadar güzel olmanın nasıl bir his olduğunu tek merak eden ben olmasam gerek ki tam da bu mevzuu anlatan bir film izledim geçenlerde. Amy Schumer’in 2018 yapımı I Feel Pretty (ülkemizde Acayip Güzelim adıyla gösterildi ama orijinal başlığı tam da anlatmıyor sanki) adlı filmi, bir gün olsun çok güzel, kendi deyimiyle ‘inkâr edilemez şekilde güzel’ olmanın nasıl hissettirdiğini yaşamak isteyen bir kadının hikâyesini anlatan ve bir sinema şaheseri olmasa da her yaştan kadının illa ki izlemesini umacağım bir film. Filmin sonunu ilk sahnesinden bile anlamak gayet kolay olduğundan ipucu verme endişesi taşımadan birkaç cümle ile bahsetmek isterim konusundan. Çok güzel olmanın hayallerini kuran kahramanımız bir gün bir kaza sonucu gerçekten çok güzel olduğuna inanıyor (tabii aslında hiç değişmiyor ve hem biz hem de etrafındakiler onu olduğu gibi görmeye devam ediyoruz)  ve sonrasında olaylar hızla gelişiyor, o güne kadar hayal ettiği ama yeterince güzel olmadığı için başına geleceğine ihtimal bile vermediği ne varsa hepsi gerçek oluyor.

Filmi izlerken de film bittikten sonra da düşünmekten kendimi alamadım. En özgüvenli, en kendiyle barışık kadınlar bile kendilerini yeteri kadar güzel bulmadıkları için zaman zaman kötü hissetmiyorlar mı gerçekten? En hayran olduğumuz, sevmeye doyamadığımız kadınların bile estetik yaptırdığını, kilo vermek için ne kadar çok uğraştıklarını (sağlık sebebiyle olanları saymıyorum elbette), genç kalmak için çok yorucu bir çaba harcadıklarını görmüyor muyuz? ‘Olduğu haliyle ne kadar güzel aslında’ diye geçiriyoruz içimizden, kendini bizim gözümüzden göremiyor diye dertleniyoruz. Peki, biz kendimizi kimin gözünden görüyoruz? Başka bir kadının kendini beğenmemesine üzülürken kendimizle ilgili ne yapıyoruz? O ne kadar güzelse belki biz de o kadar güzeliz, neden bunu hiç düşünmüyoruz?

Kadınlara sürekli birtakım güzellik standartları dayatan bir dünyada yaşadığımız yetmezmiş gibi, bir de bilerek ya da bilmeyerek kendi kendimize limitler koyuyoruz. Belki tam bize göre bir işe ‘Aman beni beğenmezler, oradakiler çok havalı’ diye başvurmuyoruz ve belki de aslında işe alınacağız, çok hoşlandığımız birine ilk mesajı atmıyoruz çünkü ‘O hoo onun etrafında ne kızlar vardır’ ve belki de aslında yok. Belki bütün gün kendimizi yiyip bitirmemize sebep olan saçımızdaki o basık kısmı bizden başka tek kişi bile fark etmedi ve evden çıkamayacak kadar çirkin olduğumuza emin olduğumuzda gittiğimiz o toplantıda ‘İyi ki geldi’ dediler bize. En yakın arkadaşımız ne giyerse giysin ya da saçını ne renge boyarsa boyasın çirkin olduğunu düşünmeyiz ve onunlayken çok mutlu oluruz çünkü o en yakın arkadaşımızdır ya hani, ‘Beni işe almadılar çünkü çok çirkinim’ dese ‘Saçmalama’ deriz misal, bunu biraz da kendimize yapsak diyorum, ne güzel olur, ne güzel oluruz.