Ana Sayfa Blog Sayfa 49

İçimdeki ‘Geleneksel‘

0

Kadın olmak, anne olmak ve toplumdaki yerin… Toplumun senden beklentisi, zaman zaman baskısı… Beklenenler, karşılamak için uğraştıkların ya da isyan ettiklerin…

Anne olduktan sonra tamamen  değişen hayatlar… Üstün varlık olma yolundaki ilk adım, doğum! Doğumdan sonraki alışma süreçleri ve bebeğinizin tüm ihtiyaçlarını karşılama isteğinizle yettiğiniz, zaman zaman yetemediğiniz ve  karamsarlığa düştüğünüz zamanlar…

‘Üstün varlık olma yolundaki anne’ diyorum çünkü toplumda annelerden beklenen böyle bir şey! Her şeyi yapan anneler; çocuğuna bakar, onun gelişimi için sağlıklı yemekler yapar, evini  temiz tutar, market alışverişine gider, aynı zamanda kızını ihmal etmeden onunla oyunlar oynayıp iyi vakit geçirmeye çalışır. Bunlar benim yapmaya çalıştıklarım. Eh, bu kadar şeyi aynı anda yapma çabası da bana bazen fazla geliyor. Zaman zaman isyan ettiriyor, özellikle benim gibi doğum öncesine kadar çalışan biri iseniz, evdeki sorumluluklar ağır gelebiliyor.

Akşam olup baba gelince sorumluluk paylaşılıyor belki ama yeterli gelmiyor çoğu zaman. Bazı kadınlar için daha kolay baş edilebilen  ya da kabul edilebilen bir süreç belki ama bende işler öyle olmadı. Doğumdan sonraki alışma sürecinde, ki bu genelde kırk gün kabul edilir, yanınızda anneniz ya da kayınvalideniz olur ki size ev işleri ve yemekte yardımcı olarak kabul edilir. Ama sadece bununla kalmaz, emzirme seanslarınıza kadar hep başınızda olurlar. Bu bazen iyi gelir, bazen çok fazla. O ayarı oturtamazsınız zaten o süreçte, ortalık malı gibi, her yaptığınız takip edilir.

Eğer ki ameliyatlıysanız, ben öyleydim ve iyileşme sürecini ‘fiziksel ‘ olarak iyi atlattığımı düşünüyordum, iyileşme süreci bittiğinde eşiniz de dahil gelen misafirleriniz sizden yemek  de bekler, ilgi alaka da. Sizin bazen tek istediğiniz “bir iki saat bebeğinize göz kulak olsalar da siz de tek başınıza bir kafeye gidip, kahve içip kitap okusanız” olur. İlk aylarda hayal gibi bir şeydi bu. Fazla gazlı çok ağlayan bir bebeğiniz varsa; “bu bebek niye çok ağlıyor”lar, “sütün mü yetmiyor”lar… Hadi süt de azaldı sonra, sütten de olduk iyi mi! Pek çok ağlamalar, krizler, pek çok bilinmeyenler  ve zaman hızlı geçer, doğan büyüyor. Boşuna dememişler…

Peki ya ben, bana ne oluyordu bu süreçte? Şu an kızım 1,5 yaşında ve ben iletişimimiz arttıkça daha da seviyorum annesi olmayı. Onunla birlikte kendimi de büyütüyorum, keşfediyorum. İçimdeki toplum baskısını güncelliyorum sürekli, niye orada, nasıl yerleşmiş, benden ne istiyor? İçimdeki geleneksel  kadına sesleniyorum; ne kadar da güçlü bir temel üstüne inşa edilmişsin, onca depreme ve isyana ragmen bana mısın demedin! Geleneksel olan kötü demek istemiyorum, ama bu hal; eğer ki insan olarak sizin üretmek istediklerinizi, yapacaklarınızı engelliyorsa ve size ait durmuyorsa bazı yaptıklarınız, zorunluluk gibi yapılıyorsa, o zaman işte geleneklere bulanmışsınız demek oluyor.

Kadın,erkek fark etmez insan olmak düşünmektir, üretmektir. İster çocuk bakarken, temizlik yaparken, ister bilgisayar başında proje üretirken. Sorun şu ki, eğer toplum size anne olunca bir rol model dikiyor ve giydiriyorsa, ya da siz zaten böyle öğrenmişseniz, farkına bile varmadan o elbiseyi giyiveriyorsanız, belli bir süre sonra size dar gelmeye başlıyor, içinde nefes alamaz oluyorsunuz. Hatta kendinize “bana ne oluyor” diye sorup bunalıma giriyorsunuz.

Peki şimdi ne olacak? Doğumdan önce mimar olarak devam eden kariyerim devam edecek mi? Gerçekten yapmak istediğim ne, yine küçük ya da sözümona profesyonel mimarlık ofislerinde, şikayet ederek çalışan mimarlardan mı olacağım, yoksa kendimi keşfetme yolunda, derinlerdeki o bana ait olan inciyi bulup çıkartabilecek miyim? Şu an hepsi birer muamma!

Tüm bu bilinmezler, sorgulamalar, keşfe çıkan iç sesler, bir zaman illa ki rayına oturacak. (Umuyorum!)  Kim bilir, belki de geleneklerle harmanlanarak kendini bulan iç seslere dönüşecek.

 

İletişimde kalbin etkisi

0

İş hayatında kadın olmak… Yakasının rengi, mevkisi, maaşı, konumu ne olursa olsun, kadının iş hayatında var olması bir süper kahramanlık hikayesi gibi.

Eğitiminiz, meslek seçiminiz gibi geçmişte bırakılan kilometre taşlarını inşa etmekle başlar bu süper kahramanlık hikayesi. Bu dönemde, seçimlerin değeri anlaşılır, bunlar için ne kadar emek verdiğiniz hesaplanır. İş hayatındaysanız hem birey, hem kadın, hem de çalışan olma hallerini ayrı ayrı yaşarsınız.

Evlilik kararı önemlidir. İş hayatınızla özel hayatınızın köprü görevi yapıp yapmadığı, “evimiz nerede olsun?” merakından daha önce gelir. Gelmelidir de… Zira bu kararınızla ilgili iş yerinize açıklama yapmak durumundasınızdır. “Bu kararınızda ciddi misiniz?” “Evlendikten sonra çalışmaya devam edecek misiniz?”

Düğün zamanı gelip çattığında, el yükseltilebilir ve konu balayına gelebilir. Balayı için izin kullanacağınız haftanın önemli bir etkinliğe denk gelmesi söz konusuysa, sizden balayı ortamını ofise çevirmeniz hiç düşünülmeden istenebilir. Gelen isteği dinlerken siz kızarır, sıkılırsınız ama karşınızdaki bunları söylemekten hiç gocunmaz. Aslolan iş hayatıdır. Sürdürülebilirlik gibi önemli bir kavram bile böylesi durumlarda kullanılan anlamsız bir kavrama dönüşür…

Düğündü, balayıydı, evlilik hayatıydı derken zaman ilerler. Yüzünüzde müthiş bir mutluluk, bir gün işe gidersiniz ve hamile kaldığınızı söylersiniz. Sizi kutlayanlar hemencecik kaç ay daha burada olacağınızı düşünüp parmak hesabı yapar. Hem de gözünüze baka baka… Bakalım hamileliğin önemli bir işe denk geliyor mu? “Elindeki işleri yavaş yavaş ekip arkadaşına devret” önerileri artar. Siz yokmuşsunuz gibi planlar yapılır. Sizin doğum izninde olacağınız zamanlar için hüzün duymanıza şaşırılır. Oysaki siz aynı kişisinizdir. Değişen sadece her gün git gide büyüyen karnınız ve artan, yükselen hormonlarınızdır.

Doğumu yaparsınız, ne zaman işe döneceğiniz sorulur. Sorulsun elbette ama yeri ve zamanı da önemli değil midir bu sorunun? Çalışırken çok da önemli olduğunuz hissettirilmezken, kucağınızda bebeğinizle kaldığınız anların birileri tarafından acımasızca hesaba tutulduğunuzu duyarsınız. Sadece duymakla kalmaz, hissedersiniz de… Annelik gibi bir mertebeye yükselmişsinizdir, yani kıymeti pek bilinmeyen bir krallığın kraliçesisinizdir.

Süt izinleri işlere, süt dişleri uykusuz gecelere, anne ile bebeğin kitaplarda da yazan o kaliteli geçirilmesi söylenen zaman dilimleri kabusa dönüşür. Bebek ağlar, siz ağlarsınız. Çocuk büyür, çocuk uyur, çocuk gelişir… Kadın mıyım, anne miyim, ilkokulda saçı örülen o minik kız mıyım diye düşünür durursunuz. Kafalar karışır, işler karışır.

Herkes sizden yüzde yüz performans bekler. Olimpiyatlardaki tüm oyunlardan altın madalya bekler gibi. Mümkün müdür diye soran olmaz. Neden sorulsun ki, o sizin sorununuzdur.

İş görüşmesi için sizi arayan insan kaynakları uzmanı, sabah erkenden sizi mülakata çağırabilir. Çocuğumu okula bırakacağım, farklı bir saat belirleyebilir miyiz sorunuza geçiştirme bir cevap verebilir. Mülakata gitmek için çocuğumu okuluna nasıl bırakabilirim sorusunu kendinize bile sormamanız beklenir. Yıllarca sabahın karanlığında iş yerinde masanızda olmanızın hiçbir önemi yoktur artık.

Kadın dayanışması ifadesi hep iyi hissettirmiştir. Genelde bu tür yaşanılan olayların içerisinde kadın çoğunluğunun olması da üzücüdür. Anne olan kadın, anne olan diğer kadını anlamak istemez. Kaygılarını, korkularını, heyecanını, coşkusunu en çok anlayacağı o kadınlar, o günlerde sertleşir. Gökkuşağı gibi rengarenk olması gereken yürekler hortum yaratır, kasırgaya dönüşür, yakıp yıkar.

İletişimin kalbe ihtiyacı vardır. Duyulmaya, hissedilmeye, hayata geçirilmeye hatta yaşamın içerisinde bütünleşik bir biçimde varolmaya ihtiyacı vardır. Renklerini hep yaşatan, duygularıyla daha da güçlü olan kadınların iş hayatında artması, giderek çoğalması ve yüreklere dokunması dileğiyle…

 

Orada ne işi varmış?

0

Üniversitenin ilk yılında, şehir dışında okuyan arkadaşlarımın yanındayım. Ankara’nın en ünlü gece kulübünden dönüyoruz, saat sabaha karşı bilmem kaç. Arabayı kullanan arkadaşımızın henüz ehliyeti bile yok, üstelik alkollü. Bir anda, 6 arkadaş doluştuğumuz arabanın içinde, kendi kendime  soruyorum: “Benim burada ne işim var?”

Hayatım boyunca ailemin ve öğretmenlerimin beklentilerini önemsedim. Bir sınavdan düşük not aldığımda kendime dert ettim. Veli toplantılarında övüldüm, bununla övündüm. Üniversite tercih döneminde özellikle ailemin yanında kalmayı seçtim. Çok az şeye karşı geldim. Elbette sahip olduğum koşullar konusunda çoğu genç kızdan şanslıydım; ama ben de seve isteye yola geldim.

Üniversiteden sonra da hayatım yine, eş dost akraba çevresinden kimseyi rahatsız etmeyecek bir çizgide ilerledi. Erkenden evlendim, hem de ilk sevgilimle. Çocuğum oldu, yine erken denilebilecek bir yaşta. Şimdi sorsalar, ya işte ya da evdeyim. Bir yere çıkarsam da ya oğlum ya da eşim bana eşlik ediyor. Nasıl diyeyim, hakkımda konuşan taş olur hani, o derece.

Okuyanların burun kıvıracağı bir hikaye paylaşıyorum işte. İçinde unutulamayan sevgililer, bir bavulla değişen şehirler, batıp çıkmalar, yeniden doğmalar yok. Olsaydı, belki daha da güzel bir hikaye olurdu, belki bundan mahrumum. Buna rağmen; ben ve arkadaşlarım o gece, o kulüp dönüşünde yapılan hız denemeleri sırasında ölebilirdik. Cahildik, bir kere çemberimizden dışarı çıkmamız yeterliydi. O gece bizi harekete geçiren, dış dünyaya duyduğumuz meraktı. Kendi adıma, yola çıkarken nasıl döneceğimi düşünmedim bile. Gecenin bir vakti jetonum nihayet düştüğünde ise, arka koltukta oturan edilgen bir varlıktım. Düşünüyorum da; hepimiz çocukluk arkadaşıydık, hepimiz İzmirliydik, herhalde birlikte gömülürdük. Oysa sıkı durun, şimdi birbirimizle görüşmüyoruz bile!

Çiçek gibi bedenleri henüz soğumadan haklarında “Orada ne işi varmış?” diye konuşulmaya başlanan kız kardeşlerim için yazmak istedim bunu. Henüz başlamamış bir hayatın yitip gitmesi karşısında, tek yorumu kötülük kusmak olanlara bir açıklama borcumuz yok elbet. Yine de kendimi suçlu hissediyorum konuşmadıkça.

Eğer yaşıyorsan; bir yere yolun düşebilir birçok nedenle. Sadece genç olmak, sadece fazla iyimser olmak, sadece aşık olmak, bir yerin yabancısı olmak, kibarlıktan ya da korkudan hayır diyememek birer nedendir. Her zaman arkadaş kurbanı olmak da değil mesele; o an olmak istediğin yerde olursun işte, hepsi bu. Denersin. Eğer yaşıyorsan; yani sadece televizyon karşısında oturup başkalarının hayatını yorumlamıyorsan deneyip yanılarak öğrenirsin.  Sonra hayat sana bir şans daha verir, aynı hatayı tekrarlamayarak kendine olan borcunu ödersin.

Bir kadın için biraz daha yaşamak demek; annesiyle aynı döngüde buluşmak anlamına da geliyor aynı zamanda. Yeter ki fırsatın olsun; anne gibi korumacı da olursun, zamanında koşarak gittiğin buluşmalara çomak da sokarsın, hepsi olur. Kendi gençliğine şefkatle yaklaşır, uzanıp kendini yanaklarından da öpersin. Yeter ki yaşam hakkını elinden almasınlar.

Necip Fazıl bir şiirinde, hayatının ilk otuz yılı boyunca gökyüzünden habersiz uçurtma uçurduğundan bahsediyor. Düşünün bir; kağıda döktüğü hisleriyle bir nesle “üstat” olmuş bu adam, kendi gerçeğiyle otuz yaşında tanışıyor.

“Orada ne işi varmış?” dünyanın en acımasız cümlesi gibi geliyor şu sıralar bana. Bir insanın ilk yorumu nasıl bu olabilir meseleye? Hele bir kadının…

Muhafazakarlık; bu ayıbı örtecek bir kılıf değil. Asla. Sonsuz bir rahmeti arkanıza alıp; bununla zulmedemezsiniz. Ne genç ölülere, ne de ailelerine.

 

Profesyonel Annelik Mümkün mü?: İş’te Anne

0

Ülkemizde çalışan kadınların oranı, kadın nüfusunun neredeyse yüzde 30’una denk geliyor. İş hayatında kadın olmanın sorumluluklarına bir de anne olmak eklenince, hamilelik sonrası süreçte iş hayatında neler hissediyoruz? Peki ya iş ve özel yaşam dengesini kurabiliyor muyuz?

Uzun çalışma saatleri, çocukların gelişiminin en önemli dönemine yeterince tanıklık edememek, maaşların yarısı ile tutulan bakıcılar, bakıcıların sürekli değişmesi, iş yerinde sürekli cep telefonundan kamera ile evi izlemek vb. birçok neden ile sıralayabileceğimiz sebeplerden ötürü kadınlar “annelik” ve “çalışan insan” olmak arasında ikilemde kalıyorlar. Bu durumda ise, “mükemmel annelik” “mükemmel iş insanı” ve “mükemmel eş” rollerinden birinden fedakarlık etmek durumunda kalıyorlar. Bir noktada sistem bizi bu hale getiriyor diyoruz ama yapılan araştırmalara göre durum biraz daha farklı.

KAGİDER (Kadın Girişimcileri Derneği) ile Danone iş birliğinde Ipsos tarafından 2017 yılında yapılan “İyi ki Annem Çalışıyor” araştırmasının sonuçları ise, mutlu bir çocuk yetiştirmek için annelerin iş hayatından vazgeçmesine gerek olmadığını gözler önüne seriyor. Araştırmaya katılan, anne olduktan sonra işi bırakmış kadınların yüzde 51’i “Çalışmasam da çocuğuma istediğim gibi zaman ayıramıyorum” diyor. “İşi bıraktıktan sonra sosyal çevrem çok azaldı” diyen kadınların oranı ise yüzde 58. Çalışmadığı için çocuğunun bakım masraflarını daha zor karşıladığını belirten kadınların oranı yüzde 47. Maaşı bakıcıya ya da kreşe yapacağı ödemeye yetersiz geldiği için işten ayrılan kadınların oranı da yüzde 40.

Araştırmaya göre çalışan bir anneye sahip olan çocukların kazanımlarından bazıları şu şekilde;

  • Çalışan anneler çocuğun bireyselleşme sürecini olumlu yönde etkiler,
  • Çalışan annelerin çocukları, sosyalleşme konusunda daha girişken bir tutuma sahiptirler,
  • Akademik başarıları daha yüksektir. Kariyer sahibi olma, geleceğe yönelik hedef belirleme ve uygulamada daha hevesli olurlar,
  • Öz bakım becerileri daha iyi gelişmiştir,
  • Annesi çalışan kız ve erkek çocuklar pozitif cinsiyet algısına sahiptirler,
  • Annelerin çalışmasıyla gurur duyarlar ve onu kendilerine model olarak alırlar.

Tüm bu sonuçlara karşın, ülkemiz kadın istihdamında ve cinsiyet eşitliğinde hala dünyanın oldukça gerisinde. Yazımın başında da belirttiğim gibi, Türkiye İstatistik Kurumu’nun Mart 2017 araştırmasına göre ise Türkiye’de kadın istihdamı yüzde 30 bantlarında. Bu rakam Avrupa ülkelerinde yaklaşık yüzde 60 oranında seyrediyor.

Hal böyle iken, devletin de çalışan kadın istihdamının artması için yaptığı birden fazla çalışma ve ödenek mevcut. Çalışan bir anne olarak iş hayatındaki haklarımızı da araştırarak takip etmek oldukça önemli. Örneğin, çocuğu okula başlayana kadar çalışan anneler, yarım gün çalışma hakkından yararlanabiliyor. Anneler yasal doğum izinleri bittikten sonra ilk çocuk için 2 ay (60 gün) ikinci çocuk için 4 ay (120 gün) 3 veya daha fazla çocuk için 6 ay (180 gün) yarım gün çalışabiliyor ve tam maaş alıyor. Benzer şekilde, 2019 yılında asgari ücretteki artışla birlikte yeni annelerin devletten alacağı paralar da artış gösterdi. Süt ve Emzirme ödeneği, kreş yardımı ve benzeri birçok destekten söz etmek de mümkün.

Diğer taraftan, iş hayatına türlü sebeplerden ara vermiş olan kadınları tekrar istihdam piyasasına kazandırmak amacıyla kurulan platformlar ve dernekler de umut verici. Birbirinden farklı ve birçoğu ücretsiz olan eğitim ve atölyelerle kadın girişimciliğinin de desteklendiği bu gibi oluşumları araştırmak, iş hayatına geri dönebilmek için motivasyonumuzu artırmak amacıyla oldukça faydalı.

İncelemeniz için birkaç tanesini buraya ekliyorum,

http://www.kagider.org/ (Kadın Girişimcileri Derneği)

http://bizbizze.com/ (Kadınlar için Fikir Destek Derneği)

Sevgili Betül Mardin’in de söylediği gibi, engelleri avantaja çevirmek biraz da bizim elimizde, ne olursa olsun engelleri aşarak, hedefinize ulaşabilmeniz ümidiyle.

 

 

Yapay zekadan torpil kalkanı!

3

Yapay zeka teknolojilerini işe alım süreçlerini iyileştirmek için kullanan şirketlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.

Okuduğum bir habere göre Unilever, yeni mezunları bünyesine katmak için tasarladığı “Future Leaders Program” kapsamında, işe alınacak 800 kişi için gelen 250.000 başvuruyu 4-6 ayda inceliyormuş. Şirket, Y Kuşağı adaylara daha hızlı ulaşabilmek için yenilikçi bir çözüm arayışına girmiş. Kullandığı bu yapay zeka programı sayesinde işe alım süresi %90 hızlanmış, işe aldığı adayların çeşitliliğini (cinsiyet ve etnik köken) %16 arttırmış ve yıllık 1 milyon pound tasarruf sağlamış. Bu sürece dahil olan adaylar, her aşamada, işe alınma durumlarına bakılmaksızın, performansları ile ilgili geri bildirim almışlar. Adayların %80’i dahil oldukları bu sürece pozitif dönüş yapmışlar. Aynı yapay zeka programını kullanan Hilton, 42 günlük işe alım süresini 5 güne düşürmüş ve görüşmelerin teklife dönüşme oranını %40 artırmış.

HireVue adındaki bu yapay zeka programı video analizi yaparak adayları tarıyor ve sonuçları karşılaştırarak her adayı puanlıyor. Böylece insan kaynakları ekibi, işe alım sürecinin stratejik kısmına odaklanabiliyor. Bu algoritma, 25.000 farklı özelliği ve bu özelliklerin birbiriyle olan karmaşık ilişkisini inceliyor. Bu özelliklerden bazıları, yüz yüze iletişim gerektiren görevler için, kameraya bakış şekli yani adayın göz temasını nasıl kurduğu, nasıl gülümsediği, hangi anahtar sözcükleri kullandığı…

https://youtu.be/3yRx7lm4poc

Yakın zamanda 9 milyonuncu video görüşmesini gerçekleştiren HireVue, yapay zeka gelişimine rehberlik etmesi, çeşitlilik, dahil etme, algoritma önyargısı, veri güvenliği ve gizliliği konularında tavsiyelerde bulunması için uzman bir danışma kurulu oluşturmuş.

Bu bakımdan, yaptığı işin “etik” olması için de bir çaba içerisinde olması bence taktir edilesi.

Başvurduğu şirkette tanıdığı olmadığından CV’sine bir kez bile bakılmayan binlerce aday için belki de ikinci görüşmeyi garantileyebilecek bir uygulama.

Siz yapay zeka destekli bir işe alım sürecine dahil olmak ister miydiniz?