Ana Sayfa Blog Sayfa 50

Yaratıcılığın sırrı: İçindeki sanatçıyı gör

0

Yaratıcı güç nedir? Nasıl özgün olunur? Bugüne kadar resmedilmemiş, yontulmamış, yazılmamış bir şey kalmış mıdır? Peki bir gün büyüyünce ben de sanatçı olabilir miyim?

21. yüzyılın seri üretim ve hızlı tüketim dünyasında özgün kalabilmek mümkün müdür? Anlatılacak ne varsa bugüne kadar bir şekilde anlatılmamış mıdır? Amerikalı film yönetmeni Jim Jarmusch “Hiçbir şey orijinal değildir. Hayal gücünüzü gazlayan, sizi ilhamla titreştiren her yerden çalın.” der ve ekler: “sadece ve sadece ruhunuza seslenen şeyleri malzeme alın.”

Özgünlüğün sırrının, aldığınız ilhamı kendi tornanızda şekillendirmekten geçtiğinden bahseder.

Tüm icatlar doğadan esinlenerek ortaya çıkar. İnsan zekası en nihayetinde kopyalar, test eder ve bir işlev yükler. Peki sanat eserinin icatlardan farkı nedir? Yaratıcı kişi var olmayan neyi yaratmaktadır?

Aslında sanatçı var olmayanı yaratmaz. Özünde var olanı sergilemek için bir yöntem seçer. İşlevinden öte, yaratıcı eser bir kendini ifade etme biçimidir. Öncelik sahip olduğun derttedir. Bu dert belki zaman içinde değişir, belki değişmez. Yaratıcı yolculuk bu derdi fark etmekle başlar.

Senin de anlatacak hikayen, bir derdin varsa bu yolculuğa çıkarsın. Artık içinde tutamayacak hale geldiğinde belki resmedersin, belki yazarsın, belki bir taş alıp yontmaya başlarsın.

Ve evet, hepimizin anlatacak bir hikayesi vardır. Yeter ki özümüze bakmayı ve görmeyi bilelim.

Jean Paul-Sartre’ın dediği gibi “sanat yapıtının kendisi başlı başına amaçtır,” sanatçının anlatacak bir meselesi, amacı vardır. Eser bu amacın bir aracı olur. Nasıl anlattığı yaratıcılığının yolculuğudur. Nereden ilham alacağı ise kestirilemez. Neden o biçimi seçtiği de. Dans edecekse dans edecektir, yazacaksa yazacak. Bu noktadan sonra “Neden yazı?” ve benzeri sorular anlamsız kalır. Sokakta kendince salınan bir yapraktan şiir yaratır, çocukken dinlediği masaldan bir film, arka bahçesindeki manzaradan bir resim. Yeter ki anlatmak istesin.

Tam da bu yüzden yaratıcılık bir sonuç değil süreçtir. 20. yüzyılın en özgün ressamlarından Pablo Picasso kendi arayışında çeşitli dönemlerden geçmiştir; mavi dönem, pembe dönem ve kübizm. Picasso, “Bir şey söylemek istediğim zaman, onu nasıl söylemem gerektiğine inanıyorsam öyle söyledim.” der. Onun söyleyeceği bir şey hep vardır, içindeki yaratıcı güç budur. Anlatım biçimi fikirden sonra gelir, özgünlüğü bu derdi nasıl anlatacağından geçer.

Yaratıcı kişinin yeteneği, deneyimleri, imkanları bir potada eriyerek eseri ortaya çıkartır. Yaratıcı yolculuk salt üretmekten ibaret değildir, paylaşması da, nasıl paylaşacağı da aynı ölçüde önemlidir. Sosyolog Erving Goffman, gündelik yaşamda bulunduğumuz ortama göre sürekli bir performans sergilediğimizi; kulis anlarının ise en mahrem alanlar olduğunu ve bu anları ancak yakınlarımızla (aile, eş vb.) paylaştığımızı söyler. Belki de sanatçının farkı, kendi mahremine bakabilme ve bu mahremi kamusal alana taşıyabilme cesaretinden geçer.

Bu cesaretten aldığı güç ve sebatla kendi yaratıcı yolcuğuna başlar insan. Dener, yanılır, düşer bu yolculukta. Kimi zaman anlaşılmaz, kimi zaman derdini anlatamaz. Dilini ve üslubunu aramaya devam eder. Mevsimler döner, belki hayattayken fark edilmez, ama gün gelir önünde sonunda hikayesini anlatacak birilerini bulur.

Bu uzun bir yolculuk. Kendi hikayenizi duymanız, içinizdeki yaratıcıyla tanışmanız ve anlatma cesareti gösterebilmeniz dileğiyle.

‘Sosyal Medyada Sesini Bulmak’ atölyesinin ardından

0

Dijital Topuklar’ın ikinci atölye çalışması Sosyal Medyada Sesini Bulmak 3 Şubat’ta gerçekleşti ve ne mutlu bana ki bu deneyimin bir parçası olabildim. Atölyeden öğrendiklerime birazdan geleceğim ancak her şeyden önce şunu söylemek isterim ki katılımcıların kişisel deneyimlerini paylaşırkenki açık yürekli halleri beni çok çok etkiledi. Hayatında daha önce hiç görmediği 15 kişiye başından geçenleri ve hayallerini bu kadar içten, bu kadar rahat ve net anlatabilen insanların dünya üstündeki varlığı bile ‘İyi ki gelmişim buraya’ dedirtti.

Bazen kendi hayatlarımıza o kadar kaptırıyoruz ki kendimizi, sanki bizimkinden başka hayal, bizimkinden başka dert, bizimkinden başka umut, bizimkinden başka dünya yok gibi geliyor. Halbuki her insan başlı başına bir dünya ve bunu hatırladığımız her an çok zihin açıcı. Atölye çalışmalarının ve başkalarıyla bir araya gelmenin, mesela Dijital Topuklar Zirvelerinin de önemi tam da bu aslında belki. Bir arada olan insanların yarattığı enerji meseleyi bambaşka bir yere taşıyor. İnternete girip ‘Sosyal medyada içerik üretmek’, ‘Sosyal medyada fark yaratmak’, ‘Instagram’da popüler olmak’ yazsan onlarca çalışma bulursun mesela, oturup yapsan çalışır da belki ama işte başkalarıyla bir aradayken yaşadığın o tecrübe, başkalarının hikayesinin dinleyici olarak da olsa bir parçası olmak çok farklı. Gerçekten işe yarayanın, insanı bir adım ileriye götürenin böyle anlar olduğunu hissediyorsun. ‘Neden bir Pazar günü sıcak ve rahat evimden kalkıp birini dinlemeye gideyim? Sorusunun cevabı bu benim için.

Gelelim atölye içeriğine. Eğitmenimiz Aslı Kocaeli (@annenin.icsesi) süper eğlenceli ve bir o kadar da profesyonel bir eğitmen. Alçak sesle, hafiften çekinerek söylediğin birkaç kelimeyi bile bir anda öyle fikirlerle karşılıyor ki kendini bir anda değer verilmiş, dinlenmiş, ‘Aaa ben aslında bir şeyler yapabilirim’ diye düşünürken buluyorsun. Yazıda çok kullanmayı sevdiğim bir tabir değil ama şu an daha uygunu yok, efsane gaza getiriyor, oradan çıkınca dünyayı ele geçirebilir gibi hissediyorsun. Bir eğitmen daha ne yapsın? Bunlar yetmezmiş gibi adı üstünde sosyal medyada sesini bulma konusunda şahane tüyolar veriyor. O sosyal medya konusunda veriyor bunu, biraz otur çalış sanal olmayan hayatına da al koy hepsini. Sadece Instagram’da değil, gerçek hayatta da sesini bulamadıysan, bulduysan da bulduğun seni bile ürküttüyse gel dinle, türlü çeşitli pencereler açılsın kafanda.

Dilerim bu atölyelerin türlü çeşitli konularda olanlarına bir sürü defa katılabilirim. Size de aynısını tüm samimiyetimle önerebilirim.

 

‘Beni kategorize etme, benle oynama’

3

Nil Karaibrahimgil’in Hürriyet’teki 07 Ocak tarihli ‘Kadının sözü kaç gram, erkeğinki kaç?’ yazısını okumuşsunuzdur belki: ‘Bazen evde “anne” diye ağlayan çocuğumuzu kamerada görmemiş gibi davranır toplantıya gireriz. Sonra da, ancak o uyuyunca eve varır, rüyasından öperiz’ diye başlayan yazının özellikle şu paragrafı var ki Instagram’da onlarca sosyal medya hesabında alıntılandığını gördüm:

‘Halbuki kadınlığın yumuşaklığında büyük güçler gizli. Bizim gür sesimizde masallar var. Eteklerimizde hayatı döndürüyoruz. Ellerimiz, göğsümüz bir insanı büyütebilir. Uyutabilir. Bunları kaybetmeden, bunlarla beraber gelsek işe. Bu pamukluk içinde. Şu meşhur pamuk mu ağır, demir mi problemi olmasa. Bağırmadan da dinlense sesimiz, pantolonsuz da koşabildiğimiz görülse. Erkekleşmeden başarsak şu işi. Üç beş top var döndürdüğümüz ellerimizde, bir de cambaz ipine çıkmaya zorlamasa bizi.’

Mevzunun canımı aşırı sıkan kısmına gelmeden önce hemen belirtmek isterim ki Nil Karaibrahimgil kadınların kendi seslerini bulmaları ve özgürlüklerine sahip çıkmaları konusunda çok faydalı işler yapmış, ‘Tek taşımı kendim aldım’ gibi adeta slogan olmuş bir cümleyi yazmış kadındır, her konuda kadınlardan yana olduğundan bir an bile şüphe etmem. Tedirgin olduğum ve can sıkan kısmı ise bazen artık neredeyse klişeleşmiş bazı cümlelerin bu kadar çok tekrarlanıp durmasının kadınlara iyilikten ziyade zarar veriyor gibi gelmesi, bunların başında da ‘kadın yumuşaklığı’ vurgusu var.

Neden kadınlara sürekli yumuşak olmak yakıştırılıyor ve böyle davranmayan bir kadın ‘erkekleşmek’ ile itham ediliyor mesela? Anaç olmayan kadın olamaz mı yeryüzünde ya da tam tersi doğurmadığı halde çok anaç olan erkekler olamaz mı? Olabilir, var. Evde anne diye ağlayan çocuğunu bırakıp işe gelmek zorunda olan sadece kadın mı mesela? Ya da biz bunu hep kadına yükledikçe o çocuğun bakımının da aslında temelde kadın meselesi olduğunu kabullenmiş olmuyor muyuz? Neden kabullenelim? ‘Ellerimiz, memelerimiz bir insan büyütebilir’ elbette ama bir insan büyütmeden de kadın olunur ya da kadın olmayanlar da insan büyütebilir, illa memelerinden süt çıkması gerekmez. Bunu her zaman kendi kendilerine akıl edemedikleri için (yazar burada erkeklerden bahsetmektedir tabii) durumun duygusallaştırılıp bu kadar kabullenilmesi yerine onlara sık sık hatırlatılmasında fayda var gibi geliyor bana. Sonucu bir anda tamamen değiştirmeyecektir ama denemeyi bırakmak da hiç olmaz.

Bir konuşma dinlemiştim seneler önce, büyük bir şirketin yüksek bir yetkilisi, sanırım genel müdürdü, ‘Biz şirkette kadınlarımızın erkek gibi değil, kadın gibi olmasını çok destekleriz’ demişti tüm iyi niyetiyle, bu cümlenin kadınları güçlendireceğinden çok emin. O zaman da bu yazıyı okuduğumdaki ile benzer bir tedirginlik yaşamıştım zira bazen bütün mesele erkeklerin kafasındaki o ‘kadın gibi’ tanımı yüzünden yaşanıyor. Kadın gibi olmaya destek vermekle ‘Bu bir bayana yakışıyor mu?’ cümlesini kurmanın arasındaki çizgi bazen düşündüğümüzden daha ince.

Kadınları tanımlamayı bıraksak, bir takım kalıplar içine sığdırmaktan vazgeçsek, ‘anaç, yumuşak, zarif, kibar’ gibi olumlu dahi olsa sıfatlar takmayı bıraksak nasıl olur acaba? Genelleyerek verilen her sıfat, öyle olmayana yük çünkü…

Eşit günler dilerim.

 

Ağırlama Sanatı: Bu toplantıda hepimiz misafiriz

0

Siz de saatler süren, hiçbir sonuca ulaşılmayan ve günlük iş akışınızın çoğunluğunu kaplayan toplantılardan sıkıldınız mı? Ocak başında Dijital Topuklar’da yayımlanan İşbirlikçi Liderlik Sanatı başlıklı yazıda iş dünyasında çalışma biçimlerinin ve karar alma süreçlerinin farklılaştığı ve artık işbirliğine dayalı yöntemlere gereksinim duyulduğundan söz ediliyordu. İlgili yazıda Art of Hosting (Ağırlama Sanatı) prensiplerinden de bahsedilmiş. 2016 yılında Alpbach Avrupa Forumu’nda Ağırlama Sanatı üzerine eğitim aldım ve öğrendiğim bazı teknikleri iş yaşamımda uyguladım. Bu yazıda kısaca bu yaklaşımın temel prensiplerinden bahsetmek istiyorum. Hangi sektörde olursanız olun -günlük sohbetlerinize bile- ilham verebileceğine inanıyorum.

Klasik toplantı akışında katılımcılar ve toplantıyı yöneten (moderatör, kolaylaştırıcı, yürütücü ya da toplantı başkanı) kişiler yer alır. Katılımcı ve yönetici ikilemi içinde ister istemez hiyerarşik bir yapılanmadan söz etmek mümkün. Yöneten kişi katılımcılara belirli bir süre içinde danışmakla yükümlüdür ve çoğunlukla toplantının içeriği elvermiyorsa kendi görüşlerini paylaşmaz.

Küçük topluluklardaki toplantıların çember düzenini hatırlayalım. Aslında karar alma süreçlerinde her bireyin eşit hakka ve söze sahip olduğu yöntemler hep vardı. Bu bilgeliğe günümüz organizasyonlarında yer vermek çeşitli kısıtlılıklardan ve kültürel karar alma yaklaşımlarından dolayı mümkün olmuyor. Müthiş becerikli ve zeki insanlar bir araya gelip saatlerini hiçbir yere varmayacak toplantılarda harcıyorlar. Bunun sonucunda toplantılardan bıkmış, artık hiçbir işe yaramadığına inanan, “Bırakın ben kendi işimi kendim yapayım,” diyen bir güruh oluşurken, “verimlilik” dilimize pelesenk olmaktan öteye gidemiyor.

Oysa bir elin nesi var iki elin sesi var. Kolektif bir çalışma çok daha yararlı olabilecekken biz en başından bunu engelliyoruz.

Çemberleri, atölyeleri, katılımcı yaklaşımları bu aralar sıklıkla duymamız boşuna değil . İlginç bir şekilde eski kadim bilgelikleri hem bireysel düzlemde hem de kurumsal düzlemde yeniden keşfediyoruz.

Bu yazıda değineceğim yaklaşımın adının Ağırlama Sanatı olması da bir tesadüf değil. Sohbet yönetmenin bir sanat olduğu varsayımından yola çıkarak, bir araya gelen kişilerin ortak zekasını işe katmanın da bir beceri olduğunu söylüyor. İsmi “ağırlama”, çünkü toplantıyı düzenleyen kişinin sadece katılımcıları değil, aslında “kendini” de toplulukla birlikte ağırladığı bir yöntem. Temel hedef tüm katılımcılarla birlikte çeşitli teknikleri izleyerek ortak bir şey üretmek (co-create).

Basit bir örnek verelim. Evinizde misafir ağırlıyorsunuz; evin düzeni, sunulacakların ne olduğu, hatta kimin nerede oturacağına karar veren sizsiniz. Misafirleriniz geldiğinde siz sohbete katılmayacak, o yemeklerden yemeyecek ve bu birlikteliğin bir parçası olmayacak mısınız? Elbette hayır. Fikir yaratma süreçlerinde neden aksi olsun?

Resmi bir toplantı olmak zorunda değil, bir karara varmanız gereken ya da bir tasarı planlayacağınız herhangi bir süreçte insanlarla bir araya geldiğiniz bir durumu düşünün. Aynı misafir ağırlar gibi konuşulacakların içeriğini, oturma düzenini, kullanılacak malzemeleri siz belirleyecek, hem misafirleri ağırlayan hem de sürece katılımcılarla eşit derecede katkı sağlayan kişi olacaksınız.

Bu bağlamda Ağırlama Sanatı’nın birbiriyle ilişkili dört temel prensibi var:

  1. Anda olmak ve olanı fark etmek
  2. Konuşmalara katılmak
  3. Konuşmaları ağırlamak
  4. Birlikte üretmek

Anda olmak ve olanı fark etmek

Düzenlediğiniz toplantı, etkinlik, atölye, tartışma vb. ne olursa olsun hedefinize ulaşmanızın ilk adımı; kendinizin farkında olarak o anda kalabilmek. Bu şekilde ifade edildiğinde kulağa çok basit gelen bu yaklaşım ne yazık ki her zaman mümkün olmuyor. Anda kalabilmek pratik, disiplin ve hazırlık; olanı fark edebilmekse tüm algılarınızın açık olmasına ve kendi katkılarınızın sınırlılığının farkında olmanıza gereksinim duyuyor. Yoğun iş yaşamında toplantı sırasında maillerini kontrol eden, aynı anda kafasında birçok farklı sorunu çözen dolayısıyla tam anlamıyla orada olmayan kişilere sıklıkla rastlarsınız. Bu artık günümüzün olağanı oldu. İki kişi sohbet ederken bile dikkatlerinin dağılabileceğini gözlemlemek mümkün.

Benzer biçimde, herkesin katkısı eşit derece önemli olduğu için, sizin olduğunuz kadar tüm katılımcıların da anda kalmasını sağlamak yaratım sürecine büyük katkı sağlar. Bunu sağlayabilmek için bir seçenek toplantıya başlarken herkese o anda sürece dahil olmalarını engelleyecek herhangi bir durum yaşayıp yaşamadıklarını sormak. Katılımcılardan herhangi birinin çocuğu hastaysa, beklediği önemli bir telefon ya da yetiştirmesi gereken bir rapor varsa kendini toplantıya tam anlamıyla veremeyebilir. Bu basit soru günümüz toplantılarında yaşanan birçok sorunu tek bir kalemde çözebilir. Herkes kendi durumuna saygı duyulduğunu ve eşit derecede değer verildiğini hissettiği an ortak bir şey üretmeye daha derin bir istekle katılacaktır. Aynı şekilde siz de kendi özel durumunuzu paylaşarak olası bir hiyerarşik yaklaşımı kendiliğinden ortadan kaldıracaksınız.

Konuşmalara katılmak

Söz gümüşse, sükut altındır. Ağırlama Sanatı’nda ikisi de aynı ölçüde önemli. Gerektiğinde küçük bir çocuk merakıyla dinleyebilmek, mümkün olduğunca ön yargıda bulunmadan bir öğrenci hocasını dinliyormuşcasına söylenilenleri kaydetmek, katkı sunacağınız noktalarda da katılımcı gibi konuşmalara katılmaya açık olmak çok önemli. Konuşmak da bir sanattır. Siz de bir sanatçı gibi o konuşmanın akışına kendinizi bıraktığınızda ve dengeyi bulduğunuzda kelimenin tam anlamıyla “ağırlama sanatını” icra etmiş olursunuz.

Bunun için hazırlık yapmak, konuşmalar tıkandığında doğru sorularla diğer katılımcıları yönlendirmeyi becerebilmek, ele alınacak konuya gerçekten hakim olmanız gerek. Her şeyden önemlisi dinlemeyi öğrenmeliyiz. Anda kalmanın da bu anlamda katkısı büyük, sazı eline alan birini tekrar konunun odağına çekebilmek ya da suskun birinin fikrini paylaşmasını sağlayabilmek için algılarınızın hep açık olması çok işinize yarayacaktır.

Konuşmaları ağırlamak

Misafirlik benzetmesinden devam edersek elbette bir araya gelmek için ön koşul ilgilileri davet etmekle başlıyor. Kimin gerçekten katkı sağlayacağını belirledikten sonra onları sadece toplantıda mevcut kılmak yeterli değil. Toplantı sırasında da katıldıklarından ve katkı sunduklarından emin olmalısınız. Dolayısıyla gerektiğinde soru sormaktan ve görece sessiz kişileri fikirlerini paylaşmak için cesaretlendirmekten çekinmemek gerekiyor.

Burada yine hazırlık ve tasarı çok önemli. Hangi konular hangi sırayla işlenecek, hangi teknikler kullanılarak oturumlar planlanacak bunların önceden belirlenmesi herkesin fikre eşit katkı sunmasını ve ortak paydada birleşmesini hızlandıracaktır.

Birlikte üretmek

Bu sanıyorum bireyselliğin ön planda olduğu günümüz iş dünyasında en çok zorlanılacak aşama. Yukarıda yer alan tüm prensiplerin bir işe yaraması için diğerlerinden öğrenmeye açık olmak ve fikirlerini paylaşmak konusunda cömert bir yaklaşım sergilememiz gerekiyor. Ortaklıklara açık olmak, kişisel çıkarları görmezden gelerek topluluğun (ve elbette ulaşılmak istenen hedefin/çözümün/fikrin) iyiliğini ön plana almayı becerebilmek sürecin sonunda elde edilecek fikrin sürdürülebilir olmasını sağlayacaktır. Kimin ne dediği bu noktada önemli değildir. Yönetim kadrosu tarafından alınan ve isteksizce uygulanan bir karara nazaran, herkesin ortak paydada buluştuğu ve eşit derecede katkı sağladığı bir fikrin uzun soluklu olması çok daha olasıdır.

Umarım bu temel prensipler sadece iş hayatınıza değil gündelik yaşamınıza da ilham verir. Biraz kişisel farkındalığın, öğrenmeye açık olmanın ve disiplinle hazırlanmanın konuşmalarınızda büyük değişimler yaratacağına inanıyorum.

Sen bu kadınların avukatı mısın Aslı?

0

Aslı Karataş, dijitaltopuklar.com yayına başladığından beri yazılarıyla sitemize katkıda bulunan, toplumsal cinsiyet ve feminizm üzerine yazdıklarıyla binlerce kadına ilham olan feminist bir avukat. Üstelik öyle hevesli bir avukat ki, hem ‘bu kadınların avukatlığını’ yapıyor, hem de bilgisini ve deneyimini aktararak, yazarak ve paylaşarak cinsiyet adaleti mücadelesine hizmet ediyor.

Yakın zamanda kurduğu blogu Sebuka, “sen bu kadınların avukatı mısın?” sloganıyla dikkat çekiyor. Aslı ile aktivizm, hukuk ve kadın çalışmaları üzerine kısa bir söyleşi yaptık…

 

Bize kendini anlat, Aslı Karataş kimdir?

Çocukluğum Kocaeli’de geçti. Liseyi yatılı okudum. 7 yıldır avukatlık yapıyorum. 2 yaşında bir oğlum var. Aynı anda hem avukatlık, hem annelik, hem de kadın hakları aktivizmini bir arada yürütmeye çalışıyorum. Öte yandan bu üç kimliğin birbirini çok beslediğini düşünüyorum. İletişim çağında örgütlü mücadeleye dair büyük katkılardan birinin bilgi birikimimizi sağlıklı şekilde birbirimize aktarabilmek ve tartışma platformlarını etkili şekilde inşa edebilmek olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple bir websitesi kurdum ve sosyal medya hesabı açtım. Bildiğim, okuduğum, öğrenmeye devam ettiğim konular hukuk, annelik ve feminist politika. Esas itibariyle bu üç başlık altında düşünüyor ve yazıyorum.

Kadın konuları hayatında ne zaman yer almaya başladı?

Ergenliğe girdiğimden beri bu konunun gündemimde olduğunu söyleyebilirim. Kadın nüfusunun çok kalabalık olduğu bir ailede büyüdüm. 5 tane halam var, 3 kız kardeşiz. Etrafımda çok fazla güçlü kadın vardı. Bir taraftan da yoğun şekilde toplumsal cinsiyet rolleri icra ediliyordu ailemde. Bunda bir terslik var. Toplumsal cinsiyet meselesi ilk olarak lisede gündemime girdi, hep feminist okumalar yaptım. Türkçe’de ‘gender’ kelimesinin tam bir karşılığı bile yokken ortada çok derin politik bir mesele vardı. Hukuk okurken de seçmeli derslerimi hem feminist felsefe ve güncel politika seçtim. Lisanstayken de, yüksek lisanstayken de hep haricen çeşitli kadın örgütlerinde gönüllü ya da ücretli işler yaptım. Zaman ilerledikçe bu konu daha yoğun şekilde gündemimde yer almaya başladı.

Neden avukat oldun?

Aslında biraz tesadüfen oldu. Ben esasen siyaset bilimi okumak istiyordum. Politika üretmekti niyetim. İstediğim okula puanım yetmedi. Herhangi bir okulda politika okumak da istemedim. Biraz babamın teşvikiyle hukuk okudum. Bana derdi ki, “sen bu mesleği edindikten sonra da politika okuduğunda çalışmak istediğin yerlerde çalışabilirsin zaten.” Haklı da çıktı.

Hukuk okumak bana çok önemli bir vizyon kazandırdı. Hukuk okuyunca otomatik avukat olunmuyor tabi. Hukuk nosyonu ayrı bir katkı, avukatlık nosyonu ayrı bir katkıydı bu sürece. Avukatlık mesleği zaten özü itibariyle bir savunuculuk sanatı. Savunduğum fikirleri sunabilme yöntemlerini öğretti bana avukat olmak ve tabi bir mecra da sağladı.

Ürettiğimiz politikanın hukuki penceresinde neler var? Nelerin değişmesi lazım ve hukuk bunun için nasıl bir aygıt olur? Bu soruları yanıtlamak adına avukat şapkası benim için çok isabetli oldu. Avukat olmak derdini anlatabilmeyi öğretiyor insana bir yandan da, önemli bir iletişim becerisi kazandırıyor ve bu çok önemli bence. Hukukun içinde adalet de var, arayışında olduğumuz şey de bu aslında. O sebeple iyi ki avukat olmuşum diyorum.

Sen bu kadınların avukatı mısın?

Öyleyim! Bu slogan benim için çok önemli. Toplumda bir algı vardır. Birisinin hakkını savunursanız “sen onun avukatı mısın” derler hemen. Sanki biri adına savunma yapmak yanlış bir şeymiş gibi lanse edilir. Savunma yapması beklenen taraf yalnız bırakılır.

Cinsiyet temelli ayrımcılık dünyadaki ayrımcılıkların aslında en kapsamlısı diyebiliriz. Üstelik de yüzyıllardır inşa edilmiş bir roller bütünü var. Dolayısıyla çok işimiz var. Bu mücadeleden başarıyla çıkmanın yolu hiç kuşkusuz, örgütlenmekten geçiyor. Birlikteyken çok daha güçlüyüz. Cinsiyet ayrımcılığına maruz kalanlar olarak bir arada durduğumuz zaman, birbirimizi savunduğumuz zaman, elimizden ne geliyorsa onu mücadeleye koyduğumuz zaman ancak yol alabiliriz. Sonrasında önümüz çok açık. Ben buna inanıyorum.

Sebuka neden ve nasıl ortaya çıktı, neler yapacak?

Sebuka fikri aslında Dijital Topuklar’la ortaya çıktı. 2018 Zirvesi’nin #tutkunubul sloganı beni çok cesaretlendirdi. Uzun senelerdir haricen çalıştığım bir konu bu, fakat hayatımın çok kıyısında köşesinde yer tutuyordu. Sürekli yayınlanan İlham Veren Topuklar bu anlamda beni çok teşvik etti. Aşama aşama gelişti her şey. Teknolojiye uzak olduğum için internet sitesi açma fikri başlarda bana çok zor görünüyordu. Bilgisayar mühendisi bir kadın arkadaşım bana ilk gazı verdi, sen başla ben yanındayım dedi. Sitenin adını da o buldu. İsim çok hoşuma gitti fakat bir marka oluşturması için çok uzundu. Perihan (Gürer) “Sebuka” olarak kısaltalım dedi. Bir başka tasarımcı kadın arkadaşım logosunu tasarladı. Her şey o kadar kadın dayanışmasıyla bir anda şekillendi ve hızla ilerledi ki bu beni daha da motive etti.

İlk başta sadece yarı-profesyonel bir blog olarak düşünüyordum. Bir avukatın kaleminden cinsiyetçi hukuk tartışmalarını yürütmek, feminist politika üretmekti niyetim. Ardından zaten halihazırda tuttuğum karar arşivimi de yükledim, bu da önemli bir kaynak oldu. Şimdi de sık sık kimi hukuki ihtiyaçlar tespit ediyorum. Sebuka ile bunlara yanıt vermek niyetim. Örneğin beyaz yaka kadının kurumsal hayatta maruz kaldığı cinsiyetçilik feminist mücadelede çok yer tutmuyor. Bunların konuşulması lazım. Feminist politika Marksist söylemle çok iç içe yürüyor. O sebeple kimse patronun kızı olmakla patronun oğlu olmak arasındaki farkı da tartışmıyor. Biraz bunları konuşabilmek ve alternatif çözüm mecraları yaratabilmeyi umuyorum.

Yazmak sana ne ifade ediyor?

Yazmak benim düşünme biçimim aslında. Ben akademik okumaları da not tutmadan yapamam mesela. Bir okuma defterim vardır, aklımda kalmasını istediğim satırları okurken oraya aktarırım, sonra döner okurum. Bilginin üstünde düşünülmesi ve tartışılabilmesi için yazıya dökülmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Yazı olarak ortaya koyduğunuzda muhatabınıza netlikle sunabiliyor, onun da üstünde düşünebilmesi için imkan tanımış oluyorsunuz. Biraz benim kendimi anlatma biçimim. Konuşmak da bir yöntem fakat sonrasında “aslında öyle demek istememiştim” açıklamasına daha müsait bir alan sözlü iletişim. Yazarken düşünüp esasen ne demek istediğimi daha doğru aktarabildiğim bir imkan olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda Sebuka benim portfolyom da olmuş oldu. Yakın çevrem de hiç tanımadığım insanlar da yazdıklarım üzerinden beni tanıdılar, fikirlerimden haberdar oldular. Kullandığım en etkili iletişim biçimi diyebilirim.

Peki Aslı’nın hayalleri neler? 

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir dünya! Bu hayalin hayal olmaktan çıkması çok büyük hayalim diyebilirim. Mecliste, kabinede kadın temsilcilerin çoğalmasını, kadınsız panel/konferans olmamasını bu yöndeki somut hayallerim olarak sıralayabilirim. Kadın mücadelesinin dünyayla aynı hızda ülkemizde de sürmesi, ülkeden kaçan entelektüellerimizin geri dönmesi de çok büyük bir hayalim. Feminist mücadele adına tüm dünyada ve ülkemizde de esen bir rüzgar var. Bu rüzgarın hareketin içini boşaltma tehlikesini de beraberinde taşıdığını düşünüyorum. O sebeple bu rüzgara doğru yelkeni kırmayı da ayrıca çok önemsiyorum.