Ana Sayfa Blog Sayfa 39

Şimdi Reklamlar

0

Yaşadığımız coğrafyanın her daim kaos dolu yapısı gereği bazı konulara hiç sıra gelmiyor. ‘Bayan değil kadın’ diyorsun ‘Derdin o mu şimdi?’ diyorlar, ‘Çocuk deyince neden akla sadece anne geliyor?’ diye soruyorsun ‘Dur şimdi ortalık karışık, hele sıra bir ona gelsin’ diyorlar. Hâlbuki hayat hiç öyle bir şey değil ve biz kendi gündemimizde nefes sıkışmaları yaşarken dünya – iyi ki – dönmeye devam ediyor.

Geçtiğimiz günlerde BBC’de çıkan bir haberde İngiltere’deki reklamlarda cinsiyetçi klişelerin kullanılmasının yasaklandığını, çünkü bu reklamların insanların potansiyellerine zarar verebileceğini okuduk. ‘Ne olacak bir reklamdan?’ dememişler, ‘Takılmayın bu küçük şeylere’ diye düşünmemişler, ‘Bir reklamla dünya mı kurtulur?’ diye dertlenmemişler ve oturup cinsiyetçi gidişatı değiştirmek için bir şey yapmışlar. Verdikleri örneklerden bir tanesi bir mama reklamında kız bebeğin büyüyünce balerin, erkek bebeğin ise mühendis ve dağcı olması. Bir diğer örnek ise deterjan reklamlarında bulaşıkları yıkayanların her zaman kadınlar olması. Ne kadar tanıdık, ne kadar burnumuza kadar doyduğumuz bir örnek.  Deterjan reklamlarında kadınların, özellikle de anne oldukları vurgulanan kadınların oynatılması bizim için adeta bir yaşam biçimi. En iyi temizliği anneler yapar, en iyi yemeği anneler pişirir, çocuğu için en doğru bebek bezini elbette anneler seçer. Bunları o kadar çok izliyoruz ki bu cinsiyet eşitsizliğinde bir tuhaflık olduğu artık aklımıza bile gelmiyor.

Hâlbuki bazen çok küçük görünen ve o yüzden de sırası bir türlü gelmeyen böyle kalıpları değiştirmek aklımıza bile gelmeyecek kadar büyük değişikliklere sebep olabiliyor. Günlük hayattaki cümlelerimizde değiştirdiğimiz bir kelime birikip büyüyerek davranışlarımızı etkiliyor. Bir elektrikli süpürge reklamında yerleri süpüren bir erkek gördüğümüzde bir anda bütün dünya değişmiyor belki ama konu böylece yavaş yavaş normalleşiyor. Bir kız bebeğin balerin olması evet çok güzel ama canı isterse mühendis, isterse de dağcı olabileceğini hatırlamak her zaman iyi geliyor. Aynı şekilde bir erkek bebeğin büyüyünce balet olmaması için bir sebep olmadığını da aklımıza getiriyor.

Bazen sanıyoruz ki bazı şeyler herkes tarafından çoktan fark edilmiştir, bütün insanlar erkeklerle kadınların ev işlerini bölüşmesi gerektiğini, çocuk bakımında eşit sorumlulukları olduğunu düşünüyordur. Aslında hiç de öyle değil ve bu konulara beş dakikasını bile ayırmamış insan sayısı düşündüğümüzden çok daha fazla. Televizyon ekranlarında yayınlanan bir reklam, bir ders kitabındaki bir cümle ya da çok ünlü birinin yer aldığı bir sosyal sorumluluk projesi aklımıza gelenden çok daha etkili olabiliyor. Bu yöndeki hiçbir çaba küçümsenmemeli, hiçbir fikir hafife alınmamalı ve en önemlisi cinsiyet eşitliği konusu asla ama asla ertelenmemeli. Hele de zaten ne kadar da geç kaldığımızı düşünürsek.

O Benim Dünyam!

0

Başka bir galakside kara deliğin fotoğrafı çekilmiş kime ne? Evrenin %70-75 karanlık enerjiden, %20 civarı karanlık maddeden oluşuyormuş da ne yapalım? İnsanoğlu kendi ‘dünyası’ içinde olur olmaz her şeyi stres yapmaya, pek çok sorunla boğuşmaya devam eder.

Ne zaman bilim dünyasını, dünya, galaksi, uzay-evren hakkında düşünsem ya da yeni şeyler öğrenmeye hevesli olsam, anlamaya çalışsam, durup kendime uzaktan bakar, bir anda günlük küçük ama bize büyük gelen streslerimizin ne kadar gereksiz ve boş olduğunu düşünürüm. Nasıl da kendi dünyamıza dalıp gidiyoruz da etrafta olan bitene kapatıyoruz kendimizi…

Nasıl da kendimize ait bir dünya yaratıyoruz da onun dışına çıkmadan, hep o çerçevede sorunlarla boğuşuyoruz. Kendi dünyamızı, hatta galaksimizi oluşturuyoruz. Etrafta başka dünyalar, galaksiler var mı hiç farkına varmadan öyle aynı pencereden bakarak yaşayıp gidiyoruz, keşfetmeden de ölüveriyoruz.

Bizimkine benzer dünyası olanlar; bizden, farklı olanlar ise dışarda ve ne olduğu önemsiz. Bazen de başkasından dinlediğimiz ve etkisi altına girdiğimiz O’nun dünyasını benimseyip kabul ediyoruz.

Zihin bir yere ait görmek istiyor kendini. Bir içgüdü mü yoksa varlık olarak istenilen bir şey olsa gerek, bu normal. Normal olmayan ise fazla kapanmışlık. Başka dünyaların varlığına inanmamak. Nasıl ki bilim adamları uzayda başka bir yerde yaşam mümkün mü diye araştırıyor, sorguluyor. Önyargı olmadan, keşfetmek adına yeni bilgiye ufkunu açmış dolaşıyor diyar diyar.

Kapalı dünyalar ve bireyler hiç düşünmüyor bile! Zihni sadece kendi dünyasında, görüş açısıyla sınırlı ve tüm herkesten öyle davranmasını, onun dünyasındaki gibi ahlak, kültür değerlerini benimsemesini bekliyor.

Farklı olana tepki burada başlıyor. Ya da öyle kaptırıyor ki kendini, inandığı şey uğruna gözü birey görmüyor, savaş addettiği şey başkasına zarar vermek oluyor.

Yüzyıllarca yapılan, siyasi kavgalar, ırk, din ayrımcılığı hepsi; empatiden yoksun bakış açıları, bencilik.

Evet, kendi dünyasında çok takılan insan tam bir benci oluyor. Empati yoksunu. Hep kendi ve sorunları önemli. Başkasının hislerini, bakış açısını anlamaktan uzak. Yazık ki pek çoğu bu durumu fark etmeden yaşayıp ölüyor.

Çok yazık çünkü dünya üzerindeki çeşitlilikten mahrum kalıyorlar.

Dünya var, dünya var. Ne farklı dünyalar!

Dünya kelimesini anlamları da öyle.

Dünya; içinde yaşadığımız ve üzerinde yaşam olduğu bilinen tek gezegen.

Başka bir anlam olarak, dış çevre ve ortam. Dünya ne çok değişti seneler içinde, farklı bir yer haline geldi. Milattan önceki dünya ile günümüzdeki dünya arasındaki müthiş farklar gibi.

İnançları bir olan, aynı amaç için bir arada bulunan insanlar topluluğu da bir dünya,

tek başına bireylerin her birinin kendine oluşturduğu da.

Dünya dönüyor sen ne dersen de, yıllar geçiyor fark etmesen de!

İşte uzay-karadelik, evren oluyor bir şeyler, biz aynı devam ediyoruz, aynı huyda aynı bakış açısında, bir gram değişmeden yaşıyoruz. Yaşamaksa eğer! Yerinde saymak, köksalmışcılık, göçebe hayatlarımız bitip de tarım yapmaya başlayınca sandık ki, hep aynı yerde hep aynı şekilde yaşayacak insan. Ama asıl olan göçebelik bizdeki. Değişimdir asıl olan. İçimde bir yerlerde var bu istek ama hayat şartları, geçim vs. kıpırdayamaz olduk ve de bunu istemez olduk. Kök salmak istedik olduğumuz yere, evler arabalar alıp, senelerce borç ödemeyi borç bildik. Kurtarmak için başımızı, hayatımızı, çocuğumuz çocuğumuzu, göçebelik değildi istediğimiz. Ama içerilerde saklı duruyor göçebe kimliğimiz. Kimimizde çok çok derinde, o fark etmiyor ki alışmış kök salmış hayata. Kimimiz anlayamıyor ne istediğini. Hep bir arayış içinde. Kimi bilen de zaten dönüyor duruyor oradan oraya hayat nereye eserse.

Elbette her şey değişti, değişim varsa günümüze adapte olmak da önemli. Eskiyi bırakmak ve aramamak. Göçebe yaşam eskidendi evet ama içimizdeki kırıntısı bitmedi.

Bilimi, bilinmeyeni, sorgusuz çıkılan keşif yolunu düşünmek, bende böyle etkiler yaratıyor.

Küçük hayatım ve önemsiz streslerimle evrende minicik bir noktadan (nokta bile değil) ibaret bedenlerimizin önemsizliği. Niye sorun yapıyoruz ki, her şey olacağına varır. Bırak kendini akışa.

Uzaktan bak kendi dünyana, hislerine, yaşadıklarına. Bir yabancıya bakar gibi.

Ne düşündürüyor sana gördüklerin. Yeni bir şey keşfedebiliyor musun, anlayabiliyor musun o zaman diğer yabancıları da?

Evreni düşünüp şaşırmak, merak uyandıran soruları anlamaya uğraşmak bile zihin açıp başka dünyaların varlığını kabul etmemiz için büyük adım.

Sonra yine küçük dünyamıza dönsek, günlük sorunlarımıza devam etsek bile, sık sık bilim insanı gibi davranmak lazım şu hayatta. Göçebe ruhumuz var nasıl olsa. Farklı dünyalarda dolaşsın dursun!

Ağaç Kadın

0

1901’den itibaren yapılan Nobel Ödülleri’nde bugüne kadar 896 kişi ödül aldı ve bunların sadece 49’u kadın… Adaletsizliğin kadınlar üzerinden yayıldığı dünyamızda, insanlığın gelişiminin gerçekleşmesini nasıl bekleyebiliriz ki? Bu soruya karşı cevaplardan bir tanesi Wangari Maathai, nam-ı diğer “Ağaç Kadın”

Wangari Maathai, 2004 yılında “Ekoloji” alanındaki çalışması ile Afrika’dan Nobel Ödülü alan ilk kadın ve çevreci oldu. 2004 yılına kadar beklenmesi çok acı olsa da, sebepleri hepimiz tarafından biliniyor sanırım. Wangari Maathai’nin geç de olsa bu ödüle layık görülmesinin sebepleri neydi peki?

1940 yılında Kenya’nın kırsal bir kesiminde doğduğunda, bir mücadele için dünyaya geldiğini bilmiyordu. Herkesin olduğu gibi onun da dünyaya gelişinin bir amacı vardı. Ancak, onun şartları çoğumuza göre daha zordu. İmkansızlıklarla dolu bir ortamda, halkı su ve yiyecek bulmakta zorlanırken, o bütün bunlara çare olarak doğmuştu sanki. İşte tam da bu yüzden, hayat mücadelesine okul yıllarından itibaren yenilerini eklemeye başladı. Pittsburgh Üniversitesi’nde Biyoloji alanında yüksek lisansını yaparken ilk kez çevreci hareketlerle tanıştı. Kenya’ya döndüğünde, çalışması gereken pozisyona başkasının atandığını öğrenince, bunun cinsiyeti ve etnik kökeni yüzünden olduğunu düşündü. Haklıydı da. 1971 yılında Veterinerlik Anatomisi üzerine doktorasını alınca, bu unvana sahip ilk Doğu Afrikalı kadın oldu. İlkleri yaşamayı ve yaşatmayı seviyordu Maathai.

Maathai, 1981 ile 1987 yılları arasında başkanlığını yaptığı Kenya Ulusal Kadın Konseyi’nin öncülüğünde, “Toplum Kökenli Ağaç Dikimi” düşüncesine yoğunlaşarak, “Yeşil Kemer Hareketi”ni kurdu. Hareketin amacı; ağaç dikerek yoksulluğu azaltmak ve çevreyi korumaktı. Başlattığı bu hareket için seminerler vererek, herkese ne yapılması gerektiğini anlattı. Ağaçların büyürken insanların zihinlerini değiştireceğine inanan “Ağaç Kadın”, bu hareketin fakir halkı için gelir kaynağı olacağını düşündü. Bir kadın için fazla özgür olduğunu savunan çoğunluğa karşı, onun gibi olmak isteyen, arkasında dimdik duranlar da vardı. Kenyalı bir başka kadın arkasından şunu söylemişti: “Wangari bana bir şey için savaşıyorsam onu kazanabileceğime dair gücüm olduğunu gösterdi. İki seçenek vardır: Ya bunu başarırım ya ölürüm.” Bu sözler bir kadının dünyayı değiştireceğine kanıt olacak niteliktedir.

Yerel liderlerin desteğini de alarak doğaya savaş açanlara karşı mücadele etti. 2005 yılında Afrika’nın Ekonomik Birliği, Sosyal ve Kültürel Konseyi ilk başkanı oldu. Ayrıca, kendisi ile aynı amaca hizmet eden bir grup ile Nobel Kadın İnsiyatifi’ni kurarak Dünya Kadın Hakları için yapılan çalışmalara destek verdi. Onu bu denli bilinir yapan, halkına ve kuraklaşan dünyaya “otuz yılın sonunda otuz milyon ağaç” dikerek en güzel hediyeyi vermesi oldu. Yaşadığı ortamda kadına verilen değersizliği görmezden gelerek, yaptığı baskıların ve verdiği mücadelelerin sonucunda, yeşil bir dünya bıraktı geriye…

 

İK’nın Yapay Zekası

0

Yapay zeka hem günlük hayatımızı hem de çalışma şeklimizi değiştiriyor. Sesli asistanlar, ne aradığımızı tahmin eden web tarayıcılar, yakın gelecekteki sürücüsüz araçlar ve daha fazlası… Hayat artık eskisi gibi olmayacak.

Yapay zeka uygulamaları şirketlerde süreçlerini iyileştirmek isteyen tüm birimler tarafından kullanılmakta. Bu birimlerin başında da İnsan Kaynakları departmanı var. Akıllı teknolojiler işe alım, eğitim, çalışanlarla etkileşim alanlarını zaten dönüştürmeye başladı. Yine de pek çok şirket makine öğreniminin potansiyelini yeni kavramaya başladı. Bu alanda kurumların öğrenecek ve hatta kazanacakları çok fazla şey var.

Efsaneler ve Gerçekler

Her yeni teknolojinin gelişme evresinde yaşadığı “yanlış anlaşılma” durumunu yapay zeka da yaşıyor. En sık konuşulan efsane, yapay zekanın zaman içinde insanları işsiz bırakacağı söylentisi. Yakın zamanda Gartner tarafından yapılan araştırmaya göre, yapay zeka 2020 yılına kadar ortadan kaldırdığı işlerden çok daha fazlasını yaratacak. Öyle ki, yarım milyon kişiye istihdam yaratması bekleniyor. Bu durumun bir sonucu olarak, İK liderleri, teknoloji ile birlikte iş gücünün yapısının nasıl değişeceğini, çalışanların yapay zeka ile birlikte nasıl çalışacağını, bunun için çalışanların hangi yetkinliklere sahip olmaları gerektiğini düşünmeye başlamalılar.

Uzmanlara göre, yapay zeka tekrar eden ve sıradan işleri yaparak, insanları daha farklı aktiviteler yapmaları için özgürleştirebilir. Öte yandan, insanların yapay zeka ile ilişkileri konusu daha incelikli, yatırım ve yaratıcılık gerektiren bir alan haline gelecek. Makine ve insanların, görece güçlü ve zayıf alanları göz önünde bulundurularak, karar verme süreçleri yeniden tasarlanacak böylece kurumlar daha çevik (agile) hale gelecekler.

Yeni Nesil İşe Alım 

İşe alım, İnsan Kaynakları alanları içerisinde yapay zekadan en çok etkilenen alan. Her sektörden işe alım uzmanı, yetenek havuzlarını geliştirmek ve en iyi çalışanları kendilerine çekmek için teknolojiden faydalanıyor. Orta ve büyük ölçekli şirketler, işe alım süreçlerinde baştan sona, yapay zeka uygulamaları kullanıyorlar. Bu uygulamalardan birini “Yapay Zekadan Torpil Kalkanı!” başlıklı yazımda aktarmıştım.

Otomasyon ve yapay zeka işe alımın farklı aşamalarında İK çalışanlarına yardımcı oluyor; Özgeçmişlerin ön taraması, süreç içindeki ve sonundaki değerlendirmeler bu teknolojilerle yönetiliyor. Bu sayede yetenek havuzları gelişiyor, verimlilik artıyor ve operasyonel maliyet daha iyi bir şekilde yönetilebiliyor. Uzmanlara göre burada dikkat edilmesi gereken nokta, dijital araçlara bakmadan evvel, işe alım stratejisinin temel operasyonlarını ve çıktılarını netleştirmek. Teknolojiyi üzerinde çalışılmış bir vizyon ile desteklemek.

Makine Öğrenimi

Basitçe makine öğrenimi, bir makinanın belirli bir görevi, tıpkı bir insanın yapacağı gibi, öğrenerek daha iyi yapar hale gelmesidir. Bu prensiple çalışan sohbet robotları (chatbotlar), insan gibi konuşabilen ya da yazışabilen yazılımlar, İK tarafından  en fazla tercih edilen teknolojilerden. Doğal dil işleme alanındaki (NLP) gelişmeler sayesinde yazılımcılar çok daha sofistike chatbotlar yaratabiliyorlar. Çalışanların İK’ya yönelttikleri, sıklıkla tekrar eden ve cevaplaması uzun süren soruların yanıtlanması için bu yazılımlar kullanılıyor.

Teknoloji çok hızlı bir şekilde gelişiyor. Yapay zekanın amacı, insan zekasının yerini almak değil onu geliştirmek. Şirketler çalışanlarını bu yeni teknolojilerle birlikte, yan yana çalışabilsinler diye eğitmeliler. Yapılan bir araştırmaya göre, yöneticilerin %80’i çalışanlarının akıllı cihazlarla birlikte çalışabilmesi için eğitime ve cesaretlendirmeye ihtiyaç duyduklarını belirtmiş. Yöneticilerim %43’ü, yapay zeka kullanımını etkin bir şekilde yönetebilmek için gerekli kaynak ve becerilerin eksik olduğunu belirtmiş. Şüphesiz bu konuda atılacak çok fazla adım var. Nadir de olsa, “Dijital Dönüşüm” ofisleri ve akademileri kurarak bu konuda adım atan şirketler de var.

Bundan sonra ne olacak?

Sonuç olarak, İK’daki roller değişecek. İK departmanın odağı, çalışanlarla etkileşime ve stratejik düşünmeye kayarak, kurumların büyümesine, kurum kültürlerinin gelişmesine katkı sağlayacak. İnsan Kaynakları belki de hiç olmadığı kadar “insan odaklı” olacak.

Kaynak:
https://www.gartner.com/en/newsroom/press-releases/2017-12-13-gartner-says-by-2020-artificial-intelligence-will-create-more-jobs-than-it-eliminates       

 

Nafaka ve Bir Kısım Ünlüler, Ünlülerimiz

1

Geçtiğimiz haftalarda haberlerde sıkça duyduğumuz bir konu vardı; nafaka sisteminde değişiklik önerisi. Değişikliğin içeriğini tartışabilecek, insanlara anlatabilecek çok yetkin hukukçular, konuya yıllarını vermiş sivil toplum kuruluşları ve dernekler varken konuyla ilgili fikir yürütmek pek bana düşmez. Hukukçu değilim, nafaka alan ya da nafaka veren biri de değilim zaten ancak bu konunun medyadaki ele alınış şeklinin tatsızlığını ve adaletsizliğini görmek için dünya üstünde nefes alan biri olmak yeterli bence.

Her gün onlarca kadına yönelik şiddet haberi okuduğumuz, kadın işsizliğinin, çocuk yaşta evliliklerin havalarda uçuştuğu bir ortamda ‘Nafaka sisteminde değişiklik önerisi’ haberlerini sürekli artık adlarını çoktan ezberlediğimiz bir kısım ünlünün eski eşlerinin fotoğrafları eşliğinde vermenin amacının ne olduğunu birisi bize anlatsın isterim. Ünlü kadınların isimleri, yanlarında küçük birer vesikalık fotoğrafları, onun yanında da aldıkları bol üç sıfırlı nafakaların altında bir yerde bile göremiyoruz nafaka diye bahsettiğimiz meblağın topu topu 300 lira olduğu kadın hikayelerini. Bu 300 lirayı bile bir türlü alamayan, çoluğuna çocuğuna kendi bakmaya çalışan, ailesinin yanına dönemeyen, çalışma hayatına karışamayan, eğitim alması zaten teklif bile edilememiş kadın hikayeleri bu kadar renkli olmadığı için, internet sayfalarına tık getirmediği için onlardan pek bahsedilmiyor tabii.

Bir de bu medyanın ve haberlerin dolduruşuna gelen, çok güçlü bir kadın olduğuna bizi ikna etmek isteyen, takdir bekleyen, bazen sırf sevgilisinin eski sevgilisine laf çarpmak gibi manasız bir sebepten ‘Bence de kadınlar nafaka almasın’ diye açıklama yapan başka kadınlar oluyor ki onlara ‘N’olur yapmayın’ demek istiyorum zira iyi niyetle bile olsa yapılan açıklamalar akla hayala gelmeyen zarar ziyanlara sebep olabilir başkalarında. Eğitim almış olmak, çalışabilmek, ailesinin desteğini almak gibi bir kısmımıza çok sıradan görünen ama aslında tahminimizden de az bir kesimin sahip olabileceği ayrıcalıklar bir yana; evden her çıktığında eski kocası tarafından öldürülmeden eve dönüp dönemeyeceğinin endişesiyle yaşayan kadınlar var etrafımızda, biraz ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun. Belki hepimizin her konuda fikir yürütmesi gerekmiyordur, bir de bu açıdan bakalım bir cümle kurmadan önce?

Konuyu sürekli çok nafaka alan ünlü kadınlar üzerinden tartışmanın bir de o kadınlara haksızlık olan tarafı da var aslında. Mahkeme kararı ile kazandıkları bir hak üzerinden biz neden sürekli bu kadar yorum yapabiliyoruz ki? O parayı kimin hak edip kimin hak etmediğinden bize ne? Kimin ne yaşadığını biz ne kadar bilebiliriz ki hayata dair tüm öfkemizi böyle bir konudan çıkartmaya çalışıyoruz? Bu erkek egemen medya diline böyle yaparak da sürekli destek verdiğimizin farkında mıyız? Kadına şiddet konusundan bazı kadınları muaf tutabileceğimize mi inanıyoruz?

Olan bitenlerin gerçekliği ve çoğu zaman vehameti karşısında konuştuğumuz dile, seçtiğimiz kelimelere ve haberlerin topluma veriliş biçimlerine takılmak belki çok öncelikli görünmeyebilir ama seçtiğimiz kelimelerin ve kurduğumuz cümlelerin önemine çok inanıyorum. Eşit bir habercilik anlayışı ile dolu günler dilerim.