Ana Sayfa Blog Sayfa 38

Strateji 101: Neyi, neden, ne için, nasıl yaparız?

1

Her girişimin bir var olma amacı bulunur. Kurumlar da kendilerini tanıtırken bazı temel terimler kullanır: Vizyon, misyon, amaç, hedef, strateji gibi. Bu terimleri sıklıkla duymamıza rağmen anlamlarını tam olarak oturtmakta hepimiz sorun yaşıyoruz. Özellikle genç girişimciler hikayelerini ve yaratmak istedikleri dönüşümü anlatmakta güçlük çekiyorlar. Bunun temel nedenlerinden biri de var oluş amaçlarını, ulaşmak istedikleri hedefleri ve sonunda yaratacakları etkiyi nasıl ölçeceklerini iyi kurgulayamamaları. Bu yazıda stratejik yönetim yaklaşımlarında kullanılan temel terimleri tanıtarak, girişimin kendi hikayesini yaratmasında bu adımların neden önemli olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Her birey bir adım atarken gitmek istediği yer hakkında bir fikre sahiptir.

Yandex’e gitmek istediğiniz konumu girdiğinizde size alternatif rotalar sunar. Kek yapmanın çeşitli aşamaları vardır, o adımları takip etmeden aklınızdaki keki servis edemezsiniz. Peki ya elinizde somut bir resim değil de sadece hayal olarak adlandırılabilecek bir şey varsa? Örneğin bireylerin refah düzeylerinin yüksek olduğu bir toplumu düşlüyorsanız? İşte bu sizin vizyonunuzdur (vision). Bundan sonra yapacaklarınız bu vizyon ışığında ilerleyeceğiniz yolu belirleyecek. Bir örnek vermek gerekirse, Google’ın vizyonu “tek bir tıkla dünyadaki bilgiye erişimi sağlamak”tır.

Misyonunuz vizyonunuza hizmet edecek bir yaklaşımdır.

Kar amacı gütsün gütmesin her kurum vizyonu doğrultusunda bir görev üstlenir. Misyon (mission) genellikle kısa ve sloganvari bir cümleden ibarettir. Örneğin severek izlediğimiz ilham verici konuşmaları bizlerle paylaşan TED’in misyonu “fikirleri yaygınlaştırmak”tır.

Hayali girişimimizden devam edelim. Kendi yürüyeceğiniz yolda bir hayal kurdunuz; bireylerin refah düzeyinin yüksek olduğu vizyonunuzu belirlediniz. Bu hayal ışığında birileri için bir şeyler yapacaksınız. Tanımladığınız görev kurumunuzun misyonudur; amaç ya da amaçlarını belirleyecek çerçevedir. Örneğin “yaşadığınız toplumdaki tüm bireylerin temel gereksinimlere ve sosyal hizmetlere erişimini sağlamak” gibi bir misyon belirleyebilirsiniz. Elbette bu çok geniş bir misyon. Kendi hayalinize ilişkin misyonunuzu olabildiğince net ifade etmek ve paylaşmak, devamında atacağınız tüm adımların da doğru yönde olduğundan emin olmanızı sağlayacak ve hikayenizi anlatırken size bir nirengi noktası sunacak. Vizyonunuz ve misyonunuz hikayenizin bel kemiğidir; kim olduğunuz ve nereye varmak istediğinize dair paydaşlarınız için en önemli kaynaklardan biri olabilir.

Amaç hedeflerinizin var olma sebebidir.

Misyonunuz altında hedeflerinizin (goal) pusulası olacak bir amaç (purpose) düşünmelisiniz. Verdiğim örneğin anlaşılmasını kolaylaştırmak adına hayali girişiminizde amacınızı yoksulluğun azaltılması gibi geniş bir çerçevede tutabiliriz. Vizyonunuz ve misyonunuz altında birden fazla amacı üstlenebilirsiniz. En başa geri dönelim: Yüksek refah düzeyi vizyonunuz, yaşadığınız toplumdaki tüm bireylerin temel gereksinimlere ve sosyal hizmetlere erişimini sağlamak misyonunuz; amaçlarınızdan bir tanesi de bu doğrultuda yoksulluğu azaltmak olabilir, bu sizin var oluş nedeninizdir ve bu amacı gerçekleştirmek için çeşitli hedefler belirleyeceksiniz.

Kurumlar çoğunlukla vizyon, misyon ve amacı bir tutarak doğrudan kendi yöntemlerini uygulamaya koymayı tercih ederler. Oysa nereye gitmek istediğinizi bilmeden oraya nasıl varacağınızı belirleyemezsiniz.

Elbette ilerlersiniz, ancak belli bir süre sonra bir bakmışsınız kurduğunuz hayallerin çok dışında bir yerdesiniz. Sıkıntılı başlayan sürecin devamında kurumlar/girişimler amaca uygun hedeflerini ve o hedefleri gerçekleştirmek için gerekecek doğru stratejileri belirlemekte de bir hayli sorun yaşıyorlar. Yoksulluğu azaltmak amacınıza ulaşmak için kısa dönemli ve ölçülebilir hedefler koymanız gerekir. Hedef kitleniz kim ve hedef kitlenizde nasıl bir dönüşüm olmasını bekliyorsunuz? Bu dönüşümün göstergeleri neler olabilir? Tüm bunları hangi tarihler aralığında gerçekleştirmeyi hedefliyorsunuz? Kısa-orta ve uzun vadede yaratmak istediğiniz dönüşümün sürdürülebilir kılınması için ne gibi yollar mümkün? Bu basit sorular yolda devam ederken hedeflerinizi tekrar gözden geçirerek ne kadar ilerlediğinizi belirlemeniz ve gerekirse hedeflerinizi güncellemeniz için ışık tutabilir.

Strateji de bu noktada önemli bir rol oynar. Herhangi bir işi yapmanın çeşitli yöntemleri vardır. Önemli olan söz konusu yöntemin sizi hedeflerinize ulaştırmada ne ölçüde işe yarayıp yaramayacağını belirlemektir. Doğru belirlenmiş hedefler altında atacağınız her adım, belirleyeceğiniz her strateji yeniden değerlendirilebilir. Kendinize altı aylık bir hedef belirlemişseniz ve altı ayın sonunda istediğiniz yerde değilseniz, yeni stratejiler üretebilirsiniz. Bu stratejiler nihai vizyonunuza ulaşmak için daha kısa sürede, kaynaklarınızı daha verimli kullanacağınız yol haritanızı oluşturur. Stratejileriniz çalışmalarınızı hangi yasal çerçeve (firma, dernek, kooperatif) altından yürüteceğinizden tutun da kimlerle birlikte çalışacağınızı, hangi kaynakları kullanacağınızı, kısacası neyi ne zaman harekete geçireceğinizi tanımladığınız rota adımlarınız olacak.

Malum yaşadığımız coğrafyada kervan yolda düzülür.

Ne yazık ki günümüzde birçok kurumda stratejik planlama yapılmıyor. Vizyon, misyon ve hedeflerin geçmişte hazırlanmış ve unutulmuş dosyalarda yer alan, gündelik iş telaşlarından uzak, formalite gereği hazırlanmış belgeler olduğu varsayılıyor. Dolayısıyla, çalışanlar paydaşlarını ikna ederken, büyüme kararı alırken ya da herhangi yeni bir projeyi hayata geçirirken müthiş bir heyecanla başlıyor ancak sonunda kendilerini hedeflere ulaşıp ulaşamadıklarını nasıl ölçeceklerini bilemedikleri bir karmaşa içinde buluyorlar. Aynı zamanda, yukarıda belirttiğim gibi, özellikle genç girişimciler, neyi neden yaptıklarını ve nasıl bir fark yaratacaklarını anlatmakta sorun yaşıyorlar.

Bir yapbozu nasıl yapardınız?

Yukarıda söz ettiğim adımlar istediğiniz sonuca ulaşmanın temel prensipleridir. Kuracağınız girişimin ya da işletmenin büyüklüğü ya da küçüklüğünden bağımsızdır. Özellikle genç girişimciler için bu adımlar çok zahmetli ve hatta önemsiz gibi görünebilir. Oysa basit düşünelim, bir yapboz yapacaksınız. Yapbozun sonunda görmek istediğiniz resim kurumunuzun vizyonudur. Başlangıçta ilk adımınız yapbozun çerçevesini ortaya çıkarmak ve köşelerini oluşturan parçaları bulmak olacaktır; bu misyonunuzdur. Amacınız çerçevenin içini doldurmaktır. Bunun için doğru parçaları bulmak hedefinizdir. Hedefinize varmak için farklı stratejiler belirleyebilirsiniz: benzer renkleri bir araya getirebilir, parçaları inceleyip birbirine uyumlu olan çiftleri teker teker toplayabilir ya da yapbozu bölümlere ayılabilirsiniz. Artık, neyi nasıl yapacağınızı ve nereye varacağınızı bilerek ilerleyebilir ve yapboz yapmanın keyfini çıkabilirsiniz.

 

 

Bir Nefes Bin Sevgi

2

Birkaç yıldır nefes çalışmalarıyla, terapileriyle, seanslarıyla iç içe geçen bir yaşamım var. Deneyimledim, etkisini gördüm, eğitimini aldım, koçluğunu yaptım ve birçok danışandan insanı havalara uçuracak geri dönüşler aldım. Lakin iki sene önce anne olduktan sonra kendimi öyle bir adadım, bu role öyle bir büründüm ki; aklıma artık doğru nefes ne demek gelmez olmuştu ve uzunca bir süre beni doyuran nefesler almadığımı fark edemedim.

Rutin işler, yemek hazırla, oyun türet, parka git döngüsü arasında öyle hızlıca hareket ediyordum ki; gerçekten artık kızıma sarılırken bile orada olamadığımı anladım, ya da en zorlayıcı olanı; ağladığında bırakın onu sakinleştirmeyi, kendi duygularımı bile artık kontrol edemez, çömeldiğim yerde ağlar olmuştum. Günlük stres ya da kendi kendinize evde yaptığınız rahatlama hareketleri bu biriken duyguları sağaltmıyor, duygularınızı kabul etmek ya da anlamak için derinlemesine bir terapi gerekiyor. En kısa sürede bunu sağlayan ise, benim kısacık ömrümde edindiğim bilgi ve tecrübeye göre, nefes terapisi… Oksijen-karbondioksit dengesini koruyabilmek için çok sayıda egzersiz var bunlar da çoğu zaman yeterli ve yerinde çözüm olabiliyor. Ancak her güne daha bir önceki günü anlamlandıramadan, üzerine yeni duygu seli ya da düşünce kalıplarıyla başlayınca kısa sürede en büyük yararı sağlayan yine nefes terapisi oluyor.

Tabii yüzleştiğiniz çocukluk ilişkileri de yanınıza kâr kalıyor. Artık hangi duygu ile dolduysanız; öfke, sinir, üzüntü, her birinin bedeninizde biriktiği yeri ve anlamını bulunca bir kez daha şaşırıyorsunuz. Saklı kalan ve çoğunlukla ‘yaşadığınız anda’ kabul edemeyip bugüne kadar taşıdığınız o sahnelerin çocuğunuza davranış biçiminizi şekillendirdiğini görünce anlam veriyorsunuz tepkilerinize ve aranızdaki ilişkiye. Bu kadar trajik bir deneyim olmak zorunda da değil tabii, herkesin hikayesi farklıdır, ama diğer kişisel çalışmalardan daha kısa sürede sizi silkelediği için (buraya tokatlamak fiili daha güzel olurmuş!) karşılaştığınız sahne daha derin olabiliyor. Seanstan sonra eve gelip en mutlu ebeveyn rolü oynamak değil bu; duygularınızı yönetebilme, kendi davranışlarınızı anlayabilme, çocuğunuzla çatıştığınızda ilk önce onun sizin sevgi ve güveninize ihtiyacı olduğunu anlayabilme yetisi kazanmak aslında. Ve genel olarak hayattaki duruşunuzun farkına varıyorsunuz; çünkü bunun çocuk büyütürken etkisi çok büyük oluyor, onu idrak ediyorsunuz. Kurban rolünü oynuyorsanız, üzerinizden o kıyafeti çıkarıp güçlü hissettiren kırmızı bir elbise giyiyorsunuz. Yardım mı gelmiyor? Siz açıyorsunuz o telefonu. Yine mi gelmiyor? Bir daha arıyorsunuz. En büyük kazanımınız ise çocuğunuza sinirle değil, sevgiyle yaklaşmak oluyor.

Sosyal medyada çok denk geliyorum, kendimden de biliyorum, gerçekten sabır ve tahammül de her annede bir yere kadar işliyor. En son patlama anını beklemeyin, ben şimdi kızımı eskisinden daha çok öpüyor, kokluyor, sarılıyorum. Her ebeveyn her anne bunu yapabilmenin yolunu arıyor sanırım en doğru yol nefesinizle buluşmak, nefesinizi açmak.

Sağlıcakla, nefesle kalın.

İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü için başvurular devam ediyor!

0

Kale Grubu’nun yeni nesil sosyal girişimcileri teşvik etmek amacıyla Ashoka Türkiye ortaklığında düzenlediği İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü için başvuru süreci başladı. Ödül programına 29 Temmuz 2019’a kadar www.ibrahimbodurodulleri.com adresinden başvuru yapılabilecek.

Kale Grubu’nun, 2016 tarihinde vefat eden Kurucusu Dr. (h.c) İbrahim Bodur’un anısını ve değerlerini yaşatmak amacıyla, dünyanın ilk ve en geniş̧ sosyal girişimcilik ağı Ashoka ortaklığında bu yıl üçüncüsünü düzenlediği İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü için başvuru süreci başladı. Türkiye’nin gelecek vadeden sosyal girişimcilerinin ödüllendirileceği programa başvurular 29 Temmuz 2019 tarihine kadar www.ibrahimbodurodulleri.com adresinden yapılabilecek.

Geçen sene olduğu gibi İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü’nün üçüncü yılında da programa üç kategoride başvurmak mümkün. Herhangi bir konu sınırlaması olmaksızın, Erken ve İleri aşamalarda tüm projeleri kapsamına alan İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülleri, aynı zamanda İş Birliği Ödülü vererek alanında bir ilke imza atıyor. Her birinin ödül miktarı 50.000 TL olan kategorilerin içeriği ise şu şekilde:

▪ Erken Aşama: Belirli bir bölgede pilot uygulaması bulunan ve yarattığı sosyal etkinin yaygınlaşma potansiyeli bulunan sosyal girişimciler başvurabilir.

▪ İleri Aşama: Geniş̧ bir bölgede uygulaması bulunan ve faaliyet gösterdiği alanda sosyal sorunun çözümü için geniş çaplı bir değer önerisi sunan sosyal girişimcilerin başvuruları bekleniyor.

▪ İş Birliği Ödülü: Sosyal etkiyi artırmak amacıyla iki kurum arasında geliştirilen iş birliği projelerine ilişkin başvurular alınıyor.

Ödül programı için 19 Haziran’da başlayan başvuru süreci 29 Temmuz’a kadar devam edecek. 16 Eylül’e kadar sürecek olan ön değerlendirme sürecini takiben 5 Erken Aşama, 3 İleri Aşama ve 3 İş Birliği Ödülü adayları jüri değerlendirmesine sunulacak. Jüri değerlendirme sürecinin 30 Kasım’da tamamlanmasının ardından, kazananlar 3 Aralık’ta düzenlenecek ödül gecesinde açıklanacak.

2018 İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü’nün kazananları

İlk iki yılında Türkiye’nin dört bir yanından başvuru alarak birçok sosyal girişimciye ulaşan İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü’nü geçen sene, Erken Aşama kategorisinde, sosyal medya ve diğer online araçları kullanarak işitme engelli ve sağır bireylere Türk İşaret Dili (TİD) destekli eğitim veren “Anlatan Eller” ile Pelin Baykan; İleri Aşama kategorisinde, bugüne kadar 250 bin öğrenciye 15 milyon TL burs dağıtılmasını sağlayan “E-Bursum” ile Mesut Keskin; İş Birliği kategorisinde, Türkiye’deki tüm balıkçı kooperatiflerini bir araya getiren ve tüm ortakları erkek olan Su Ürünleri Kooperatifleri Merkez Birliği (Sür-Koop)’nin destek verdiği “Türkiye’nin Kadın Balıkçıları” projesi ile Huriye Göncüoğlu ve Ramazan Özkaya kazanmıştı.

Önemli bir sosyal sorunu çözmek için yaratıcı bir fikir ve sürdürülebilir bir uygulamayla yola çıkmış, başarılı bir proje geliştirmiş ve büyüme potansiyeli gösteren tüm sosyal girişimcilerin katılabileceği İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü için adaylar, katılım koşullarını ve tüm detayları https://www.ibrahimbodurodulleri.com/ adresinden öğrenebilirler.

İbrahim Bodur kimdir?

2016 yılında aramızdan ayrılan Kale Grubu’nun Kurucusu İbrahim Bodur, henüz 27 yaşındayken 900 nüfuslu Çan’da adım attığı iş hayatı boyunca pek çok ilklere imza attı. Kurmuş olduğu 17 şirketin çatısı altındaki 5 binden fazla çalışanın geleceği için soluk almaksızın çalıştı; “sizi siz yapan öz değerlerinize sahip çıkın; çünkü onlar sizi bir ağacın kökleri gibi ayakta tutacaktır” inancıyla doğduğu topraklara hizmet etmeyi bir gün bile bırakmadı. İbrahim Bodur, yalnızca ekonomiyi değil, sosyal ve kültürel hayatı da renklendirmeyi, sosyal refah ve eğitim seviyesini yükseltmeyi görev bildi.

Sanayiyi iş gücünün ayağına götüren İbrahim Bodur, Çanakkale’den Mardin’e; Erzurum’dan Isparta’ya Anadolu’nun birçok kentine yatırım yaparak yerel kalkınmanın öncülerinden biri oldu. Yaşadığı toprakların ve birlikte çalıştığı insanların değerini bilmekle yetinmeyen; onlara değer katmayı düstur edinen İbrahim Bodur  Çekoslovakya Devlet Nişanı’ndan “Cavaliere del Lavoro” İtalyan Devlet Nişanı’na, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ndan Uluslararası Aldo Villa ödülüne dünyanın dört bir yanında pek çok ödüle layık görüldü.

Kaleseramik Eğitim, Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı’nın da kurucusu olan Dr. (h.c.) İbrahim Bodur, küresel vizyonu, cesareti ve hayırseverliğiyle bugün halen binlerce tohumun filizlenmesi için ilham kaynağı olmayı sürdürüyor.

Ashoka Türkiye Hakkında

Dünyanın ilk ve en geniş sosyal girişimcilik platformu Ashoka, aynı zamanda dünyanın en etkili sivil toplum kuruluşları arasında yer alıyor. 39 yıldır, acil toplumsal sorunlara etkin ve kalıcı çözümler getiren sosyal girişimcileri tespit ediyor, onları küresel bir destek ağında buluşturarak potansiyellerini gerçekleştirmelerini ve çözümlerini yaygınlaştırmalarını sağlıyor. Ashoka’nın vizyonu herkesin fark yaratabileceği bir dünya inşa etmek! Bu vizyon doğrultusunda sosyal girişimcileri desteklemenin yanı sıra, çocuklar ve gençler için çeşitli projeler yürütürken, Türkiye’deki sosyal girişimcilik ekosisteminin kapasitesini artırmak için özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve sosyal girişimciler arasında köprüler kuruyor.

Türkiye’de 2014 yılından beri aktif olan Ashoka, halen 30’a yakın aktif Ashoka Fellow’u ile çalışmalarına devam ediyor. Ayrıntılı bilgi için:  www.ashokaturkiye.org

 

‘Ben büyüyünce InstaMom olacağım!’

1

Hem işim gereği hem kişisel olarak sevmemden kaynaklı sıkı bir sosyal medya kullanıcısıyım. ‘Sosyal medya geldi, özelimiz kalmadı!!’  veya ‘Ne buluyorsunuz bu sosyal medyada?!’ gibi tepki cümlelerini de çoğunlukla çağ dışı ve anlamsız buluyorum. Her şeyde olduğu gibi, iletişimin de iyi ve kötü uçları var. Ancak negatiflikler yüzünden, iyileştirme yollarını düşünmeden, büyük kolaylıklar sağlayan araçlara karşı çıkmayı tercih etmenin hem tembellik hem de gelişime kapalılık olduğu ortada. Benim nezdimde bu düşüncelerin, zamanında telefona, telgrafa, otomobillere hatta cep telefonlarına karşı çıkılmasından bir farkı yok. Kaldı ki, sosyolojik anlamda ciddi dönüşüm geçirdiğimiz son on yıllık bu süreçte, iyi ki sosyal medya var da bugüne kadar göremediğimiz birçok şeyi görebiliyoruz diyorum.

Az önce kötü uçlardan bahsettim ve bunların iyileştirilmesi gerekliliğinden. Benim için, acil olarak iyileştirilmesi gereken bir nokta var. İşin özü, bu uzun girizgah, bu konuya gelebilmek içindi.

Instagram’da, aslında uzun zamandır olan ancak benim özel ilgimi yeni yeni cezbeden, bir meslek dalı oluşmuş durumda: InstaMom’lık. Influencer’ların, çocuk gelişimi ile ilgili paylaşımlarından ya da tavsiyelerinden bahsetmiyorum. Benim bahsettiğim, 3-4 yaşlarındaki çocuklarına onların ismi ile kişisel hesaplar açan ve bio kısmına ‘Managed by Mom’ (Annesi tarafından yönetilen hesap) yazan, çocukların her anlarını boy boy fotoğraflarla paylaşmaktan çekinmeyen InstaMom’lar veya ikisi birden InstaParent’lar. Ben de özellikle gözlemlemek için bir iki tanesini takip ediyorum ve bu duruma son derece canım sıkılıyor. Kendi özel alanları ile ilgili söz sahibi olamayan çocukların tüm özel anlarının deşifre edilmesi bir yana, kitlelerin takip ettiği bu hesaplarda çocukların reklam nesnesi olması da cabası. Bu çocuklar hemen hemen her gün bir başka reklam objesi ile (bir gün bebek bezi, bir gün oto koltuğu, bir gün kıyafet, bir gün oyuncak, bir gün diş kaşıyıcı?!, bir gün…) kamera karşısına geçiyorlar. Daha da fenası bu hesapların bazılarında, bu çocuklar kendi ağızlarından konuşuyormuş gibi yansıtılıyorlar: ‘’Artık ben de büyüdüm ve seyahatlerde bilmemne marka oto koltuğu ile güvendeyim! Canım annem, bana bu koltuğu aldığın için teşekkürler!! ’’ Burada, bana göre ebeveynlerin de ciddi anlamda akıl sağlıklarının sorgulanması gerekiyor ancak bu başka bir boyut ve daha detaylı ele alınması gereken bir alan.

Aynı InstaMom’lar, çocuk istismarı ile ilgili tüm haberlerde doğal olarak ayaklanarak ne kadar duyarlı olduklarını belirtiyorlar. Bu konuda elbette ki sonuna kadar haklılar. Haklılar haklı olmalarına ancak işin temeline indiğimizde son derece samimiler diyebiliyor muyuz? Bakın TDK’da istismar kelimesinin karşılığında ne yazıyor:
‘Birinin iyi niyetini kötüye kullanma. / Sömürme.’

Pek sevgili InstaMom’lar, siz de bu durumda, reşit olmayan çocuklarınızın özel alanlarını ifşa ederek, onlar üzerinden para kazanarak ve hatta sistemdeki boşluklar nedeni ile vergi bile ödemeyerek, çok kıymetli çocuklarınızın hayatlarını istismar etmiş olmuyor musunuz? Çocuklarınız büyüdüğünde, bilmemne marka bez ile yan yana pozlarını ve altında yazan “Tuvalet eğitimimi tamamladım ama tamamlayana kadarki süreçte yanımda olan çok emişli x marka beze çok teşekkür ederim!” tadında yazıları görünce nasıl hissedecek en ufak bir fikriniz var mı? Ya da “Bugün annemle x AVM’nin bilmemne etkinliğinde çok güzel vakit geçirdim, yeni arkadaşlar edindim!” cümlelerini okuyunca memnun kalacak mı?

Şunu tekrar etmekte fayda var: Çocuk gelişimine dair tecrübelerin, önerilerin ve hikayelerin paylaşıldığı sosyal medya postları, forumlar, bloglar ya da sayfaların zararı değil tam tersi yararı olduğuna çok eminim, ki bu ve benzeri paylaşımlar sosyal medyanın pozitif kullanımı açısından da oldukça iyi birer örnek. Ancak, küçücük çocukların inisiyatifi olmadan bu mecralarda paylaşılması, kullanılması ve reklam objesi haline gelmesini kabul etmekte zorlanıyorum.

Aynı durumu geleneksel mecralar için de hep düşünmüşümdür. Televizyon reklamları, diziler vb. yerlerde ebeveynlerinin yönlendirilmesi ile yer alan ve ‘ünlü’ olan bu çocuklara seçme hakkı verilseydi ne seçerlerdi? İlerleyen hayatlarında taşımaları için çok fazla bir yük değil mi bu? Konunun ucu bucağı yok gibi gözüküyor…

Uzun lafın kısası, kendine meslek olarak InstaMom’lığı seçenlerin, çocuklarını istismar etmeden ‘mesleklerini’ sürdürmelerini sağlayacak hangi iyileştirme varsa ben ilk imza atanlardan olacağım.

Çocukların, çocukluklarını yaşayabilecekleri daha iyi bir dünya temennisi ile…

Tek Bir Hormon Üzerinden Doğumda Kadın Hakları

0

Bir bebeğin dünyaya gelişi, tek bir hormon üzerinden baktığımızda, aslında oldukça basit bir süreçtir.

Bebek anne karnındaki gelişimini yaklaşık 40 haftada tamamlar. Her hafta vücudunun bir kısmı gelişen bebeğin en son akciğerleri gelişir. Bebek artık dış dünyada nefes alabilecek hale geldiğinde, annesinin beynine minik bir ‘ben hazırım’ sinyali gönderilir ve rahmin kasılarak bebeği dışarı itmesini sağlayacak hormonların salgılanmaya başlaması ile birlikte doğum başlar.

Hamilelik, doğumun başlaması ve ilerlemesi; bir canın dünyaya gelişi, elbette aslında bundan çok daha uzun, karmaşık ve dolambaçlı bir yolculuktur. Ancak doğumun başlamasını ve ilerlemesini sağlayan hormonlardan biri olan oksitosinin hikayesi, doğumla ilgili pek çok şeyi anlamamız için muazzam bir anahtar. Doğumda kadınların ne gibi hakları olduğunu bile anlayabiliriz bu hormonu anladığımızda!

Oksitosin, nam-ı diğer aşk hormonu. Beynimizin arkalarında bir yerlerinde sentezlenerek usulca salgılanıyor ve vücudumuzda işlemeye başladığında dünyayı daha güzel bir yer yapmaya yarıyor. Keyif, huzur, lezzet, sevgi, yakınlık, şefkat, özen ve benzeri birçok olumlu hissi oksitosinle özdeşleştirmemiz mümkün. Çünkü oksitosin, bu güzel duyguların varlığında salgılanabiliyor. Bu güzel duygular tetiklendiğinde, oksitosin daha fazla salgılanıyor ve bu aşk döngüsü başımızı döndürene kadar devam ediyor.

Aşkla ya da şefkatle birine dokunduğumuzda, birisi bize sevgiyle dokunduğunda, masaj yaptığında, sırtımızı kaşıdığında; güzel bir yemek yerken, loş ışıklı bir ortamdayken, keyifli bir müziğin tadını çıkarırken; öpüşürken , sevişirken, en çok da orgazm olurken bol bol oksitosin salgılarız. (Hatta yukarıdaki fotoğrafı görünce bile biraz oksitosin salgılamış olabilirsiniz!)

Ancak bir de nazlı bir huyu var bu hormonun, öyle her ortamda kolay kolay ortaya çıkmıyor. Kendimizi keyifli ve şefkatli bir iletişimin kucağına rahatça bırakabileceğimiz güvenli, huzurlu, sakin ortamlar arıyor oksitosin. Çünkü karşıt hormonu olan adrenalini tetikleyecek bir korku, huzursuzluk, güvensizlik veya gerginlik hissi oluşursa, oksitosin seviyesi hemen azalıveriyor.

‘Aşk hormonu’ lakabını fazlasıyla hak eden oksitosinin en ilginç yanlarından biri, bağlanma duygusu ile de fazlaca alakalı olması. Yanındayken bolca oksitosin salgıladığımız kişilere karşı bağlılık duygusu geliştiririz. Bu güzellikleri beraber yaşayabildiğimiz kişileri hep yanımızda, yakınımızda isteriz.

Oksitosinin aşk ve şefkatle ilgili bu muhteşem özelliklerinin yanı sıra, yaşamın başlangıcında etkili olması gibi de ilginç bir özelliği var. Doğumu başlatan, rahmin düzenli aralıklarla kasılmasını ve bebeğin dışarı çıkmasını sağlayan hormon da oksitosin. Bebeği doğururken, emzirirken ve ona sarılırken, oksitosin seviyelerimiz hep çok yükseklerdedir.

Fakat dediğimiz gibi, oksitosin öyle her ortamda salgılanamıyor. Öncellikle kişinin kendini güvende hissetmesi gerekiyor.

İşte burada devreye, doğumda kadın hakları meselesi giriyor.

**

Her kadın, hamileliğinde, doğumunda ve sonrasında kendini güvende hissetme hakkına sahip. Bu onun analığıyla ilgili ilk ihtiyaçlarından biri hatta. Tüm memeliler gibi insanlar da, ancak kendisinin ve yavrusunun güvende olduğunu hissettiği ortamlarda rahatça doğurabilir.

Bir hayvanın kendini güvende hissetmesi için belki de etrafta hiç yırtıcı olmaması yeterli. Ancak bir insan dişisi için, etrafta çocuğunu kapıp götürecek veya kendisine zarar verecek yırtıcı hayvanların olmadığı bilgisinden daha derin bir güvenlik hissine ihtiyaç var.

Her kadın, doğumunda ihtiyaç duyduğu güvenliği hak eder. Derin bir güvenlik hissi, ‘merak etme, her şey kontrolümüz altında’ gibi telkinlerden daha fazlasını gerektirir. Hatta her şeyin başkalarının kontrolünde olması, bazen anneye kendini daha güvensiz bile hissettirebilir.

Bu temel güvenlik ihtiyacından yola çıkarak doğumda kadın haklarını anlamak çok da zor olmayacaktır. Kadının doğurabilmek için oksitosin hormonu salgılamasına ihtiyacı var. Bu hormonu salgılayabilmek için, güvenli ve şefkatli bir ortamda olduğunu bilmesine ihtiyacı var. Böyle bir ortamın oluşturulabilmesi için de güvendiği insanların desteğine ihtiyacı var.

Aşk hormonu salgılayamıyorsan yapayından verelim!

Şimdi ilginç bir bilgiyle devam edelim. Doğumda yeterince oksitosin salgılanmıyorsa, annenin kasılmaları düzensizleşir, hatta bazen tamamen durabilir. Bu durumda da kasılmaların düzenli bir şekilde devam edebilmesi için, kendisine suni sancı denilen ilaç takviyesi verilir.

Suni sancı, aslında suni oksitosindir. Yeterince güvende hissetmediğiniz için salgılayamadığınız bir hormon, size yapay olarak verilmektedir.

Oysa öncelikle kadınlar, bu hormonu doğal olarak salgılayabileceği güvenli ortamlarda doğurabilme şansına sahip olsalar, gerçekten de dünyayı değiştirecek bir dönüşüm yaşanması mümkün olacak.

Kendi bedeninizde gerçekleşen böylesi muazzam bir olayla ilgili tam yetkili kişi siz olmalısınız ve kendinizi tamamen güvende hissetmelisiniz… Peki bu nasıl mümkün?

Hamilelik sürecinde doğru bilgilenmek, yardımcı eğitimlere ulaşabilmek, iyi ve kaliteli sağlık hizmeti alabilmek, kendi doğumunuzun sorumluluğunu alabilmek, tercih edeceğiniz doğum ekibine ulaşabilmek, doğum sonrasında da profesyonel destek alabilmek… Bütün bunlar, her kadının doğururken, annelik ederkenki hakları. Basit bir hormonun işleyişi aslında her şeyi açıklıyor işte. Sistemin doğru bir şekilde çalışabilmesi için yeterli miktarda oksitosin hormonuna, bu hormonu yeterince salgılayabilmek için de haklarımızın gözetildiği doğum ortamlarına ihtiyacımız var.

Yaşamın başlangıcını kutlamak ve kutsamak için daha iyisini yapabilir miyiz?