Ana Sayfa Blog Sayfa 32

Uzayın Gizli Kahramanları

1

Yıl 1960…

NASA, Rusya’nın ilk uydusunu uzaya göndermesinin ardından büyük bir baskıyla karşı karşıya kaldı. Rus Kozmonotlar ve NASA’nın ilerletmeye çalıştığı uzay çalışmaları. Tarihi başarılarla ve ilklerle dolu olan NASA’da bilinen isimlerin yanı sıra bir de gizli kahramanlar yer alıyordu.

Kimdi biliyor musunuz bu kahramanlar?

3 siyahi kadın.

Katherine Johnson: ABD Kadınlarının Eşitlik Günü olan 26 Ağustos 1918’de doğdu. Başarılarını doğduğu günle daha da anlamlı kıldı. Matematikteki üstün başarısından dolayı liseye 10 yaşında başlayıp 18 yaşında üniversiteden mezun oldu. 1962’de ABD’nin Ay’a insan göndermeye karar vermesinin ardından çeşitli ekipler kuruldu. “Geçici işlemci” olarak ekipte yer alan Johnson, geometrinin yolculuk için nasıl kullanılacağını inceledi. O yılların bir ilkini gerçekleştirerek “erkeklerin bulunduğu toplantılar”a kendinden emin tavrıyla katıldı. Sonra ne mi oldu? NASA; uzay aracının yörüngede dolaşma yollarını aramak için Johson’ın hesaplamalarını kullandı.

Yıl 2015…

Johnson 99 yaşında Ulusal Özgürlük Madalyası aldı.

Mary Jackson: 1921 yılında doğdu. NASA’daki ilk “siyahi işlemci”lerden biri olarak mühendislik ekibine katılması için teklif aldı. Projenin yürütücüsü tarafından deneylere katılması için teşvik edildi. Ancak bunun için sadece “beyaz erkekler”in ders alabildiği Hampton Lisesi’nde mühendislik derslerine katılmalıydı. Başarısını peşinden getiren onun büyük azmi gâlip geldi. Özel izinle derslerini tamamladı ve NASA’nın ilk “siyahi kadın mühendisi” oldu. Havacılık mühendisliğine dair birçok makale yazdı, tarihi derinden etkileyen çalışmalarda bulundu.

Yıl 1985…

NASA’dan emekli oldu.

Dorothy Vaughan: 1910 yılında doğdu. NASA’dan ayrılan “siyahi işlemci kadınların yöneticisi”nin ardından “geçici bir süre” işleri yönetmesi istendi. Unvan almadan… NASA’nın dört gözle beklediği bir şey vardı: Yeni makine işlemci IBM. Ancak yaşadığı aksaklıklar yüzünden hevesi kursağında kalan NASA, yine bir ilke imza attı. FORTAN programları ile ilgilenen Dorothy’e IBM’in işletilmesi ve “siyahi işlemci kadınlara yöneticilik” etmesi için teklif götürdü ve Vaughan, NASA’daki ilk ”siyahi kadın denetçi-yönetici” oldu.

Yıl 1971…

NASA’dan emekli oldu.

Hiçbir dönemde, hiçbir yerde ilkler hemen gerçekleştirilemez. Her şeyin bir zamanı var. Önemli olan mücadele, azim ve güven.

“Hidden Figures” isimli filmde hayatları anlatılan 3 siyahi kadın…

Zorluklar, mücadeleler ve ardından başarılarla dolu gelen hayatlar…

♦        

Seslenmeye Cesaret

0

O kadar hızlı yaşıyor ve düşünüyorum ki yazarak belki takip edebileceğimi düşündüm.

An geliyor hayatta her şeyi yapabilecek gücü hissediyorum (-ki çok kısa sürüyor), geri kalan zamanlarda da kaybettiğim gücün arkasında kalan hayatımı nasıl toparlayacağım nasıl bir yol izlemem gerektiği ile ömrümü harcıyorum. Çok küçük yaştan beri hayaller kuruyorum, yazıyorum, bozuyorum ama bir yere vardığımı söyleyemem. Vardığım ya da başardığımı söylediğim, söyledikleriniz hiç biri kontrolüm altında olmayan tamamen sürece göre şekillenen gelişine vurduğum ve gol olan şeyler sadece.

Ne milyonlarca takipçim var ne de sosyal hayatımda bir kitleye hitap eden biriyim. İlham verici veya özenilecek bir hayata da sahip olduğumu söyleyemem. Ama var olan durumumu iyi  “-miş” gibi betimleyebildiğimi düşünüyorum. Bundan yola çıkarak kendimce bir şeyler karalamak, saçmalamak buna sizi de ortak etmek istiyorum.

Hepimizin yaşadığı sıkıntılar, zorluklar ve trajikomik olaylardan ben de nasibimi alıyorum. Sanki hayatı ‘en’lerde yaşıyorum. Sakin bir şekilde ilerleyen bir hayatım yok. Ya her şey çok güzel, ya da her şey berbat gibi. Ortasını tutturabilenleri hayretle izleyip, saygıyla selamlıyorum.

29 yaşında yaşamımın artık büyük bir kısmını iş hayatı mücadelelerimle geçiriyorum. Saçma senaryolara mahsur kalıyorum ya da sebep oluyorum, bilmiyorum…

Niyetimin kendim ve çevreme iyi olduğu müddetçe yapacağım, gerçekleştirmek istediğim şeylerin hep daha kolay olacağını düşündüm. Ancak bu kısım sadece teorikte işliyor. Pratikte kimyasını çözemediğim, öngöremediğim durumlar ile baş başa kalıyorum, kalıyoruz.

Kararsızlığımın pik noktasına ulaştığım bir dönemdeyim yine, daha kötü zamanlarım olmuş muydu? Yani, evet ama her süreç kendi içindeki dinamikleri ile daha mutluluk verici ya da daha beter olabiliyormuş. Her yaşadığım deneyimden çıkardığım gibi bu konuda da sabit fikirli değilim artık.

Sosyal medyayı kabullenmem ve bu dünyaya dâhil olmam yaşıtlarım ile karşılaştırdığımda epeyce geç kaldığımı söyleyebilirim. Ama ‘ben de sizden biriyim, yalnız değilsiniz’ demenin en kısa yolu artık bu sanıyorum.

Çok basit eylemlerden keyif alıyorum. Çok basit anıları içselleştiriyorum. Yirmili yaşların başındaki gibi ezbere ve sentetik düşler kurmuyorum. Hayattan istediklerim oldukça minimalist aslında. Ancak öyle ters bir zamanda yaşıyorum, yaşıyoruz ki isteklerim seneden seneye azalıp küçüldükçe aynı oranda yükselen ve güçleşen bir hayat yaşamak zorunda bırakılıyorum. Bir türlü orta noktayı bulamıyorum.

Bugün o cesareti toplayıp bilgisayar başına geçtiğim gibi yine aynı cesaret ile sosyal medyada yiyecek içecek sektöründe birilerinin ya da kurumların acınası ya da pozitif ayrımcılık mottosu altında desteklenmeksizin gurme ve keyifli bir hayatı yaşamanın paylaşımlarını yapmak istiyorum. Bu basit bir mahalle arasındaki börekçi de olabilir, semtimin seyyar köftecisi, ya da kilometrelerce yol kat edip gittiğim bir turşucu da olabilir. Tamamen iştahıma ve hevesime göre şekillenen beni sınırlamayacak ya da olduğumda farklı göstermeyecek yerlerde ve sevdiklerimle olacak.

Sofralar benim kutsalım ve onları daha güzel haline getiren şeyler ise o ortamı, ambiyansı paylaştığım ailem, arkadaşlarım olacak. Tuzu, biberi ise belki arka fonda çalan uzun zamandır dinlemediğim ya da ilk kez dinleyip çok sevdiğim bir parça, günün en güzel saatini yakaladığım bir gün batımı, sabah güneşi, kokladıkça içime huzur dolan deniz manzarası olacak belki.

Sözü uzatmaya gerek yok, işte buradayım aranızdayım.  Dijitaltopuklar.com’da yazmaya cüret ediyorum.

Yürekli Davranmaya Davet

1

Otuz dört yaşımdayım. Herkes gibi benim de biriktirdiğim bir kendilik hikayem var; içinde depresyonlar, terapiler, ayrılıklar, anne olmak, göçler, korkular, kafa tutuşlar, bedel ödemeler olan. Bütün kadınlar gibi. Dijital Topuklar’ın yazı çağrısını görünce hayatımı özetleyen eylemi gördüm. Ben bugüne kadar ne yaptıysam cüret etmiştim. İçim kıpır kıpır oldu, yazmaya karar verdim.

Bu yazıya başlamadan hemen evvel cüret kelimesinin sözlük anlamına baktım. TDK buyurmuş ki:

  • Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak.
  • Saygı sınırlarını aşarak davranmak.

Bir daha kâni oldum; benim işim cüret etmek. Buna aymak beni tarifi imkansız bir şekilde hafifletti, gülümsedim. Şöyle ki: Kelimenin iki anlamıyla da hayatta hep cüret edegelmişim aslında.

Yaptığım her şey, bence gerçekten her şey “saygı sınırlarını aşan davranış” olarak yansıtıldı hayatımdaki bazı kişilerce. Evde kız çocuk olmaktan gelen beklentilere karşı çıkış, ergenlikte ve yetişkinlikte taşrada sokakta kadın olarak sigara içmek, sokakta devleti protesto etmek, kendini gözaltına aldırmak, evlenmeden sevişmek ve dahi çocuk doğurmak, beyaz yakalı olmamak, göç etmek, ayrılmak diye gider bu liste. Bütün bunlar hayatımdaki birileri için “saygı sınırlarını aşan davranış”tı. Bir yandan başka türlü olamıyordum – yani sadece kız çocuk olduğun için yemek yapmayı öğrenme zorunluluğunu reddetmek, sokakta sigara içme zevkinden mahrum kalmak istemediğim için her fırsatta o sigarayı yakmak, çok istediğin o bebeği evlenmek istemeyen adama rağmen doğurmak, vs. – diğer yandan da beni kendisinin devamlılığı olanlar görenlere karşı aşırı sorumluluk hissedip, kendimi gerçek bir arıza gibi görüp bu eylemleri suçluluk duygusuyla gerçekleştiriyordum. Onların cephesinden davranışlarım diğerlerinden farklı olduğu için çok cüretkârdı… Çünkü ‘rağmen’diler. Asi, deli, huysuz, manyak, marjinal saygı sınırlarını aşmanın sıfatları olarak üstüme yapıştılar, yıllardır taşırım.

Gel zaman git zaman majör depresyonla birlikte üstünü kapattığım ne varsa çöktü üstüme. İşaretler vardı elbet; 19 yaşımda panik atak hastası olmuş, yıllar içinde buna klostrofobiyi eklemiştim, her stres haliyle yeme ve uyku bozuklukları yaşıyordum, bazı zamanlar yalnız kalamadığım da oluyordu. 2012 yılında artık hiçbir yere kaçamaz olmuş “tedavi olmayı” kabul etmiştim. O günden bugüne terapiler, meditasyonlar, sonsuz emzirmeler, bir bebeyle sayısız tek başınalıklar, öfkeler, hastalıklar, gözyaşları, metropolden göç sığdırdım. Bir yerde eridim. “Kendim ettim kendim buldum”a geldim.

Sonra bir şey oldu. Bahar temizliği yapar gibi içimden ortaya serilen şeyleri ayıklamaya başladım. Ayrıldım. Bıraktım. Attım. Sigarayı, kızımın babasını, yaşadığım turistik köyü, ailemi, yıllardır taşıdığım suçluluk duygularını, öfkeden karnıma yerleşmiş olan yumruyu, değersizlik hissini, “ya yapamazsam” korkumu ve yazmaya devam etsem buradan İstanbul’a yol olacak yıllardır hamallığını ettiğim onlarca illüzyonu. İmdat dedim. Yardım istedim. En çok da hayatımın kadınlarına. Bir daha göç ettim. O yerde bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan tanırken hem de. Yetmedi aşık oldum. Baktım o da yumru oldu karnımda, ondan da geçtim. Çok büyük cüret ettim. Ve bu defa bunu kendim için yaptım. İşte o zaman “ataklık etmek, yüreklilikle davranmak” oldu bana cüret etmek. İçimin bütün camlarını açtım efil efil esiyor bir seneyi aşkın zamandır.

Esasında kendimiz olmak için davrandığımız her hal patriyarkanın düzenine çomak soktuğu için cezalandırılıyoruz, yalnızlaştırılıyoruz ve bir yük, kusur gibi yaşıyoruz kendimiz olmayı. Hastalıklar, öfkeler, korkular biriktiriyoruz. Yardım istemeyi, yardımı kabul etmeyi becerdiğimizde, terapilerle, dostlarla içimize güvenle yerleşmeye başladığımızda o yıpratıcı duygulara harcadığımız enerjinin çok daha azıyla mucizeler yaratabiliyormuşuz… Ben yaşamaya cüret ederek mucizelere inanmayı öğrendim. Aksi zihnimin içinde sonsuz diyaloglardı.

Cüretkâr olmak, sözlük anlamının aksine, kendine saygının olmazsa olmazı. İçine sıkıştırıldığımız hayatlardan sadece cüret ederek çıkabiliriz. Yeter ki “saygı sınırlarını” aşmanın bir yüreklilik göstergesi olduğunu bilelim, kendimizi sevelim, hep sevelim, çok sevelim…

Patti Smith: Kendine Özgü Bir İsyankar

0

Ah Patti! Bohem ruhlu kadın!

Ne güzel geldin bana, ne iyi geldin, hoş geldin!

Çoluk Çocuk (Just Kids) kitabıyla, bir Patti hikâyesi başladı bende. İçinde hareket, coşku, heyecan ve yaratıcılıkla birlikte, dinginlik, sakinlik, kabullenişin olduğu bir serüven sanki. Patti Smith’i okumak, dinlemek, izlemek, düşünmek; O’na olan saygımı ve sevgimi artırdığı gibi, kendi yolculuğuma da ışık tutuyor.

Yüreğimde bir merak, okudum hayatını, gençliğini. Tesadüflerle yolları kesişen genç Robert ile birlikte geliştirdikleri benlikleri, sanatları, üretmek adına durmadan, yılmadan çalışmaları. Önce iki sevgili, sonra iki dost, hayat boyu sürecek bağlılıkları, birbirlerini teşvik edip, desteklemeleri.

İki gencin kendini bulma yoluna tanık oluyoruz.

Çocukluğundan beri sanatçı olma isteğinde olan Patti, bu istekle, 20 yaşında, ilerde şiirlerinin müzikle hayat bulacağı, New York’a gider.

Geçim derdi bir yanda devam ederken, bir yandan da Robert’le birlikte bitmez tükenmez bir yaratıcılık serüveni içinde bulur kendini.

Manhattan’da yaşadığı Chelsea Hotel, pek çok sanatçı ve sanatçı adayının yaşadığı, iletişim halinde olduğu efsane otel. Otel lobisi; Janis Japlin, Jimi Hendrix, Dali gibi pek çok sanatçıyla karşılaştığı, ilham aldığı, konuştuğu, adeta evinin salonu halinde. Küçücük bir odaya sığdırdıkları büyük hayaller, çizimler, yazılar, şiirler…

Sanki birbirlerini kendilerinden önce keşfetmişti Robert ve Patti. Enstalasyonlar, çizimler yapan Robert’a fotoğraf çekmelisin diyen Patti’ydi. Sesini beğenen ve ısrarla ‘bence mutlaka şarkı söylemelisin’ diyen Robert idi.

İkisi de uzun süre düşünmediler, bana göre değil dediler ama er ya da geç, öncelikle, biri fotoğrafçı diğeri de müzisyen olarak anıldı.

Patti’nin içindeki sanatçı ruhu pek çok şeyi yapıyor; resim, şiir, yazı. Müzik bunlara en son katılan ve kendini olduğu gibi ortaya koyabildiği alan.

Robert’in ısrarları sonucu, Patti Simith, şiirlerini müzikle birleştirerek performans denemeleri yapmaya başladı.

10 Şubat 1971 St. Mark kilisesinde bir şiir okuması yapacaktı. Bir iz bırakmak istedi ve bunu sevdiği şairler için yapacaktı; Rimbaud ve Gregory. ‘Yazılı kelimelere, rock and roll’un heyecanını ve saldırganlığını katmak istiyordum’ demişti.

Farklı ve yeni bir şey deniyordu. Kendisine ait bir şey. Bu kilisede ilk defa elektro gitar çalınıyordu. Bu durum hem tezahüratlara hem protestolara neden olsa da, kendini serbest bırakmış ve güzel bir performans sergilemişti Patti. Bu şiir okumasının ardından teklif yağmurları başladı. Okumalar yapması için hatta şiir kitabı ve plak teklifleri geldi. Bu durum başta hoşuna gitse de, sonradan utanmıştı.

Ne Robert için ne sevdiği şairler için hiç bir şey böyle kolay olmamıştı. Geri çekilmeye karar verdi ve tüm teklifleri ret etti. Kitabında şöyle anlatır:

‘Mari Sandoz’un Crazy Horse: Strange Man of The Oglasas kitabından öğrendiğim bir şeyi düşündüm. Deli at savaşta zafer kazanacağını bilir ancak ganimeti toplamak için durursa, yenilecektir. Bu dersi o an önümde duran durumlara uygulamaya çalıştım ve hak etmediğim ganimeti toplamamaya özen gösterdim.’

Hatta bunu unutmamak için atların kulaklarına yapılan yıldırım dövmesini, dizine yaptırır.

Bir süre yazmaya devam etti, başka işlerde çalıştı. Hiçbir şey yapmadığı, yapmak istemediği bir dönem oldu. Ne kitap okuyor, ne çizim yapıyor, ne de gitar çalıyordu. Bir süre böyle boş ve ilgisiz kaldıktan sonra kendisine kızmıştı ve ardından kendisini yeniden işine adayacağına söz verdi. Şair olmak istiyordu ancak, şairlerin kapalı dünyasını sevmiyordu.

Yine bir tiyatro denemesi oldu ve rol yapmakta inandırıcılığı olmadığını gördüğü gün, ‘tekrar sahneye çıkacaksam kendim olarak olacak’ dedi.

Müzikle birlikte şiir okumalarına devam ediyordu. Witt isimli şiir kitabı çıktı.

Arthur Rimbaud hayranı olan Patti’nin şiir kitabı da 19. yüzyıl Fransız şiirleri tarzındaydı. Amerikalı gençleri Fransız tarzı şiirlerle tanıştıran yine kendisi olmuştu.

Şiir okumalarını müzikle birleştirmiş kendine has yeni bir şey yapıyordu. Performanslarının sonunu ‘Piss Factory’ ile bitiriyordu. Piss Factory (Çiş Fabrikası) çığlığı. New York’a gelmeden önce fabrikada çalıştığı zamanlar, yapmak istediklerini, içindeki sanat aşkını, üretme isteğini anlatıyordu. Bir nevi özgürlüğe kaçış öyküsü. Seyirciyle buluşmasını sağlayan bu düz yazı şiiri olmuştu.

Müzikle şiirin bir aradalığı, Patti’nin kendi tarzını bulmasına yol açtı. Daha sonraları Punk’ın vaftiz annesi olarak anılacaktı.

Patti, git gide sahnede kendini buldu, coştu, içindeki çingene dans etti ve sonunda Patti Smith Group’unu kurup ülke ülke dolaşıp şarkılar söylemeye başladı.

Elbette şiiri, yazmayı bırakmadı. Hâla sabah uyandığında yapmayı düşündüğü 2 şey var; kahve ve yazı. Yazarken, resim yaparken; bir beklentisi olduğunu, en iyisini yapma çabası olduğunu söylüyor. Ama sahnede iken, bu farklı! Sahnede şarkı söylerken; nasıl gözüktüğü, yanlış yapıp yapmadığı, hiçbirini düşünmüyor. Sahneyi önünü sonunu düşünmeden insanlarla iletişimde olduğu yer olarak tanımlıyor.

Robert ile farklılıkları gün yüzüne çıkmaya başladığında; Patti, O’nun yeni sosyal çevresine adapte olamıyordu. Bu dönemi anlatırken, ‘Yemekte neden tanımadığım insanlarla sohbet etmem gerektiğini anlamıyorum’ diye yazmıştı. Sıkıcı ve beklemesi zor, şık masaları; tek bir tabağın yanına bir ailenin ihtiyacından çok kaşık-çatal yerleştirilen masalar olarak tanımlar. Robert ise bu ortamların adamı olmuştu. Rahatlığı ve güçlü iletişimiyle o masalara aitliği apaçıktı.

Patti ve Zelda tarzı bir isyan

Patti; Zelda Fitzgerald’ın biyografisini okuduğunda, kendini onun isyankâr ruhuyla özdeşleştirir.

Toplumdaki davranış kurallarıyla ilgili; bir önceki nesil tarafından nasıl davranmamız gerektiğinin belirlenmiş olması, O’nu sınırlandırılmış hissettirir. ‘Yıkıcı güdülerimi bastırıp, yaratıcı olanlara yoğunlaşmak üzere kendimi eğitmiştim. Yine de kurallardan nefret eden tarafım büsbütün ölmüş değildir’ diye bahsetmişti kitabında.

Nobel ödülleri gecesinde, Bob Dylan yerine sahneye çıktığı zaman; 7 dakikalık uzun bir şarkı olan A Hard Rain Gonna Fall şarkısını söylerken,  sözlerini unuttuğu zaman… Daha sonra unutmak değil, ‘donmak’ olarak tanımlıyor bu anı. Duruyor, herkesten özür diliyor. Çok gergin olduğunu ve baştan alıp alamayacaklarını soruyor. O kadar gerçek, o kadar naif bir özür ki, o an sarılmak istiyorum Patti’ye. Seneler geçse de bu ortamlara alışamamış olduğunu düşünüyorum. Şık giyimli pek çok insan, İsveç kraliyet ailesi ciddiyeti ‘bohem ruhlu kadın’ için fazla gergin olsa gerek.

Patti Smith, hayatta pek çok şeye meydan okuyan, kendi tarzıyla buradayım diyen, güçlü bir kadın.

Hayatından yaşamından ilham alınmalı, şarkıları dinlenmeli, kitapları okunmalı, hissetmeli Patti’yi.

‘Bana bak, bana bakma’

Küçükken anlamıştı, hiç bir zaman annesi gibi kırmızı oje süren bir kadın olmayacaktı. Feminenliğin toplumda karşılığı olan belli başlı davranış ve görünüme karşı meydan okuyordu. Maskülen, aynı zamanda feminen ve seksi nasıl olunur sorusunun bir ifadesi bence Patti Smith!

Bebek yüzlü Robert ve maskulen Patti. Robert’in kıyafetlere düşkünlüğü ve hazırlanması uzun sürerken, Patti elindekilerle hızlı bir şekilde hazır olur, Robert’i beklerdi. İlk albümü Horses ile birlikte kendine ait bir tarz yaratmıştı bile. Ama yaratmak için uğraşmadan, giyim tarzını ‘bana bak, bana bakma’ diye tanımlamıştı. İstediği gibi giyinir, nasıl göründüğünü umursamazdı. Kendiliğinden oluşan bu giyim tarzıyla ‘stil ikonu’ ünvanını almış oldu.

Uzunca bir röportajında anlattıkları ve gençlere tavsiyeleri;

‘Kimsenin dinlemediği albüm yaptım. Şiir kitabı yazdım, okuyan 50 kişi var yok. Ama işini yapmaya devam edersin, çünkü bu bir gereklilik, çünkü bu senin çağrın.’

‘Zor olacak, çünkü hayat gerçekten zor. Sevdiğiniz insanları kaybedeceksiniz, kalp ağrısı çekeceksiniz. Bazen aç olacak, bazen diş ağrısı çekecek, bazen hasta olacaksınız. Ama diğer tarafta güzel deneyimler. Bazen sadece gökyüzü. Yaptığınız küçük bir şey çok güzel hissetmenize neden olur. Bazen birine âşık olursunuz, çocuklarınız, pek çok şey var mutlu olunacak. Doğuyoruz ve ölmek zorundayız. Bunu biliyoruz. Çok mutlu da olacağız, çok dibe de gideceğiz. Hayat; rollercoster’da gitmek gibi. Mükemmel olmayacak, mükemmel anlar olacak, kötü anlar da, ama buna değecek. İnanın bana, bence öyle.’

Çoluk çocuk kitabıyla ilgili National Gallery’deki bir başka konuşmasında Robert’in onunla ilgili ısrarlarından bahsetmişti.

O’nun için küçük şarkılar söylediğinde, Patti’nin sesini seven Robert; şarkı söylemelisin diye hep ısrar etti ama Patti, hiç düşünmemişti bile, istemedi. Şiirler yazıyordu. Robert ‘Bence şiirlerini herkese okumalısın’  diyordu, ama Patti bunu yapmak istemiyordu. Ölmeden 1 gün önce, hikâyelerini yazmasını istedi. Patti söz verdi. Yıllar sonra sözünü tutmuş oldu.

Robert Patti için ne istediyse haklıydı. Patti’yi kendinden önce keşfetmiş, neyi iyi yapabileceğini görmüştü. Onun ısrarı ya da teşvikiyle Patti bütün hayatı boyunca şarkılar söyledi. Robert ile ikisinin hikâyelerini yazdı, hiç ummadığı bir biçimde kitabı çok fazla okundu. Bu defa okurlar yenisini yazmasını istedi. Yazmaya devam etti, ediyor.

Bir kitapta hayat dersi

Ne güzel bir kendini tanıma hikâyesidir Çoluk Çocuk.  Okudukları, yazdıkları, dinledikleri hepsinden ilham alınası. Parasız, aç, susuz da olsalar, üretme isteğiyle dolu geçen günler. Vazgeçmeden, hep bir uğraşı içinde, yazmak, çizmek, üretmek, üretmek…

İçinden geleni yapmak ve kendine saygı duymak, yapmak istediğini ötelememek önemli olan. Hayatın zorluklarını ve güzelliklerini kabul ederek, sindirerek devam etmek ve toplumun zaman zaman sıkıcı kurallarına görmemek! Herkesten ve her şeyden önce kendi ayağına çelme takmadan, yürümek bu yolda.

Patti çocukluğundan itibaren, gençliğinde, özgürlük için kendi yolu için çok çalıştı, üretti, vazgeçmedi.

Kimseye benzemedi, kendi tarzını yarattı.

Benim için Patti; şair, müzisyen ve yazarlığının yanında; doğal, içten, özgür ve özgün. Onunla ilgili keşfedeceğim daha çok şey var eminim, dolayısıyla kendimle ve hayatla.

Ve şarkıları;

Because the Night ile bilirdim, en popüler olanı. (Nasıl senelerce sadece orada kaldım, keşfedemedim, şaşırıyorum ve de kızıyorum kendime.)Bir de Smeels Like Teen Sprit cover’ıyla. Ardındakileri keşfettikçe,

Piss Factory ile isyan edecek, üretmek ve özgürlük isteğiyle,

Kendi şiiriyle birleştirdiği, Patti Smith’ e has bir hale gelen G-L-O-R-I-A dinleyip enerji dolacağım, Dancing Barefoot’u söylemek müthiş keyif verecek, Horses ile farklı bir şeyin içinde olduğumu hissedeceğim…

Frederick ılık esen bir rüzgarda sevdiğini düşünmek gibi. (Sevgilisi, daha sonra hayat arkadaşı Fred Smith için yazılmış bu şarkı.)

Free Money, People Have the Power, Everybody Wants to Rule the World ve daha pek çokları…

Gençliğindeki isyankar ve enerjik ruhu, yaş aldıkça daha bir ılımlı, mütevazı, kendinden emin ve gururlu duruş sergiliyor. Olması gereken tam da buymuş hissini veriyorsun. Her yaşta, her halinle çok güzelsin Patti Smith, ilham verici kişiliğin, bana çok fazla dokundu.

1946 yılında Şikago, Amerika’da doğan Patti Smith, 73 yaşında ve halen konserler vermeye devam ediyor. Şu sıralar ‘Year of The Monkey’ adlı yeni kitabını çıkardı.

Daha çok şarkıları var dinlenecek, kitapları var okunacak. Bu yazı Patti Smith’i anlamak, ve anlatmak isteğinden doğdu. Yazının bir sonu yok, sadece virgül!

Dijital Topuklar 2019 ile Cüret Ettik!

0

Bu sene dördüncüsünü düzenlediğimiz Dijital Topuklar Zirvesi’nde ‘Cüret Et’ temasıyla sahneye çıkan 30’dan fazla konuşmacı, 600’den fazla katılımcıyla buluştu. İTÜ Maçka Kampüsü Mustafa Kemal Amfisi’nde, bu sene de 1 Kasım’da gerçekleşen etkinlikte özenle seçtiğimiz konular konuşuldu, panellerin her biri ilham veren mesajlarla son buldu.

Dijital Topuklar Platformu olarak 2016 yılında kadının dijital dünyaya yön veren duruşunu herkese duyurmak ve bu dünyadaki dinamikleri özgün bakış açılarından yola çıkarak değerlendirmek niyetiyle yola çıktık. Bu yılki zirvemizin temasını ‘Cüret Et’ olarak belirledik. Büyük bir heyecanla davet ettiğimiz konuşmacılarımızın yanı sıra 5 Sense Tea, Alesta, Armut, Avon, Elenatal, Kahve Dünyası, HT Hayat, Medicana, TeknoSA ve VR Masters gibi markaların da desteğiyle hayal ettiğimizden de güçlü bir etkinlik oldu.

Açılış konuşmamızla başlayan, Gözde Aral Ocak’ın sunuculuğunu üstlendiği oturumların ilki Amerikalı ses terapisti Robert Sussuma’nın “Sesini Çıkarmaya Cüret Et” başlıklı mini workshop’u ve konuşması oldu.

Gün boyunca “Yaşlanmaya Cüret Et”, “Cüret Eden Çocuklar”, “Şefkatli Liderlik”, “Yaranı Görmeye Cüret Et” gibi farklı temalardaki panellerde Ufuk Koçak, Ümit Alan, Dr. Seran Göçer, Zeynep Selvili Çarmıklı, Murat Yeşildere, Jaki Baruh, Dr. Arzu Erkan Yüce, Melis Alphan, Hande Kuday, ve Zeynep Girgin Kalelioğlu gibi birçok tanınmış isim konuşmacı olarak yer aldı.

Moderatörüğünü Cansu Abay Cansabuncu,Sertaç Doğanay, Fatoş Karahasan, Şule Yücebıyık gibi isimlerin üstlendiği panellerde dijital dünyanın dönüşümünden kadınların gündelik yaşamda karşılaştığı hikayelere ve ilham veren girişimlere birçok ilgi çekici konu tartışıldı.

Öğle arasında Misafirliq’in lezzetli ikramlarıyla doyan katılımcılar, gün boyunca fuayemizde Taze Organik, ToprakAdam, Fropie ve Hürom’un sağlıklı atıştırmalık ikramlarını tatma imkanı buldular.

Bağımsız radyocu ve stand-up’çı Ayça Şen’in, Dijital Topuklar 2019 için bestelediği ve ünlü müzisyenler Deniz Arcak ve Akın Eldes ile birlikte sahnemizde seslendirdiği Cüret Et isimli şarkı, unutlamayacak bir kapanış oldu.

#cüretet temasıyla tüm panellerde kadınlara “sesini çıkarmaya”, “solo yürümeye”, “yaşlanmaya”, “yası görmeye”, “yararını görmeye”, “denemeye”, “bağımsızlığa” cüret etme gibi konularda ilham ve cesaret veren, daha önce konuşulmasından çekinilen birçok konuyu ilgi çekici bir biçimde ele alan Dijital Topuklar dinleyicilere unutulmaz bir gün yaşattı.

Bu sene samimi ve gerçek bir sinerji, dayanışma, çaba ve içtenlikle #cüretet diyerek herkese seslenen Dijital Topuklar olarak dördüncü yılımızda; kadınların ihtiyacı olan ama sıkça konuşulmayan konuları, içten, gerçekçi, düşündüren, keyifli, odaklı ve şefkatli bir bakış açısı ile “insanca” ve “kadınca” ele almayı hedefledik. Ne mutlu bize ki bu yolda paylaşmak istediklerimizi sahneye taşıyan konuşmacılarımız, söylemeye cüret ettiklerimizi destekleyen sponsorlarımız ve 1 Kasım’da bizimle olan/olmayan kitlemizle birlikte bir kez daha bu coşkuyu yaşadık.

Bizim İçin Dijital Topuklar 2019

Biz, Elif Doğan ve Perihan Çıragöz olarak 2016’da çıktığımız Dijital Topuklar yolculuğunda her sene 1 Kasım’da büyük bir heyecanla zirvemize hazırlandık ve her sene etkinliğimizden ‘Daha iyisini nasıl yapacağız?’ diyerek ayrıldık. Gün geçtikçe büyüyen Dijital Topuklar ailemiz bizi asla yalnız bırakmadı, her seferinde daha iyiye giderek büyüdük. Bu yılki panellerin, konuşmaların tamamı bizim yüreğimize dokunan konular üzerinde gerçekleşti ve bir kez daha takipçilerimizle, ‘dijital’ ailelerimizle bir araya gelmenin mutluluğunu yaşadık.

Şimdiden 1 Kasım 2020’de gerçekleştireceğimiz Dijital Topuklar Zirvesi için heyecanlanmaya başladık bile! Önümüzdeki bir yıl boyunca da web sitemizde ve sosyal medya platformlarımızda ilham veren, sorgulayan, bilhassa kadınlara dijital dünyada yön göstermeyi hedefleyen içeriklerimizle var olmaya devam edeceğiz, günden güne büyüyerek, öğrenerek, bir araya gelip güçlenerek…