Ana Sayfa Blog Sayfa 17

Ekmekler Piştiyse, Şimdi Biraz Gerçekler…

3

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi filminde çok sevdiğim bir kısım var. Olasılıklar Sahnesi adıyla YouTube’da aratırsanız hemen bulabilirsiniz.

Kahramanımız Benjamin’in kız arkadaşı Daisy’e araba çarpmasına kadar giden bir dizi alâkasız insanın alâkasız hareketlerinin hikâyesinden bahseder bu sahne. Daisy’i asla tanımayan bir kadın, çalan telefona cevap vermek için tam kapıdan çıkarken eve döner, onun eve dönmesi ve hikâyeye dahil olan birçok karakterin aldığı kararlar sonucunda Daisy’e araba çarpar. Hikâyenin başındaki kadın telefon için eve dönmese ve ardından bunca olay gerçekleşmese Daisy’nin başına bunların hiçbirinin gelmeyeceğini görürüz.

Bundan yaklaşık iki ay önceki hayatımız da biraz böyleydi. Sürekli iç içe, bir arada kalarak birbirimizin kader çizgileri üzerinde yürüyerek yaşıyorduk. Hiç düşündünüz mü, kim bilir aldığınız çok basit gibi görünen bir karar, yetiştiğiniz bir vapur, kabul ettiğiniz bir görev, 5 dakika erken kalktığınız bir yemek nerelerde nereleri değiştirmiştir.

Birbirimize etki ettiğimiz bu günler çok uzakta kalmış gibi geliyor mu size de?

Aslında odağımızın tamamen birbirimizin üstünde olduğu şu günlerde her zamankinden daha da etkiliyoruz birbirimizi, aldığımız kararları, ruh hallerimizi…

İnsan o kadar sosyal bir varlık ki, tek başına asla var olamıyor. Birbirimizle paylaştığımız her bir düşünce, bir diğerinin bir sonraki adımını, ruh halini etkiliyor.

O yüzden ara sıra dürüst mü olsak acaba artık?

Çıkalım ve sırayla şunları diyelim mesela:

  • Evdeyken “kaliteli zaman” geçirmek istemiyorum. Ne istiyorsam onu yapmak istiyorum. Bütün gün bön bön duvara bakmak, “durmak” istiyorum.
  • Çocuklarımla her an bu derece yakın olmaktan çok yoruldum. Onları biraz özlemek istiyorum artık.
  • Mutfakta harikalar yaratmadım. Hatta yemek yapmaktan o kadar yıldım ki tencere görsem kusmak istiyorum.
  • Evde spor yapa yapa olimpiyatlara katılacak kıvama gelmedim, çünkü hiç spor yapmadım.
  • Hiç kimseyi özlemedim, bu insan detoksu bana çok iyi geldi. (Bunu şimdiye kadar söyleyen hiç görmedim mesela.)
  • Bazı geceler ağlaya ağlaya uyuyorum. (Çünkü hiçbir nefes egzersizinin çözemeyeceğini kısa bir ağlama halledebilir. Neden ağlamak diye bir şey yokmuş gibi davranıyoruz?)
  • Birçok “arkadaş, tanıdık, eş dost” olmadan da yaşanabileceğini fark ettim. (Sürekli eşyaların minimalize edilmesinden konuşuyoruz, hayatımızdaki insan sayısından hiç konuşmuyoruz.)
  • Geleceği, maddi durumları düşünmekten gözüme uyku girmiyor.

Normal, sıradan, düz insanlar olarak artık karantinanın neredeyse yedinci haftasında belki biraz bunları konuşursak birbirimize iyi geleceğimize inanıyorum. Elbette birbirimize ilham olacak, iç açan tavsiyelere devam edelim tabii. Ancak marketten gelip iki saat temizlik yaptığımız bu sıradışı günlerde yaşantılarımızın harika, masalsı göründüğü ile ilgili birbirimize rol yapmayalım. Zor olana zor diyelim, mutsuzuz, diyelim, olmuyor diyelim. Ara sıra da olsa bunu yapalım. Yoksa evimizde yeri geldiğinde mutsuzluktan ölürken otururken karantinada dahi masalsı hayatların paylaşımını görürsek hepten kafayı sıyırabiliriz.

Sırf sosyal medya için değil, herhangi bir zoom görüşmenizde, telefonda, mesajda -artık mecrayı siz seçin- ayrı da olsak, birbirimizin kader çizgisine gerçeklerle dahil olmaya başlayalım artık. Yalnız olmadığımızı görürsek kendimizi çok daha iyi hissedeceğimizi düşünüyorum.

“Herkes epey adapte oldu, bir ben kaldım bunalan.” demek yerine, “Neyse yalnız değilim, gideyim de ekmek yapayım bari.” dersek ya da dedirtebilirsek çizgilerimize birazcık da olsa müzik ekleyeceğiz kanaatindeyim.

Photo by Pixabay from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Kazanılmış Çaresizlik

2

Azınlık; az olma durumu, bir toplulukta herhangi bir nitelik yönünden ötekilerden ayrı ve sayıca az olanı. Karanlık nasıl karanın her yeri sarması ise azınlık da azlığın her yeri sarması. Kişilerin azlığı, cinsin azlığı, ırkın azlığı, mezhebin azlığı, hakların azlığı, adaletin azlığı, insanca yaşama isteğinin azlığı…

Azınlıklara karşı negatif insan tutumları aslında doğamızda varolan alışılmadık ve bilinmedikten korkma halinin nesilden nesile bir türlü evrilememiş, gün yüzü görmemiş genomlarında saklı kalmış bir endişesi. Kimi bu duyguyu aşmış ve doğal olarak hayatına aksettirmemiş, kimi ise bu tutumla gurur duymuş, bundan çıkarlar sağlamış, hayatının her anına yedirip, en göz alıcı köşesine baş tacı etmiş.

‘When they see us’ isimli dizide bu duygular inceden inceye işlenmiş. Aslında masum olan beş siyahi çocuğun üstüne atılan bir suç ve bu çocukların, ailelerinin başına neler geldiğini anlatıyor. Çocukça yapılan bir hatanın nasıl bir anda böylesi bir kılıfa sokularak hayatlarının orta yerine; çocukluklarına, gençliklerine vurmuş olduğu darbeyi gösteriyor. Onlar yalnızca siyahi olmanın değil çocuk olmanın da verdiği bilgisizliğin avantajını sunuyor emniyet görevlilerine. Bir senaryo hazırlanıyor ve çocuklar zorla bu ifadeleri kabul etmek durumunda bırakılıyor. Hatta o kadar güveniyorlar ki aileleri bile bir şey olmayacağına, bu işin en kısa ve tatlı halinin bu olduğuna inandırıyorlar. Babanın bir tanesi işe gitmek zorunda. Zaten işini muhtemelen zor bulmuş ve o kazandığı para ile zor geçiniyor. İşini kaybetmenin paniğiyle sağlıklı düşünemiyor ve çocuğu büyükannesine emanet ediyor. Polisler tecrübelerini işinin ehli ve kendilerine çıkar sağlayacak şekilde kullanıyorlar büyükanneye ilaçlarını alması için eve gitme iznini veriyorlar. Bir tanesinin babası zaten sabıkalı (bu durumu iş vereninden saklamış) ve işini kaybetme, ailesini koruyamama korkusuyla yüz yüze getiriliyor, tehdit ile onu da ikna ediyorlar. İnsanların en savunmasız yaralarının kabuğunu kaldıyorlar ustaca: ‘aileyi geçindirme ve zaten zorlukla bulunan bir işi kaybetmeme’… Bir tanesinin ablası ifadeyi imzalamak istemiyor ama saatlerdir sorgu altında olan aç ve yorgun çocuk ağlıyor, bir an önce kurtulmak istediğini söylüyor, ablanın duygusal açığını kullanıyorlar ve ondan da imzayı koparıyorlar. Yoldan yakaladıkları çocuklardan biri orada sadece arkadaşına eşlik etmek için gelmiş karakola, hikâyede açık olunca bekleme salonundan onu da kapıp geliyor ve bir yapboz gibi hikayeleri birbiriyle örtüştürüp noktayı koyuyorlar. Onlar davayı hızla çözmenin ve siyahilerin ne kadar da baş belası olduğunu kanıtlamanın şevkiyle mutlu olup söhret kazanırken, beş çocuk ve yuvalarının üstüne kara bulutlar çöküyor…

Biri veya birileri insan hayatı üzerinde bu kadar etkili olamamalı. Yasalar uyanık ve taraflı yetkililerin kullanabileceği böyle büyük açıklar vermemeli. Bu yalanı dolanı sürdürebilir olmalarının en büyük destekçisi, olayın kahramanlarının azınlık olması. Aileleri onları yeterince koruyamıyor çünkü onlar da azınlık. Korku ve yaşanılanların acımasızlığı zaman içinde onların da ruhuna, huyuna, suyuna işlemiş. Refleks olarak hayatta kalmak için susmak, katlanmak ve sabretmek gerektiği öğrenilmiş. Bir çeşit ’kazanılmış çaresizlik’ hadisesi.

Herkes bir gün bir yerlerde azınlık olabilir. Yer, zaman ve mekan sürekli değişken, nerde ne olacağı bilinmez bir gerçek. Siyah diye, çekik gözlü diye, Müslüman diye, Hıristiyan diye, Türk diye, Arap diye genellemeler ve etiketlemeler olmamalı. ‘O onu yapar’ öngörüsü, ‘öyle değil mi kesin ne çıkarsa onlardan çıkar’ teorileri yapılmamalı. Biri sizin için ‘Kadındır konuşmadan duramaz, kesin o söylemiştir’ veya ‘Erkek milleti kesin aldatmıştır’ diye genellemeler yapsa; hayatınızı çok da etkilemeyecek cinsten bile olsa canınız sıkılmaz mı? Bu aslında sizin kişiliğinize ve bireyselliğinize bir hakaret sayılmaz mı?

İnsanoğlu insan olduğunu unutmamalı, azınlıkları çoğunluklara yedirmeli, ilkel içgüdülerini dinginlemeli, daha çok empati yapmalı. Çünkü aslında refleksler ve içgüdüler hayatı devam ettirmek içindir; zayıf olanın, az olanın, dışlanmış olanın hayatını sona erdirmek için değil…

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Değişen Ev Hayatı

0

“Evde kal” sloganı ile maaile hep beraber 130 metrekare evin içinde, tüm gün vakit geçiriyoruz. Dile kolay ama 6 yaşında ikiz çocuklar ve sigarayı bu virüs sebebiyle bırakan bir eş ile bu benim için biraz zorlayıcı. Adam başı 32.5 metrekare yerde yaşıyoruz, her gün kahvaltı, öğle yemeği, atıştırmalık, meyve ve akşam yemeği telaşesi. Önceden 4 günde bir bulaşıklar kokmasın diye çalıştırdığım bulaşık makinası günlük kurtarıcım modunda, elimde yıkadığım cezveler, tencereler ise cabası! Çamaşır yıka-as-katla-yerleştir, bu bir marş halinde günlük ritüelimiz oldu, çocuklar bi heves kendi çamaşırlarını ve havluları katlıyorlar, ben arkalarından tekrar düzeltsem de onları destekliyorum tüm gücümle.

Can sıkıntısı ise başa bela, ele alınan telefon, hep aynı söylemler, aynı haberler, yeni hiçbir şey yok sanki. Sonra kitaplar, bu ara kitaplarımı bitirmekte zorlanıyorum, yarım yarım hepsinden bir ısırık alıp, bıraktığım elmalar gibi bana bakıyorlar, kimi gün bi ısırık daha alıyorum tatlı geliyor, devam ediyorum ama elmanın çekirdeklerini bile göremeden yine bi kenara bırakıveriyorum elimdeki kitabı. Tadı tuzu yok sanki hiçbir şeyin.

Çocukların gün içinde “gülme, ağlama, oyun ve uyku ihtiyacı”nın tam karşılanmasına fırsat verin diyorlar. Biz de sıklıkla gülme ve ardından ağlama, bolca oyun ve en az 11 saat uyku şeklinde ilerliyor. Yorulsunlar diye kağıttan bildiğin havada süzülen uçak yapmayı öğrendim, onları oradan oraya koşturtuyorum. Bizimkiler masa başı oturup, şekil yapmaca, harf çizmece, sayı yazmaca gibi, atraksiyon olmayan faaliyetlere gelemiyorlar, hemen sıkılıyorlar. Ancak parmak boyama ile resim defterlerini ve tüm el-kol-yüzü bir güzel boyamaca veya oyun hamuru ile tüm renkleri karıştırıp muzip şekiller yapmaca, sulu her türlü oyunda tüm masayı ıslatmadan kalkmamaca şeklinde oyalanıyorlar. Olsun buna da şükür, vakit bir şekilde geçiyor.

Sonra telefon, laptop, televizyon üçlüsünden çocukları nasıl uzak tutarız diye kafa yoruyorum. Gün aşırı bir animasyon filmi ve kurtarıcı olarak arada tv izlemelerine ses çıkarmıyorum. Her şeyi önceden planlamak, yapmak, pişirmek, temizlemek, kendime zaman ayırmak, biraz göbek eritici egzersiz yapmak, çocuklar uyuyunca yazmak, eşle dizi veya filmi izlemek, biraz sohbet etmek derken her gün birbirine benzer ve daha alışılmış olarak geçiyor.

Çalışmaya başlayacağım günler, çocukların okula gidip, yorulup evi özleyeceği günler dilimizden hiç düşmüyor, normale dönüş bir hayal gibi hâlâ, zamanı da belirsiz!

Hele bi de yazın da bu korku ile geçeceği düşüncesi çok can sıkıcı, ömrümüzden bir yaz nasıl bu şekilde heba olur, oysa gidilecek o kadar güzel yerler, yüzülecek o kadar güzel denizler varken çocuklarıma anı olarak, yine evden çıkamama hatırası mı kalacak?
Sonra filmi yine başa sarıp, sağlıklısın, ailen sağlıklı, hala bir işin var ve bunun niye başımıza geldiğini idrak için hala düşünme fırsatın var diyerek, günlük rutin dışında evrenin insanlığa vermeye çalıştığı mesaja odaklanıyorum. Mesela hafta sonu sokağa çıkma yasağı ile araba sesi yerine ilk kez bu kadar çok kuş sesi dinleme fırsatı bulmak çok keyifliydi. Fakat bugün okuduğum haberi düşünmek bile istemeyerek zihnimden hızlıca uzaklaştırıyorum. Çin’de karantina sonrası açılan ünlü mağazada günlük ciro patlaması yaşanmış, yani insanlar evde kaldıkları sürenin acısını yine bildikleri şekilde çıkarmışlar, aynı tas aynı hamam olmasın her şey yine! Ben artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı fikrine tüm kalbimle tutunmak ve bunun için çabalamak istiyorum.

Photo by Suzy Hazelwood from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Ev Neresi?

1

Neresidir ev?

Akılalmaz günlerin içinde, daha ne kadar süreceği belirsiz bir tutukluluk halindeyiz. #EvdeKal çağrılarına uyduk ve sokaklarda değiliz, bir süre daha, belirsiz…

Peki gerçekten ‘ev’lerimizde miyiz? Çocukluğumdan itibaren kafamı kurcalayan ev tanımı şimdi ulu orta, zamanımın en bol olduğu şu dönemde öylece ortada duruyor. Bakışıyoruz.

Neresidir ev?

Tanım 1 – Uyuyup uyanabildiğimiz, mutfağında yemek hazırlayabildiğimiz, her metrekaresine basabilme ihtimalimiz olan bir alan. Otel gibi kullanıyoruz dediklerimizden. Hayatın akışını sokaklarda, tanıdıklarla yakalamaya çalışırken, daha az dönülmesi makbul olan yerler.

Tanım 2 – Evlilik hazırlıkları yaparken bir yandan çılgıncasına mobilya alışverişlerimizle donattığımız, yeni bir beraber yaşama alanı. Yeni bir başlangıç, yepyeni bir sayfa yerleri. Buralara çok özenilir, modasına uygun dekorasyonları besleyen dergilerden ev kırıntıları araklarız.

Tanım 3 – Doğduğun, büyüdüğün, ağladığın, başına vurula vurula olgunlaştığın anne – veya bazılarına göre baba- evidir. Bir anne ve/veya babayla büyüyenlerimiz için bu evden ayrılışın seremonisi yıllarca duygu dağarcığına işlenir. Finalde bazen gözyaşlarıyla kesilen kırmızı kurdele olur, bazen de çıkıp başka bir şehirde okumaya giden bir çocuk işte, sadece.

Araya durdurucu bir düşünce karışıyor, mani olamıyorum. Ev dediğimiz yer, yaşamdaki kendini arayışın kadar doğal ve bilinmez bir şey olabilir mi?

Ev hangi eksiği giderdiğimde, hangi kesiği tedavi ettiğimde, hangi kopuşun ucunu bulup birleştirdiğimde tamamlanmış olacak?

Çocukluğumdan bu yana hiç bilmediğim şehirlerin içinden arabayla geçerken ışıkları yanan evlerin içene bakarım hep. Eğer perdesi de açıksa, çok mutlu olurum vallahi, büyük bir merakla görebildiğim kadar anı gözlerimle kaydetmeye çalışırım. Farklı evlerin içini görebilmek, oranın bir ev olup olmadığını değerlendirebilmem için bir şans olur adeta. Bir fotoğraf karesi olarak belleğime aldığım o evlerin içinde insanlar kendini nasıl hissediyor acaba?

Neyi aradığını bilmeyen bakışlar bir sonraki eve yönelir.

O zaman, yoksa, acaba bir ev?

Tanım 4 – Ev kendimizi huzurlu hissettiğimiz yerdir.

Çoğu zaman huzursuz isek yine de evde miyizdir?

Huzurun ifadesi en sık dönüşebileni. Hiçbir yere, hiçbir alana, hiçbir kişiye emanet edilemeyenlerden. Hakikaten, hayatta gerçekten kimsesi bulunmayan veya bakacak durumda kimsesi ol(a)mayan yaşlıların bir arada kaldığı yerlere huzurevi denir. Sahi ya, neden?

Tanım 5 – Ev kendimizi güvende hissettiğimiz yerdir.

Çoğu zaman güvende hissetmiyorsak yine de evde miyizdir?

Evinde kocası tarafından işkence gören, canice öldürülen kadınlar gerçekten evinde midir o zaman?

Las Vegas’ta bir otoparkın yerlerine çizilen, beyaz çizgilerden oluşan kareler var. Sosyal mesafeye göre hesaplanmış, güvenli aralıklı çizgiler bunlar. Çatısı olan bir yeriniz yoksa, bu çizgilerin paralel uzaklığı güvenli.

İstanbul’da şimdiye kadar sokaklarda yaşamış, şimdi ise korona sağ olsun spor salonlarına yerleştirilen ‘evsiz’ insanlar da artık güvenli bir yerde.

Kendilerini ‘evde’ gibi hissedebilirler artık, diyebilir miyiz?

Tanım 6 – Klasik bir romantik olarak ‘Ev sevdiğimizin yanıdır.’ diyebilir miyiz peki?

Herhalde en kolaycı sığınak bu. Çünkü bazen birçok soru işaretinin cevabı tek bir bedende zuhur etmiş gibi gelebiliyor. Gelsin artık! isteniyor veya.

Ben Tanım 6’da çok ısrar ettim, ne yazık. Uzun dönem yaşadığı yerden uzakta kalmak zorunda olan sevdiğime, ‘Ben buradayım, kendini evinden uzakta hissetme diye geldim’ demiştim. Hayatımdaki en büyük darbeyi yine o evde aldım.

Çoğumuzun en büyük dersini, ev olduğuna en çok inandığı yerden aldığı gibi.

Bu süreç bitecek. Şimdilerde çok dönen haliyle her şey aslında sorunlu olan normale dönecek. Bizler yine sokağa çıkabilen, ama gece olduğunda ‘eve’ dönen insanlar olacağız.

Şimdilik, #EvdeKal.

Photo by Kelly Lacy from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

İçinize Yolculuk

0

Düne kadar yerden yere vurduğunuz hayatınızı mumla arar mı oldunuz? Kim ne giymiş, ne almış, nereye tatile gitmiş, ne kadar kazanıyor diye içiniz içinizi yerken şimdi aman maaşlarda sıkıntı olmasın demeye mi başladınız? Gerekli gereksiz, irili ufaklı, önemsiz şeyleri kafaya takarken aman sağlığım yerinde olsun başka bir şey istemem demeye mi başladınız? Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki ilk basamağa hoş geldiniz. Hazır buradayken haydi o zaman fabrika ayarlarına dönelim ve kalkıp silkelenelim.

Son yıllarda artarak ihtiyaç duyduğunuzdan fazlasına sahip olmaya alıştığınızı ve bunun üzerine temel duygu ve ihtiyaçlarınızı ihmal etmeye başladığınızı fark ettiyseniz değişimin eşiğindesiniz demektir. Stefan Zweig’in dediği gibi dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştirirsin. Hepsi bu. Kendinizi, hayatınızı, çevrenizi değiştirmek uzun ve sancılı olabilecek bir yolculuğa çıkmanızı gerektirir. Bu yolcuğa başlamadan iç sesiniz, aman ne gerek var, durduk yere kendine iş çıkarma, çocukların ödevi, yemek hazırlığı, video konferanslar, ben nasıl bu kadar iş arasında buna zaman ayıracağım, hiç de vaktim yok ki demeye başlamıştır bile.

O zaman ilk olarak evdeki iş dağılımını adetli bir hale getirerek başlayın. Oğlan ya da kız çocuğu demeden, eşim becerir mi acaba demeden, evin her türlü işine çocuklarınızı ve eşinizi dahil edin. Yükünüzü eşit ve adil bir şekilde dağıtmak için ilk adımı attıktan sonra kendinize huzurlu hissedeceğiniz bir ortam yaratın ve bir uzun oh çekin. Kendinize sarılıp, sağ elinizi kalbinizin üzerine götürün ve kendinize kısa bir süre bile olsa şefkat gösterin. Tıpkı çocuklarınıza, eşinize, iş arkadaşınıza ya da en yakın arkadaşınıza her gün çeşitli sebeplerden ötürü gösterdiğiniz şefkat gibi ama bu kez kendinizi sarıp sarmalayın. Şimdi içinize doğru bir yolculuğa başlamaya hazır mısınız? Haydi elinize kalemi ve kâğıdı alın, aklınızdan geçenleri yazmak hayallerinizi, dileklerinizi kemikleştirmenize yardımcı olacaktır.

İçimizdeki yolcuğa hepimizin verdiği anlam farklıdır. Kimine göre hayatın anlamını bulma, kimine göre insanlığa fayda sağlama, kimine göre de sadece kendini tanıma. Bunun doğrusu ya da yanlışı yoktur. Bu yolculuk öyle karantina süresince bitecek de değildir. İçine dönme yolcuğu hayat boyu sürer. Bizimle beraber evrilir, yoğunlaşır ve bazen buhar olup yerini başka anlamlara bırakır. Bu yolculukta önemli olan sürekliliktir. Japoncada bu Kaizen, 改善, sürekli iyileştirme, hep daha iyiye doğru, bebek adımı kadar küçük ama devamlı olan bir dönüşüm olarak adlandırılır. Büyük adımlar atmayı planlamadan, her gün azar azar duygu ve düşünme tarzınızı anlamaya yönelik çalışmalar yapın.

Kendinize ayırdığınız 10 – 15 dakikalık süre içinde kendi içinize yolculuğa şu sorularla başlayabilirsiniz.

Ben kimim?
Nelerden hoşlanıyorum? Neler beni mutlu ediyor?
Çocukken beni neler heyecanlandırıyordu ya da ne yaparken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyordum?
Ne noktada o çocukken çok zevk aldığım şeyleri yapmayı bıraktım? Neden gömdüm o duyguları en derinlerime?
En keyif aldığım rol ne bu hayatta?
Bugün beni en çok ne tetikledi ki o kadar sinirlendim?
Nerede öz güvenimi kaybettiğimi hissettim?
Hayatımda olduğundan dolayı şükrettiğim şeyler neler?
Bugün neyi değiştirmek isterdim?
Ben neleri yemekten hoşlanıyorum ya da neyi yedikten sonra hazmedemedim?
Hayatımdaki inişler ve çıkışlar nelerdi?
Kendimi en kötü hissettiğim zamanlarda kimler vardı yanımda? Bu anı nasıl atlattım?
Beni ne motive ediyordu?
Kendimi başarılı ve mutlu hissettiğim anı tarif edebilir miyim?

Yukarıdaki soruları daha da çeşitlendirebilirsiniz. Buradaki amaç kendinizi ve duygularınızı tanımak. Kendinizi tanımak duygularınızın sizi yönetmesinin önüne geçecektir. Değerleriniz, öncelikleriniz uzun vadeli planlarınızdan sessizce sıyrılıp yerini kısa vadeli hedeflere bırakabilir. Yapılan sık durum değerlendirmeleri ile kendinizi tekrar uzun veya orta vadeli hedeflerinize şefkatle yönlendirirsiniz. Kendinizi tanıdıktan sonraki en önemli adım ise artılarınızla ve eksilerinizle kendinizi kabul etmektir. Kabul etmek, ben böyleyim işte demenin ötesindedir. Kabul etmek sahip olduğunuz, sizi siz yapan ne varsa bunun için teşekkür etmektir.

En son adımda değiştirmek istediğiniz durum, iş, özellik ne varsa bunu neden istediğinizi analiz edin. Nedir bu özelliğinizin sizde yarattığı maliyet ya da fayda? Değişimi başkalarını mutlu etmek için mi istiyorsunuz ya da bu sizin verdiğiniz bir karar mı?
Arzu ettiğiniz yaşama, kişiye, duruma ulaşmanız için gerekli olan adımları sıralayın ve bunu uzun bir zamana yayacak şekilde plan yapın. Arz ve taleplerinizin uyuşmadığı bir düzende siz sadece kendinize baskı yapmaktan ileriye gidemezsiniz. O yüzden gerçekçi ve bahsetmiş olduğum Kaizen felsefesine uyacak şekilde adım adım ilerleyeceğiniz bir plan yapın. Değişimde yolun inişli çıkışlı olduğunu kabul edip kendinizi sürekli motive etmeniz size yardımcı olacaktır. Bilimsel araştırmalar bir alışkanlığı değiştirmenin ortalama 18 ile 66 güne kadar varabileceğini gösterir. Bu yüzden az da olsa her gün hedefe doğru ilerlemeniz, sonuca ulaşmanıza ciddi miktarda yardımcı olacaktır.

Photo by Tobi from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.