Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Sosyallik Yanılgısı

0

Pandemi ve karantina, içeriğinden emin ve tereddütsüz kullandığımız birçok kavramı yeniden düşünmek için bir fırsat yarattı insanlık için. Ev, aile, iş, eğitim, tüketim, sağlık, siyaset,… liste uzun… İnsanlık olarak hepsi üzerine düşünme fırsatını görebildiğimizi umarak (ve çoklukla hayal kırıklığına uğrayarak) geçiriyor günlerim. Değişimin öncesinden ve sonrasından bağımsız bir durum olan eşikselliğin belirsizliğine alışmaya çalışarak, bekleyerek ve izleyerek deneyimliyorum bu süreci. Bir de “sosyallik” kavramını sorgulayarak…

“Sosyal” Türkçe’ye Fransızca/İngilizce’den adapte ettiğimiz bir sözcük. Türkçe karşılığı “toplumsal”. Etimoloji sözlüğü M.S. 1000 öncesi Uygurca Budist metinlere referansla toplumsalı “tüm” anlamına gelen “tolp” kökü ile ilişkilendiriyor. Sonuçta, “toplumsal” dolayısıyla “sosyal”, tüm olmakla, bütün olmakla ilişkili diyebiliriz. “İnsan sosyal bir varlıktır” ya da “İnsan sosyal bir hayvandır” düşüncesini bu açıklamalar ışığında ele alırsak kafamız karışacaktır. İnsanı bütünlükten koparan süreçleri ve güçleri ayrıca tartışabiliriz ancak bugün insanın bütünlükle ilişkilendirilebilecek bir tür olmadığında hemfikir olabiliriz diye düşünüyorum.

Kendini doğayı dönüştürme eğilimi ile tüm diğer canlılardan ayrı konumlandırmış ve bu eğilimi “güç” olarak yorumlamış insan bütünlük tanımından kendini uzaklaştırmada ilk adımı atmıştır. Gerçek evinden, gezegeninden ve o gezegeni paylaştığı canlı ve cansız tüm diğer varlıklardan koparak yalnızlaşmıştır. Hatta bu da yetmemiş gibi insanlığı kendi içinde bölerek bütünlükten daha da uzaklaşmış ve iyice yalnızlaşmıştır. Evet sonuçta insan bütün, toplumsal, sosyal bir varlık falan değildir. İnsan neredeyse bile isteye yalnızlaşmış bir türdür.

İşin ilginci insan, bu yalnızlığın kendi tercihi ya da kendi tercihlerinin sonucu olduğunu farketmeden yalnızlığından sıyrılmak için sürekli yeni alanlar arar durur. Sonra gerçek anlamını unutur ve bu yeni alan arayışına “sosyallik” derken bulur kendini. Dibinde kocaman bir delik olan kovayı doldurmaya çalışmaya benzer bu sosyalleşme hali. Harcadığı çabaya rağmen bir türlü doldurulamayan bir boşluk ve bitmez tükenmez bir yorgunluk. Ortaklıklar, örgütlenmeler, kimlikler, kökenler ve hatta çevirimiçi topluluklar hep bu boşluğu doldurmaya çalışma halidir ve bir gün gelir hepsinin yararsız olduğunu fark eder insan.

“Sosyallik” olarak ifade ettiğimiz durum daha çok Kozinets’in (Türkçe’ye belki eş-sosyallik olarak çevirebileceğimiz) consociation kavramına karşılık geliyor gibi görünüyor. Günümüz toplumlarında doğal kabul ettiğimiz rastlantısal biraraya gelme biçimleri için kullanılan bu kavram bir tiyatroda ya da ofiste, bir okulda ya da düğünde bütün bir araya geliş şekillerinin tamamını kapsar. Bu gerekçelerle biraraya gelen insanlar bir ya da bir seri görüşme gerçekleştirirler. Doğasında karşılıklılık ve beklenti olmayan bu karşılaşmalar seçimlerle ve kişisel tercihlerle daha planlı bir araya gelmelerle; arkadaşlık, evlilik, akrabalık, ortaklık, vb. ile devam edebilir. İşte bu tercihe dayanan birlikteliklerin bile çoğu zaman boşluğu doldurmamasının nedeni insanlığın “sosyallik” yanılsamasıyla sürüklendiği yalnızlıktır.

İnsan olarak kendimizi evrenden, gezegenden, doğadan, cansız varlıklardan, diğer canlı varlıklardan, farklı kültür, düşünce, kimlik, inanç, tercih ve yönelimlerden uzak konumlandırdığımız sürece o boşluk dolmayacak. Gerçek anlamda sosyal olamayacağız. Bugün (eş-)sosyal mesafe, gerçek sosyalliğin tüm olmakla; bütün olmakla ilişkili olduğunu anlamamız için bir fırsat. Bugün pandemi kovadaki deliği görmek için bir fırsat. Görebilirsek…

Photo by Pixabay from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Denemekten Korkan Kız

0

Bu topraklarda kız bebek olarak dünyaya geldiğiniz andan itibaren damarlarınıza işleyen his; “dünya güvenli değil”dir; ki gerçekten de öyledir; dünya hiç güvenli bir yer değildir. Ama bu bir cinse ait bir durum değil, dünya üzerindeki tüm varlıklara ve cinslere ait bir durumdur. Erkekler bu tekinsiz ortamda kendilerini ortaya koyup savaşmaya, yükselmeye, seslerini çıkarmaya programlanır. Kadınlar ise güvenli alanlarında kalmaya, saklanmaya…İnsan amigdalasının savaş, kaç, don tepkilerine ek olarak “bence” kadın cinsine ait olan bir dürtü daha vardır ki, işte o da “saklan”dır.

Kendini ortaya koymanın kendine zarar verilmesi ihtimali öğretilerek büyütülür kız çocukları.

Çok gezmesi, çok gülmesi, çok görünmesi, her nasıl ise “çok” olması tehlikelidir. Çok değil “yok” olmaya alışmıştır. Kendini ortaya koymak büyük bir öze güven hali iken “aman kızım başına bir iş gelmesin”i duyarak büyüyen küçük kadın insanları, kendi özüne güvenemez. Bu yüzden de attığı her adımda, olduğu her hâlde kendini kontrol eder. Acaba “fazla” mıyım, acaba “çok” muyum? Tehlikeleri üstüme çeker miyim, başıma kötü bir şey gelirse sorumlusu sadece ben miyim?

Bu yüzden de bazı hayalleri kurmayı hayal bile edemez. Hayal etse, denemeye cesaret edemez. Küçük güvenli alanında, başkalarının söylediği ve onun da inandığı doğrularla ve kurallarla yaşamayı sürdürür. O alandan çıktığı zamanlarda aldığı yaralar da zaten bu dünyaya ve kendine güvenmeye gücünün yetmeyeceğinin kanıtı olur. Damarlarına işlemiş bir inanç olan dünyanın güvenli olmadığı kehaneti kendini gerçekleştirir durur.

Oysa özüne ekilen tohumlarda güven olsa bambaşka açacaktır çiçekleri… Başını göğe doğru yükseltip güneşi içinde hissedebilecektir. Endamını dünya görecektir. Yüzünü ışığa dönüp renklerini dünyaya sunabilecektir.

Ben buradayım,
ben de varım,
ben varım

demek kadının önce kendine kabul ettiremediği yasak gerçektir.

Bir kadının bunu diyebilmesi için, hayal kuran küçük kızların kulağına “Yapabilirsin” diye fısıldayan bir yetişkine ihtiyaç vardır. Ne yazık ki bu dünyada bunu diyecek fazla yetişkin yoktur. Ve o yetişkine sahip olmayan kızlar o sesi çoğunlukla kendilerinde de bulamazlar. Büyüyüp de kadın olunca kimi o hayalleri yaptığı yemeğin içine koyar, kimi ördüğü örgünün motifine, kimi çizdiği resmin boyasına, kimi de yazdığı yazının virgülüne…Ortaya çıkan şaheserler kimseye gösterilmez, kimse de fark etmez, denemekten korkan kızların şaheserleri öylece sessizce yerini alır dünyada.

Tüm bu koşullanmalara ve şartlara rağmen inanıyorum ki umut hep vardır.

Böyle söyleyecek bir yetişkini kendi içinde de yaratabilir insan. Bunu yollarından biri de kendine ebeveynlik etmektir. Çocukken alamadığınız her şeyi ama her şeyi kendimize sunarak başlayabiliriz. Görülmemiş acılarımızı görerek, konuşulmamış hayal kırıklıklarımızı konuşarak, zamanında susturulmuş seslerimizi duyarak… Kendine ebeveynlik etmenin ön koşulu kendine şefkat göstermektir. Olamadığın ve yapamadığın her şey için kendini suçlamayarak, kendinde eksik sandığın ve belki gerçekten de eksik olan şeyleri fark edip kucaklayarak… Bir annenin bebeği doğurup özenle büyütmesi, bakım vermesi, ağlayınca kucaklaması gibi kucaklayabiliriz kendimizi… Olmadı, yapamadın yerine olmadı, ama bir daha deneyebilirsin diyerek…

Şimdi sana sesleniyorum, denemekten korkan kız;

eğer sana “saklan” diyen o sesi duyuyorsan, bil ki o ses senin sesin değil ve bil ki yalnız değilsin. Hiç güven olmayan bu tekinsiz dünyada başına gelebileceklere rağmen devam edebilecek güçte ve yeterliliktesin. O güce ancak içinde saklanan küçük kızın korkularını fark ederek, onu dinleyip ona bakarak ulaşabilirsin.

Sana “Yok ol” diyenlere inat, başını göğe kaldır, yüzünü güneşe döndür, hayallerinin peşine düş, kimse fısıldamadı ise sen kendine fısılda: “Yapabilirsin!”

Photo by Skitterphoto from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Beni Methetme Kardeşim

0

Corona virüsü korkusu ile geçirdiğimiz şu günlerde sağlık çalışanları salgının tam göbeğinde, zaman zaman kendi hayatlarını riske atarak, ailelerini günlerce göremeden, büyük bir özveri ile çalışıyorlar. Hekimlere, hemşirelere, hastanede çalışanlara, sektördeki herkese içimiz titreyerek, hiç tanışmadığımız halde onlar için sürekli iyilikler dileyerek bakıyoruz, uçak kalkarken sessizce dudakları oynayarak dua eden yaşlı teyzeler gibi oluyoruz onlardan bahsederken. İyi olsunlar, ayaklarına taş değmesin.

Bir yandan da onlara desteğimizi göstermek için farklı farklı fikirler buluyoruz, bir tanesi epey dolaştı internette. Batman, Hulk, Superman gibi meşhur süper kahramanların hastane duvarında eğilip oradakilere saygılarını sundukları bir illüstrasyon, siz de görmüşsünüzdür muhtemelen. Çok iyi niyetli ve yapılış amacını net anlatıyor ama acaba biz kanlı canlı, gerçek insanlara süper kahraman muamelesi yapınca onlara iyilikten çok zarar mı veriyoruz, ihtiyaçlarını gözden mi kaçırıyoruz? Mesela bir hemşirenin sizce ihtiyacı ona sürekli ne kadar insanüstü biri olduğunun söylenmesi midir yoksa güvenli çalışma şartları, emeğinin karşılığı olan bir maaş, normal saatli vardiyalar, düzgün bir iş-özel yaşam dengesi midir? Bir kişinin emeklerinin karşılığında ona sadece sevgi saygı değil, somut şeyler de vermemeli miyiz?

Benzer bir şey kadınlara da yapılıyor çoğu zaman. ‘Yuvayı dişi kuş yapar’ cümlesinin arkasında mesela, ailesi için, eşi sevgilisi, yuvası için fedakârlık yapması beklenen hep kadın. ‘Fedakârlık yapsa da takdir etsek’ diye beklemek yerine herkesin ilişkide eşit şartlara sahip olmasına kafa yorulabilir hâlbuki. Aynı aile içerisinde yaşayan herkes kendi hayatına vakit ayırabilse, özgürce istediği zaman istediği yere gidebilse, evlilik kurumu bir hesap verme ortamı olarak görülmese, ortada ‘fedakârlık’ olarak adlandıracağımız bir şey kalmasa daha güzel olmaz mı? ‘Hem işe gidiyor hem de çocuğunun her anıyla ilgileniyor’ diye övdüğümüz ya da ‘Aaaa tek bir veli toplantısını bile kaçırmaz’ diye bahsettiğimiz bir anne acaba çocuğun sorumluluklarının bir kısmını diğer ebeveynle paylaşabilse daha mutlu olmaz mı? Gün sonunda elinde olan şey ‘fedakâr anne’ tanımı değil de hem çocuğunu sevdiği hem yapmak istediklerine vakit ayırabildiği bir hayat olsa bu herkes için daha iyi değil mi?

Vizontele filminde Cem Yılmaz’ın şöyle bir repliği vardı hani ‘Beni methetme kardeşim bana para ver.’ Bu cümle anlatmaya çalıştığım her şeyi tek seferde anlatıyor aslında. İnsanları kahramanlaştırmakta değil çözüm, herkese hak ettiği yaşam koşullarını verebilmekte, kimsenin üzerine taşıyamayacağı yükleri yüklememekte.

Sağlıklı ve güvende günler dilerim.

Photo by Anastasia Shuraeva from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Nasıl Bir Dünya?

0

23 Nisan 2020’nin ilk saatlerindeyim. 30+ sayamadığım gündür de evde. Çocuklar için bugünü nasıl güzelleştirir, 100. yılın coşkusunu dört duvar arasına nasıl sığıştırırız, düşünüyorum. Çok şey okuyor, duyuyor, görüyoruz bu kriz günlerinde, o yüzden düşüncelerimi odaklamam çok zor. Yeni bir dünyaya çıkacağımızı söylüyor herkes, karantina bittiğinde. Bilmiyorum, nasıl bir dünya?

Dün dinlediğim bir söyleşide yaşadığımız günler “modern çile” olarak adlandırılıyor. Bir yazıda medeniyetin doğum sancıları çektiğine dair fikirlere rastlıyorum. Doğum sancısı nedir, bir erkek yazardan öğrenecek değilim elbet. Bu konuda konuşma hakkına sahip olacaksa birileri, içlerinde mutlak ben de varım. Normal doğuracağım diye tutturup üstüne epiduralsiz olacak inadını ekleyince tam 15 saat tarlada doğururcasına sancı çekmiş biri olarak. Doğum sancısı nedir, biliyorum. Fiziksel varlığının, bedeninin tam orta yerinde- ayak, kol, bacak, uçlara doğru bir yer olsa keşke- seni bir pençe gibi kavrayıp sıkan, büken, ezen, parçalayan bir sancı. Geldiğini anladığın, bir şey yapamadan kıvranarak, bundan sağ çıkar mıyım diye düşünerek, geçmesini, daha doğrusu bitmesini beklediğin bir sancı. Kolay kolay geçmeyen, arada yaşayacak kadar soluk aldırıp geri geliveren. Öyle bir sancı ki bittiğinde evladına kavuşacaksın, ama aklına gelmiyor, pek bir şey ifade etmiyor. Sonrası olacak mı, sonrası var mı? Sadece sancı ve sen. Düşünüyorum da evet, bugünleri doğum sancısından başka neye benzetebiliriz ki? Alıştığımız sıradan yaşamlarımızı orta yerinden büken, teneke kutu gibi ezip geçen, geçecek mi, bitecek mi, ne zaman geçecek diye düşünmekle kıvrandığımız günler.

Doğumhanede ebenin üstüme çıkıp karnıma bastırdığını ve acıdan gözlerimin kararıp hep çizgi filmlerde gördüğüm o insanın kafasının üstünde uçuşan yıldızları bizzat gördüğümü hatırlıyorum, ve kızımın sesi… Aynı mutluluğu Covid-19 çilesi bittiğinde de yaşamak isterim. Çektiğimiz sancılara, tüm dünyada milyonların dayandığı acı ve sıkıntılara değen bir yeni dünya doğsun isterim.

Gazetede yerel gündeme dair haber pek okumam, politikaya ait ise, hiç. Bugün bir muhalefet partisi liderinin Meclisimizin 100. kuruluş yılı üzerine kaleme aldığı yazıya denk geldim. Bir yerinde diyordu ki, Cumhuriyetimiz ikinci 100 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “kimsesizlerin kimsesi” olsun yeniden. 12 yıllık sosyal bilimciyim, biraz okudum biraz yazdım ama devlete yapılmış daha iyi bir tanıma rastlamadım ben: “Kimsesizlerin kimsesi”. İşte bu doğum sancısından sonra devletler kimsesizlerin kimsesi olsun istiyorum. Aynı yazıda “daha alçakgönüllü bir medeniyet” yaratmamız ihtimalinden bahsediliyordu, o alçakgönüllü medeniyet biz olalım istiyorum. Dinlediğim bir söyleşide “vicdanlı bir sistem” ortaya çıksa keşke diye konuşuluyordu, o vicdanlı sistemi kuralım istiyorum. Ve kendi memleketimizde, 100. doğum gününü kutladığımız ülkemizde ve dünyanın tüm halkları için, her yerde alçakgönüllü ve vicdanlı yeni bir dünya kurmak için bu sancılı dönemden daha uygun bir zaman düşünemiyorum. Hepimiz bir ucundan tutsak, yapabiliriz bence. En azından gelecekten ne istediğimize dair bir fikrimiz olsun. Yazalım, burada dursun.

Photo by Porapak Apichodilok from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Bir Kadın Suçluluk Duymadan Mutlu Olabilir mi?

3

Annesinin, anneannesinin, teyzelerinin, babaannesinin, halasının öfkelerini taşıyarak büyüyen bir kız çocuğu, suçluluk duymadan yaşayan mutlu bir kadın olabilir mi?

Taşıdığımız kollektif öfkelerin ve acıların sahibi biz olmasak da, asıl sahipleri yanımızda, yakınımızda olmasa da, onları görmediğimiz sürece yaşamımızdan çıkmıyorlar. Yuvalarımızın içi o öfkelerin ve acıların birikmişlikleri, sessiz çığlıkları ile dolu…

Hayatımda her şey güzel gidiyorken, dünya güzeli çocuğum, çok sevdiğim bir işim, çok doyurucu ilişkilerim ile güllük gülistanlık yaşarken aniden içimden çıkan tanıyamadığım bir kadın olunca fark etmeye başladım o öfkeyi. Nerden geliyordu bu çığlık, o ses benim değil… Bu sesin yükselme sebebi, bu omuzlarımdan, boynumdan gelen gerginlik, bu parçalama, dağıtma hissi nerden geliyordu?

Sonra okumalarımda, bilge insanların (bazıları erkek olduğu halde) aynı kollektif öfkeden bahsettiğini görmeye başladım. Yıllar boyunca ezilmiş, ikinci cins olarak görülmüş, sesini çıkaramamış, öfkesini yaşayamamış tüm kadın akrabalarımın öfkesi bende ortaya çıkıyordu. Onların haklarını koruyamayışlarının, bağıramayışlarının sesi çocukluğumdan itibaren bende yankı bulmuştu. Ama büyüyüp de kadın olunca olmadık yerde ortaya çıkmıştı bu yankı… Dünyada en çok tolere etmeye gönülden razı olduğum kişide: çocuğumda…

Öfkemle çalıştıkça, öfkemle karşılaşmalarımda kalabildikçe bunu anlamaya başladım. Ben şimdi, burada olana öfkeli değildim ki; ben ezilen annemin ordan çıkamayışının çaresizliğinin, ben mutfaktan çıkmadan ömrünü bitiren babaannemin yaşayamadıklarının, ben dayak yiyen, aldatılan teyzemin “Kocamdır, ne yapsa kabulümdür” deyişinin sahibiydim. Her şeyi kabul edip, içinde saklayıp gözleriyle ve kalbiyle yanındaki çocuğa aktaran kadınların öfkesinin sahibiydim.

Acıları acımdı. Onlar kabul etmedikçe sonraki nesillere mirastı. Ama bu mirası ben istemedim…

Bu öfkeleri ayrıştırmaya başladıkça ortaya çıkma alanları değişti. Artık çocuğumlayken beni ziyaret etmiyordu. Ama erkekler konu olunca bir hırs ve kıskançlık öfkesi hâlâ vardı. Çünkü düzen onlar için yaratılmış, yaşam onlar için kurulmuştu. Kadın, yüzyıllar boyunca erkek rahat etsin ve rahat yaşasın diye vardı. Bu imtiyazlara sahip bir cinse hizmet ederken öfke biriktirmemek mümkün olabilir miydi? Sevgi emekti, emek ise kadının göreviydi.

Bu öfkeyi de görmeye ve anlamaya başladım. Hayır, bu da bana ait değildi. Benim ilişkilerimde ben aciz veya mağdur değildim. Gücüm elimdeydi, hakkım ve emeğim bana aitti. Tüm erkekler zalim değildi. Ben bunu gördükçe, o öfke de dönüşmeye başladı. Toplumsal veriler aksini ortaya koysa da, benim küçük dünyamda erkekler ve dünya güven duyulabilir bir yer haline gelmeye başladı.

Peki küçük kız, ana-ataların tüm o acıları yaşandıktan sonra, sen mutlu olmayı nasıl hak edebilirsin ki?

Hiçbirinin hayatını değiştirmenin elinde olmadığını, onları kurtaramayacağını, kurtarma görevinin de sana ait olmadığını kabul ederek…

Küçük çocuk gözlerinle gördüğün her acının yasını sen tutamazsın. Annenin annesi olamazsın. Bırak o yasları, o acıları yaşayanlara… Senin mutluluğunun bedeli onların tutulmamış yasları değil. Senin mutluluğun, senin eserin… Tadını çıkarmak da senin görevin, kendine borcun.

Senden önceki kadınların sahip olduğundan daha güzel bir hayatı yaratabilmenin mümkün olduğunu kendine gösterdin, işte artık onun tadını da çıkarabilirsin.

Çok üzgünüm bunları yaşadıkları için, çok üzgünüm bir ömrü başkalarının söylediklerine göre ve başkaları uğruna yaşadıkları için…

Çok üzgünüm onları kimse ve kendileri de kurtaramadığı için…

Ben onların da bendeki emeğiyle, kendim olarak yarattığım mutluluğu kabul ediyorum, hak ediyorum, seçiyorum.

Ve hepimizi seviyorum.

Photo by Joshua Abner from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.