Ana Sayfa Blog Sayfa 18

İçimdeki Onlarca Kadın

0

Onlarca kadın var içimde. Onlarca farklı ruh… Her yaştan hem de.

Tertemiz masum çocuk da benim, günahkâr olan da. Asi bir ergen de olabiliyorum, görmüş geçirmiş bir yaşlı da. Bilmiyorum bazen hiçbir şeyi, bazen her şey ezberimde. Her aldığım nefeste başka bir ‘ben’i tanıyorum hala. Her yaşadığım olayda başka bir kadın çıkıyor ortaya. Bazen varlığından haberdar bile olmadığım bir kadın… Hala şaşırıyorum.

Bana karşıdan bakan biri girişken, rahat tavırları olan, konuşkan kadını görüyor sanırım. Kalabalıklar içerisinde rahat eden, sözünü hiçbir durumda esirgemeyen, özgüvenli bir kadın belki de. Enerjik bir kadın çarpıyor olabilir ilk bakışta gözlerine. İnkar etmiyorum, bahsedilen kadınların hepsi ben olabilirim. Ama çekingen ve utangaç olan bir kadın da var içimde. Niye bilmiyorum o daha yakın sanki bana. Onu daha iyi tanıyorum gibi geliyor. Etrafım kalabalıkken çiçekten çiçeğe gezen bir arı gibi olabilirim. Ama tek başımayken bir ağustos böceği gibiyim. Peki bu durumda ben hangi kadınım? Bilmiyorum.

O kadınların arasında biri var. Çokça onunla birlikteyiz zaten. O birçok şeyi yaşamış, tecrübe etmiş. Büyük hatalar yapmış, mükemmel yenilgiler almış. Ama büyük dersler çıkarmış o yenilgilerden. Ağlamış çokça. Kayıplarına da mutluluklarına da. Çok sevmiş çok da sevilmiş. Çeşit çeşit insanla tanışmış ömrü boyunca. Kazıklar da yemiş o insanlardan; çok büyük yardımlar da görmüş. Bu yüzden çok iyi biliyor ki yaşadığı sürece de her türlüsüyle muhatap olacak. Çünkü helal süt emmişi de var, çiğ süt emmişi de… Kabullenmiş. Kabullenince de sakinleşmiş. Hoşgörülü ve merhametli o kadın. Affetmeyi öğrenmiş. Kişiselleştirmiyor hiçbir şeyi. Eğer biri bir kötülük ettiyse kendisinden kaynaklanmadığını, o kötülüğün yapan kişiyle alakalı olduğunu biliyor.

Ben o kadınım sanıyorum. Sonra biri bir noktama dokunuyor. Kindar bir kadın çıkıveriyor ortaya. Neleri affetmiş neleri umursamamışken küçücük bir şey yüzünden silip atıyorum o insanı tüm hayatımdan. Hâlbuki dile döksem büyük bir hadise de değil. Ama demek ki o kişi, beni büyük hayal kırıklığına uğratabilecek kadar hayatıma aldığım, içimdeki kadınlarımı gösterdiğim biri. Garip… Ama birini bir kerede silip atabilmem için çok değer vermiş olmalıyım. O kadar değer vermiş olmalıyım ki o yaptığını asla yapacağını düşünmemiş olmalıyım. İçimdeki hırçın kadın o zaman çıkıyor işte ortaya. Öfkesinin esiri olmayan diğer kadına rağmen o kızgınlıklarını da kırgınlıklarını da yok saymıyor. Tehlikeli bir kadın o. Zekâsının ve gücünün farkında. Kendisine yapılanın çok daha fazlasını karşısındakine yapabileceğini biliyor. Allah’tan içimdeki gururlu kadın durduruyor onu bir şey yapmaktan. Kendisine yakıştıramıyor çünkü yapabileceklerini…

Çok güçlü bir kadın var içimde. Zor zamanlarımda süper kahramanım gibi koşuyor yardımıma. Kimseye güvenemeyeceğim kadar güvenebilirim onun ihtiyacım olan her zaman yanımda olacağına… Hep öyle oldu çünkü. Bu zamana kadar hep o uzattı elini bana. Babamın cüzdanı sayesinde bir sıfır önde başlamadım ben hayata. Ya da canımı sıkan arkadaşlarım için annem gelmedi okula. Bir dayım daha mezun olmadan işimi hazır etmedi. Hayatımın hiçbir evresinde bir erkeğin gücüne ihtiyaç duymadım. Gölgesine sığınmadım. O güçlü kadın vardı çünkü. Elele aştık sallanan ipten köprüleri. Kimse görmezken onun dizinde ağladım geceleri. Kimseye söylemediklerimi biliyor bu yüzden o. Kimsenin bilmediği yaralarımı… Pek göstermiyor kendini kimselere ama ben var olduğunu biliyorum.

O güçlü kadını biliyorum da peki ya o zavallı neyin nesi? O güçsüz kadın kim? Ben ne badireleri atlatmışken en ufak bir dokunuşta paramparça olmama ne demeli? Kırılgan, narin bir çiçek gibi olmama ne demeli? Bilmiyorum… Anlamadığım bir şekilde gücümü yitiriyorum bazen. O zayıf kadın esir alıyor beni. Dinginleşmiştim halbuki. Kendi içimde her şeyi halletmiştim. Sorunları büyütmüyor, beni üzen olayları, insanları yok sayıyordum. Evet, evet. Hiç yaşamamışım gibi yapıyordum. Ama o zayıf kadının esareti altında yapamıyorum ki bunu. Kalbi paramparça oluveriyor onun. Ruhu soluyor eski bir nevresim gibi… Nereden çıkıyor bu güçsüz kadın anlamıyorum ki! Her zaman dimdik dururken yenilgiyi kabul etmek istiyorum o ortaya çıkınca. Dertlerimi anlatayım birine, yaralarımı göstereyim istiyorum. Bilsin bütün zaaflarımı ne çıkar? Yardım etsin biri bana. Biri benim için bir şeyler yapsın. Tüm kötülüklerden korusun beni.

Hangi kadın benim? Hala çözebilmiş değilim. Bazen ‘ben böyleyim, şöyleyim’ diyenlere özeniyorum. Ben söyleyemiyorum. Kindar mıyım değil miyim? Gerçekten bilmiyorum. Bazen umurumda bile olmuyor yapılan ya da söylenen; affediveriyorum. Bazen de ömür boyu, vursalar boynumu, affedemiyorum. Bazen kendi gücüme şaşırıyorum, bazen öylesine güçsüz hissediyorum ki. Olgun muyum çocuk ruhlu muyum? Onu bile bilmiyorum. Kimsenin yapamayacağı çocuklukları yapan da benim, olaylara olgunlukla karşılayan, akıl veren de… Öyleyse diyorum; galiba tüm kadınlar benim…

Photo by Pixabay from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Kanatları Kesilen Kuşlar

3

Herkesin farklı bir korona hikayesi var, bu da benimki…

Sağlık çalışanı eşimi büyükşehirde bırakıp iki küçük kızımla birlikte Anadolu’daki ailemin yanına sığındım bundan yaklaşık bir ay önce. Aklım onda olsa da, çocuklarımı korumak ve onlara biraz daha nefes aldırabilmek adına hepimiz için en doğrusunun bu olduğuna karar verdik birlikte.

Bankacılık okuyan annem, üniversiteden sonra çalışmayıp çocuk büyüten okumuş ev kadınlarından. Babamsa ailesinin bakımını üstelenen, evini geçindirmek için çalışan adamlardan. Aralarındaki evlilik sözleşmesine sözsüz olarak eklenen anlaşma maddelerine göre annem evde, babam işte çalıştı yıllar boyunca. Annem babamın yemeğini hazırlayıp önüne koydu, çamaşırını yıkayıp katladı, gömleklerini ütüledi, yeri geldi o gün hangi gömleğini giyeceğini bile söyledi. Aynı düzen babam emekli olduktan sonra da devam etti, üstelik yeni bir iş daha eklendi annemin listesine: tansiyon ve şeker hastası babamın ilaçlarını takip etmek, hangi saatte hangi ilacını alacağını hatırlamak ve bir bardak suyla önüne getirmek.

Evindeki bu patriyarkal düzenden hayatı boyunca nasiplenen babam iyi bir insan. Helal para kazandı, haramla işi olmadı. Yalan söylemedi, kimseyi kandırmadı. Kızlarının okuması için canla başla çalıştı, ablamla beni de çalışmaya sevk etti hep. İkimiz de üniversite okuduk; ablam kurumsal hayatta yükseldi, bense kendi işimi kurdum. Kendi işimi yapabilmek çocukların bakımının ağırlıklı olarak bende olmasını gerektirse de bu kriz ortamında onlara daha sağlıklı ve sakin bir düzen verebilmemi sağladı.

Ve işte şimdi, yıllar sonra geldiğim babamın evinde, annemin maruz kaldığı bu adaletsizliğe dayanamıyorum. Hayatını feminist bir bakış açısıyla yaşayan, çocuk bakımı ve ev işlerini eşiyle paylaşan bir kadın olarak, annemin, kendi öz babam tarafından maruz bırakıldığı bu kölelik düzeni beni çok sinirlendiriyor. Annemle babamın evinde de, ilişkisinde de değişen bir şey yok. Ben büyürken de annem babama hizmet etti, şimdi de öyle… Ancak bu kriz dönemini atlatmak için sığındığım bu evde buna daha fazla tahammül edemiyorum.

Ve hiçbir şey yapamıyorum.

Yapmalı mıyım? Onu da bilmiyorum. Annemin itiraz etmediği, değiştirmediği bir düzeni, bunca yıldan sonra, bunca yaşanmışlıktan sonra değiştirmeye kalkmalı ya da değişmesi gerektiğini haykırmalı mıyım? Bana düşer mi?

Annem bile kendine uygulanan bu baskıya ses çıkarmıyorsa, buna alışmışsa, bunu kanıksamışsa, taşları yerinden oynatmaya cesareti ya da imkânı yoksa, idare ediyorsa, alan memnun, veren razıysa buna itiraz etmek üçüncü bir kişi olarak benim haddime mi? Eğer arada karşılıklı mecburiyetten de olsa doğan bir rıza ilişkisi varsa bu sözleşmenin adil olmadığını haykırmak başkalarına düşer mi? Bu başkası, kızları bile olsa?.. Yanıtını bulamıyorum. Zaten cesaretim de yok.

Bu soruları sorduktan sonra, “alan memnun, veren memnun olmasa da razı” düzenindeki ‘Rıza’ kavramına bakıyorum. Neydi acaba annemin bundan yıllar önce ‘Evet’ derken razı olduğu şey? Buzdağının görünen ucuna razı gelirken, altından çıkacakları bilseydi de razı gelir miydi böyle bir hayata? Evet’inin bedelinin ne olacağını, imza attığı bu sözleşmeyi fesh edemeyeceğini, buna cesaret edemeyeceğini, çünkü buna cesaret etmesi için gerekli kazanımlarını da rızasıyla birlikte teslim ettiğini biliyor muydu?

Eskilerin sözüyle sevişerek evlenen babamla annemi, iki kızlarını da büyütüp evden gönderdikten sonra sürdürdükleri hayatta, birbirlerine olan ihtiyaçları bir arada tutuyor. Babamınki yaşamsal bir ihtiyaç. Hayatı boyunca ev işi yapmamış, üç gün yalnız kalsa dördüncü günde açlıktan kendine bakamayacak kadar muhtaç olma durumu… Anneminkiyse daha çok ekonomik. Üniversite diplomasını arşiv kutularına kaldırdıktan sonra para kazanmamış olmanın verdiği bir bağımlılık. Aralarındaki duygusal bağ ise, aşktan da öte, bunca yıllık birlikteliğin getirdiği alışkanlık. İkisinin de bu noktadan sonra yeni bir hayata başlayacak niyetleri de, cesaretleri de, istekleri de yok. Akıllarına bile gelmez.

Erkek-egemen evlerde yaşayan kadınlar, uçmasın diye kanatları kesilen kuşlar gibiler. Seneler önce, mutlu bir yuva kurma hayaliyle geldikleri evlerde yıllar içinde duygusal, bazen de fiziksel olarak istismar edilen, bu istismarın farkında olmadan -ve bazen de ona rağmen- kendilerini istismar eden adamlara ekonomik ya da sosyal olarak mecbur kalırken duygusal olarak da bağlanan, celladına âşık olan, Stokcholm sendromundan çıkamayan kadınlar var dünyanın her bir yerinde…

Onlardan biri de benim annem.

Photo by Ismael Sanchez from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz çizgiler: Aslı Alpar

0

Bir süredir ara verdiğimiz İçerik Kraliçesi köşemize, uzun zamandır severek takip ettiğimiz Aslı Alpar’la devam ediyoruz. Aslı’yla çizmek, içerik üretmek ve eşitlik üzerine sohbet ettik.

Aslı, tek bir karede ‘yalnız değilim’ hissi yaratan illüstrasyonlar üretiyorsun. Bu işe nasıl başladın ve ne kadar zamandır çiziyorsun?
Ben de yalnız kalmamak için çiziyor olabilirim aslında. Karikatür çizmeye üniversitede okurken başladım. Öncesinde iyi bir karikatür okuruydum. 2006 yılında Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nde maliye bölümünde okurken, okulda açılan Mete Arif Tokmak’ın ders verdiği karikatür kulübüne katıldım. O tarihten beri de çiziyorum.

“Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz çizgiler” üretiyorsun. Bunu açabilir misin?
Tüm eşitsizliklerin temelinde sınıflı toplum olduğunu düşünüyorum. Sınıflı toplumların çelişkisinin de karikatüre çok uygun olduğunu… Sınıfsız bir topluma günümüzde çok yakınız, herkesin ihtiyacı kadar her şeye erişebileceği bir teknolojik alt yapı var. Doğanın ihtiyaçlarını daha çok gözetebileceğimiz, hiçbir türü yok etmeden, sömürmeden yaşayabileceğimiz. Özetle sınıfsız, sınırların olmadığı, kimsenin sömürülmediği bir dünyanın eşiğindeyiz ama bir türlü o adımı atamıyoruz. İşte naçizane ben de o eşiği karikatüre çok yakıştırıyorum, o eşikten çizmeye çalışıyorum.

Bu işin seni en çok mutlu eden, en çok tatmin eden yanları hangileri?
Üretmenin kendisi çok iyi geliyor. Çizdiğiniz bir şey, ürettiğiniz bir espri toplumda karşılık buluyorsa, alanlara taşıyorsa, hele ki güçsüz, dezavantajlı bırakılanın ağzına takılıyorsa, yanıt oluyorsa, insan daha ne istesin…

Yakın zamana kadar Türkiye’de illüstrasyon ve karikatür işi erkek tekelinde görülen bir işti. Şanslıyız ki senin gibi çizerler sayesinde daha eşitlikçi bir alan olma yolunda ilerliyor. Sen hangi konularda daha ümitlisin? Sence neler değişiyor?
Özellikle karikatür gerçekten erkeklerin domine ettiği bir alandı. Bunun çok sayıda maddi gerekçesi var… Kadınların, LGBTİ+’ların ataerkil düzende sosyal hayattan uzak tutulması, politikadan, eğitimden el çektirilmesi, ev içi sorumlulukları gibi sayısız neden kadınları birçok alanda olduğu gibi karikatürden de uzak tutmuş. Ancak her şey değişiyor. Karikatür “erkek” bir alandı derken heteroseksüel erkeklerin ve onların arzu nesneleri üzerine dönüp duran bir mizah vardı demek istiyoruz aslında.
Biseksüel bir kadının hayatını çizdiğimde karikatür dergicileri bana “Bunu kimse okumaz” demişti. Cinsellik üzerine mizah, karikatür en çok üretilen ve belli ki de okunan türken okuyucularının yalnızca heteroseksüel ve cis erkekler olduğunu düşünüyorlardı belli ki çizerler. Karikatür dergilerinin tercihleri satın alma oranlarındaki düşüşte de etkili bence. Erkek şiddetine maruz kalan bir kadın, kapakta gözü morarmış “dayak yiyen” bir kadının komikleştirdiği dergiyi almaz, gülmez, buna ironi demez. Değil çünkü… Çizerler de biraz çakıyor mevzuyu nihayet, o kalıplar değişiyor. “Bunu çizmeyelim abi” diye birbirlerini uyarıyorlar.

 

Kadın ve LGBTİ+ hareketlerinin de bu alanda dönüştürücü etkisi var, değil mi?
Evet, kadınlar, LGBTİ+’lar hayatına sahip çıkıyor, hakları için alandalar, hayatın her alanındalar… Mizah biraz geriden gelse de yavaş yavaş karikatürde dengeler değişecek. Değişti de epey, Kötü Kedi Şerafettin en son Gececi dergisinde rıza alıyordu, tecavüz-taciz bitmiş! Bu, kadın-LGBTİ+ hareketin kazanımıdır. “Tecavüz komik değil” diyen bir aklın kazanımıdır. Mizah gerçek anlamını ataerkil-heteroseksist komik kalıplar ve politik doğruculuk dışında bir yerde bulacak.

Sence neler değişmeli?
Her şey değişmeli. Özellikle dergiciliğin komik anlayışı 1970’lerde kaldı ama dünya özellikle son 20 yıldır inanılmaz değişti. Mizahı sorgulamak, didik didik etmek başta onun ruhunu öldürüyor gibi olsa da yapmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum bunu, özeleştiri vermeden ilerleyemeliyiz. Çağa yakışan bir komik mümkün bence.

Nasıl bir çalışma düzenin var? Üretimlerin nasıl verimli olabiliyor?
Dağınık bir çalışma halim var. Çok yoğun bir işte çalışıyorum, çok fazla hayvan bakımı ile ilgileniyorum evde… Çizimi araya sıkıştırmamaya, hayatı çizime göre planlamaya çalışıyorum her zaman mümkün olmuyor.

Fiziksel olarak çalışma düzenim ise şöyle, kafama fikir nerde gelirse orada hemen çizmeye çalışırım. Özel bir rutin yok, çalışma masası bile yok. Giysi dolabından eskiz çıkar, salonda bitmiş bir iş durur…

Malzemelerini nasıl buluyorsun?
Türkiye çok fazla malzeme veren bir ülke belki de o sebeple mizah-karikatür geleneği çok güçlü. Üstelik ben daha önce pek bakılmayan bir taraftan bakmaya çalışıyorum, toplumsal cinsiyet eşitliği, türcülük karşıtlığı ve queer yaklaşım sayesinde farklı bir söylem alanı yaratabiliyorum. Bu da belki daha verimli olmaya yarıyordur. Bu alanlarda üreten harika çizerler geliyor, kendi küçücük alanımda alan açmaya da çalışıyorum. Bir arada üretmekten çok keyif alıyorum. Öyle işte.

Çizimlerin sosyal medyada da büyük ilgi görüyor, güncel meseleler üzerine ürettiklerin özellikle… Emeklerinin karşılığını alabiliyor musun? Sosyal medyada olmak sana neler kazandırıyor, neler kaybettiriyor?
Çizdiğimde inanılmaz keyif alıyorum. Sosyal medyada çizmek ve genellikle sosyal medya için çizdiğim işleri kullanan topluluk ve örgütlerden telif vs istemem, özel bir iş istemiyorlarsa…

Ücret karşılığı yaptığım işler var, karşılığını alabiliyorum.

Sosyal medyaya çok şey borçluyum, karikatür alanlarının erkekler tarafından domine edildiği bir dönemde sosyal medya olmasaydı işlerim okurla buluşmayacaktı. Sanırım bu sosyal ağları nasıl kullandığımız önemli.

Kendini çizerek ifade etmek isteyenlere önerilerin olur mu?
Hemen çizsinler, her gün çizsinler, yakın hissettikleri çizerleri takip etsinler, “çizemezsin” diyenlere kulak asmasınlar. Bal gibi de çizilir, aynen devam!

Bağırtılar Çağında Cılız Sesler

1

Elimde, “hayır” demekle ilgili yıllar önce katıldığım bir atölyeden kalan broşüre bakıyorum. Hayır dememde sorun yok, hayır demekten çekinmiyorum, hayır diyebilirim ve bu bir sorun değil… ve hayır’a dair cümleler uzayıp gidiyor. Bir başkasına hayır diyebilmek için kendine duyman gereken minimum sevgi ve saygı seviyesi nedir? O seviyeye ulaşıncaya dek yoluna çıkıp seni örseleyen, zar zor edindiğin mevcut özgüvenini de geçersizleştiren insanlardan sakınmak için hangi rotalardan yürümek gereklidir? İnsan ilişkilerinden koşarak kaçmak mı lazım, bir köşeye saklanıp tehlike geçene kadar sessizce beklemek mi, yoksa bir cesaretle ha gayret “hayır” demek mi?

Oysa bu toplum, kız çocukların hayır’larını hiçbir zaman duymadı. Çocukken cılız ve kararsız da olsa dilimizden bir hayır kelimesi çıkardı. “Hayır, istemiyorum” demene rağmen yedirilen yemekler, giydirilen kıyafetler, gidilen yerler. “Hayır, öpme” demene rağmen seni kovalayıp yakalayıp öpen yetişkinler. “Hayır, istemiyorum, korkuyorum” demene rağmen üzerine çullanan (kendisine de toplum tarafından erkeklik böyle öğretildiğinden, suçu ve masumiyeti tartışmalı olan) oğlan çocuklar. Hayır demene rağmen karşında beliren sorgular bakışlar, yadırgayan bakışlar, anlamayan bakışlar ve en nihayetinde hayır’ını duymazdan gelmeyi sevgi zanneden insan yüzleri…

Kendimiz için en iyisinin ne olduğuna, yapılması gerekenin ne olduğuna, normal olanın ne olduğuna, neyi istememizin makul/neyi istememizin kabul edilemez olduğuna hep başkaları tarafından karar verilen, bu esnada dilimizden dökülmeye devam eden tedirgin hayır’ların hiç kimse tarafından duyulmayışını ve boşlukta kaybolup gitmesini izleyen kız çocukları büyüdüklerinde ne yaparlar? Hayır diyebilmek için atölyeler düzenler, birbirlerinin seslerinden hayır’ları dinlerler, konuşurlar, yirmi beş yaşına gelmiş ve hayır demenin en doğal hakkı olduğunu ancak keşfetmiş şaşkın zihinlerinde öfke ve rahatlama aynı anda belirir. Öfke; çünkü madem hayır demek benim hakkımdı, bunu demeliydim, diyebilmeliydim ve dedim, öyleyse bunca zaman sarf ettiğim onca hayır’lara ne oldu? Nasıl hiç kimse tarafından duyulmadılar, nasıl kabul edilmediler, yok sayıldılar? Boğazımda takılıp bazen birkaç saat bazen birkaç yıl beklettiğim ve en sonunda yutkunmak zorunda olduğum o hayır’lar ne oldular? Rahatlama; çünkü en azından hayatımın bundan sonrasında bu kelimeyi kullanmaktan korkmayacağıma dair bir inancım var. Kendimi içinde olmak istemediğim, kabul etmediğim durumlarda bulmamak için ağız dolusu haykıracağım hayır’ları, geçmişte ziyan olanlar hayır’larımın da gönlünü alırcasına. Fakat olmuyor.

Hayır demenin hakkımız olduğunu öğrendik, nasıl hayır diyebileceğimizi öğrendik ama bir yerlerde bir sorun var. Ses bizden çıkıyor fakat hala duyulmuyor. Ötekine ulaşmıyor. Hayır’lar bu sefer bizden çıkarken değil, diğer insanlarda yankısını bulurken cılızlaşıyor. Oysa yürümek bir dengesizlik halidir. Bir adım attıktan sonra bir adım daha atabilmek için, yani iki adım arasındaki o saliselik dilimde, dayanaksızlık ve dengesizlik içindeyizdir. Hayır demeyi öğrenen yetişkin kadınlar olduğumuza inanıyorduk, oysa yalnızca bir adım atıp sonrasında düşüyor, yürüyemiyoruz. Çünkü biz kendi sesimizi duymayı, başka kadınların sesini duymayı, anlatmayı ve dinlemeyi, yani adım atmayı öğrenirken üzerinde yürüdüğümüz zemin değişti. Artık görsel ve işitsel bağırtılar çağında yaşıyoruz. Tam anlamıyla “bağırtı” ve sesi kısmak da mümkün değil. Herkesin herkese dair her şeyi bildiği bu çağda, kadınlar olarak, ilgimizi çekmeyen, katılmadığımız, yanlış bulduğumuz, sevmediğimiz ya da saygı duymadığımız pek çok söylemi görmek/işitmek zorunda kalıyoruz. Bizi tanıyan ya da tanımayan insanların yaşamımızı nasıl daha kaliteli idame ettirebileceğimiz hakkındaki düşüncelerine maruz bırakılıyoruz.

Sosyal medya özellikle de bu günlerde kadına yönelik duygusal ve psikolojik şiddetin en çok arttığı alan olma özelliğine sahip. Bugün sporlar yapıldı mı? Karantina günlerinde kadınlar kilolarına dikkat etmeli. Detox uyguluyor musun? Uyku düzenine dikkat ediyor musun? Hangi diziyi izliyorsun, onun modası geçti, bak bunu izle bu daha iyi. Evdeyken neler dinliyorsun? O müzikler insanı daha da bunalıma sokar, bak şurada sosyal medya üzerinden canlı performanslar var, linki aşağı bırakıyorum. Hangi yemekleri yapıyorsun? Bu dönemde dikkat etmek lazım. Evdeki boş zamanlarını nasıl değerlendiriyorsun? Al bak sanal müze linkleri, kitap listeleri, film önerileri, ev içi aktiviteleri, linki aşağıda…

Toplum evden çıkamazken bile, bu sefer de evin içindeki kadına nasıl yaşaması gerektiğini söylemenin bir yolunu buluyor. Bu durumu oldukça ilginç buluyorum. Hayır’ları duyulmayan kız çocukları olarak büyüyüp hayır diyebilen kadınlara evrildik ki bu çok önemli ve değerli. Ancak bu kez de bize neye “evet” dememiz gerektiğini anlatıp duran dış sesler arasında kendi sesimizi bulup dinlemek zorundayız. Muhatap değişse de, sesin şiddeti ve yöntemi değişse de, bağırmak bağırmaktır. Popüler kültür ve sosyal medya aracılığıyla maruz kaldığımız “bunu yapmanın en iyi ve en doğru yolu budur, sen de bunu böyle yapmıyorsan sende bir sorun var demektir” zorbalığına maruz kalmamak için uzaklaşmak istediğimde, adım atabilmek için gereken ilk kuvveti ve ilk hevesi yine o sihirli kelimede buluyorum: Hayır!

Hayır, sırf insan olduğun için seni sevmek ve sana saygı duymak zorunda değilim. Bunlar ilişkilerde bir önkoşul olarak karşı tarafa verdiğimiz şeyler değildir; insanın içinde beslediği, büyüttüğü, yeşerttiği, süslediği bir şeydir. Ve hayır sen bu sevginin ya da saygının öznesi değilsin; çünkü zannedildiğinin aksine, sırf kadın olduğum için yeryüzündeki her şeyi, herkesi sevmek, herkese dair bir ilgi ve şefkatle dolup taşmak zorunda değilim. Seni neden sevmem gerektiğini bilmiyorum, neden saygıyı hak ettiğini düşünüyorsun bilmiyorum, seni neden dinlemem gerekiyor, sana neden katılmam gerekiyor, söylediklerini neden yapmam gerekiyor, bilmiyorum. Hayır, herhangi bir konuda ne düşündüğünü merak etmiyor olabilirim, katılmıyor olabilirim, günlerimi senin doğru olduğunu düşündüğün biçimde geçirmek istemiyor olabilirim. Ben benim ve neyi ne zaman nasıl yapmak istiyorsam o biçimde yapacağım.

Hayır, karantina günlerinde kadınlar mutfaktaki marifetlerini sergilemek istemiyor olabilirler. Hayır, bugünle geçtikten sonra fit bir görünüme sahip olup olamayacağımız, kilo alıp almayacağımız, formumuzu koruyup koruyamayacağımızın hiçbir önemi yok. Hayır, zannedildiğinin aksine sırf kadın olduğum için tabiat ana rolünde olmak zorunda değilim; sürekli bir şeyler büyütmek ve yetiştirmek mecburiyetim yok. Eğer canım bugünü verimli geçirmek istemiyorsa, buna hevesim ya da halim yoksa kendimi yorgun bitkin ve mutsuz hissediyorsam, gelecekten ötürü kaygılarımı sakinleştiremiyorsam (ki bu çok normal) öyleyse bugün yalnızca bu günü yaşayacağım. Hayır, lütfen linki aşağıya bırakma, kadınları rahat bırak.

Photo by cottonbro from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Sosyal Medya İzolasyonu

1

Şu günlerde hepimizin dilinde Sezen Aksu’ nun dizeleri; “Gelsin Hayat Bildiği Gibi”.

Yabancısı olduğumuz pek çok duyguyu tecrübe etmeye mecbur bırakan bir süreçteyiz. Sosyal izolasyon ile hayatı eve sığdırma çabalarına devam ediyoruz. Ve durum böyle olunca birçoğumuzun elinin altında mevcut olan imkan, sosyal medyaya daha ziyade zaman ayırıyoruz. Bu da beraberinde birtakım handikapları getiriyor.

Hemen herkesin gündem hakkında söyleyecek cümlesi, mevcut bir akıl yürütmesi var. Hal böyle olunca “Bu kadar insan ehilse ehil olmayanlar kimler?“ demekten kendimi alamıyorum.

Çok fazla sosyal uyarana maruz kalıyoruz. Her akşam planlanan canlı yayınlar, özel YouTube başlıkları, durum analizi yazıları, online eğitimler, sertifika programları; bir yandan televizyon haberleri, Twitter çalkalanıyor, gündem adeta beyin yakıyor. Mental ve ruhsal sağlığımızı koruyalım derken daha ziyade yormaya doğru evriliyor mesele. İzolasyon sürecini dünyaya gereğinden fazla dokunarak anlamından saptırıyoruz. Öyle ki nispeten sakin günleri özlüyorum, bundan daha sakin olabilir miydi?

Sosyal izolasyon ile dış dünyadan büyük oranda soyutlandık. Ama süreç biraz da sosyal medya izolasyonuna mecbur bırakıyor. Gün içinde mecbur kaldığımız gündem akışına özellikle de yatmadan evvel bakacak olursak geriye yalnızca kafa karışıklığı, karşı konulmaz bir umutsuzluk ve bilimum sancılar kalıyor. Neden sağlığımızı koruyalım, vitamin ağırlıklı beslenelim, direncimizi artıralım, egzersiz yapalım derken; akıl sağlığımızı korumaya da ciddi yatırımlar yapmıyoruz? Gündem ortak, dertler ortak, hepimizin konuşmaya anlatmaya ihtiyacı var fakat hepimizin, gündemi elinin tersiyle itmeye de ihtiyacı var. Yetişemeyeceğimiz bir hızla değişen, birbirinden bağımsız ve olanca saçmalığıyla birçok konunun; ülkenin karantinadan önceki gündeminin hareketliliğini de hesaba katarsak şu süreçte misliyle artması şaşırtıcı değil. İşte kendimizi, psikolojimizi koruyalım derken, faydalı olabilecek içeriklere dahi biraz sınırlama getirmek gerek. Çünkü gerçekten bu sürecin bir katkısı olacaksa bu herkesin kendi şahsına ait anlamlı kararları ile mümkün. Kendi sağlığımızı korumak ve kendi donanımızı artırmak elimizden gelen. Tablonun getirdiği mevcut streslere karşı, biraz da kendi kendimizin doktoru olmak zamanı.

Aslında doğru değerlendirilirse süreç, gerçek yaşamda da ciddi bir minimalizme fırsat sunuyor. Neye gerçekten ihtiyacım var, ne olmadan da yaşayabilirim diye sorgulatıyor. Bireysel olarak online ortamda gıda haricinde alışveriş yapmamaya çalışıyorum. Şu süreçte lükse kaçabilecek pek çok ihtiyaç için kargo çalışanlarını meşgul etmekten kaçınıyorum. Yani fazlasını almadan da yaşanabiliyor. Bir şeyleri yerine koyarak. Mesela yoga matı’na ihtiyacım var fakat onun yerine uzunca bir şal koyabiliyorum. Belki normal zamanda düşünmeden alacağım bir ihtiyaç. Her anlamda idare edebilmeyi işaret ediyor olanlar.

Birçok şey vazgeçilmez değilmiş, bunu gözümüze soka soka öğretiyor.

Az ve basit olanın mucizesini konuşup yüceltirken diğer taraftan reelde veya sanalda hep daha çok olana maruz kalıyoruz. Sanırım gerçek zenginliğin ne olduğunu daha iyi idrak ettiğimiz şu günlerde dostlarımızla, arkadaşlarımızla, ailemizle vakit geçirmenin kıymetini; ve nispeten vaktin bereketini değerlendirmeye odaklanmak için kendimizi sosyal medya ile de mesafelendirmeyi düşünebiliriz.

Photo by Cristian Dina from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir