Ana Sayfa Blog Sayfa 12

Kadına Yönelik Şiddet ve İçimizdeki ‘Erkek Egemen’

0

Kadına yönelik şiddet her yerde; evde, işte, sokakta ve en çok da dilde! Dünya genelinde her üç kadından biri partnerinin fiziksel ya da cinsel şiddetine maruz kalıyor ve ülkemizde neredeyse her gün bir kadın erkekler tarafından öldürülüyor. Yaygın kanının aksine, kadına yönelik şiddet sadece belli kesimden kadınları etkilemiyor; yaşı, konumu, ekonomik ya da medeni durumu fark etmeksizin kadınlar erkeklerin şiddetine uğruyor, hem de sistematik olarak. Aslında istatistiklere yansıyan sayılardan çok daha kötü durum çünkü istatistiklere yansıyan fiziksel ve cinsel şiddetin yanı sıra pek çok kadın her gün duygusal, psikolojik, ekonomik şiddetle de mücadele ediyor.

Kadınlar için ahval bu kadar kötü iken gördükleri şiddet nedeniyle yine kadınlar sorumlu tutuluyor, suçlanıyor; sadece erkek egemen sistem tarafından değil, senin ve benim tarafımdan da… Ve iki durumda da hep kadın suçlu; şiddet gördüğü ilişkiyi bitirse de bitirmese de! Şiddet gördüğü bir ilişkiyi bitir(e)mediğinde; ‘eeee onun hatası, ne işi var o adamla, ayrılsaydı!’ deniyor. Türkiye için böyle bir istatistik yok sanıyorum, bu nedenle, Türkiye’de durumun çok daha vahim olduğunu vurgulayarak İngiltere’den örnek vereceğim. Araştırmalara göre, İngiltere’de şiddet gören bir kadın ortalama 35 şiddet vakasından sonra polisi arayıp yardım istiyor. Bunun pek çok nedeni var; psikolojik nedenlerden ekonomik nedenlere kadar. En önemli nedenlerden biri de, şiddet gören bir kadının hayati tehlikesi ilişkiyi bitirmek istemesi ve de polisi araması ile daha çok artıyor. Çünkü erkekler kadınları en çok ayrılmak, boşanmak ya da ilişkiyi bitirmek istediklerinde öldürüyor. Bu nedenle pek çok kadın şiddet olmasına rağmen ilişkiyi sürdürmeye devam edebiliyor. Biz de kadınları koruyamayan sistemi suçlamak yerine kadınları suçlamaya devam ediyoruz: ‘ayrılsaydı canııımm o da!’

‘Kadınların günahı’ bitiyor mu? Yok, bitmiyor, dahası var. Şiddet gördüğü ilişkiyi bitirip, yapılabilecek en zor şeylerden birini yaparak gördüğü şiddet hakkında konuşan kadını da suçluyoruz! Kadın konuştuğu anda hemen, tabiri caizse, bir ‘cadı avı’ başlıyor; ‘muhakkak bir hatası vardır! ne iyi bir adam, yapmaz öyle bir şey…’. ‘Kimse bana inanmaz!’ düşüncesi maalesef temelsiz değil ve bu düşünce nedeniyle de pek çok kadın şiddet içinde kalmaya devam edebiliyor ya da ilişkiyi bitirse bile şiddet uygulayan erkek hiçbir bedel ödemeden hayatına devam edebiliyor. Çünkü bu tarz tepkilerle karşılacağını tahmin etmekte zorlanmayan bir kadın konuşmak yerine susmayı tercih ediyor.

Kadının konumunun erkeğe oranla daha dezavantajlı olan toplumlarda (aslında bu tüm dünya toplumları!) ve erkeğin bir şekilde nüfuzlu ya da toplum içinde önemli bir yeri olduğu durumlarda konuşmak daha da zorlaşıyor. Büyük bir cesaret ile konuşan kadınlar ‘para ya da ün için yapıyor!’, ‘neden daha önce konuşmamış?’ ve benzeri şeyleri duymak zorunda kalıyor.

Peki ne yapsın şiddet gören kadın?

Konuşsa olmuyor, konuşmasa olmuyor. Ne zaman, nasıl, hangi şekilde konuşup konuşmaması gerektiğine dair bir reçeteniz var mı?

Kadınları bu şekilde yargılayan herkes, kadın erkek fark etmiyor, aslında kadına yönelik şiddeti yeniden üretiyor; çok basit ve net olarak dilde kadına şiddet uyguluyor. Bu tarz açıklamalar, sistemin zaten devamlı olarak sesini kısmaya çalıştığı kadınları daha da fazla sessizliğe itmekten başka bir şeye yaramıyor. Bir kadın tüm bu baskılara rağmen konuştuğunda ‘ama’sı, ‘fakat’ı olan herkesin önce kendi içindeki ‘erkek egemen’ ile yüzleşmesi gerekiyor, aksi halde işimiz çok zor…

 

Görsel: ShaNEOSiAM 2020 adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Onur Haftası Anısına

0

Güne mail ve sosyal medya hesaplarımın kontrolüyle başlarım. Linkedin’de bir paylaşım gördüm, olduğu gibi yazayım; “Doğuştan özelliklerde tercih varsa o zaman burunsuz, kulaksız veya ayaksız olmayı neden tercih etmiyorlar acaba? Neden cinsiyet konusunda ısrar…Kadınlar hadi doğurgan olmak istemiyor ondan da… Ya erkekler neden dünyada hep aşağılanan, horlanan, şiddete maruz kalan hatta öldürülen kadın olmak ister anlaşılır gibi değil…”

Cinlerim bir hayli tepemde partilerken, kendime engel olamadım ve yorum yazdım. Ama yetmedi. Yetmeyecek ben dedim bu durumu uzun uzadıya anlatmak istiyorum. Bu hafta itibari ile Onur Haftası yani LGBTQ+ bireylerin ve onlara destek verenlerin
katıldığı etkinlikler bütünüdür ve tüm dünyada kutlanır. Bu sene itibari ile bir çok global marka da bu etkinliğe destek olmak için logolarında gökkuşağı temasını kullanmışlardır. Hal böyle olunca bizim cühelalar vay efendim boykot edelim diyorlar çünkü bunu ahlaksız ve terbiyesizlik olarak görüyorlar. Linkedin’de de yine boykot üzerine kurulu bir paylaşım üzerinden, bir hanımefendi, bu
markaları boykot edeceğini söylüyor üstüne beyefendi de yukarıda okuduğunuz anlamsız, amaçsız ve tutarsız bakış açısını alenen söylemekten hiç ama hiç çekinmiyor.

Bakın efendim.

Size oturup Onur Haftası ile ilgili şeyler anlatmakla yorulmayacağım ama siz o nefes aldığınız dünyada barış içerisinde yaşamak istiyorsanız biz de, onlar da aynı talep içindeyiz. Bu dünyada herkesin mutlu yaşaması mümkünken tutup “tercih” konusunda “burunsuz, ayaksız” yaşayın demek nasıl bir iq düzeyi anlamak son derece güç. İkinci konu; “bir kadın hadi doğurmak istemiyor o zaman erkek olmayı tercih ediyor” diyen erkek kişisinin doğum eylemi hakkında bilgi kapasitesi ne onu da ayrıca merak ediyorum. Zira kendisi fikir doğumunu bile ölü olarak gerçekleştiriyor ziyadesiyle açık!

Bu toplumda yetişen, büyüyen ve üreten bir kadın olarak “dünyada aşağılanan, horlanan hatta öldürülen bir kadın olmayı (erkek neden ister ki?)” acizliğine söyleyecek sözüm değil sadece öfkem var! Eşleri bu adamı nasıl yanında taşıyor anlamak güç. Çocukları “kadınlar” hakkında bunları söyleyebilen bir babayı nasıl toplumla ilişkilendirebiliyor, eğitimci, yayıncı ve iş ortağı yazan statüsüyle kadın ya da erkek iş arkadaşları aynı ortamda çay içebilme eylemini bile nasıl midesi alabiliyor? Tüm dünyada kadınlar öldürülmüyor beyefendi, sizin gibi asalakların bulunduğu toplumlarda kadınlar öldürülüyor ve itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Sizin gibi fikir ölümü gerçekleşmiş bireylerin bulunduğu toplumlarda aşağılanabilir anca kadınlar!

Aşkı ve Onur Haftası’ndan konuşmak varken; bu sabah, bu paylaşım tokat gibi indi suratıma! Toplumun bir aynası daha yansıdı suratıma işte aynı şiddette! Aynı gök kuşağı altında, aynı gök kubbeye bakarak ortak amaçlarımızı gerçekleştiremez miyiz yani, beraber yaşayamaz mıyız gerçekten? Eksiklerimizle, fazlalıklarımızla, tercihlerimiz ve kararlarımızla elele veremez miyiz gerçekten, özellikle dünya bu haldeyken!

DAHA BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN! SEN OLMAZSAN HEP EKSİĞİZ!

Meraklısına Not: Onur Haftası anısına, LGBTQ dünyasını anlayabilmek için bir dizi önereceğim. Makyaj, kurgu ve harika senaryosu ile kendinizi karakterlerin ailesi gibi hissedeceğinizden eminim. Sanırım yaşanmış öyküler de barındırıyor içerisinde.
Netflix POSE dizisi !

Keyifli Seyirler.

 

 

Sharon McCutcheon adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Allah’ın Emri, Peygamberin Kavliyle Oğlunuzu Kızımıza İstiyoruz!

2
#erkekleryerinibilsin etiketinin altına benim yazdıklarım arasındaydı… Ve bu bana tam altı yıl önce yazdığım bir yazıyı hatırlattı:
Her Kahvenin 40 Yıl Hatırı Var Mıdır?
Reklamlarda gözümüze – kulağımıza ilişen cinsiyetçi ifadeler hepimizin malumu, eril söylem her yerde olduğu gibi reklamlarda da var, kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı. Geçenlerde bir mobilya markasının reklam filmine rast geldim. Reklam şöyle; “evin adamı” eve geliyor, işten gelmiş yorulmuş. Evin adamı yavaşça koltuğuna doğru süzülürken dış ses “evdesin… burası senin evin… içindekileri sen seçtin” diyor ve o sıra, tam da dış ses “içindekileri sen seçtin” derken kamera “evin kadını”nı gösteriyor. Bu “içindekileri sen seçtin” güveni, erkek egemen sistemden, yüzyıllardır var olan kadın – erkek arası eşitsizlikten geliyor. Bunu tartışmak bir başka ve daha genişçe bir yazının konusu olsun. Bu kısa yazıda, kadın-erkek arası eşitsizliğin bizim kültürümüzde sembolik taşıyıcılarından biri olduğunu düşündüğüm “istenme” faslına değineyim istedim azcık, tam da canım az şekerli bir kahve isterken sorayım: “her kahvenin 40 yıl hatırı var mıdır?”
‘Kız isteme’ geleneği tam olarak ne zaman ve nerede başlamış bilmiyorum. Ama pek çoğunun söylediğine göre, çok çok eskilerde, daha beraber sinemaya, muhallebiciye gitmelerin ya da “çıkma”ların olmadığı zamanlarda, erkek evlenecek yaşa geldiğinde evin
annesi ve diğer kadınları pek kıymetli oğullarına eli yüzü düzgün ve hamarat bir müstakbel gelin arayışına girermiş. Gözlerine kestirdikleri ya da etraftan olumlu yönde yorumlar aldıkları bir kadın var ise kadının ailesine haber salarlarmış. Sonra çiçeği, çikolatayı alıp ‘kız evi’ne gittiklerinde müstakbel gelinin elinden kahve içerlermiş, kahveyi yapışı ve servis edişi ile de müstakbel gelin görücüye çıkarmış. Müstakbel damadın kahvesinin tuzlanması hikâyesine gelince; rivayete göre müstakbel gelin müstakbel damadı beğenmedi ise kahvesini tuzlarmış önceleri, sonraları da müstakbel damadın sabrını ölçmek için…
Pek çoğumuz artık eve gelecek sürpriz misafirleri, müstakbel damat adaylarını beklemiyoruz, yani evlenmek istediğimiz kişiyi kendimiz seçiyoruz. Ancak hala pek çoğumuz bu ‘istenme’ merasimini yapıyoruz. Uzun zamandır kendime soruyorum, ilişkinin geleceği ile ilgili eşit söz hakkına sahip karar alıcılar olarak, kadın ve erkek bir karar aldıysa, tamam değil midir?
Ne gerek var “istenmeye”?
“İstenmeyen” Kadın Olayım!
Tamam anlıyorum, geleneklerimiz hoştur ve onları yaşatmak gerekir. Tabii ki ayrımcı olmayanları. Baktığımızda o kadar çok kadını baskılayan geleneğimiz var ki… Hal böyleyken gelenekleri ayakta tutan, nesilden nesile aktaran bizlersek, onları yeniden okuma ve yorumlama hakkı da bizde değil mi? Ben demiyorum ki aileler tanışmasın, kahveler içilmesin, muhabbetler edilmesin. Bunlar biraz yeniden okumayla yine yapılır isteniyorsa. Hem de büyüklerimizi küstürmeden, gücendirmeden. Mesela hayat müşterek diyoruz, o zaman benim müstakbelle beraber hazırlasak ya kahveleri, ben pişirsem o servis etse? Yüzyıllardır, erkek tarafı kadının evine gidiyor, kadın kahveyi yapıp servis ediyor ve sonra “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızı oğlana istiyoruz”. Tarih tekerrür ediyor, hem de bizim elimizle ve bizim yaptığımız kahve ile… Ve “istenince” eşitlik olmuyor, isteyince oluyor. İşte bu nedenle ben “istenmeyen” kadın olmak istiyorum, onun yerine istemeyi, isteyen kadın olmayı seçiyorum.
Kendime yaptığım az şekerli kahvem bitmek üzereyken yazıyı sonlandırayım. Kahve çok severim, bence de bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır ama kahve servisi ile yapılan “kız isteme” seremonisinde kahve; kadın ve erkek arası tarihsel olarak süregelen eşitsizliğin sembolü ve de taşıyıcısıdır, hem de nesilden nesile. Çünkü o kahve adamlara “evin sahibi” olduğu hissini
ve yanılgısını veren erkek egemen sistemin binlerce tezahüründen biridir; istediği kadar acı ya da tuzlu olursa olsun…

Nathan Cowley adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Bloğun Bloğu

0
Bu soruları kuşkusuz küreselleşme teorileriyle açıklayabiliriz. Küçük bir köy haline gelen dünyamızda ‘ben de varım’ ve ‘etkileşim istiyorum’ demenin bir yolu belki de blog yazmak. Artan hareketlilik içerisinde bir günce,bir nefes, itibar , bilgi kaynağı… Burada sorgulamak istediğim ise başka bir boyut. Sosyal medya araçlarından biri olan bloğun bloğunu yazmak.
Dünyada ilk kez Justin Hall tarafından 1994 yılında üniversite hayatını anlatmak amacıyla başlatılan blog yazma pratiği Atıf Ünaldı tarafından 2000 yılında yazılmış. Ben ise etkin bir blog sayfası oluşturmayı, buna başlayanlara nasıl anlatabilirimle başladım yola. Bu yolda gerekli eğitimleri – ki bunlar İstanbul İşletme Enstitüsü’nün Bilal Ş. tarafından verilen “Blog yazarlığı” ve Dr. Sertaç D. tarafından verilen “İçerik editörlüğü” eğitimleridir- önce ben almalıyım diye düşündüm.
Blog yazarlığı ama nasıl?
Bloğun kısa hikayesine değindim. Peki blog yazmak ne anlama gelmektedir? Etkin bir blog neleri kapsar? Şimdi bu sorulara bakalım. Evet; benim bir bloğum var ama anlatıcı olabilmek için bloğun bloğuna ihtiyacım vardı. İstanbul İşletme Enstitüsü’ nün daha önce bahsettiğim eğitimleriyle ise bu amaçla tanıştım. Şimdi eğitimden öğrendiklerimi yukarıda sorguladıklarımla birleştirmeye çalışacağım.
Blog kendini ifade etme aracı olabildiği gibi para kazanılan bir araç da olabilir pekala. Etkin bir blok için anahtar kelimelere, araştırma , kurgu , oluşturma döngüsüne, kullandığınız başlıklara dikkat edilmeliymiş. Bloğu kurumsal iletişim bağlamında
şirketinizin itibarı için de kullanabilir daha çok müşteriyle etkileşim kurabilirmişsiniz. Unutmamalı ki bu eğitimlerden öğrendiğime göre e- ticaret hacminin artması blog yazarlığının “yeni nesil “ meslek haline gelmesine yol açıyormuş. Etkin bir blog bizi bazen bir video bazen de bir fotoğrafla da vurabilir. En önemli yanlarından biri de bloğu her kesime hitap edecek biçimde kısa ve anlaşılır cümlelerle yazmak. Bloğunuza bir çiçeği sular gibi bakmalısınız. Yani örneğin haftada bir, bir ileti girmek gibi… Başlık son derece önemliyken anahtar kelimelerinize de dikkat etmelisiniz. Yine bu eğitimin bana bir katkısı konuyu araştırıp hedef kitlemi belirledikten sonra “Google anahtar kelime planlayıcısına” , “wordtracker , keyword tool “ gibi sitelere
başvurabileceğim.
Blogger kimdir? Blog yazmanın kişisel gelişimle ilişkisi nedir?
“Bir platforma bağlı nitelikli online yazarlarımıza “ blogger diyoruz. Bir blogger entellektüel bilgi birikimine sahip olmalı, dilbilgisi açısından zengin olmalı, etkin bir SEO bilgisiyle kreatif düşünceyi harmanlayabilmeli aldığım eğitimlere göre. Kişisel gelişim kavramı da hayatımızda 2000’li yıllarda bolca konuşulmaya başlanmıştır. Kişinin gerek gezerek, gerek okuyarak ve nihayetinde ne güzel ki online yani dijital olarak biriktirdiği deneyimler olarak tanımlıyorum ben. Günümüz dünyasında, Kültürel İncelemeler yüksek lisans programından mezun olan uzman bir sosyolog olarak fikrim tıpkı metinler arası olabilecek bir okuma gibi farklı disiplinlerinde etkileşimi önemlidir. Bu ne demek? Tıpkı benim şu an yaptığım gibi sosyoloji bilgimi yeni iletişim alanlarıyla konuşturabilmek. Edebiyattan da anlamak ama fotoğraf da çekebilmek. Felsefe de yapabilmek ama fizikten de yararlanabilmek. Yani “disiplinlerarası” bir yerden hayata bakabilmek . İşte bu benim blog yazarının entellektüel birikimi dediğimiz şeye tekabül ediyor bence.
Kişisel gelişimi böyle tanımlayınca bu eğitimlerden öğrendiğim iki önemli sözle yazımı noktalıyorum. Umarım metnim size burada niyet ettiklerimin dışında yeni kapılar açabilmiş, paylaşım hevesi yaratabilmiştir.
“ Blog yazmak : okuyarak öğrenmek, öğrenerek yazmak .”
“ Nitelikli içerik kraldır.”*
Kaynakça :
İstanbul İşletme Enstitüsü 10 dönem “ Blog Yazarlığı “ ve “ İçerik Editörlüğü” eğitimleri,
Ocak 2020
http://sosyalmedyakulubu.com.tr/faydali-bilgiler/yil-1994-ilk-blog-yazisi-ile-tanistik.html/
https://www.marketingturkiye.com.tr/haberler/turkiyenin-en-eski-bloglari-belirlendi-iste-o-
liste/
https://www.brandingturkiye.com/icerik-yazari-olmak-isteyenlerin-kazanmasi-gereken-9-
aliskanlik/
* Editörün not: Dijital Topuklar olarak bu söylemi “Nitelikli içerik kraliçedir” olarak revize edip, kullanmayı tercih ediyoruz.
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Dijital Görgü: Netiquette

0
Geçmiş üzerimizde baskı kurar mı? Yirmili yaşlarda annenizin sizi kızdıran bir davranışını kırklı yaşlarda yaparken buldunuz mu? Geçmişten gelen ama yazılı olmayan kurallar, düşünmeden, farkında olmadan yaptığımız uygulamalar yok mudur? Benim de annemden duyduğum, kızımı büyütürken kullandığım, “Bizim ailede…” sözleriyle başlayan benzer söylemler her ailede vardır.
Anneden, babadan, aile büyüklerinden aldıklarımız gibi içinde yaşadığımız toplumun da yazılı olmayan sosyal yaşam kuralları var.
Emily Prost, geçen yüzyılın başında bu kuralların, “yaşam bilimi” olduğunu söylemiş ve hala baskısı yapılan onlarca kitap yazmış. Yaşam bilimi günümüzde sosyal medyaya genişlediğine göre etkileşimlerin de bu yönde olması gerektiğini düşünüyor hatta ısrarla vurguluyorum…
Pandemi günleriyle daha da yoğunlaştığımız dijitaldeki sosyal yaşam, ekranın ardından ilerleyen ilişkiler. Dijitalde, ekranın ardında biri varsa, sosyal yaşam kuralları da olmalı ki bu kurallara “netiquette” diyoruz. Netiquette, Fransızca kökenli ve nezaket sözcüğünün eşiti, davranış bilgisi, topluluk töresi, görgü, görgü kuralları anlamında “etiquette” ile internet sözcüğünün birleşmesiyle oluşmuş. 90’ların sonunda Virginia Shea tarafından alan yazına girmiş.
”Netiquette” sözcüğünü Türkçe’de nasıl adlandıralım?
Dijital görgü?
Dijital nezaket?
Dijital adap?
Lütfen fikrinizi paylaşın…
Yoğun kullanılan Instagram ve WhatsApp için örnek kurallardan söz edelim.
Instagram canlı yayını izlerken;
  • Gereksiz katılım isteği göndermeyin.
  • Emojilerinizi ve yorumlarınızı sınırlayın.
  • Sorularınız ve yorumlarınız kişisel olmasın.
Postlarda;
  • Gereksiz # kullanmayın. En fazla kullanımı 30 ise, 30’unu da kullanmanız gerekmez.
  • Yeni tanıştığınız kişileri etiketlemeyin.
  • Aklınıza geldikçe “@” yazarak kullanıcıların akışına eklenmeyin.
  • CAPS yazmayın göremezsek ekranı büyütebiliriz. Konu önemliyse başka yöntemler kullanın, yaratıcı olun.
  • Kendi postlarınızı “like”lamayın.
  • Repost işaretinin ve sahibinin adını mutlaka görün, bir teşekkür yazın veya belirtin.
  • Resim/fotoğrafların altına blog kıvamında uzun uzun yazmayın. Bu işler için başka platformlar var.
  • Yapılan yorumlara, cömertçe konulan emojilere mutlaka cevap verin. Etkileşim candır.
  • Sevgili, eş durumunuzu kutlamalarınızı paylaşırken ılımlı olun. Her dakika düğün resminizi paylaşmasanız da olur.
  • Çocuklar, yeğenleri paylaşırken dikkat edin. 2030 yıllarında zorbalığa uğrayacak bireyler bugünün çocukları, sürekli ayak izi bırakmayın.