Kendini Sorgulamaya Başladığın An
POTANSİYELİNİ YAŞA!
Senaryoyu değiştirmeden, döngü kırılmaz.
Kaboompics .com adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Kendini Sorgulamaya Başladığın An
POTANSİYELİNİ YAŞA!
Senaryoyu değiştirmeden, döngü kırılmaz.
Kaboompics .com adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
*Yazıda kullanılan “karartina” kelimesi, 08.06.2020 tarihinde yayınlanan Çok Güzel Hareketler Bunlar 2 programına ait 49.Bölümün isminden alıntıdır.
Süreci uzun uzun anlatmaya gerek duymuyorum. Hatırlatmaya ise hiç… Malum hala karantina içindeyiz. En azından ben, sen o, biz, siz, onlar. Peki ya “karaRtina”? Bence karantina biter, ama karaRtina asla!
Karantinada yaşanan içe dönüşler, dışa patlamalar, farkındalıklar, isyanlar, maziyi kurcalamalar, maziye gömmeler, özlemler, bıkkınlıklar…saymakla bitmeyecek duygu selleri içinde boğulmadan hayata tutunanların birçoğu “karar” vererek rahat bir nefes aldı sanırım.
Karar verme, hayatımızın yol haritası evet, karar vermediğim bir anı hatırlamıyorum. En basit haliyle sabah uyandığımızda “duş alsam mı” ile başlayıp, (yakın zamana kadar) “ne giysem” ile devam eden, (son günlerde) “bugün ne pişirsem”lerle ağlarını ören uçsuz bucaksız bir yol haritası. İnişli, çıkışlı, ağlamalı, gülmeli, mücadeleli, yorulmalı ama hep yarını düşleyen, umut dolu bir yolculuk için verilen kararlarla dolu bir yol haritası.
Günlük hayatımızı devam ettirebilmek için verdiğimiz kararlarımızın, çoğu zaman farkında bile değilizdir. Ama ömrümüz için verilen kararlar öyle mi ya? Ömür yolumuzda mihenk taşı niteliğinde olan kararlarımız var ki unutmak ne mümkün! Bazen öyle bir karar verir ki insan, karar bir balyoz olup saat başı başımıza vurur; bazen de salıncak olup alır bizi havalara uçurur. Ama karar karardır, verilmiştir bir kere. Her daim kendisiyle barışık olmak gerekir.
Bazen de başkası senin yerine karar verir, hayatın tadına doyulmaz anlarındandır bunlar; sonuç iyiyse verilen karara bağlanıp uçarsın, yok değilse “Ama böyle mi karar verilir yahu” deyip kaçarsın. Çünkü verilen her kararda, nur topu gibi bir sorumluluğumuz olur. Kararın büyüklüğüne göre getirdiği sorumluluk da malumunuz büyüktür. Bu yüzden karar vermek zor iştir, cesaret gerektirir.
Asıl can sıkıcı olan karar verme anıdır zaten. “Amaan şimdi sırası değil” deyip canınızı sıkan bu anları bir yerlere tıkıştırabiliriz. Hatta onları aklımızın en ücra köşelerine atıp rahat rutinimize devam edebiliriz. Biz rutinimizdeki dengelerden beslenirken, hapsettiğimiz karar verme anları da rutinimizden beslenir. Tam rahat bir nefes aldığımızı düşündüğümüz bir anda, kafese kapatmış olduğumuz vahşi karar anları, demirleri yumruklamaya başlar. Biz mi onları esir almışızdır, onlar mı bizi bilinmez. Kurtulmak için o kararı vermemiz gerekir. Bir anda kafesi açıp kararımızı salıveririz “Oh dünya varmış”. Ama öyle hemen rahat bir nefes almak yok! Şimdi de gelmesi en korkulan duygu beklenir “pişmanlık”. Genellikle alelacele verilen kararlardan çok kısa bir süre sonra ortaya çıkar ve çok can yakar. O da, aynı sorumluluk gibi kararın büyüklüğüne göre tepemize biner ve bazen ömür boyu inmez. Bazen de yıllar sonra kendiliğinden ortadan kaybolur.
Uzun düşünmeli karar verme anları ise bazen yol arkadaşımızdır. Bile bile karar vermek istemeyiz belki de. Bunlar sonuçlarını az çok tahmin ettiğimiz yol ayrımlarıdır. Karar vermeden, vermiş gibi yapıp, olabilecek ihtimalleri düşünmek hoşumuza gider. Sonunda ne sorumluluk var ne de pişmanlık. MİS gibi “Arttırılmış Gerçeklik”, MIŞ gibi yaşanmışlık.
Şu ihtimal ise bizi bizden alır “Ben karar vermesem de, o kendiliğinden olsa ha? Olmuyo mu öyle?” Yok kardeşim, ben daha öyle bir dünyaya uyanmadım. Önünde sonunda o karar verilecek ve sorumluluk mu pişmanlık mı, yoksa her ikisi birden mi koltuğunun altına alınıp yola devam edilecek!
Hayatımız verdiğimiz kararlarla yol alırken bir anda karantinaya tosladık işte. Hep beraber tosladığımız için kimse, kimsenin kararına göz süzemedi. Zaten bir süre bizim adımıza kararlar verildi. “Benim yerime karar veremezsin” veya “Bu ne biçim karar” bile diyemedik, o derece global kararlardı. Olayın ciddiyeti ve gidişatı netleştikçe, çabuk karar verebilenler hemen kararlarını verdiler ve yol haritalarında ani birer dönüş yaptılar. Bu durum karar verme şansı olmayanları üzdü, şansı olup kararsız olanları da daha çok düşündürdü. Böylece hepimiz bir karantinadan “karaRtina”ya evrilmiş olduk.
KaraRtina sayesinde;
Sonuç olarak hepimiz sağlıklı yaşamaya karar verdik. Umarım!
Görsel, cottonbro adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafıdır.
İzolasyonun ikinci ayını geride bırakırken artık şöyle isyan ederken buldum kendimi: Bu kadar düşünmek istemiyorum!
Bütün gün evde olmak beraberinde sonu gelmez bir düşünce silsilesini getirdi. Neyi nasıl yapıyormuşuz da bu kadar fazla düşünmeden idare edebiliyormuşuz? En saçma ayrıntılar bile zihnimi meşgul ederken şaşkın ve yorgunum.
Süreç başladığında, o günlerin mevcut hava şartlarını da düşününce evde kalmak pek de zorlayıcı değil hatta belki keyifliydi. Çünkü özlemiştik evlerimizi, tüm gün evde vakit geçirmeyi. Ben de fırsat bu fırsat diyerek kendime yeniden bir program çizdim; zaman veya enerji bulamadığım aktivitelere yönelik bir çerçeve oluşturdum. Sonra dönüp baktım ve evet eyvah, kendime ne kadar yüklenmişim!
Şimdilerde bu kadar sıkıştırdığım gündemime bakınca eski rutinimi özlediğimi görüyorum, kendime ayırabildiğim o pek az fakat kıymetli vakitleri. Evet yine de vaktimi kıymetli kılmaya çalışıyorum ama sanırım buna nadiren vakit bulmak daha çekiciydi.
Ya da bahaneleri mi özledim demeliyim? Tüm gün sana kalınca vaktim yok sızlanmasından uzak, her anı değerlendirme kapasitesine sahip olduğunu düşünüyorsun. Ama işte öyle olmuyormuş.
Şimdi o ilk haftadan yaptığım programa bakarken acı acı gülümsüyor ve hayallerime yenik düşen hayatıma bakıyorum:
Okunması için yeni sekmede açıp da biriktiğine şaşırdığım ve asla okuyamadığım yazılar; ardı ardına bitirmek isteyip ve fakat o kadar sağlam kafayı bulamadığım kitaplarım; izolasyonun ilk gününden beri hemen her gün ‘yarın arayacağım’ deyip de henüz bir kere bile arayamadığım sevdiklerim; annemin iş yükünü biraz azaltayım diye her gün sofrayı hazırlamaya niyetlenmem fakat annemin mutfağa yine benden önce girmesiyle bozulan girişimlerim; evde de insanın kendine milyon tane iş bulabiliyor olmasına şaşkınlığım; sadece su almak için girdiğim mutfaktan orayı burayı toparlayım derken sadece su alamadan çıkmak; izlemek için daha sonra izle listesine ekleyip de giderek birikip beni büsbütün soğutan videolar; Netflix’i geçtim TRT’nin mevcut arşivinden seçtiğim fakat bir türlü izlemeye vakit yaratamadığım diziler; taa mart ayında blogda yazarım diye kitaplığımın görünen rafına koyduğum kitap incelemeleri; değişen mevsimler ile bu sene evde yakalayan ruhsal dalgalanmalarım; tüm bunları neden hissediyorum diye kendi kendimi yemem ve durumun psikolojilerimiz üzerindeki etkisini hala yadsımam; kendime hak vermekle kendimi dövmek arasında gidip gelen sorgulamalarım; izolasyonun başında çok kararlı bir halde yaptığım planların hala askıda beklemesi ve o kapanmayan sekmelerin adeta bir bilgisayar gibi zihnimin işleyişini de yavaşlatması; boş boş otururken kendimi yiyip bitirmek ve işe yarar bir şeyler yapmak için o koltuktan kalkma girişimlerimin başarısızlıkla neticelenmesi; mevcut kaygılarımız yetmezmiş gibi bir de gelecek kaygısı yüklenmemize yol açan market fiyatları ve bugüne dek duymadığım kadar kendini hissettiren bütçe kaygısı; olacak ya hemen hepsi bu yaza denk gelen düğün davetleri ve yükseldikçe yükselen altın fiyatları; fırsatçılığı şu günde bile kâr sayan pazar ekonomisi; öncesine iki kuruşa alabildiğimiz pek çok şeyin akılalmaz bir biçimde dört, altı hatta sekiz kuruşa yükselmesi ile zıplayan sinirlerimiz…
Evden çıkmayınca insana pek de cazip gelmeyen bakım ritüeli, iyileştirmeye çabalasam da ev halinin vermiş olduğu rehavet ve nispeten daha güzel giyinip çıktığımız günlere olan özlemim; kendimi güç bela alıştırdığım erken kalkma rutinime inat, şimdilerde geç saatleri bulan uyanmalarım ve sinir bozan uyku düzensizliğim.
Sosyal medyada sürekli içerik üretenlerin nasıl olup da hiç tükenmiş hissetmediğine olan şaşkınlığım.
Havaların düzelip güneşin yüz gösterdiği günler, pencereden gelen kuş cıvıltıları, özlediğim şehrim, yaza dair planlarım, özenle çıkardığım yazlık kıyafetlerim, ailemle yaptığım piknikler, hala plan yapabilmek lüksü… Özlemek, özlemek, sabırsızlık, öfke, durulma ve yine özlemekle sonlanan döngüler. Yettin artık diyerek virüse bela okumalar, her gün ekranlara sayısı yansıyan kaybettiğimiz canlara karşı azalan duyarlılığımız. Yeterince üzülmüyor muyum sorgulamalarının ruhta açtığı yaralar.
Böyle düşününce Kış Uykusu’nda hiç unutmadığım bir sahnede geçen şu cümleler geliyor dilime; tam da bu günlerdeki ruh halimi yansıtan: “Aldanmak yaptığımız her işte şaşmaz yazgısı hepimizin. Her sabah parlak işler tasarlar, gün boyu budalalık ederim.”
•
Photo by Markus Spiske from Pexels
Bebek ve çocuk görünce ister istemez içimizden sevgi kelebekleri çıkıyor. Nasıl çıkmasın? Dünyadaki ender güzel şeylerden biri de bebek gülüşü…
Hamileliğim ile başlayan ve anne olmamla devam eden süreçte o kelebekler bana/bize doğru uçmaya başladı. Bu kimi zaman hem bebeğime hem de bana çok iyi gelirken, kimi zaman da gerçekten zorluyordu. Zorlayan kısmı, tahmin etmekte zorlanmayacağınız gibi, rıza olmadan yapılan fiziksel temaslardı.
Tecrübe ettiğim bu zorlanma süreci bana bu yazıyı yazdırıyor. Çünkü çocuklara yönelik olan yaygın yaklaşımın doğru olmadığını ve hatta çocukları cinsel istismara karşı savunmasız hale getirdiğini düşünüyorum. Şimdi bunu biraz anlatmaya çalışacağım.
Hamilelikte göbeğin ‘kamusallaşması’
İnsanların bana yaklaşımı hamileliğimle ve belirginleşmeye başlayan göbeğimle değişmeye başlamıştı; hem iyi hem de kötü yönde. İyi kısmı örneğin ayakta duramayacak haldeyken metroda, otobüste insanların size yer vermesi.
Benim için olumsuz ve çokça da garipsediğim kısmı ise, belirginleşen göbeğimle birlikte kişisel alanımın ve de vücut dokunulmazlığımın ihlal edilmeye başlanmasıydı. Pek çok insan, hiçbir şekilde tanımadığım insanlar dahil, rızamı sormadan göbeğime dokunur olmuştu. ‘Aaaa burada bebiş mi var, ne tatlı, canım’ gibi…
Bu durum beni rahatsız ediyordu. Bir düşünün, metroda gidiyorsunuz, yanınızda oturan kişi sizinle konuşmaya başlıyor ve bir anda ‘aa burnun da ne kadar büyükmüş’ diyerek burnunuza dokunuyor. Ne hissederseniz? Çok garip değil mi?
Peki hamile olunca ne değişmişti de insanlar gayet rahat bir şekilde benim vücut dokunulmazlığımı ihlal ediyordu?
‘Ne olacak ya o daha çocuk?!’
Sonra bebeğim dünyaya geldi. Hamileliğimle birlikte kamusallaşan göbeğim artık yoktu ancak bir bebeğim vardı, tüm dünyanın özgürce sevebileceği(!). Hamile göbeğime yapıldığı gibi, hiç tanımadığımız insanlar yine rıza sormadan, gelip bebeğime dokunuyordu. Elimden geldiği kadar engel olmaya çalışıyordum, insanları kırmamaya çalışarak. Amacım bebeğimi mümkün mertebe korumaktı…
Bir gün yine dışarıdayken, ben daha ne olduğunu anlayamadan, bir yabancı pat diye kızımın elini öptü. Ben de artık dayanamayıp ‘beyefendi niçin elini öpüyorsunuz?’ gibi bir şey söyledim ve hemen cevap geldi: ‘ne olacak ya o daha çocuk!’
Hamileliğim ile başlayan ve bebeğimin doğumu ile devam eden süreçte yaşadıklarım ve bir türlü anlam veremediğim bu olaylar, hamile göbeğimin bir anda ‘kamusallaşması’, yeni doğan bebeğime devamlı surette rızasız uzanan yabancı eller, o anda anlam kazanmaya başladı.
Kesinlikle pek çok insanda, bir çocuğun vücut dokunulmazlığı olduğuna dair bir algı yok. Hatta öyle ki hamile bir kadının göbeğine rıza sormadan dokunabiliyor – çünkü aslında o bir kadının göbeğine dokunmuyor, bebeğe dokunuyor, ‘ne olacak ki?’. Ya da pat diye bir çocuğun elini yine rıza sormadan öpebiliyor çünkü yine ‘ne olacak ki, o daha çocuk’…
Bir el öpmeden nasıl buraya geldin diye düşünebilirsiniz. Bu örneklerin belki hepsi iyi niyetli, zararsız ve masum. Ancak burada sorun zaten bu ‘tekil’ örnekler değil; sorun yetişkinler olarak pek çoğumuzda çocukların vücut dokunulmazlığı olduğuna dair bir algının olmaması. Bu algı ve saygının olmamasının bir başka etkisi de, çocuklarda bu algının yeteri kadar gelişmemesi olabiliyor. Ve kimi durumlarda rızasız fiziksel temasların normalleştirilmesine sebep oluyor. Ve bu normalleştirme o kadar tehlikeli ki ucu istismara kadar gidiyor.
İşte tam da bu noktada, çocuklarımızı, onların vücut dokunulmazlığını korumak, istismarı önlemek için bir çocuğun vücut dokunulmazlığı olduğu algısını ve buna saygı duyulması gerektiğini yerleştirmek zorundayız, hem çocuklar hem de yetişkinlerde. Bu bizi bazı insanların gözünde ‘pimpirikli’, ‘soğuk nevale’ ya da ‘görmemiş’ ebeveyn yapsa da…
Toplumda yerleşmiş algıları, davranışları değiştirmek zor ve sadece bizim çabalarımız yeterli değil. Ancak bizim günlük hayatımızda yapacağımız ufak değişikliklerin bile çok önemli olduğunu ve ‘bir çocuğun çıkaramadığı ses olmak zorundasın’ ın ötesine gidebileceğini, çocuklarımızın ses çıkarabilecek bireyler olabilmesini mümkün kılacağını düşünüyorum.
Peki ne yapmalıyız?
Öncelikle yetişkinler olarak bizler, bir çocuğun vücut bütünlüğüne saygı duymayı öğrenmeliyiz. Bizden yaşça küçük oldukları için ‘sevgilerimizi sunduğumuz’ ancak saygı duymayı çoklukla unuttuğumuz çocuklarımıza saygı duymayı öğrenmeliyiz. Yıllardır vücut dokunulmazlığı ve rıza ile ilgili farkındalık uyandırmak için çocuklara ve gençlere eğitimler veriyorum. Aslında yetişkinler olarak bizlere de çocukların vücut dokunulmazlıklarına saygı duymamız gerektiğinin eğitimi verilmeli. Bu da bu yazının ufak bir önerisi olarak burada dursun.
Bu saygıyı içselleştirmenin yanı sıra ebeveyn olarak yapabileceklerimiz de var. Çocuğumuz eğer anlayabilecek yaştaysa, onunla vücut dokunulmazlığı ve rıza üzerine konuşabiliriz. İstismara Karşı Çocuk Gücü Platformu bu konuda çok faydalı bir video hazırlamış, hem de çocukların gözünden, dilinden. Bu videoyu hem kendimiz hem çocuğumuz izleyebiliriz. Sonrasında gelmesi muhtemel sorulara yanıt vermemize de destek oluyor platform. Tüm bilgiler videonun içinde.
Ancak çocuğumuz henüz bu konuşmayı yapabileceğimiz yaşta olmayabilir. Peki o zaman ne yapabiliriz? Bu konuşmayı yapmadan da bu algıyı yerleştirebiliriz, hem de çok sağlıklı ve kalıcı bir şekilde…
Çocuğumuza seçim hakkı ve dilerse ‘hayır’ deme özgürlüğünü vermeliyiz. Mesela, eve misafir geldi. ‘Hadi kızım/oğlum teyzene sarıl’ demek yerine ‘teyzene sarılmak ister misin?’ diyebilir; istemedikleri durumlarda çocuklarımızı zorlamamalıyız. Çocuğumuzun ‘hayır’ını kabul etmezsek, bu ‘ufacık’ bir sarılma olsa da, çocuğumuz rızası olmayan fiziksel temasları normalleştirebilir. Ve hatta şöyle bir algı oluşturabilir: ‘başka birisi bana sarılmak, beni öpmek isterse, ben istemesem de bunu yapabilir, özellikle de büyükler. Hayır demem başkalarını üzüyor ve hayır dememin bir anlamı yok çünkü kabul görmüyor’.
Bu çok küçük ve önemsiz gözükebilir ya da ‘ninesi, dedesi öpmek istiyor, bir yabancıyı öpsün diye zorlamıyoruz ki’ diye düşünebiliriz ancak bu bir çocuğun, ebeveyni olarak bizden gelen temaslara dahi, ‘hayır’ diyebilme özgürlüğünün olması ve ‘hayır’ dediğinde kendini kötü hissetmemesi çok önemli.
Çünkü en yakınları tarafından kabul görmeyen ‘hayır’ ı, bir başkasına nasıl korkmadan ve güvenle söyleyebilir? Biz çocuğumuza bu seçim hakkını vermezsek ve çocuğumuzun vücut dokunulmazlığına saygı duymazsak çocuğumuzda rıza ve vücut dokunulmazlığı algısı net olarak oluşabilir mi? Çokça söylendiği gibi ‘davranışlar her zaman sözlerden daha yüksek sesle konuşuyor’ ve çocuklar en çok ebeveynlerinin davranışlarından öğreniyor…
•
Oh be, insanın evi gibisi yok!
Gün sonunda ya da günler sonra kapıyı açarsın, adımını attığın anda vücudunu kaplayan o duyguyu özledim. Evin -i halini özledim.
“Geciktiniz haydi,
Uykuların tatlandığı sularda,
Bırakacaksınız evi”*
Haydi… Çabuk… Mataran dolu mu? Çantan nerde?? Koş al gel hadi o zaman… Elmayı arabada yersin…Çorapların ıslak gibi ama!.. Hay Allah’ım ya! Dur iki dakka değiştirelim… Botlarını giy, bugün yağmurlu görünüyor… Tamam haydi…Şalımı unuttum ya! Siz inin, geliyorum ben… İyi sen benimle kal, bekle iki dakika… Geldim… Çabuk, çabuk… Dünyanın en büyük sayısı mı?? İki milyar sekiz yüz elli beş bin değil, sayılar sonsuz… Yani bir sonu yok… Senin etüdün var mı bugün oğlum? Paran?? Tamam, al sen bulunsun yanında… Dokuz bin elli yedi milyar da değil… Sonsuz dedim ya… Tamam sorarsın öğretmenine… Haydi iyi dersler….
Arabanın kapısı kapanır, çocuklar okula, biz işe…
“Hep yetişecek bir yerler vardı,
Aranacak adamlar,
Yapılacak işler”**
Şiir gibi bir hayat-Mış.
Bizi virüs öldürmesin de, bitsin gitsin de, varsın bu telaşlar öldürseydi diyorum, bazen… Nankörsün kadın diyorum bazen de… 7.00’de kalkmıyorsun sabahları. Çocuğu uyandırıp, derse yetiştirmek beş dakika. İki ders arası kahvaltı yapabiliyorsun. Kimse “Nerden geliyor bu tozlar“ diye hesap sormasa da evi süpürebiliyorsun… Koskoca bir hayat sığdırıyorsun eve! Sahi, sizin hayat brüt kaç metrekare?
Yapılacak yemekler proje olarak hazırsa, salona geçebiliriz. Dersin başlamasına 10 dakika kaldı, lütfen ekranlarımızı eğitim moduna alalım.
Annnneeee,,bilgisayarım dondu!! Korona virüs girmiş olabilir mi?
Delete bas gitsin pis mikrop!!
Nee??!!
Ballı parmaklarla tuşlara basarsan tabii donar! Hakiki çiçek balı bu, donar. Glikoz şurubu ve esans eklenen ballar, yani yalancı ballar donmaz! Al sana Hayat Bilgisi, al sana yaşayarak öğrenme! Şimdi yeniden başlat. Ders başlayalı beş dakika oldu. Ben yan koltuğa geçiyorum. Ekranını ayarlayalım… Sağ omzumu çektim, ama gözüm üzerinde.
Fonda değil de, kulaklarımda Feridun Düzağaç çalıyor…
Şu hayat bilgisi ne ağır dersmiş hocammm.. Düşündüm karar verdimm, ben adam olamıycaamm… Madem her şey basit bir formül mutluluğunnn… Söylesin bakalımm neymiş kimyaam… Benim kimyaam feci haldee bozulduuu…Anlamsızz geliyoorr banaaa dünyaa….***
*Şiir: Behçet Necatigil
** Şiir: Erel Bleda
*** Şarkı: Boş Ders
•
Photo by David Gonzales from Pexels