Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Kurtarıcı Ruh Evita

0

Düşe kalka yürüdüğü, zaman zaman koştuğu ama hep dimdik durduğu bir yolculuktu hayat onun için. 1919 yılında babası tarafından istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya geldiğinde, Arjantin’de estireceği rüzgârdan kimsenin haberi yoktu.

15 yaşında yaşadığı yoksul hayattan kurtulmak için Buenos Aires’e kaçtı. Buenos Aires’in kendisini sevmediğini düşünse de, bir süre oradaki radyo ve kabarelerde küçük roller aldı.

Aradan geçen yıllardan sonra 1944’e geldiğinde, San Juan depreminde yaralananların yardımına koştu. Luna Park standında organize edilen etkinlikte onunla tanıştı; kendisinden 24 yaş büyük Albay Juan Peron! Eva’nın zekası ile etrafını aydınlatması Peron’u çok etkiledi. İkisi de bu tanışmanın etkilerinden henüz bihaberdi!

Albay, tanışmadan 6 ay önce eşini rahim kanserinden kaybetmişti. 1945’te sivil darbeyle tutuklandıktan sonra Eva’nın sendikaları organize ederek başlattığı grevler sayesinde özgürlüğüne kavuştu. İlk dönüm notasını Albay’ın hapisten çıktığının ertesi günü evlenmeleri ile yaşadılar.

Henüz 1 yıllık evlilerken, Albay Juan Peron Arjantin Devlet Başkanı seçildi. Eva ise eşinin arkasında değil, hemen yanında yer aldı. Seçimlerden üç gün sonra halka seslenen Eva, Arjantinli kadınların hayatta ve politikada eşit olacağına dair söz verdi. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra 1947 yılında, kadınlar seçme ve seçilme hakkını elde etti.

1948’de “Evita” ismini almasında etken olan “Eva Peron Vakfı”nı kurdu. Okul, hastahane, yaşlı ve dul kadınlar için sığınma evleri yaptı. Halkın “Azize” olarak gördüğü Eva Peron işçi ve yoksulların da sevgilisi oldu.

Yıl 1949… “Peronist Kadın Partisi”ni kurarak, kadınların yeryüzündeki önemini pekiştirerek dünyaya örnek oldu.

Baş ağrılarının dayanılmazlığını eşinden saklayamaz hale geldiğinde, Albay bir kez daha aynı gerçekle yüzleşti. Eva da ilk eşi gibi rahim kanseriydi. Hastalığı onu hayatı boyunca verdiği mücadeleden alıkoymadı. Kadınların ilk seçme hakkını aldığı 1951 seçimlerinde hastahanede oy kullandı. Arjantin tarihinde ilk kemoterapi uygulanan kadın olup, dünyanın en ünlü onkoloğu tarafından ameliyat oldu. Ancak yapamadı. Hayatında ilk kez başaramadı. 26 Temmuz 1952 yılında, henüz yapacak çok fazla değişiklik, estirecek deli rüzgârlar varken, 33 yaşında sadece bir ruh olarak aramızda kaldı. Ölümü sonrasında, milyonlarca insan ona olan saygısını yas tutarak ifade etti. Milyonların katıldığı cenaze töreni ile unutulmaz anlara şahitlik edildi.

Ölümünden sonra da mücadelesi devam etti. Eşi tarafından çağın ilerisinde kullanılan tekniklerle mumyalatılan Evita, eşi iktidardan düşene kadar evde sergilendi. 1955 yılında o gün askerler tarafından alınan mumya, zor şartlar altında saklandı. 1957 yılında Vatikan’ın çabasıyla Milan’da farklı bir isimle gömüldü. Ancak, 1974’de tekrar başkan olan Juan Peron, bir yıl sonra ölünce, yeni başkan seçilen 3. eşi Isabelle Peron, Evita’yı Buenos Aires’de yer alan La Recoleta’daki aile kabristanına emanet ederek huzura kavuşmasını sağladı.

Ardında yeni bir Arjantin, değişen kadınlar bırakan Eva Peron hayatla ve insanla olan mücadelesine farklı bir dünyada devam ediyor.

Meğer İnsan Kendini Doğuruyormuş

3

Domatesin kabuğuyla yenildiği zamanlardı…

Ertesi gün okulun son günüydü. Güzel bir bahar akşamıydı. Yatmaya hazırlanırken annem yarın Barış Manço’nun konserine götüreceğini söyledi. Ah ne sevindim!.. Uyku tutmadı. Hayaller kurdum sabaha kadar…

Sabaha karşı babamın jilet gibi iç içe katlayıp cebine koyduğu iki beşlikten birini aldım. Çaldım yani. Önlüğümle yatmıştım zaten, çantamı alıp evden çıktım. Bakkalın açılmasını bekledim, beşlik büyük paraydı; bir şişko şişelik kola aldım, sonra bir tane daha aldım. Çantama soteledim. Konserde içecektim. Havam binbeşyüz. Sonra döndüm bir tane daha aldım, en yakın arkadaşıma da götürdüm. İstesem 6 tane daha alırdım, beş lira büyük paraydı. Çok üstü arttı, ayran içtim, simit yedim. Simit ısmarladım arkadaşıma. Sakız aldım.

Bizim evde kola yasaktı. Televizyon da yasaktı. O yüzden Altanlara gider kola içer, televizyon izlerdim. Yağda kızarmış börek yapardı Gülşen Teyze, ohh mis bayılırdım onlara… Altı kardeşler Altanlar. Her biri ayrı güzel insan. Sofrada yok yok… Sabahları okula giderken Altan’ı almaya giderdim, bilirdim geç hazırlanıyor, erkenden dayanırdım kapıya. Onu beklerken kahvaltı yapardık. Kalabalık ve “Sana” yağlı, reçelli ekmeklere bayılıyordum.

Okulda herkese konseri söyledim, gelen arkadaşlarım varmış zaten. Arkadaşım Eşek’i söyledik çıkışa kadar. Açıp açıp çantama kola duruyor mu diye bakıyordum. Son ders hiç geçmek bilmedi…

Zil çaldı ve ben koşmadan hızlı adımlarla kolam patlamasın diye eve gittim. 4. katı çıktığımda kapının ardında babamın burun deliklerini hayal ettim, o saatte evdeydi. Annemin her zamanki sakin durduran sesi; “Düşürmüş olabilirsin Necoş” dedi. Kapıyı açmıştım artık, gerisini tahmin etmiştim ama düşürmüş olabilirsin bana da iyi geldi. Düşmüş olabilir gerçekten. Üstüme alınmadım. O an tek şeyi düşündüm, çantayı nasıl darbe almadan bir kenara koyabilirdim. Sanırım ayakkabılığa bıraktım hemen, çünkü babamın hızını herkes bilir, sağ gösterir sol vurur. Eli ağırdır daha önce sağlam tokat yemişliğim var, tecrübelerim beni o an kaçmaya planladı. Yer de aklımdaydı, orada beni bulamazdı. Araya annem girdi, dur demeye kalmadı bir tane yedim silleyi. Para çalınmaz diye ağzından köpükler çıkarak hönkürüyordu. Annem ağlamaya başladı. Düşmüştür, ben almadım dedim. Çocuk aklı işte, akıl edememişim keşke ikisini de alsaymışım, iç içe oldukları için düşse ikisi de düşeceğinden biri kayıp olunca ve sabahın körü bir tek ben evde olmayınca babam çakozlamış tabii…

Kömürlüğe saklanmayı başardım, uzunca bir kovalamacanın sonunda. Karanlık, pis, izbe, kara bir delik gibiydi. O gün orada fare, böcek, hayalet ne varsa bütün korkularımı yendim. Birkaç kez geçtiler yanımdan. Ama görmediler. Sonra nasıl oldu hatırlamıyorum, babam sakinleşti, biz giyinip konsere gittik. Annem konuyu hiç açmadı. Ara ara kafamı okşadı. Şarkılara eşlik etmem için teşvik etti ama hırsız biri olarak canım hiç istemiyordu. Kolayı da çıkarıp içmedim. Yüz karası bir olayın baş kahramanı oydu. Ona da küsmüştüm. Arkadaşlarımı gördüm, el salladılar, bir ara yanımıza geldiler, konuşamadım. Sanki her şeyi biliyorlardı.

Babam bana ders verdi, öyle düşündü, cezası ağırdı her zamanki gibi. Hırsızlık kötü bir şeydi ve cezası ağır olmalıydı ki, bir daha yapmamalıydım… O da öyle görmüş, öyle öğrenmişti Gestapo büyükbabadan. Sevgi göstermeden saygı ve korkuyla büyütülmüş çocuklardılar ve öyle evlatları olmalıydı. Korkardık evet, hem de çok, ama aramızda bağ hiç olmadı. Hatta zorla gönderildiğim Kuran kursu ve teravihlerde çişimin geldiğine inanmamışlardı, çok tuttum ama en sonunda salmıştım. O da ayıp, hatta günahların en büyüğüydü.

Hemen yan apartmana taşınmıştık. Tuvalet değişmişti, asriden alafrangaya geçmiştik. Benim için çok zordu neden bilmiyorum. Eski evin anahtarını alıp alıp oraya gidiyordum ta ki babama yakalanana kadar… Bu sefer nasıl çiş tutulur eğitimi verdim kendime, deli gibi tutup denemeler yaptım. Artık evden başka hiçbir yerde tuvalete girmiyor, eve kadar tutabiliyordum. Sonra bir gün 20’li yaşlarda bağırsaklarımın üçte ikisini aldılar. Hala başka yerde giremiyorum..

Komşunun babaları daha iyi gelirdi. Annem tam tersi bir insandı, 4 yaşıma kadar emzirmiş beni, abim 7 dese de! Her hatamda, her yanlışımda yanımda durmuş, kafamı okşamış, ağlamış ya da sarılmıştı… Sıcacık bir göğsü vardı. Kızıl şampuan kokan saçları… Deterjan kokan çarşafları… Ev hep temizlik kokardı. Annem bende hep koku anıları bıraktı. Koklamak, koku, anne kokusu…

Bunları bunca yıl hiç hatırlamadan yaşamış olmama çok şaşırdım. Ara ara kardeşlerle toplanınca hıyar gibi gülerek, “Hahahah para, evet evet para çalmıştım, kömürlük evet evet hahahahhaha” diye güldük geçtik çok kez. Ama bir gün anne olunca her okuduğum kitapta ebeveynlikle ilgili ne varsa Nuh’u değil de kendimi buldum. Tüm çocukluğumla yüzleşmeye başladım. Ne çok şey saklamış beynim, ne çok anım varmış. Ne çok travmam varmış. Ne çok şeyi bastırmış, gizlemiş, gömmüşüm. Ne çok incinmişim. Hatırlamak istemiyorsan, hatırlamıyorsun demek. Okudukça, öğrendikçe, yüzleştikçe çocukluğum ne enterasan geldi.

Anne olunca meğer insan kendini doğuruyormuş. Her şey hafızamda canlanmaya başladı. Onca şey beni bugünkü Canan yapmış. Annemle aramdaki o ayrılmaz, kopmaz bağ belki de taaa o günlerden geliyor. 30 yıl aynı yatakta yatmak. Hala nefesinin nefesime can oluşu.

Babamın bana verdiği ders işe yaramış mıydı; evet daha profesyonel çalmayı öğrenmiştim.  Ondan sonra çaldığım iki seferki paraları anlamadı. Annemden hiç çalmadım. Belki de babamı acıtmak bana iyi geliyodu… Kim bilir ne düşünüyordum acaba…

Şimdi Nuh Deniz’le aramdaki ilişkiye bakıyorum, hiç de babadan oğula geçen bir şey olmadığını düşünüyorum. Dayak atmak, tokatlamak, terbiye verme, aşağılama, bağırma, ağlatma, küstürme, ceza verme, ödül verme… Her şey doğalında güzel. Bir gün Nuh hırsızlık yapsa ne düşünürüm, bilmiyorum nasıl davranırım. Ama babamdan böyle gördüm diye aynı şeyleri yapmam, çocuğuma da yaşatmam. Empati hayatın her alanında çok önemli.  Aynalama çok önemli. Nedenini bilmek önemli. Duygunu ifade edebilmek önemli. Sevdiğini, şefkatini, bağışlayıcılığını göstermek önemli. Her şey geçer gider, anılar bile silinir, kokun ve duygun kalır.

Bazen iyi ki Alzheimer diyorum annem için, unutmak güzel şey…

He annem dünyanın en iyi kadını, babam dünyanın en kötü adamı mıydı, asla. Öyle öğrenmişti, öyle görmüştü, sevgisiz büyümüştü, yapacak bir şeyi yoktu, onu seçmişti.  Allahtan o kuşağın sonu geldi. Yeni kuşak çok bilinçli. Okuyan, öğrenen, güzel evlatlar büyüten bir sürü anne baba tanıyorum, seviniyorum.

Şimdi vicdanlı, şahane bir eşim var. Oğluna tam zamanlı ebeveynlik yapıyor. Ev işlerinde yardım ediyor. Onun da çocukluğu berbat geçmiş. Neler neler yaşamış. Ancak iyileşmek ve evladına babalık yapmak için 10 yıllık işinden vazgeçmiş bir baba. Gördüğünü aktarmamak için elinden geleni yaptı, yapıyor da. Tüm kalbimle ona inanıyorum.

Annem yanımda.
İleride nasıl biri olacağı sürpriz ama çok tatlı bir evladım var bin şükür.
Babama da Allah’tan rahmet diliyorum…

Görsel: Jonathan Borba adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Ev Yapımı Bir Atölye

0

Dijital Topuklar’a iki kere katılma şansı buldum, ikisinde de derin bir nefes gibi içime dolan en temel his ‘yalnız olmadığını görmek’ idi. Benzer konulara kafa yoran, benzer meseleleri dert edinen, Çember şarkısının tam da aynı yerinde iç çeken onlarca kadın olduğunu bilmek, onların çoğu ile hiç tanışmasam ve muhtemelen tanışmayacak olsam da beni çok mutlu etmişti. Bazen moralimin en bozuk olduğu ve ‘Nasıl olacak bu işler?’ diye dertlendiğim anlarda kendime hatırlattığım bir şey haline geldi bu bir süre sonra.

Benzer hisler, Haziran ayında katıldığım Ev Yapımı İçerik Atölyesi’nde de geldi buldu beni ne mutlu ki. Bayram boyunca sürecek sokağa çıkma yasağının ilk günüydü. Ortalık karışık, içimiz dışımıza çıkmış, evden çalışmaktan şişmişiz, işe gitmekten korkuyoruz, ev başlı başına yönetilmesi gereken dev bir lojistik süreç olmuş ondan yorgunuz, sürekli endişeli, tedirgin ve kaygılıyız, tam da öyle günlerdi. Hâlâ öyle günler aslında ama en azından bu pandemi konusunun öyle ha deyince bitecek bir şey olmadığını anladığımız ve onunla yaşamaya alışmaya çalıştığımız günlerdeyiz şimdi. Neyse, konu o değil tabii.

Demem o ki, son derece kasvetli bir ruh hali ile geçtiğim bilgisayar ekranından doğru gördüğüm ülkenin ve dünyanın farklı yerlerinden gelmiş bir sürü kadınla tanışınca sanki ‘bir kuş kanatlandı şu gönlümden’. Hepimiz oradaydık, benzer problemlerin ve sıkıntıların arasından kendimize o yarım günü ayırmış, onca kargaşanın içinde ‘Neyi nasıl yapsam da kendimi daha iyi anlatsam?’ gibi bir konuyu dert edinmiş gelmiştik. Dijital Topuklar ekibinin son derece içten, özenli, kendileri gibi özgün ve naif içeriklerinin güzelliği, üstüne bir de bilgisayar ekranından nasıl olup da öyle yoğun hissettiğimizi bir türlü anlayamadığım enerji ile birleşince şahane bir atölye olmuştu. Sanki uzun zamandır görüşmediğimiz arkadaşlarla bir araya gelmiştik gibi, öyle bir his.

Eğer kendinizi nasıl ifade edeceğiniz sizin için önemliyse, kurduğunuz her cümle sizin için dünyaya karşı bir sorumluluksa, kalabalık olmanın gücüne olduğu kadar her bir bireyin de apayrı ve saygı duyulması gereken bir öyküsü olması gerektiğine inanıyorsanız bu atölyeye katılmanızı çok gönülden dilerim. Unutamayacağınız bir gün olacak ve bir de bir sonraki Dijital Topuklar’ı çok fena beklemeye başlayacaksınız.

Hangimiz beklemiyoruz ki?

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Kendimizle Aramız Nasıl?

0

’Ne yaşıyorsak bu, bizim kendimizle ilişkimizin aynasıdır.’

Gestalt bakış açısı böyle söylüyor.

Kendimizle ilişkiden kastettiğim, hayatta yer aldığımız tüm rollerimizdeki ilişkimiz.

Anne ya da baba olan ben, eş olan ben, evlat olan ben, çalışan ya da iş veren olarak ben, insan olarak ben…

Varoluşçu yaklaşım, bunu, kişinin kendiyle ilişkisi, diğer insanlarla ilişkisi, doğa ile ilişkisi ve kişinin kendi maneviyatıyla ilişkisi olarak dört kategoriye ayırıyor.

Bu dört kategoride de kendimizle ilişkimizi gözden geçirmek ve zorlandığımız alanlara bir de bu açıdan bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Zorluk hissedilen her durumda bir mesaj vardır ve ancak bu alana farkındalıkla baktığımızda görebiliriz bu mesajı…

Farkındalık demişken, ‘bilme’nin 3 yolunu paylaşmak isterim;

  1. Beş duyu (Eye of flesh); somut olarak bilme hali, gözle görülen ve ölçülebilen
  2. Zihin gözü (Eye of mind); sebep-sonuç ilişkisi kurarak ve çıkarsamalar yaparak bilme hali
  3. Tefekkür gözü (Eye of contemplation); içimizdeki bilge

Varoluşçu felsefeye göre, dünyaya geldiğimizde kendimizi bir bütün olarak algılayamayız, bütün olduğumuzu anlamak için önce parçalara ayrılmalıyız. Parçalarımızın ne kadar farkında olursak, bütüne de o kadar hakim olmamız mümkün..

Mesela, korku, acı, öfke ve çaresizlik gibi duyguların olduğu yerde değişim için mutlak bir çağrı bulunur. Esas olan, madde değil, anlamdadır ve bu anlam bize bir başkası tarafından verilmeyecektir. Tıpkı karadut lekesini sadece, kendi yaprağının çıkarması gibi…

Her birimiz, kendi yolculuğumuza, tek başımıza cesaretle, ve tüm seçimlerimizin sorumluluğunu alıp sonuçlarına da katlanarak çıkmakla yükümlüyüz.

Bu noktada kimi zaman kaçındığımız, kendimizi özümüz dışında bir takım şeylere boğduğumuz durumlar yaratırız. Yapmam gereken şeyler var diyerek esas yapılması gereken şeyden kendimizi alıkoyduğumuz nokta.

Ziyanı yok, aceleye gerek yok.

En sonunda hepimiz iç yolculuğumuza, kendimizle temas ederek bütüne ulaşma yoluna baş koyacağız.

Biz bir pratik geliştirelim;

  • Boşluk bırakalım
  • Bu durumun bizdeki etkisine odaklanalım. Bu etkiyi en somut hali ile nasıl tanımlayabiliriz? Bu konuda benim için tehdit nedir? Sorgulayalım..

Tehdidi nasıl algılıyoruz?

Fiziksel mi? Duygusal mı? Zihinsel mi?

Bunun ne önemi var diyecek olursanız eğer;
Tehdidi nereden algılıyorsam bitmemiş meselem oradadır.

Yani almam gereken mesaj hatta Şaman öğretilerine gönderme yapacak olursak, ‘geçilmesi gereken ders’ oradadır…

Örneğin, ‘’Tehdidi “sevdiklerimi kaybetmek” olarak algılıyorsam’’ varoluşçuluk kategorilerinden ilki kendimle olan ilişkimde bitmemiş bir meselem vardır.

Bitmemiş mesele; orada ne ile özdeşleşmişsem ondan ayrışıp onu kapsayamamışım demektir.

Gündelik yaşamdaki rolüm her ne ise (eş, anne/baba, evlat…) bu, vazgeçemeyeceğim bir özdeşleşme nesnesi olmamalı.

Yanlış anlaşılmasın, bu rollerin hepsi şüphesiz bizim için çok değerli, ancak bu durum onsuz yapamama olmamalı.
Vazgeçemeyeceğim ne varsa kendimle ilişkime ihanet ederek, o rolün hapsine girerim.

Tehdidi algıladığım alan her ne ise onunla çalışabilirim.

Örneğin, sevdiğim insanı kaybetme düşüncesi bana ne yapıyor? Önce bedenimde ve zihnimde bunu tanımlamalı ve sonra biraz daha derine giderek, bu hissin nereden doğduğunu yani bu hisle ilk kez nerede tanıştığımı bulmalıyım. Genellikle, çocukluk halimizin yer aldığı anılarda bulacağımız bir araştırma bu.

Şu an zorlandığım duygu her ne ise, öfke, üzüntü, kaybetme korkusu…

Aslında ‘çocuk ben’in kaygılarıdır ve ben onlarla bugün bile yaşıyorum..

‘Çocuk ben’ ile hasbihal ederek, bir yetişkin olarak ona deneyimlerimi aktarabilir ve kaygılarının sebebi olan karşılayamadığı hangi ihtiyacı ise onu karşılayabilirim.

Ve sonrasında, bugün zor zamanlarımın sebebi olan olguların eskiye dayandığını ve bugün bir yetişkin olarak bu olgulardan ibaret olmadığım gerçeğine ulaşabilirim.

Parçayı tanıyıp bütüne ulaşmak denilen de tam olarak bu.

Hiçbirimiz, düşüncelerimizden ibaret değiliz.

Sadece zihnimiz değil, bedenimiz, sezgilerimiz, bilincimiz ile bir bütünüz.

Kim bilir, belki de bir gün bugün bilmediğim ancak kaynağına sahip olduğum başka şeyleri de keşfederim!

Neden bildiklerime tutunarak, o alanlara gitmek için kendime izin vermeyeyim ki?..

Photo by Andrea Piacquadio from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Ne Romantik Ne de Komik

0

Son yıllarda ekranlarımızda pıtrak gibi türeyen bir dizi türü var; romantik komedi. Aslında yerli ekranlara özgü bir durum değil, çoğu da yabancı dizilerden uyarlama bu diziler ve özellikle de yaz döneminde arka arkaya yayına giriyorlar. Yakışıklı, iş hayatında başarılı, karizmatik ve kendinden emin genç erkek ile çok güzel ama son derece sarsak, işle güçle o kadar da ilgilenmeyen, çok çalışsa da karşılığını alamamış ama buna hiç sesi de çıkmamış, güvensiz, bir şekilde hep kaybeden olmuş güzel kadın ilişkisini anlatıyor bu diziler. Neşeli görünüyorlar ilk bakışta belki ve yaz geceleri ‘Amaan öyle izler geçeriz’ diyoruz ama aslında ne kadar cinsiyetçi klişe varsa hepsini tek tek kullandıklarını da görmezden gelmek istemiyorum.

Kadınlara hayatın en büyük hediyesi olarak bir aşk vaadinde bulunmak var mesela hep bu dizilerde. Erkekler genelde günübirlik ilişkiler yaşıyor ve bir takım ‘eğlenilecek’ kadınlar onların elinin kiri. Tam da o sıralarda ‘namuslu’ esas kızla tanışıyorlar. Esas kız öyle vur patlasın çal oynasın bir hayat değil, illa ki evlenme niyetiyle çıktığı yolda bir takım erkekler tarafından kandırılmış oluyor ve tabii hayatının kalanından en büyük beklentisi hayırlı bir kısmet bulmak. Etrafındaki diğer kız arkadaşları da bunu destekliyor, onu sürekli bir takım efendi, sabit gelirli adamlarla tanıştırıyorlar. Böyle sürüp giden hayat çapkın esas oğlanımızın esas kızımıza vurularak kirli geçmişine tövbe etmesi ile beklenmedik yerlere gidiyor. Bu arada bazen bu esas kızımız hırçın oluyor, biraz inatçı karakterli oluyor, onu da esas oğlanımız en güzel şekilde hallediyor, kızı aşkıyla ehlileştiriyor çünkü romantizm bu demek değil mi? Değil diyorsak yanlış geldik galiba.

Dizi böyle akıp giderken esas kızımızın işyerinde bir takım kariyer odaklı kadınlar görüyoruz. Kendilerini kariyerlerine vermişler, sürekli fazla mesai yapıyorlar, elbette çok cazgırlar, bir kısmı esas oğlana âşık ama bunu bir türlü söyleyemiyor, aşkına karşılık bulup evlenemediği için iş hayatında çok başarılı olmuş, başka herhangi bir sebebi yok. Onları küçük görüyoruz dizi boyunca ve onlar için üzülüyoruz çünkü ‘bir koca bulamamışlar’, yazık onlara.

Dünyada bunca şey olup bitiyor ama romantizm tarifi güya hiç değişmiyor. Güya diyorum zira bu bin yıl önceki ilişki formüllerini ısıtıp ısıtıp önümüze koyan bu dizilerdeki gibi değil neyse ki hayat, gümbür gümbür akıyor ve hiçbir klişeyi olmadık yerlerde tutmuyor. Ne kadınlar kendilerine biçilen bu zayıf, ilgiye muhtaç, hayattan tek beklentisi hayırlı bir kısmet olan yersiz rolü yakıştırıyorlar artık kendine ne de erkekler üstlerine beş beden büyük gelen, hiç istemedikleri kahraman rollerine soyunuyorlar. Yapıyorlarsa da yapmasınlar. Herkes canının istediği gibi yaşasın aşkını, hayatını. Ezberleri sessizce yere bırakalım, daha fazla yük yapmayalım kendimize. İyi seyirler dilerim.

Photo by Leah Kelley from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.