Ana Sayfa Blog Sayfa 72

Akıllı asistanınızı nasıl alırdınız?

0

Gözümüz aydın, yapay zeka teknolojisi artık günlük hayatımıza kadar erişti. Telefonunuzdaki akıllı sanal asistanınız birçok işinizi kolaylaştırmak için hep yanınızda olacak. Farklı kuruluşların sunduğu akıllı asistan hizmetleri arasında seçim yaparken, işlevsellik kadar asistanınızın ne kadar akıllı ve ‘kibar’ olacağı da tartışılmaya başlandı.

Akıllı asistan nedir?

Akıllı asistan ya da sanal asistan, genel olarak mobil cihazlarda kullanılabilen sesli komut-yanıt sistemlerini ifade ediyor. Microsoft’un ürünü olan Cortana kadar Apple’ın Siri, Amazon’un Alexa, Google’ın ise Google Assistant ürünleri de tüm dünyada gün geçtikçe daha fazla kullanıcı tarafından tercih edilmeye başlanıyor. Temelde mobil cihazınızda kayıtlı verileri ve işlevleri kullanabilmenizi sağlayan bu asistanlar, gelişen teknolojiyle birlikte sizinle sohbet edebilecek kadar ‘akıllanıyor’. Yalnızca arama motorları üzerinden arama ya da telefonunuzda bir işlem yapmanızı kolaylaştırmakla kalmayıp sizin için kuaförden randevu alacak kadar ileri gidebilen akıllı asistanların kullanım sıklığı da geçtiğimiz yıla oranla neredeyse iki kat artmış durumda.

İster hava durumunu sorun, ister siz ofisten çıkarken bir şey hatırlatmasını isteyin; yol sorun, maillerinizi kontrol ettirin… Asistanlar akıllı telefonunuz ve internet bağlantınızla yapabileceğiniz her şeyi sizin için yapabilecek.

Hangi akıllı asistanı kullanmalı?

Geçtiğimiz aylarda yapılan bir araştırma, akıllı sanal asistanların yeteneklerini ölçerek hangisinin daha kullanışlı olduğunu ortaya çıkardı. Asistanlara sorulan yaklaşık 5000 sorunun cevapları değerlendirilerek yapılan çalışmada Google Asistan, soruların %75’ten fazlasını cevaplayarak öne çıktı. Üçte ikilik bir doğruluk oranı ile Cortana ikinci olurken, Alexa ve Siri de onları izledi.

En sık kullanılan akıllı asistanlar karşılaştırması

Türkiye’de ise yaygın olarak kullanılan akıllı asistan, Türkçe desteği ile diğerlerinden ayrılan Apple’ın Siri uygulaması oldu.

En iyi seçilen Google Asistan, bu yıl açıkladığı gelişmeler ile yapay zeka konusunda daha da öne çıkacak gibi gözüküyor. HT Hayat’ta yayınlanan habere göre, Google’ın tanıttığı yeni asistan sistemi olan Duplex teknolojisinin, karşınızdakinin bir yapay zeka mı yoksa gerçek bir insan mı olduğunu anlayıp anlayamadığınızı ölçen Turing Testi’ni bile geçtiği konuşuluyor. Bu demek oluyor ki, bilim kurgu filmlerinden aşina olduğumuz o ‘sanal yardımcılar’ gerçek oldu bile.

Yapay zeka nezaketi

Medium.com sitesinde yayınlanan bir yazı da, akıllı asistanların ‘kibarlığını’ sorguluyor. Amazon’un akıllı sanal asistan uygulaması Alexa için çalışan Cheryl Platz, yazısında “kullanıcılarımız Alexa’nın daha kibar konuşması yönünde taleplerde bulunuyor” diyerek sanal asistanlar meselesine yeni bir tartışma getiriyor.

Akıllı asistanlar günlük hayatın içine girdikçe, tüm teknolojiler gibi, çocuklar tarafından da erişilebilir hale geliyorlar. Makalesinde çocukların iletişim kurmayı öğrenip geliştirirken aktif olan ayna nöronlarının ‘yapay zeka’ ile iletişim kurarken de aktif olacağına dikkat çeken Platz, sanal asistanların doğru ve kibar konuşmasının ve ‘kibarca’ verilmiş komutları takdir etmesinin bu noktada önemli olabileceğini ifade ediyor.

Gardınızı aldınız mı?

Akıllı asistan kullanımı ülkemizde henüz yaygınlaşmadı, dünyada en sık kullanılan uygulamaların ise Türkçe desteğine ihtiyacı olacak. Ancak Türkiye’de akıllı sanal asistan teknolojisi yaygın olarak kullanılmaya başlandığında bizim de çocuklarımız için konuşacak çok fazla konumuz olacak gibi gözüküyor.

 

Instagram’la bir imtihan

1

Anne değilim. Olur muyum olmaz mıyım bilemiyorum tabii ama hali hazırda çocuklarla ilişkim toplu taşıma araçlarında ‘hanimiş’ yapıp gülerlerse sevinmekten ibaret. Arada eve gelip giden eş dost çocukları oluyor bir de, huylarını sularını bildiğim için artık onları tanıdıktan sayıyorum ve birlikte vakit geçirme kısmında fena değilim, ağlamaya başladıklarında ailelerine uzatmak suretiyle elbette.

Bütün bunlara rağmen Instagram’a ilk adım attığım günden beri neden yaptığımı bilmediğim bir şekilde anne hesaplarını takip ediyorum. Öyle böyle değil ama. En doğal olanından en sahtesine, en yorgun görünenden en saçının teli bile bozulmayanına, hepsini. İçlerinde sevdiklerim de var sevmediklerim de, okuyunca neşelendiğim de var, insanlığımdan utanlığım da. Sevdiğim hesapları bir kenara bırakarak soruyorum mütemadiyen kendime, ben bu hesapları neden takip ediyorum?

Her gün internete girip kendimi sinirlendirmek, ‘Bırak allasen kimi kandırıyorsunuz?’ demek, o kusursuz görünen hesaplara bakıp öfkelenmek neden vazgeçemediğim bir durum halini aldı? Üç çocuğu olup da bir gün bile yorulduğunu itiraf etmeyen ve bu yüzden belki onlarca başka anneyi depresyonun eşiğine bizzat kendi elleriyle getirip getirmediğini umursamayan birinden bana neydi mesela? ‘Çocuklar çiçektir ve siz çocuğununuz aralıksız ağladığında şikayet edebiliyorsanız şükürden nasibini almamış kaba kişiler olduğunuz içindir’ mesajlı postlarla ne gibi bir alakam olabilirdi? Saçları hep pırıl pırıl, makyajı bir damla bile kaymamış, çocuklarını prensesler gibi giydirmiş bu annelere bakıp ‘Sen bir de bunu 8-18 çalıştığın fabrikadan mesaiye kalmadan çıkmaya çalışırken yap bakalım’ deyip durmamın sebebi ne olabilirdi?

Çok derin psikolojik çözümlemelere gerek kalmadı tabii cevabı bulmam için. Tek istediğim bir şekilde kendi hayatımı doğrulamaktı aslında. ‘Ayy ne kadar sahteler, hep gösteriş, böyle de bir hayat yok’ derken aklımdan geçen hep kendi hayatımın daha doğru, kendi tercihlerimin daha kıymetli olduğuydu. Instagram’da türlü filtrelerle hayatımdan neşe dolu anlar paylaşmadığım için daha akıllıydım misal, ‘Kocam hiç unutmaz yıldönümlerini’ diye koca bir demet gülle çekilen fotoğraflar atmadığım için ben daha gerçektim. Daha gerçek olduğum için de benden iyisi yoktu, ne yapıyordu bu insanlar?

Onca hayhuyda atladığım bir şey vardı tabii, o da aslında Instagram denen mevzunun temelde bir oyundan ibaret olduğu. Evet, artık orası bir geçim kaynağı da aynı zamanda, kendi şöhretini yaratan bir mecra, hatta bir meslek kolu kimileri için ama yine de telefonu kapattığın an artık orada olmayan bir mevzu. Aslında olmayan bir şey için neden kendimi hırpalıyor, zaten günlük hayat akışında yeteri kadar bozulan sinirlerimi daha da laçkalaştırıyordum? İki güzel fotoğraf görmek, Twitter’daki dramdan kaçmak ve birkaç tatlı fikir bulmak için girdiğim bir platform inceden canıma mı kastediyordu? Haklı olduğumu ispat edecek bir alan daha mı açmıştım kendime?

En doğru olduğumuzu ispat ihtiyacımız nasıl oluyor da mutlu olma ihtiyacımızın bile önüne geçiyor her zaman? Neden birbirimizi olduğumuz gibi kabul edememeyi internetlere bile taşıdık? Neden ‘takibi bırak’ tuşunun sonsuz ferahlığına bırakamıyoruz kendimizi?

Henüz cevabını bulamadım bu soruların ama en azından bunu yapmak zorunda olduğumu biliyorum artık. Azalarak mı biter yoksa derin bir nefesle tek seferde mi bırakırım bilmiyorum ama ruhuma bir daralma alanını da oradan açmamaya kararlıyım. Başarırsam nasıl olduğunu anlatır, başaramazsam yine buralarda yakınırım.

Özkoruma ve Özsavunma Hakkı Üzerine

0

Yetişkinler dünyası, çocuklardan ve ergenlerden uysallığın yanı sıra koşulsuz saygı ve itaat bekler. İçinde yaşadığımız toplumda, yetişkinler ve çocuklar arasında güce, hiyerarşiye dayalı bir ilişki hakimdir. Güç her daim yetişkindedir. Böylesi bir ilişkilenme biçiminde çocuk; yetişkine karşı çıkmanın, itiraz etmenin, rahatsız olduğu durumları ifade etmenin, sınırlarını hatırlatmanın, “hayır” demenin “saygısızlık” ve “ayıp” olacağını öğrenir. Diğer yandan, özellikle evlerde ve okullarda şiddet üzerine konuşulurken; “şiddet çok kötüdür, hiçbir şekilde kabul edilemez; hiç kimseye sesini yükseltemez, bağıramazsın, kimseyi itemezsin, kimseye vuramazsın” gibi tek yönlü mesajlar verilir. Bütün bunlar çocuklara ve ergenlere; hem yetişkinlerle hem akranlarıyla kurdukları ilişkilerde kendini korumak için ses çıkarmanın, kendini savunmanın kötü ve yanlış olduğunu düşündürebilir. Bu da tehdit ve tehlikelere karşı savunmasız kalmalarına neden olur.

Çocuklarla şiddet, şiddet türleri ve şiddetsiz iletişim yolları üzerine konuşmak elbette çok önemlidir. Ancak bunun yanı sıra; rahatsız oldukları, iyi hissetmedikleri, tehlike altında kaldıkları durumlarda -karşılarındaki kişi bir yetişkin olsa bile- “özkoruma ve özsavunma hakkı”na sahip olduklarını da anlatmak gerekir. Çocuklar; bir başkası üzerinde güç uygulamak üzere gerçekleştirilen şiddet davranışları ile kendini koruma ve savunma arasındaki farkı öğrenmelidir. Özkoruma ve özsavunma dendiğinde akla sadece fiziksel olan gelmemelidir. Sınırlarını tanımlayıp ifade etmek, sınır ihlallerini bakışla, beden diliyle ya da sözle durdurmak, kararlı bir şekilde “hayır” demek, zarar veren ilişkileri kesmek, bazı durumlarda bağırmak gibi davranışlar da kendini korumanın ve savunmanın içindedir.

Yetişkinler olarak çocuklara anlattıklarımızla günlük yaşamdaki tutum ve davranışlarımız çoğu zaman çelişir; bu da çocukların kafasını karıştırır. Örneğin; “çocuk olarak hakların var” bilgisini paylaşıp bu hakları korumamak, hatta ihlal etmek bir çelişkidir. Benzer şekilde, onlara sadece özkoruma ve özsavunma hakkına sahip olduklarını anlatmak yetmez. Bu hakkı kullanan çocuk ya da ergen karşısında yetişkinin nasıl bir tutum sergileyeceği de önemlidir. Böyle bir durumda çocuğa tepki göstermek; (bir bakış, mimik, söz ya da davranışla) ona yaptığının yanlış olduğunu hissettirmek, düşündürmek kafa karıştırıcı ve zarar vericidir. Bu konuyu bir örnek üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Cinsel eğitim çalışmaları yürüttüğüm okullardan birinde, sınıf öğretmenleri 4. sınıflarla bedensel sınırlar, sınırlarını koruyabilme, hayır deme hakkı gibi konularla ilgili çalışmalar yapıyorlardı. Oldukça önemli bulduğum bu koruyucu-önleyici çalışmalar sürerken, iki çocuk ve sınıf öğretmeni arasında geçen bir konuşmaya şahit olmuştum.

Öğretmenin yanına gelen çocuklardan biri oldukça öfkeli görünüyordu. Yanındaki çocuğu işaret ederek, “bana sürekli isim takıyor, kaç kez istemiyorum, rahatsız oluyorum, yapma, yapamazsın, ben sana yapsam hoşuna gider mi dedim ama devam ediyor, hatta yeni yeni isimler takmaya başladı” diyerek gergin bir şekilde olayı anlatmaya başladı. Tam bu sırada diğer çocuk araya girerek “öğretmenim az önce bana kes sesini artık, sus diye çok kötü bağırdı” dedi. Öğretmen ilk olarak rahatsızlığını ifade eden çocuğa dönerek “arkadaşına bağırman kesinlikle kabul edilemez, özür dilemen gerekiyor” dedi. Ona özür dilettikten sonra diğer çocuğa dönerek “sen de isim taktığın için özür dilemelisin” dedi ve çocukları barıştırıp konuyu “tatlıya bağladı”.

Bu olay; hem çocuğun özsavunma hakkını kullanma biçimine, hem de bu hakkı kullanan çocuk karşısında yetişkinin kafa karıştırıcı tutumuna iyi bir örnek. Çocuk, bir süredir yaşamakta olduğu sınır ihlalini -tam da öğretmeninin derslerde ona öğrettiği gibi- kararlı bir şekilde hayır diyerek durdurmaya çalışıyor, ihlali durduramadığı noktada sesini yükselterek özsavunma hakkını kullanıyor, sonrasında da yine derslerde öğretildiği şekilde “güvendiği bir yetişkinden” konuyla ilgili destek istiyor. Konuyu dinleyen öğretmenin ilk olarak sınırları ihlal edilen çocuğa yönelerek “bağırman kesinlikle kabul edilemez” demesi, yani bu tepkiyi bir şiddet davranışı olarak ele alması her iki çocuğun da şiddet ile özsavunma arasındaki farkı anlamlandırmalarını zorlaştıracaktır. Öğretmenin yapması gereken; öncelikle arkadaşının “hayır”larını dikkate almayan, rahatsız edici davranışı durdurmayan, sınır ihlal etmeye devam eden çocuğa bu davranışlarının “kabul edilemez olduğunu” söylemek; bazı durumlarda bağırmanın, ses yükseltmenin şiddet değil, kendini ve sınırlarını koruma davranışı olabileceğini açıklamaktır. Bu tür bir yaklaşım her iki çocuğu da hem sınırlara saygı duyma, hem de kendini koruma anlamında güçlendirecektir.

Diğer tüm canlılar gibi insan da yaşamda mücadele etme, kendini ve sınırlarını koruma gibi doğal yetilere sahiptir. Yetişkinlerin sorumluluğu; çocuklardan ve ergenlerden koşulsuz uysallık ve itaat bekleyerek özkoruma ve özsavunmaya hizmet eden yetilerini köreltmek değil, bu yetilerin varlığını sürdürmesine yardımcı olmaktır.

 

* Bu yazı; Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği bülteni ‘Şifalı Bilgiler’in Aralık 2017 sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Tutkunun Yazarı: Ayşe Kulin

0

İlham Veren Topuklar’ın ilk yazısını, bu bölümü hayata geçirmemizde bize destek olan Kale Grubu’nun 60. yılı sebebiyle, geçtiğimiz aylarda Türkiye’de iz bırakan bir sergiyle andığı Cumhuriyet döneminin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral’a ayırmıştık.

Füreya’nın adının günümüz insanına, en çok da genç kadınlara duyurulmasında büyük rol oynayan çağdaş Türk edebiyatının en değerli kalemlerinden Ayşe Kulin, o zamandan beri bu bölümde konuk etmek istediğimiz bir isimdi…

Kulin’le bir araya gelmek için harekete geçtiğimizde kendi evinde, kendi elinden kahve içeceğimiz aklımıza bile gelmemişti. Ne mutlu bize ki kendisiyle sıcacık bir sohbet imkanı yakaladık. Sohbetimizin samimiyetini buraya taşımamıza yardımcı olan sevgili Ferhan Saral’a fotoğraflar için çok teşekkür ederiz.

Ayşe Hanım, kitaplarınıza konuk ettiğiniz kadınların sıradışı hikâyeleri var kuşkusuz, ancak sizin kendi hayat hikayeniz başlı başına ilham veriyor aslında… O dönemde zor sayılabilecek olaylar yaşadınız, genç yaşta evlenip boşandınız ve fakat hiç üretmekten vazgeçmediniz. Biraz kendi hikâyenizden bahsedebilir misiniz?
Evet, ben boşandıktan sonra üretmeye başladım. Boşanmak bana çok iyi geldi. Hiç boşanmaya niyetim yoktu aslında… İnsan boşanmak için evlenmiyor zaten, ancak bir iyilik yaptı bana eşim ve beni aldattı. Öyle olunca da hiç tereddütsüz, öğrendiğim gün “Bu evlilik bitti” dedim ve boşandım. Bunu iftiharla söylemiyorum çünkü kolay bir şey değil. Daha sabırlı, daha hoşgörülü bir kadın olabilirdim belki… Ama bu bir yapı meselesi… Benim için dürüstlük, hele ki böyle yakın bir ilişkide, çok önemliydi. Bu yüzden aldatıldığımı öğrendiğim gün evliliğim bitti. Hakikaten hakkımda çok hayırlı olmuş. Yoksa ben yine 4 çocuğunu büyüten, ufak tefek yazılar yazan, çeviriler yapan bir kadın olarak hayata devam edecektim. Üstelik çok talepkâr bir eşim vardı. O gelince evde olayım isterdi, midesine düşkündü, her akşam üç ayrı çeşit yemek isterdi sofrada, ayrıca sık seyahat etmek, gezmek isterdi, değil kendime vakit ayırabilmek, onun taleplerine zor yetişiyordum.

O dönemde, hele de iki çocukla boşanmak kolay olmasa gerek?
Değildi. Tüm ailem üzüldü, çocuklar üzüldü, boşanma herkes için üzücü bir şey. Ancak bir sene içerisinde bunların üstesinden gelindi, her zaman geliniyor. Bu süreçte benim önümde geniş bir ufuk açıldı, boşanmama sebep olandan Allah razı olsun diyorum! Hayal etmediğim ufuklara uçtum.

Yazmaya evlendikten sonra mı başladınız?
Yazmaya yazıyı söktüğüm gün başladım. İnsan kendi yeteneğiyle doğuyor, benim ki de yazma yeteneği imiş. Bir insanın elinden, marangozluk, dikiş ya da iyi yemek yapmak gelmesi gibi, müzik, resim, yazı da yetenekle ilgili. Üç edebiyat fakültesini arka arkaya bitirip, bir roman üretemeyebilirsiniz. Yazabilmek bir Allah vergisi… İlkokulda, ortaokul ve lisede okul dergilerine yazardım. Yatılı okul yıllarımda yakın arkadaş grubumla odamda toplanırdık, tefrika roman gibi her gün yazdığım bir romanım vardı, onu okurdum arkadaşlarıma. Dolayısıyla özellikle okul arkadaşlarım ve yakın çevrem benden yazar olmamı bekledi. Çok büyük bir rötarla da olsa, sonunda yazar olmayı başardım, neyse ki!

O rötara biz de değinmek istiyoruz, siz üniversiteye evlenince başlamışsınız…
Evet, evlenir evlenmez kocamla birlikte her ikimiz de yüksek tahsil için İngiltere’ye gittik. O yıllarda doğum kontrol hapı henüz yaygın kullanılmıyordu, o yıl içinde doğan ilk oğlumla üniversiteye devamı başardım ancak hemen ardından ikinci çocuk da doğduktan sonra devam edemedim. O sırada İngiltere’de yaşıyorduk ve Türkiye’deki gibi yardımcılar da, çocuklara bakacak büyükanneler de yoktu etrafımızda. Üniversiteyi bırakmak zorunda kaldım… Sonuç, elimde diploma yerine iki minik bebek ve çocuk bezleriyle yurda dönüş! Eh, en azından eli boş dönmemişim, genç anne olmanın ve on bir ay farkla doğan iki bebek büyütmenin de ayrı bir keyfi vardı.

Üniversiteyi bırakmanız yazarlık sürecinizi etkiledi mi?
İçimde hep üniversiteyi bitirememenin ukdesiyle yaşadım aslında. Ben erken evlenmiştim. Hayattan ne istediğiniz, ne beklediğiniz, nasıl bir insanla mutlu olacağınız henüz o yaşlarda bilinemiyor. Şimdi kızlara 27’den önce, erkeklere de 30’dan önce evlenmemelerini öneriyorum. Önce kendinizi tanımak zorundasınız.

Yazmaya başladıktan sonrası nasıldı?
Şan olsun diye ürettiğim birçok yazı, şiir ve öykülerim vardı ancak lisede kızlara okuyup eğlenmek için yazdığım tefrikanın dışında roman denememiştim. İlk roman denemem, ödüllerimden sonra girdiğim Remzi Kitabevi’nde ADI: AYLİN’le oldu! Bir daha da hiç durmadım. Yıllarca bir yayıncı tarafından keşfedilmeyi bekledikten sonra, nihayet bir kapıdan içeri sızınca, ara vermeden yazmak zorundaydım. Sürekli reddedilmek hoş bir duygu değildi çünkü.

Ama siz vazgeçmediniz…
Birkaç kere deneyip de olmadığında hevesiniz kırılıyor elbette. Evliyken durum buydu, “Ah canım, bir de yazar olayım demiş!” gibisinden bir yaklaşımdı. Boşanıp çalışma hayatına atılınca, ki bu sefer de 30’larımın ortasında genç bir kadındım, “Önce dosyanıza göz atayım, sonra birer kadeh şarap içerken üstüne konuşuruz” türü yaklaşımlar oldu.. Anladım ki bana şans vermeyecekler. Reklam filmleri çeken bir yönetmenin (Tunca Yönder) sahne yapımcısı olarak çalışmaya başladım ama dergi ve gazetelere de sürekli yazı yazıyordum. Bu çılgın tempoda çalışırken şansım dönmüş olmalı, ilk basılan hikayelerimle üst üste ödüller (Haldun Taner ve Sait Faik öykü ödüllerini) aldım ve böylece çok saygın bir yayınevi olan Remzi Kitabevi’ne kabul edildim. İlk romanım ADI: AYLİN’i onlar bastı ve Aylin raflara konduğu gün patladı. Bir biyografi olan kitabın neden bu kadar çok tuttuğunu bugün dahi bilmesem de, beni geniş kitlelere tanıtan kitaptır.

Belki çok sıradışı bir karakter olduğu için tutuldu bu kadar?
O dönemde uzun zamandır hep köy romanları ile sol içerikli siyasi görüş romanları yazılmıştı. Aylin ideoloji içermeyen, bir şehirli kadın, hatta dünyaya açılmış bir kadın tiplemesi olduğu için belki, değişik geldi ve çok tutuldu. Tüm kitaplarıma baktığımda, kusura bakmayın ama aralarında en beğendiğim Aylin değildir. Mesela FÜREYA çok daha iyi bir biyografidir. GİZLİ ANLARIN YOLCUSU, KANADI KIRIK KUŞLAR hatta GECE SESLERİ iyi kurguları olan kitaplardır. Bence başka birinin hayatını yazmakla sıfırdan bir şey yaratmak arasında fark var. İyi bir roman aslında sağlam bir kurgu eser olmalıdır.

Aylin ve Füreya’nın biyografisini yazan kadın olarak, ikisinde ayrı ayrı en çok etkilendiğiniz şey neydi?
Aylin’in cesaretinden etkilendim. O cesareti ben kendi hayatımda hiçbir zaman gösteremezdim. Onun cesaretine sahip olmayı da pek istemem çünkü Aylin mutluluklarını değişken ruh hali ve bu aşırı cesareti yüzünden yıktı bence. Mesela üçüncü eşi ile çok mutlu bir evliliği vardı ama aynı düzeni sürdürmekten sıkıldı. Değişiklik istediği için huzursuzdu. Kendi huzuru yakalayamamış da olsa, hastalarına çözümler getiren, etrafına ışık saçan, kısa ama hayırlı ve ilginç bir ömrü olduğunu düşünüyorum. Ben de Aylin’in yaşadığı yıllarda yaşadım ama Füreya beni içinde yaşadığı dönemlerden dolayı daha çok etkiledi.
Füreya, Osmanlı’nın çöküşüne şahit olmuş bir insan ki aynı anda diğer Avrupa imparatorlukları da çökmekteydi. Rusya, Avusturya ve Macaristan İmparatorlukları çöküyor, Kraliyetler bitiyor, yani bir devir kapanıyor, dünya değişiyor ve Füreya tam da bu tarihin ortasında duruyor. Üstelik Cumhuriyet’in kuruluşuna da çok yakından tanık olmuş. Osmanlı döneminde, bir asilzade yaşamı içerisinde, bir eli yağda bir eli baldayken, uşaklar, köşkler, faytonlar…şaşaalı bir hayat… derken 40’ından sonra çok yorucu bir çalışma hayatı, doksanlı yaşlarında ise bohem, kendi halinde hatta dar gelirli bir solcu olarak hayata veda ediş! Yaşamın tüm renklerini, inişleri ve çıkışlarını ve dramını bir ömre sığdırmış.

Aylin’le nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Aylin tıp okumaya 26’sından sonra karar vermişti. Geç başlayan ama yolunda kararlı kadınlar olarak her ikisiyle de bir yerde özdeşleşiyor olabilirim. Füreya seramiğe kırkından sonra başladı. Aylin’i yazdığımda ben de 50 yaşımı geçmiştim. Geç kalmak önemli değil, hayat uzunsa, size başarıyı tatma imkanını da verebiliyor. Yeter ki sebat edin.

Anne olduktan sonra kadınlar hem ilişkilerini, hem kendilerini; hayatlarını sorgulama dönemine geçiyorlar. Siz ise dört çocuk sahibi olduktan sonra daha çok üretmeye başlayan bir kadınsınız. Bu röportajı okuyan kadınlara, hayatta sıkışmış hisseden, katılamayan üretemeyen ama bir şey yapmak isteyen kadınlara ne önerirsiniz?
Şimdi bir kere şunu görelim; çoluk çocuk sahibi olmak üretime mani değil. Çünkü çocuklar zaten belli bir yaştan sonra elinizden çıkıyor, size kendinize ait bir zaman bırakarak okula gidiyorlar. Üretmek için sizin 24 saate de ihtiyacınız yok. Her ne yapıyorsanız, illa resim, müzik ve yazı da değil, elinizden hangi iş geliyorsa, yemek yapmaktan tutun dikiş dikmeye kadar, onu mutlaka yapmalısınız. Severek yaptığınız işin para getirmesi de gerekmiyor, yeter ki size keyif versin! Ama bir de para kazandırabiliyorsa, kadınlar bu sayede daha özgüvenli oluyorlar, çevrelerinde saygınlık kazanıyorlar. Ayrıca bir işin üstesinden gelebilmek, ruha çok iyi gelen bir şey. Yalnız tabii toplum bu imkânı kadınlara verebiliyor mu, onları yeteneklerini geliştirsinler, güçlü kişiler olsunlar diye önlerini açıyor, ellerinden tutuyor mu? İşin bir de o yönü var…Benim biyografilerini yazdığım Aylin, Füreya ve Türkan Saylan, bu üç muhteşem kadın bu bakımdan şanslıydılar çünkü eğitimin ve sanatın önemini kavramış ailelere doğmuşlardı.

Üretkenlik daima ruha iyi geliyor…
Bir şey üretmeyi kafaya koyan kadın sebat etmeli. Ben yazar olmak için 20 küsur sene bekledikten sonra, Aylin’le ünlenince elime geçen bu fırsatı iyi kullanmak, unutulmamak istedim ve hemen ardından zor bir roman olan SEVDALİNKA’yı yazmaya soyundum. SEVDALİNKA, Bosna’daki iç savaşı anlatıyordu. Çocukluğunu, gençliğini bildiğim yakınım Aylin’in hayatı kadar kolay akmadı, bu roman. Altı ay boyunca Bosna ve ayrıca o savaş üzerine kitap okumak, doküman araştırmak, bu memleketi çok iyi tanımak zorunda kaldım. İki kere de Bosna’ya gittim.

SEVDALİNKA süreci nasıl ilerledi?
Ben aslında savaşı yazmak üzere yola çıkmamıştım. Boşnak asıllıyım ya, ailemin Bosna’dan nasıl göçtüğünü araştırırken savaşın belgelerini buldum. Çok canımı yaktı o savaşta yaşananlar, Müslümanlara yapılan eziyetler… Bunları okudukça duyduğum acıyı kendi okurumla paylaşmak istedim. SEVDALİNKA o savaşa olan isyanımın çığlığıdır. Biliyor musunuz aslında her romanın yazılması için ayrı bir sebebim vardı, kimi zaman sebebi ben aradım, kimi zaman sebep geldi beni buldu. Öyle böyle, 30 kitapla bugünlere geldim. Yazarlık serüvenimi de HAYAL adlı kitabımda anlatıyorum.

Kitaplarımı yazarken de çok şey öğrendim ben. Örneğin KARDELENLER’i yazarken yurdumun doğu bölgelerine gittim birkaç sefer. Özellikle o bölgenin kadınlarının hayatına şahit olmak bana çok şey öğretti. Kadınlar Kuzey Doğu’da taş duvarlı evlerinin içine kapanmışlar, küçücük pencereleri var, soğuktan korunmak için, içeri ışık bile girmiyor ve bütün hayatları o pencereden gördükleri dünya, bir de eğer tarlaları varsa oraya gidip, çapa yapıp dönüyorlar. Güney Doğu’da ise, evler kuş yuvası gibi çer çöpten yapılmış ama hayat aynı… Çok çocuk doğuruyorlar. Bir rahimden kaç tane sağlıklı çocuk çıkar? Özürlü bir evlat geldi miydi, kumalar geliyor üzerlerine. Her ne kadar bu fikre alışık olursanız olun, erkeğinizi paylaşmak kolay değil. Evler küçücük, sesler duyuluyor. Çok acıları olan kadınlar onlar. Kendilerine ait hayatları olmayan ama acıları bol olan kadınlar.

Kardelenler projesi bu hikâyelerden ortaya çıktı, değil mi?
Kardelenler projesi bana teklif edildiğinde ilk başta “Ismarlama iş yapmam” diyerek geri çevirmiştim. Israr üzerine, bursla İstanbul’a getirilmiş 25 kız çocuğu ile görüştüm. Onları tanıdıktan sonra, onlara umut taşıyacak, yeni sponsorlar kazandırabilecek bu kitabı yazmamazlık edemezdim. Kızlar kaderlerini yenmeye, okumaya ve meslek sahibi olmaya öylesine kararlıydılar ki… onlara yardımcı olmak boynumun borcu oldu.

Kardelenler ismini siz verdiniz…
Evet. Oğlan çocuk yine iyi kötü askere gittiğinde okuma yazma öğreniyor ama kız çocuk annesinin kaderine mahkum, her şeyden mahrum büyüyor. Bu çocuklar analarının kaderini yaşamamak için, her türlü fedakarlığa razıydılar. Okulun olduğu köye gitmek için, sabah karanlığında yola düşüp akşam karanlığında dönüyorlardı karla çamurla boğuşarak… O yüzden adlarını kardelen koydum. Çünkü kardelen kışın açan, çok narin bir çiçektir. Güneşe ulaşmak için toprağı deler, karı deler. O kızlar donmayı göze alarak okula gitmekte ısrar ediyorlardı çünkü hayatları değişecekti. Kar, tipi ya da toz, çamur, ışığa yürür gibi sebatla gidiyorlardı okullarına. Kardelen adını hak ettiler onlar!

Çok umut verici hikayeler çıktı oradan!
Evet! Geçtiğimiz Nisan ayında bir edebiyat festivali için Şangay’a gittim, orada hayatımın sürprizini yaşadım. Konsoloslukta sokakta yalnız başıma dolaşmamamı önerdiler. Bana yardımcı olmak için bir genç yolladılar otelime. Ali, yüksek lisans öğrencisi çok hoş bir gençti, part-time olarak Versace’de yaratıcı bölümde çalışıyormuş. Bana etrafı gezdirirken sohbet ediyorduk, bir ara KARDELENLER’i benim yazdığımı öğrenince çok heyecanlandı. Meğer o da bir nevi Kardelen’miş! Benim KARDELENLER’i yazdığım yıl, o da TED bursundan yararlanarak okumuş. Ailesi mevsimsel pamuk işçisi olarak çalışıyormuş, ilkokul öğretmeni onu da burs sınava sokmuş. Sonuç, taa Şangay’da hem çalışıp hem yüksek lisans yapan, başarılı bir dünya insanı! Bana hikayelerini yazdığım kızların fotoğraflarını çıkarıp gösterdi, hepsi arkadaşlarıydı onun. Gördüm ki, o kızların her biri ülke için birer artı değer… öğretmen, doktor, ebe, avukat olmuşlar. Gözümden yaşlar aktı. Çocuklarımıza çağdaş eğitimi verebilirsek, gidemeyecekleri yer, açamayacakları kapı yok. Dünyanın öbür ucunda bile ben bir Kardelen buldum ya, bir kere daha ikna oldum çağdaş eğitimin hikmetine!

Muhteşem Ali ile Çin mahallesinde…A post shared by Ayşe Kulin (@benaysekulin) on

Yetmedi, Şanghay’da biriyle daha tanıştım, ismi Halil’di. O da bir Almam mimarlık şirketinde çalışıyordu. Almanya’da büyüdüğünü düşündüm elbette ama İzmir Endüstri Meslek Lisesi mezunuymuş. Nereden nereye, mütevazi ailelerden gelmiş iki pırıl pırıl Türk genci! Biz burada yırtınıyoruz ya çocuklarımızı en iyi okullarda ya da yurt dışında okutmak için, oysa sıradan okullarda da aklı ve azmi olanlar başarabiliyor, yeter ki eğitim zamanın ihtiyacını karşılayan eğitim olsun!

Peki bizim eğitim sistemimiz hakkında ne düşünüyorsunuz?
Eğitim sistemi konusunda hem çok şanslı, hem de çok şanssız bir milletiz, çünkü Allah bize önder olarak dünyaya pek ender gelen dâhilerden birini nasip etti. Bu Önder hem bizi işgalden ve parçalanmaktan kurtardı hem de beşte dördünü kaybettiğimiz toprakların üzerinde %90’ı cahil olan halkı eğitti. Önce öğretmen okullarını açtı çocukları yetiştirmek için. Sonra lise sona kadar bedava eğitimde kız, erkek, zengin yoksul ayırmaksızın tüm çocukları aynı müfredatla eğiterek eşitledi. Yetmedi, üniversiteye de el attı. 50 yıldan beri aynı derslerin okutulduğu Darülfünun’u değiştirip; sorgulayan, yeni fikirler, buluşlar üreten İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürdü. Atatürk ayrıca Hitler zamanında kürsülerden kovulan Alman profesörleri ülkesine davet ederek bilimde bir Rönesans yarattı. Ne mutlu bize ki, Ata’mızın sayesinde Ali’leri, Halil’leri ve kızlarımızı hem kendi ülkemizin hayrına hem de dünya insanları olarak yetiştirebiliyoruz. Ama hepimiz Ata’mızın kıymetini biliyor muyuz? Ne yazık ki hayır!

Çağ demişken, dijital çağla aranız nasıl? İnternette en aktif görünen yazarlardan birisiniz.
Bana hiç sormayın, pek beceremiyorum! Yasemin (Yenisey) bana yardımcı oluyor sağ olsun.

Peki ülkede son yıllarda yükselen toplumsal cinsiyet konulu çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yapılan çalışmalar umut verici ancak karşı akım da çok kuvvetli geliyor. Keşke karşı akım da Peygamberimizin hayatını örnek alabilseydi. Peygamberimizin ilk eşi Hatice Anamız bir tüccardı, demek ki bir iş kadınıydı. Diğer eşi Zeynep, yemeni yani ayakkabı üretirdi. En genç karısı Ayşe Anamız, deve üstünde iki savaş yönetti. Peygamber eşlerinin hayatları böyleyken, şimdiki Müslümanlar kadınları neden eve kapatıp sosyal hayatın dışında tutarlar, anlamakta zorlanıyorum.

Kadınların kendilerine bakışı nasıl Türkiye’de sizce?
Biz uzun yıllardır kadınımızı ve hatta Anadolu’daki insanımızı eğitimsiz bıraktık. Nasıl ki siyah beyaza galebe çalar, cehalet de son yıllarda aydınlığa galebe çalmaya başladı. Hurafelerin esiri olacağımıza, en azından eğitim alanındaki ters gelişmeyi takip etmeli, mücadelesini vermeliydik. Kadınları çok yalnız bıraktığımızı düşünüyorum. Dilerim son yıllarda yaşananlar, bize bir uyarı olsun! Derin uykumuzdan uyanıp, silkinmenin, harekete geçmenin, bu coğrafyadaki her kadını hak ettiği yere ve güce taşımanın zamanı çoktan geldi.

Artık bilgi çağındayız neyse ki, bilgiye ulaşmak daha kolay…
Biz bir ara dönemden geçiyoruz. Bilgiye ulaşmak isteyen, iyi kötü okuma yazması olduğu sürece kendine bir haksızlık yapılmakta olduğunu eninde sonunda fark edecektir. Herkesin elinde bir telefon olduğuna göre, bilgiye ve doğruya ulaşmak eskiye göre şimdi daha kolay..

Bu seneki Dijital Topuklar’da konumuz ‘tutku’ olacak. Sizin için tutku ne demek?
Tutku size sözünü ettiğim Ali’nin, Halil’in hikayesidir. Kardelen kızların yaşadığıdır, tutku! Her insanda var o tutku ama ortam elvermeyince ortaya çıkaramıyor. Şimdi dijital çağda, geride bırakılmak istenen kızlar, kadınlar da yakında bir gün neden pek çok şeyden mahrum bırakıldıklarını sorgulamaya başlayacaklar. Hayata karşı besledikleri tutku sayesinde silkinip, ışığa yürümeyi deneyecekler.

Ayşe Kulin’e bize vakit ayırdığı için ne kadar teşekkür etsek az… Bilgeliği ve tutkusuyla tüm kadınlara ışık olmaya devam etmesi dileğiyle…

Fotoğraflar: Ferhan Saral

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

 

Sosyal Medyada Etki Liderlerinin Gücü

0

Jelle Fastenau’nun Mart 2018’de kaleme aldığı bu yazı ilk kez, blog.crobox.com sitesinde yayınlanmıştır.

 

Geçtiğimiz sene vizyona giren düşük bütçeli “Ingrid Goes West” filminde, Ingrid ismindeki bir genç kadın, Instagram ünlüsü Taylor’ı takıntı haline getirdiğini izlemiştik.

Hikayede Ingrid, Taylor’ın mükemmel görünen hayatına aşık olur ve onun her hareketini taklit etmeye başlar. Taylor en sevdiği restoranda kahvaltısının fotoğrafını paylaşsa, Ingrid aynı gün orada öğle yemeği yer. Taylor en sevdiğin kitaptan bir pasaj paylaşsa, Ingrid hemen kitabı sipariş eder.

Olaylar filmde sinematik amaçlarla biraz abartılmış olsa da, aslında, gerçeğe sandığınızdan çok daha yakınlar.

Influencer olarak tanımladığımız (etki liderleri olarak Türkçeleştirebildiğimiz) sosyal medya ikonları aracılığıyla ürün tanıtımı yapmak, subliminal pazarlamanın bir formu olarak sınıflandırılabilir. Yıllardır bizler farkında dahi olmasak da markalar ve reklamcılar, tüketicinin düşüncelerini, davranışlarını ve tavırlarını şekillendirmek için sürekli bir arayış içerisindeler.

Peki kim bu etki liderleri ve online reklamcılığın bu gizli formu neden bu kadar yaygınlaşıyor? Ve daha da önemlisi, bütün bunlar psikolojik olarak nasıl okunabilir?

Kim yapıyor?
Etki liderlerinin neden popülerleştiğini anlamak için yakın zamanda yapılan bir araştırmada yer alan şu çarpıcı rakamlara göz atalım:

  • 2017’de “ünlüler/etki liderleri üzerinden pazarlama” kelimelerini içeren Google aramaları %325 artış gösterdi. Bu sayede yılın en hızlı artan arama trendi oldu.
  • Bu trend gelecekte de artacak gibi duruyor, kabaca pazarlama departmanlarının üçte ikisi bu alandaki bütçelerini artırmayı düşünüyor. Pazarlamacıların çok yüzlü kampanyalar için 25.000 ila 50.000 dolar arasında bir yatırım yapması bekleniyor.
  • Sosyal medyada etki liderleri için yapılan her 1 dolarlık harcama, ortalama 7.65 dolarlık bir medya değeri kazanımı sağlıyor.
  • Bu anlamda en büyük platformun Instagram olduğu söylenebilir. Geçen yıl 12.9 Milyon marka destekli paylaşım yapıldı. Ve bu rakamın 2018’te katlanacağı tahmin ediliyor, dolayısıyla 1.7 milyar dolar değerinde bir pazara ulaşılmış olacak.

Doğal olarak markalar da, sosyal medya ünlüleri ile anlaşabilmek için sıraya giriyorlar. Bu yüksek talep kendi endüstrisini oluşturdu ve orta büyüklükteki ajanslar her yanda firmalarla, arzuladıkları ünlüler arasında bağ kurmaya başladılar.

Rakamlar birçok şeyi söylüyor elbette fakat yine de, etki liderleri ile ilgili ana soru gizemini koruyor: Gerçekte kim bu insanlar?

Temelde sizin gibi, benim gibi sıradan insanlar. Tutkuları olan ve bunu tüm dünyayla paylaşmaktan çekinmeyen insanlar. Bu tutkuları aşçılık da olabiliyor, moda, komedi de, oyun da. Seçenekler sonsuz. Sosyal medyada tutkuları paylaşarak, ciddi anlamda şöhret kazananlar oldu. Paylaşımları, videoları, fotoğrafları ve tweetleri sayesinde, izleyicilerin düşüncelerini etkileme ve şekillendirme şansı yakaladılar.

Sosyal medyada aktif biçimde takip edilen etki liderleri yoluyla tanıtım ve pazarlama metodunun arkasındaki fikir, bir avuç ünlü aracılığıyla mesajı sayılamayacak kadar çok kişiye ulaştırmak. Hızlı ve etkin bir yaklaşımla geniş kitlelere ulaşma imkanı yaratmak.

Bu durumun sosyal medya ünlülerini firmalar için ideal pazarlama aracına dönüştürdüğünü hayal etmek zor değil. Zaten yüksek sayılarda takipçisi olan ünlüler aracılığıyla, onları gerçekten dinleyecek olan insanlara ulaşabilen mesajlar… Karşılık olarak da etki liderleri bu kampanyalara katıldıkları için ya ödeme alıyorlar ya da ücretsiz tanıtım ürünleri ediniyorlar.

**

Neden etki liderleri bu kadar etkili?
Şimdiye dek etki liderlerini ve online pazarlamanın yükselen yıldızı haline nasıl geldiklerini açıkladık. Yine de neden özellikle ‘onları’ seçtiğimizi sorgulayabilirsiniz: Hangi sebep onları online pazarlama için bu denli çekici kılıyor? Düşüncelerini bu kadar önemli hale getiren sebep ne?

Tüketici davranışlarının bilişsel önyargı ile oluştuğu artık biliniyor. Tüketicinin etki liderlerinden etkilenmesi de bir istisna değil elbette. Aradığımız bütün cevapları psikoloji biliminde bulabiliriz:

1. İnandırıcılık ve Sosyal İkna
Araştırmalar inandırıcılığı sağlayan faktörlerin güvenilirlik, uzmanlık, çekicilik ve benzerlik olduğunu söylüyor.

French ve Raven’in (1960) güç bazları şablonuna göre, algılanan gücün anahtarlarından biri uzmanlıkta. Özel bir konuya yönelen bir blogger, aşçılığa diyelim, belirli bir yemek markasına gelince elbette çok daha güçlü olacaktır. (Teknoloji ya da spor markasında kıyasla…)

Bu otoriter pozisyon birkaç durum ile daha da güçlenecektir: Yüksek sayıda takipçi, paylaşım ve beğeni. Dolayısıyla toplumun ikna olması kolaylaşmış olacak. Sosyal medya ünlüsüne, toplumun verdiği değer, herhangi bir bireyi de etkileyecektir. Eğer çoğunluk bir şeyi yapıyorsa, bunun doğru bir şey olduğunu düşünürüz!

2. Çekicilik
Ve tabii ki çekici olmanın etkisi… Bu pazarlamacıların çok uzun zamandır kullandığı bir strateji: Eminim hepiniz yakışıklı bir Hollywood aktörü tarafından önerilen birkaç lüks ürünü hatırlarsınız!

İnsanlar çekimsel önyargıya yatkın olduklarından, hepimiz farkında dahi olmadan çekici ya da karizmatik insanlara başka özellikler de ekliyoruz; sadece yakışıklı ya da güzel oldukları için! İleri taşıyacak olursak, bu marka ve kişi arasında olumlu bir bağ kurulmasına sebep olabilir. Bu düşünceler izleyicinin bilinçaltını etkiliyor ve ürün seçme anında birine öncelik tanımasında sebep oluyor.

3. Bağ kurabilme ve milenyaller
Etki liderlerini diğerlerinden ayıran en temel özellikleri, izleyenlerin onlarla kolayca bağ kurabiliyor olması. Yüksek sayıda takipçilerine ve popülerliklerine rağmen, sosyal medya ünlüleri normal ve mütevazi insanlar olarak görülüyorlar.

Günlük hayatla ilgili paylaşım yapıp takipçileriyle sürekli bağlantıda kalıyorlar, çünkü direkt olarak takipçileriyle iletişim kuruyorlar. Artı olarak, genellikle hedef kitleleriyle, aynı yaş grubunu, demografiyi, ilgi alanlarını ve davranışları paylaşıyorlar.

Bu, sosyal kimlik teorisi ile açıklanabilen bir durum. Psikolojinin insanların kendilerini benzer bireylerle nasıl aynı toplulukta gördüklerini ve kişisel kimliklerini sözü geçen topluluğa üyelikle açıkladıklarını ifade eden ‘sosyal kimlik teorisi’, doğal olarak aynı topluluğu paylaşan insanların fikirlerinin de farklı toplulukları paylaşan insanlarınkinden çok daha önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Daha da önemlisi, sosyal medya ünlülerinin çoğu milenyum jenerasyonundan ve genç kesimden. Bu kesim, pazarlamacılar için ulaşılması daha güç bir grup. Yetişkinleşmenin etkisiyle, kendi kimliğini bulmaya daha ciddi değer veren bir grup.

Böylece gençler davranışlarını şekillendirirken, kendi rol modellerini örnek alıyorlar. Bağ kurabildikleri ve özdeşleşebildikleri bir rol modelin varlığı, davranışlarını taklit etmelerini oldukça kolaylaştırıyor.

 

İpuçları ve tuzaklar

Her ne kadar, teoride tümünü açıkladık gibi görünse de, insanların aptal olmadığını akılda tutmakta fayda var. Genellikle, kandırıldığımızda ya da bize ulaşan mesaj samimi olmadığında kolaylıkla anlarız. Ayrıca, birinin ünlü olması her zaman etkili olacağı anlamına da gelmiyor!

Bunları aklımızda tutarak, sosyal medya ünlüleri aracılığıyla markanızı tanıtırken dikkat etmeniz gereken birkaç ipucu ve potensiyel tuzaklara dikkat çekelim:

1. Özgün olun
TARES testini duydunuz mu? 5 prensipten oluşan bu ikna edici iletişim kılavuzunda A harfi, özgün olmayı (authenticity) temsil ediyor. Özgünlük, temelde ünlüler aracılığıyla yapılacak kampanyaların en önemli kriteri.

Ünlü ile markanızın değeri uyuşuyor mu? Ünlü ürününüzü günlük hayatında kullanır mı? Gerçekten inandığı bir şey mi? Kendi ailesine, arkadaşlarına önerir mi? Doğru ünlüyü seçmek için harcanacak zaman, ileteceğiniz mesajın çok daha inanılır olmasını sağlar.

2. Şeffaf olun
Kendimizi kandırmayalım, ünlüler aracılığıyla yapılan reklamlar hep biraz sinsice olmuştur. Böyle düşündüğü için halkı suçlayamazsınız. Yapılanların reklam olduğunu açıklamadan, ünlüleri kullanarak ürünleri tanıtmak, aldatmanın sınırında bir hareket.

Reklamı gizlemeye çalışmak, toplumu yanlış bilgilendirmek olur ve bu da markanıza ciddi zararlar verebilir. Bu konuda çekingen davranmaktansa bütün kartları açık oynamak çok daha iyi bir yol. Tüm ilişkiler gibi, marka ve tüketici arasındaki ilişki de güvene dayalı olmalıdır.

Güven kazanmak için şeffaf olmak anahtar nokta. Forbes’ta henüz yayınlanan bir makalede, “milenyum insanı markalarda şeffaflık istiyor ve şeffaf markalara daha sadık kalıyor” mesajı yayınlandı. Genç insanlar bu pazarlama aracının varlığından haberdarlar. Reklamlı içeriğin önüne #ad ya da #sponsored yazmak, toplumun aldatılma düşüncesinden sıyrılmasını sağlayacak ve markaya karşı doğabilecek yabancılaşma hissini ortadan kaldıracaktır.

3. Etki lideri pazarlamasını bilin
Etki liderleri, ulaşılması zor gruplara ulaşmak ve marka bilinirliğini hızlıca artırmak için mükemmel bir araç olarak kullanılabilir. Fakat bu her seferinde de işe yarayan bir sihirli dokunuş değildir!

Örnek olarak, sosyal medya tanıtımlarında, kullanıcının pasif kalma tehlikesi her zaman vardır. Online olarak gerçekten etkin olmak istiyorsanız, diğerlerinin de mesajınızı paylaşmasını sağlamalısınız. Çoğu kullanıcı gezinmeye, beğenmeye ve içeriği tüketmeye yatkın olsa da kullanıcıyı sizin içeriğinizle iletişime sokmak her zaman kolay olmaz.

Bir başka deyişle, eğer viral olacak bir iş yapma hevesiyle yeni ürününüzün reklamını yapıyorsanız, farklı metodları denemeniz daha iyi olabilir. Kendinizi sadece anlaştığınız ünlünün takipçi sayısı ve beğeni sayısyla sınırlamayın.

Etkili bir kampanya için, niceliği değil niteliği seçin. Bir ünlü diğerinden çok daha fazla takipçiye sahip olabilir, görece az takipçisi olan biri sizin hedef kitlenize daha kolay ulaşmanızı da sağlayabilir.

Özetle:

Bir sonraki kampanyanızın başarılı olması için aklınızda tutmanız gereken birkaç nokta:

  • Sosyal medya ünlülerini kampanyanız için bir pazarlama taktiği olarak kullanmak, daha geniş kitlelere ulaşmak ve marka bilinirliğini artırmak için etkili ve popüler bir yöntemdir.
  • İnandırıcılık, çekicilik ve benzerlik; seçeceğiniz ünlüde olması gereken anahtar noktalar. Tümü sosyal ikna, çekimsel önyargı ve sosyal kimlik teorisi gibi psikolojik kavramlarla açıklanabilir olgular olduğundan, başta dikkat etmeniz gereken belli özellikler var.
  • Sosyal medya ünlüleri özellikle milenyum insanına seslenmek için idealdir!
  • Zaman ayırın ve sizin hedef kitlenize uyan, mesajınızı özgünce iletecek, markanızla uyumlu, doğru ünlüyü seçmeye özen gösterin ve bu konuda şeffaf olun.

 

Jelle Fastenau