Ana Sayfa Blog Sayfa 47

Ne işimiz var burada?

0

Neden bu çevrim içi dünyadayız? Sordunuz mu kendinize? Eski arkadaşları bulmak için mi? Yeni arkadaşlıklar kurmak için mi? Bir arkadaşa bakıp çıkmak için mi? Yeni bağlantılarla çevrenizi genişletmek için mi? Esinlenmek? Hedef belirlemek? Merak ettiğiniz için mi? Sıkıldığınız için mi? Öfkenizi kusmak? Mola vermek? Öğrenmek için mi? Ben de varım demek? Sesinizi duyurmak için mi? Birinin sesini bastırmak için mi? Kim olduğunuza dair bir algı oluşturmak? Kurum, topluluk ya da birey olarak ne işimiz var burada?

Bugün milyonlarca insanın bağlandığı bu “dünya” yeni sosyal biçimler geliştirirken eski sosyal biçimlerin de yerini alıyor. Çevrim içi sosyal etkileşim kendi dinamikleri ile gelişerek bireyleri ve kurumları dönüştürüyor. Sosyal medya artık bebekliğini ve ilk çocukluğunu geride bırakmış bir ergen. Her ergen ebeveynine meydan okur ve sosyal medya da benzer şekilde mevcut olan etkileşim biçimlerine meydan okuyor. Kendine özgü bir biçim olma yolunda sınırlarımızı ve sinirlerimizi zorluyor.

Topluluk ve kültür kavramları yüz yüze etkileşim bağlamında yüzyıllardır tartışılmakta. Bıkmadan, usanmadan insanın sosyal bir varlık oluşu masaya yatırılıyor, kesilip biçilip inceleniyor. Bitmiyor mevzu. Çünkü sosyallik değişiyor, dönüşüyor ve düşünürler izne çıkamıyor. Geleneksel olarak sosyologlar ve antropologlar, topluluk ve kültür kavramlarıyla mücadele veriyor. Mücadele veriyor diyorum, çünkü bunlar öyle kavramlar ki, her tanım suya yazılan yazılar gibi (hadi tamam su kıyısında kuma yazılan yazılar diyelim).

İnsanlık tarihinde her teknik ve teknolojik gelişme bize topluluğumuzun sınırlarının dışına çıkma, uzakta olanla buluşma ve tanışma şansı verdi. Tekerlekten bilgisayara bütün gelişmeler kocaman bir aile olarak yaşamamız için gereken her türlü olanağı sağladı. Evet, insanlık paylaşmaya dair bu olanakları çok da iyi değerlendirmedi. Hem de hep o topluluk ve kültür kavramlarının sınır saplantısı yüzünden. Bizi ötekinden ayırana verdiğimiz değer insanlık tarihinde kavganın ve sömürünün eksik olmamasına neden oldu.

Çok da uzak olmayan bir geçmişte topluluk ve kültürün belirli bir coğrafi/fiziksel yer/çevre ile ilişkilendirilemeyeceği konusunda anlaşmaya varıldı. Bugün artık topluluk ya da kültür dediğimizde fiziksel sınırları olan bir yerleşimde yaşayan insanlardan bahsetmediğimiz kesin. Köyümüzde, mahallemizde, bölgemizde, şehrimizde ya da ülkemizde karışık topluluklar ve kültürler olarak yaşıyoruz çünkü. Soyut sınırlar ise varlığını sürdürüyor. Hatta çeşitlenerek artıyor. Bugün artık dini, etnik, vb. kimliklerimiz ötesinde, her tercihimiz bizi bir topluluğa dahil ederken bir diğerinden ayırıyor. İşte bu yüzden kültür akışkan bir süreç olarak tanımlanıyor. (Netnography Redefined, Robert V. Kozinets, Sage 2015)

Sosyal medya bu akışkan süreçleri görünür kılıyor. İnsan sosyalliğinin en son noktası olarak bizi her an birbirimizle buluşturan bu teknolojik meydanı ne için kullandığımız işte o zaman önem kazanıyor. Ne işimiz var burada? Ortak noktalarımıza ve sorunlarımıza odaklanmak için mi? Yoksa soyut sınırları tekrar tekrar vurgulamak için mi? Farklılığın zenginliğinden beslenmek için mi yoksa ötekiyle savaş meydanı olduğu için mi?

Size meydan okuyan ergen bir çocuğunuz varsa geleneksel olana körü körüne tutunmak yerine, yeni olandan da bir şeyler öğrenme yolunu seçebilirsiniz. Sizi değiştirmesine izin verebilirsiniz. Sosyal medyanın bizi her an her yerde görünür kılma ve birbirimizle buluşturabilme gücünün meydan okuyan tarzıyla şu ötekileştirme konusunu tekrar düşünebiliriz örneğin. Şu soyut sınırların ve akışkan kültürlerin görünürlüğünün bir farkındalık yaratması için de biraz esneyebiliriz bence.

Tek bir kimliğimiz yok. Tek ve türdeş bir topluluğun üyesi falan da değiliz. Şimdi elimizdeki tüm zorbalıkları yavaşça yere bırakalım. İnsan olmaya dair ortak nelerimiz var oturup yazışalım…

Regli -daha da çok- konuşalım!

0

Ya orta 1, ya orta 2’deydim, Anadolu Lisesi’ndeki fen derslerinden birine sağlık memurları gelmişti. Sağlık memurları mıydı tam da hatırlamıyorum aslında ama bir şekilde sağlık sektöründen insanlardı ve ergenliğe girişte vücutta olan değişiklikleri anlattılar sınıfa. Dersin bir noktasında da sınıftaki erkekleri çıkarttılar ve kalan biz kızlara reglden bahsedip sonunda da birer ped verdiler. Bu eğitimi aldığımız sırada aramızda hali hazırda regl olmuş arkadaşlarımız da vardı olmayanlar da. Her iki grupta da genel eğilim o pedleri yana yakıla saklamak ve sınıftaki ergen erkek güruhuna alay konusu olmamaktı. O yaşta aklımız o kadarına eriyordu çünkü. Nitekim erkekler sınıfa geri döndüklerinde saklanamamış bir iki pedle çok dalga geçtiklerini hatırlıyorum. O yaşta akılları o kadarına eriyordu çünkü.

Şimdi yaşımı ortaya çıkartmak istemiyorum ama bu olay yaklaşık 20 sene kadar önce yaşandı ve bunca senede maalesef regl ile ilişkimiz bu sahneden çok da ileriye gitmedi. O günkü çocuklar koca koca kadın ve erkekler oldular ama regl olduğu sırada hala utanarak ‘Karnım ağrıyor’ diyen mi istersiniz, kısık sesle ‘Hasta oldum’ diyerek halini anlatmaya çalışan mı? Ped alırken türlü çeşitli şekillere giren mi ararsınız, tampon kelimesini duyunca gözleri büyüyerek dehşete düşen mi? Geçen gün misal marketten çıkarken öndeki adam zeytin ve deterjana sarılıp çıktı poşet almamak için, çanta da getirmemiş yanında, öyle gitti. Benim de aldıklarım çantaya sığmadı, bir şişe şalgama sarıldım. Kasadaki kız dedi ki ‘Çanta getirmişsiniz iyi, insanlar getirmiyor, geçen bir bayan ped aldı öylece de çıktı.’ Şimdi öndeki adamın zeytinleri ve benim elimdeki şişe normal de ped mi anormal? Bunu yadırgayanın başka bir kadın olması konusuna ise girmek bile istemiyorum.

Bunun böyle olmasına elbette hiç ama hiç gerek yok aslında. Yani bunun böyle olmasına gerek olmadığını anlatmak için bir cümle kurmak bile tuhaf geliyor 2019 senesinin bir yerinde. Regl olmanın anormal, utanç verici, ayıp, gizli ya da fısıldaşılarak bahsedilecek bir şey olmadığını bu zamanda hala söylemek zorunda kalacağımızı düşünmezdim ama öyle oldu. Kadın anatomisinin çok doğal bir parçası ve hatta insanlığın üremesinin temeli olan bir konuyu artık konuşmaktan çekinmeyelim, adını olduğu gibi söylemekten imtina etmeyelim dilerim.

Konunun bir de geçen hafta meclis gündemine kadar taşınan maliyet konusu var ki (ilgili habere Dijital Topuklar Instagram hesabından da ulaşabilirsiniz) aslında çok derin ve ‘Kaç para bir ped?’ denilip geçilemeyecek kadar önemli bir konu. Kadınların hayatlarının bir kısmı boyunca illa ki ihtiyacı olacak bir ürünü parayla almak zorunda kalması ve bir de gezegene bırakılan atık miktarı artık dünyanın her ülkesinde tartışılan bir konu ve bunu da ‘Tampon demek neden ayıp değildir? Menstrüal kap nedir, nerelerde bulunur?’ konulu ayrı bir yazıda anlatmak isterim. Hijyenik günler.

Gönüllülük ne işe yarar?

0

Çalışmak ne demek?

Beden gücünü kullanmak mı, para mı kazanmak mı?

Beden gücünü kullanırken para mı kazanmak mı?

Yoksa kafayı mı çalıştırmak?

Kafayı çalıştırırken mi para kazanmak?

Yapılan bir işi hangi nitelik çalışmak yapar?

Para kazanmak mı?

Evet, toplumun genel yargısı bu yönde: Sabah sekizde gittiğin, akşam altıya kadar bilgisayar başında veya ayakta güç harcadığın, ay sonunda da hesabına belli miktar paranın yattığı şeydir çalışmak.

Şu ana kadar sayısız muameleye maruz kaldığım ‘çalışmam’, para kazanmadığım ve 8-6 mesaim olmadığı için ‘iş’ sayılmıyor:

-Ne iş yapıyorsun?

-Benim bir ebeveyn platformum var.

-Eee?

-Orada yazılar yayınlıyorum, röportajlar yapıyorum. Aynı zamanda çocuk gelişim öğrencisiyim. İkinci üniversiteyi okuyorum. Annelik söyleşileri düzenliyorum.

-Reklam mı alıyorsun?

-Hayır almıyorum. Özellikle almıyorum. Almak istemiyorum. Güvenilir bilginin peşindeyim, ebeveynlerin güvenini istiyorum.

-Nasıl para kazanıyorsun?

-Para kazanmıyorum. Gönüllüyüm ben. Gönüllü yapıyoruz bu işi.

-O zaman bu iş değil. Ben de para kazanıyorsun sandım.

-????

**

Bu diyaloglar üç aşağı beş yukarı aynı devam ediyor. Neden saygı duymuyorlar? Takdire ihtiyacım yok, hiçbir zaman da olmadı. Ama saygıya ihtiyacım var. Yaptığım işin değer görmesine ihtiyacım var. Emeğimin saygıya ihtiyacı var.

Küçüklüğümden beri paylaşıyorum. Her şeyimi. Annemi, babamı, oyuncaklarımı, harçlığımı, telefonumu, çalışma masamı, odamı, kıyafetlerimi, ayakkabılarımı; takılarım, bilgisayarım, müzik setim, ‘walkman’im, kasetlerim, defter, kalem aklınıza gelebilecek her şeyimi paylaştım. Hem de bir tek kişiyle. Ablamla. Demek ki biz paylaşmak için dünyaya gelmişiz. Bizim görevimiz bu. Ne yapıp ne edip bu içgüdüyü bir sosyal girişime çevirmemiz gerekiyordu.

Dernek kuracak, yönetecek zaman ve güç yok. Ayrı şehirlerde yaşamak bizi sadece bilgisayar ile yapabileceğimiz bir iş modeli bulmaya zorladı. Ne yapalım ne edelim derken, ablamdan geldi ilk öneri; “Bilgi, Özge” dedi. “Bilgiyi paylaşalım. Bilgi hem çok kolay ulaşılır bir şey, hem de çok zor.” Tam da böyle bir beyin fırtınasında çıktı Moi Çocuk.

Üç yıldır gönüllü olarak bu platformu yayına sokuyoruz. Gönüllü olmak demek bir gelirin olmaması, dolayısıyla da bir yatırımının olmaması demektir. Yatırım yoksa da işin büyümesi için zaman gerekiyor. Sabır gerekiyor. Aslında biz Moi Çocuk’a hiçbir zaman iş, gelir modeli gözüyle bakmadık. Çünkü bu bir iş modeli değil.

Reklam almıyoruz, almayacağız da. Reklam almak kötü değil ancak Türkiye’de etik reklam anlayışı maalesef gelişmiş bir durum değil. Bizim reklam anlayışımız çok ütopik. Süreci öğrenen markaların ise bizimle çalışmak pek işlerine gelmiyor.

Binlerce takipçisi olan bloggerları takip edenler, aldığını alan, giydiğini giyen, sosyal mesaj içeren paylaşımların bile altına ayakkabınızı nereden aldınız diyenler olduğu sürece reklam eşit değildir Moi Çocuk. (Zaten sosyal içerikli mesaja bütün bedenini çekip koyanı da anlamam ya neyse konumuz o değil.)

İtirazım da yok. Bu konuyu kaleme almamın sebebi, gönüllü olmanın önemini anlatmak. Mustafa Kemal Atatürk gibi bir kurucu sayesinde benim kadın olarak haklarım var. Ablamla, çocuklarımıza kendimiz bakmaya karar verdikten sonra evden yapabileceğimiz, tatmini yüksek bir şeyler olmalıydı.

Röportaj nedir bilmeden kendimi profesörlerin önünde röportaj yaparken buldum. Deşifre nedir bilmeden, kendimi röportajların deşifresini yaparken buldum. Neden?

Okunsun diye. Ailelerin işleri zaten zor. Bu ülkede çocuk yetiştirmek zaten zor. İnternette doğru bilgiye ulaşmak hatta kaynağı belli bilgiye bile ulaşmak bu kadar zorken. Anne babaların işlerini kolaylaştırmak hepimizin görevi.

Size söylemek istediğim çok önemli bir konu var: Lütfen çocuklarınızı gönüllü olmaları için teşvik edin. Dünyayı gönüllülerin gönlü kurtaracak. Kazandığı parayla, kazandığımız parayla değer görmeyi bekledikçe, sadece para için yaşıyor olmaya devam edeceğiz. Evet, para lazım, evet gerekli ama amaç olmamalı. Çocuklara parayı harcarken değil, kazanırken öğretmeliyiz. Kazandığımızı da paylaşarak. Para kazanmalarına belki çok uzun bir zaman var. Ama zaman çok çabuk geçiyor ve bunu paylaşma olgunluğuna erişmeleri bu yaşlarda ektiğimiz tohumlarla mümkün.

Peki bu tohumlar nasıl ekilir?

1- Öncelikle biz anne-baba olarak gönüllü işlerde görevler alacağız ve bunu onlarla paylaşacağız, mümkünse onu da yaşı ve becerilerine uygun bir şekilde bir parçası haline getireceğiz.

2- Çocuklarınızı yaşadıkları ülkede, şehirde, mahallede kendisinin sahip olduğu imkanlara sahip olmayan çocukların varlığı konusunda bilgilendirin. Yaşı uygunsa gidip beraber o mahalleleri ziyaret edebilirsiniz. Toplu taşıma araçlarını kullanın. Farklı sosyo-kültürden insanları görmesine imkan sağlayın.

3- Kendisinin sahip olduğu imkanlara sahip olmayan çocuklar için oynamadığı, sağlam, kullanılabilir haldeki oyuncaklarını, başka çocuklar için paketlemesini ve göndermesini teklif edin. Yapabiliyorsanız kargoya bile birlikte verin.

4- Yine kullanılabilir haldeki oynamadığı oyuncaklar, kitaplar ve giymediği küçülen giysilerini satabilecekleri küçük bir mahalle kermesi düzenleyebilirsiniz. Elde edilecek geliri de bir derneğe bağışlayabilirsiniz. Bu durumu önceden kesinlikle çocuklarınızla konuşun, elde edilecek gelirin nereye gideceğini açık bir şekilde anlatın. Bunu 8-9 yaşından sonra yaparsanız daha çok keyif alırsınız.

5- Sevdiği bir şeyi yapması konusunda onları teşvik edin. Bir iş, bir meslek onu mutlu ederse hayat çok daha kolay ve keyifli olur. Nelere yeteneği olduğunu anlayabilmek ve onu yönlendirebilmek için, onunla bol bol vakit geçirin. Yetenek, ilgi ve başarı sonucu ortaya çıkan meslek o kişi için doğru meslektir. Tatmin eden bir meslek ömür boyu mutluluktur.

Bütün bu anlattıklarım sizi düşündürsün, harekete geçirsin…

Gönüllü olduğunuz veya yaptığınıza gönlünüzü koyduğunuz günler dilerim…

Her zaman başka bir yolu vardır

0

“Her zaman başka bir yolu vardır…”

Bunu birkaç sene önce biraz kendimi dinleyeyim, kendime geleyim diye Olimpos’a gittiğimde, verdiği yaşam mücadelesi karşısında daha hakkında hiçbir şey bilmiyorken uzaktan algı ağıma takılıp oluşumuna hayran kaldığım bir kadın söylemişti. Kadın yanımızdan yürüyüp geçerken ben gözümü ayırmadan onu izleyip bir yandan neler yaşamış olabileceği ile ilgili tahminler yarıştırıyordum kafamda. Hani bir film izlemeye başlarsın da bir sahnesinde hah film şimdi başlıyor dersin ya, aynı öyle bir andı benim için. O an, ben ve kadın dışındaki her şey donmuştu sanki.

Yıllardır yalnız gezerim, bu da eşsiz bir gözlem olanağı sundu bana; ya da başka seçeneği olmuyor zaten insanın, izliyorsun hep etrafında olup biteni. Böyle zamanlarda benimle olan tek şey kafamda flört ettiğim ve bir türlü susmaya razı edemediğim iç sesim oldu hep, hala susmuş değil  ama artık ciddi düşünüyoruz.

İstersek eğer hayatta mucizeleri en hızlı ulaşım aracıyla evinden aldırıp ayağımıza kadar getirebileceğimize inanıyorum. Tam olarak bu olmasa da benim için  mucize niteliği taşıyacak birkaç durumun küçük bir kahramanıyım. Hayat da görmeyi başarabilirsen eğer küçük mucizelerle dolu. Örneğin neyi kafamda evirip çevirsem, ufak bir işaret beklesem anında üç boyutlu bir cevap beliriveriyor gözümün önüne. Girişte bahsettiğim kadını görmem de aynı böyle oldu benim için. Ben güneşe hedef bir şekilde otururcasına bir gözümü kapatmış diğeriyle kişisel meselelerimi bir tıkla büyütürken, o kadın, tek başına , bir gözünü doğal yaşama uyum konusunda birçok yetişkine taş çıkaran çocuğunun üzerinde bırakıyor, diğer gözünün yetişebildikleriyle çocuğuna bakabilmek için gerçekten ciddi bir fiziksel güç gerektiren bir çabayla çalışabiliyordu.

Kadını ilk gördüğüm anda bende bıraktığı etkiyi betimlemekten asla sıkılmam. Neden? Çünkü kadın yaşadıklarını resmen vücuduna inşa etmiş gibiydi. Olimpos taşlarını vücuduna dövme yaptırmamıştı tabi. Çocuğuna bakmak için tek başına yaşam savaşı vermenin bir insanı nasıl bir şeye dönüştürebileceğinin resmiydi o beden. Sağlam, güçlü, dayanıklı, asi ve fit! Şehirde yaşayan ve o kadından daha iyi şartlara sahip ortalama bir kadının o görüntüye sahip olması için sofrasında kendi tercih ettiği yemekler, ayağında da bakın ona spor yaptırıyorum diyen spor ayakkabıları olması gerekir. Aynı gün kısa bir kimlik taramasından sonra kadınla nasıl karşılaşabilirim diye düşünüyordum ki akşam üzeri kamp alanına geldiğimde bahçedeki en büyük evimsi çadırın içinden çıkıp banyoya doğru yöneldiğini gördüm; hemen arkasında da bütün Olimpos’un ismini bildiği ve görünce koşulsuz bir şekilde ufak da olsa bir iyilik dokundurmak istediği çıplak bir çocuk. Çocuğun üzerindeki tek şey güneşten örülmüş yanık ten ve ona ayrı bir orijinallik katan burnundaki sümüktü. İşte dedim, yürüyen cevap! Çocuğa büyüyünce ne olacaksın diye soracak olsam “ormanın kitabını yazacağım” dercesine benim parmak arası terlikle zor yürüdüğüm yerlerde o yalın ayak gönlünce koşabiliyordu. Bu çocuk büyüyünce neyin üstesinden gelemezdi ki? Benim bir ton kitap okuyup bilgi edinerek öğrenebileceğim şeyi çocuk daha anne demeyi öğrenmeden öğrenmek zorunda kalmıştı. Bu sebepten ötürü ne bu geleceğin görmüş geçirmiş çocuğunu ne de cesur anneyi yazmakla bitiremem. Olimpos’a yolunuz düşerse mutlaka gözünüze çarpar.

Bu güç sembolü anneyle birkaç defa denk geldik ve muhabbet etme fırsatımız oldu. Havadan sudan konuşurken ben içimden bu kadından bir şeyler öğrenmem gerekiyor diye kurtlandım durdum ve alakasız bir şekilde ‘’ben senden çok etkilendim, tahmin ediyorum anlatacağın çok şey vardır ama gençlere ne tavsiye ediyorsunuz dercesine bana hayata dair bir şey söylemeni istiyorum, ne derdin bana, ne söylerdin?’’ dedim. Birkaç saniye bekledikten sonra “Her zaman bir başka bir yolu vardır ya…” dedi kafasını başka tarafa çevirerek. Ne diyeceğini hiç kestiremiyordum fakat böyle bir şey duyacağımı da hiç düşünmemiştim. Sonra güneşin altında serinletsin diye içtiğim biradan mıdır bilmem, kafamda sağlı sollu spot ışıkları belirdi.

O günün akşamı düşünme köşeme, yani hamağıma kurulup  akşam üzeri esen rüzgardan beni biraz geçmişe götürmesini istedim, geriye dönüp neyi nasıl atlattığımı düşündüm, kafama taktığım onca şeyin hiçbirinden şu an eser yoktu. Böyle durumlarda bir yerde İngilizcesine rastladığım  şu söz gelir aklıma hep: “Hiçbir düşünce sizin onu düşündüğün andaki kadar önemli değildir.”

Biz daha sorun karşımıza dikilmeden onu taç ediyoruz tepemize. Hangimiz bir meseleyi üzerine çok düşünerek çözmüşüzdür? Aksine olduğundan daha büyük bir boyuta ulaşmıştır. Bir husumetin çözüme ulaştığı en doğru zaman onu akışına bıraktığınız zamandır.

Benim “her zaman başka bir yolu vardır” cümlesinden çıkardığım en iyi sonuç umutsuzluğa kapılmadan akışa güvenmeyi öğrenmek oldu. Önümüze çıkan her zorluktaki tek amaç onu aşarak içimizdeki sonsuz güce ulaşmamızı sağlamaktır. Onu keşfettiğinizde hayatınızın kumandasını uzaydan bile yönetebilirsiniz. Eh, bir sevgi ve arzu varsa tüm evren emrinizde sizden komut bekler…

 

 

 

Zamanda kadın

0

Kadın ve erkek dediğimiz iki cinsiyet toplumsal kimliklerini tek seferde oluşturmadılar. Daha ilk çağlardan itibaren,-ki bu avcı-toplayıcı yaşam aktifken, yani yerleşik yaşam yokken, daha da açık bir ifadeyle henüz siyasi, sosyal, dini, ailevi bir sistem en azından bugünkü anlamıyla yokken… Kadın ve erkek birlikte avlanıp, avlanamadığı yerde yiyeceğini toplayıp bir sürü halinde yaşayıp giderken; bir yandan da bugün adına sanat eseri dediğimiz döneminin iletişim araçları sayılan çizimleri, mağara resimlerini yaparlar. Bir nevi dönemin sosyal medyası: Kim ne avlamış, ne kadar avlamış, neyi avlamış… Bu sanat eserlerinde henüz tam anlamıyla toplumsal cinsiyet kimliği yok. Avlanmanın tekeli erkekte ya da kadında değil, zaten amaç da hayatta kalabilmek için yiyeceğini avlamak. Tabii zamanla kimin avladığı önem kazanmıştır, işte o zaman toplumsal rol dağılımının ilk adımları atılır.

Zaman ilerledikçe (bu zaman binlerce yıl oluyor) kültürel birikim, insan beynindeki gelişim gibi çeşitli faktörler sonucu yerleşik bir yaşamın daha iyi olabileceğine kanaat getirmişler ki öyle de olmuş. Bir kısım küçük topluluklar (klan) halinde kümelenerek kendi ailelerini, gelenek-göreneklerini, kültürlerini oluşturarak kimi toplulukta anaerkil, kimisinde ataerkil yapı geliştirip varlıklarını sürdürmeye çalışmışlar. Avlamanın ve toplamanın yanına tarla ekim işleri de gelmiş. Ataerkil yapıdaki topluluklar kadının toplumsal rolünü de belirlemiş. Kadın, hem ev denilen dört duvar içinde çocuklarına bakıp evini çekip çevirecek, hem de tarlasını ekip biçecek.

Bazı mistik düşünceler kadının toplumsal statüsünü değiştirmedi ama etkiledi. Kadın ve erkeğin birleşiminden hamile kalan kadın dünyaya yeni bireyler getirir. Böylece ailenin ya da sülalenin devamı sağlanmış olur. Doğurgan bu kadın tıpkı toprak gibi, doğa gibi bereketlidir: Doğa anadır, toprak anadır, bereket sembolüdür. Bereketinin ve doğurganlığının sembolü olan resimleri yapılır, heykelcikleri betimlenir; koca göbekli, koca memeli, koca kalçalı… Tam olması gerektiği gibi, yani kadın nasıl görünüyorsa, nasıl biliniyorsa öyle. Bu bereket sembolü kadınlar için ne şiirler yazıldı, ne methiyeler dizildi bilemeyeceğiz ama kadına bakış açısını görebileceğiz.

Küçük aile toplulukları genişleyerek köyleri, köyler şehirleri, şehirler devletleri oluşturdu. Bu kurumlar içinde kadın çoğunlukla toplumsal ve ailesel rolünü koruyordu. 5 bin yıl kadar önce yazının bulunmasıyla yeni bir iletişim aracı da ortaya çıkmış oldu. Kim ne ekmiş, ne kadar ekmiş, ne suç işlemiş, kim yönetmiş; mitolojiler, şiirler, şarkılar, ne varsa hepsini yazı sayesinde öğrenebiliyoruz. Bir annenin ölen çocuğuna yaktığı ağıt, hastalanıp uyumayan bebeğine söylediği ninni, yeni doğan bebeğinin sevincine söylediği şarkı da bunlar arasında yerini alıyor. Kocasından boşanan kadının hakları, kocasını aldatanın başına gelenler, devlet yöneten kadınlar, uğruna savaşılan kadınlar ve daha neler neler. Günümüzde teknolojinin de iletişiminde temeli olan yazı, kültürel birikim ve bir zorunluluktan doğdu. Bu kültürel ilerleyiş beraberinde bilim, felsefe, sanatta da kendini gösterdi. Bu alanlarla uğraşıp üretenlerin hep erkek olanlarını biliyoruz, Agora filmini izlemesek çoğumuz Hypatia‘yı bilmeyecektik mesela, Caesar ile yaşadığı aşkla bilinen Kleopatra’yı cinsel kimliğiyle konuşuyoruz, oysaki güçlü kimliğine vurguyu çok az yerde görebiliyoruz. Amazonlar diye bilinen kadın toplumunu ise gerçekliği tartışılan mitolojik bir hikaye öğesi olarak düşünüyoruz. Tüm bu oturmuş geleneksel sistemler içinde kendi iç enerjisine dur demeyen kadınların adını bilemesek dahi tarihin öncü üretken kadınları olmaları içimize biraz olsun su serpiyor.

Uzun yıllar kendi kabuğu içinden sıyrılmaya çalışan kadınların tek tek mücadelelerini ve güçlü duruşlarını Orta Çağ’da cadı ilan edilip yakılmaları da durduramadı. 18. Yüzyıl’ın gelmesiyle birlikte Fransız İhtilali’nin de etkisiyle kadın hareketlerinin oluşması, feminizm kavramının ortaya çıkmasını sağladı. 19. Yüzyıl’a geldiğimizde artık dünya çok değişmişti. (Yanlış anlaşılmasın, kadına bakış açısı hala aynıdır!) Sanayi Devrimi ile artan iş gücü ihtiyacı, kadının da çalışma hayatına girmesi ile kadına yeni bir emek alanı oluşturdu. Erkeklerle aynı işi yapıp erkeklerin yarısı kadar para alan kadınlar, çalışma hayatını yoğun bir baskı altında geçirdiler.

Amerika’da Lowell Kadınları olarak anılacak tekstil çalışanlarının hak kazanımları ve 8 Mart 1857’deki direnişi ile dünyada kadın emekçilerin seslerini kayıplarla duyurması kadın birliği ile olmuştur. 19. Yüzyıl’da gelişen sanayi 20. Yüzyıl’da birçok yeniliğin ve buluşun da önünü açtı. 20. Yüzyıl’da yaygınlaşan radyo ve televizyon, zamanla hayatlarımızın vazgeçilmezi oldu.

Dünyadan hızlı haber alma kaynağı olan bu araçlarda zamanında kadınların en boş zamanları seçilerek yayınlanan pembe diziler, günümüzde ise günün ortasında başlayan kadın programlarına dönüştü. 90’larda yeni bir iletişim aracı gelişti: İnternet. Hızla yayılan internet ağının dünyada  daha erişim sağlayamadığı çok yer ve insan var. Buna rağmen yakın zamanda sosyal medya ile paralel giden akıllı telefonlar ise hayatımızın vazgeçilmezi.

İnternet dünyasında kadının kendini ifade etmesi, düşüncelerini – sorunlarını paylaşması, aynı sevinçleri, kaygıları taşıyan insanlarla buluşması, sorularına cevap bulması için uçsuz bir bilgi alanı bu yeni dijital dünya. Bununla birlikte yeteneklerini keşfedip sergileyebileceği, hatta bunlarla ekonomik kazanç elde edebileceği bir alan. Bu yeni dijital dünyada (yeni bir çağda) kadının da artık varlığını daha da netleştirmesi, ben varım ve buradayım demesi için de daha çok kadının internetle tanışması gerekir. Kadının bilgisayar kullanımı, internet kullanımı, sosyal medyada hesap açmak ve kullanmakgibi temel bilgileri öğrenmesi internet çağında ikinci tür olarak görülmesinin önüne geçip “Bu çağda söyleyecek sözüm var ve ben de varım!” diyebilmesi temel koşulumuz olmalıdır.