Ana Sayfa Blog Sayfa 46

Gökyüzümde Bir Yıldız

1

Tek başına Londra’ya fotoğraf eğitimi almaya gitmiş, orada eğitimini tamamlayıp tiyatrolarda fotoğrafçı olarak çalışmış, ilk sergisinde eserlerinin tamamı satılmış, Güney Avrupa’da bir seyahate çıkıp çalışmalarına devam etmiş, İngiltere’de tam beş sergi açtıktan sonra ülkesine dönmüş bir Türk kadını düşünün. Günümüzde bile etkileyici bir hikâye, değil mi?

Bir de bu kadının tüm bunları fotoğrafın daha yeni yeni sanat olarak kabul edildiği 1950’lerde yaptığını hayal edin. Hayran olmamak elde değil! Ben de adını duyduğum ama eserlerine ve öyküsüne vakıf olmadığım Yıldız Moran ile İstanbul Modern’in “Yıldız Moran: Bir Dağ Masalı” sergisinde tanıştım. Sergilenen her fotoğrafın önünde mıh gibi çakıldım. Fakat beni asıl etkileyen azim, cesaret ve yaratıcılıkla dolu yaşam öyküsüydü. Fotoğrafla uğraştığı on iki senede yaptıkları kendi gökyüzümü bir yıldız gibi aydınlattı.

Dört duvara dizilmiş; yan yana, alt alta, üst üste sergilenen fotoğraflarda yüzler var; duygusunu gizlemeyen, apaçık, dürüst… Anadolu var; insanlarıyla, gelenekleriyle, yoksulluğu ve yalnızlığıyla ama güzelliğiyle… Oluşlar var; detaylar, çok gerçekçi ama gerçeğin en yalın, etkileyici, büyülü haliyle… Türkiye’nin akademik eğitim alan ilk fotoğrafçısıymış Yıldız. Şaşırmıyorum. Tarzın, tekniğin; belirli bir tutku ve bakış açısıyla birleşmesi 86 an ile duruyor işte karşımızda.

Türkiye’ye döndükten sonra Anadolu’yu karış karış gezmiş, sergideki pek çok fotoğrafını da bu gezi sırasında çekmiş. Fakat İngiltere’de dikkat çeken ve para kazanabilen genç bir sanatçı olan Yıldız kendi topraklarında geçim sıkıntısına düşmüş. Aklına Anadolu’da çektiği ama satamadığı fotoğraflarını kartpostal yapıp satmak gelmiş; bu da onun yolunu matbaacılık yapan ünlü bir şairle, Özdemir Asaf ile kesiştirmiş.

“Tam umutsuzluğa düşmüşken, bir arkadaşım Özdemir Asaf’ı önerdi. Hem şâirdir, hem de titiz ve güzel baskılar yapar dedi. İş konuşmak için Özdemir Asaf’ın matbaasına gittim. Tarihini de verebilirim tanışmamızın; 4 Kasım 1954, saat: 11.00. Kelimelerle dile getirmek zor. Duygulu, kibar, hiç görülmemiş ve bir daha göremeyeceğim bir insandı Özdemir Asaf. Pırıl pırıl bir zekâ, renkli, yepyeni, bambaşka bir dünyaydı o. Olağanüstü bir insandı kısacası…” diye anlatmış Yıldız Moran tanışmalarını. Romantik, tutkulu, film gibi; sanki hayatı boyunca yaşadıklarıyla birbirlerine hazırlandıkları, yönelmiş iki sanatçı… Yıldız, şairin ilk evliliğinden olan kızı Seda’ya “İnan, Özdemir’i tanıdıktan sonra ikinci saniye bile çok geçti.” demiş. Zaten kavuştuktan sonra, Özdemir Asaf vefat edene kadar hiç ayrılmamışlar.

Büyük yetenek, azim, eğitim, sıra dışı bir kariyer üzerine gelen şahane bir aşk… Bir kadın daha ne ister? Anne olmayı! İşte bu noktada Yıldız Moran’ın hayatında bir değişiklik olmuş. Art arda üç oğlu olduktan sonra fotoğrafa bir daha hiç dönmemiş. Hep üretmeye devam etmiş, örneğin Özdemir Asaf’ın kitaplarının çevirilerini yapmış, yine sözlükler hazırlamış. Sanatı bırakmasının sebebini çok net bir şekilde açıklamış:

“-Eğitimini görüp, uzun yıllarınızı verdiğiniz fotoğrafçılığı nasıl bıraktınız?

-Birden 24 saatimi bu konuya mı vereceğim, yoksa daha önemli konular var mı benim için diye düşündüm. Daha önemli şeyler olduğuna karar verdim ve 12 yıl sonra bıraktım bu işi.

-Daha önemli olan şeyler neydi?

-Evliliğim ve çocuklar. Özdemir Asaf gibi bir baba bulmuşsa bir insan başka ne yapabilir? Dört yıl içinde üç çocuk sahibi oldum ve artık tüm 24 saatlerimi çocuklarıma adadım.”

Okuyunca sizin de içiniz benim gibi cız etti mi? Son üç yılda, çalışan anne de oldum, çocuğuyla daha fazla vakit geçirmek için kariyerine ara veren anne de… Anneliğin bu en büyük ikilemini dibine kadar yaşadım, sorumlulukları dengelerken zorlandım, zorlanıyorum. Kendini yazarak ifade eden, yaratıcı süreçlere aşina biri olarak; sanatla profesyonel meşgul olmanın başka herhangi bir meslek dalına oranla daha zor olduğunu tahmin ediyorum. Kendimi ister istemez Yıldız Moran’ın yerine koyuyorum. Her gün şu saatler içinde fotoğraf çekip şu saatte basacağım demenin yetmeyeceğini; gerçekten istediği fotoğrafları çekebilmek için hep fotoğraf düşünmesi, kendini yine yollara vurması, yaratıcılığını sürekli beslemesi gerektiğini, yoksa eski performansına ulaşamayacağını ondan iyi kim bilebilirdi? Bir şeyi eksik, yarım yapmaktansa hiç yapmamayı seçmişti muhtemelen. Belki ailesinden, yakınlarından destek alamıyordu çocuklarını büyütürken; pek çoğumuz gibi bir başınaydı. İngiltere’de tüm eserlerini satmışken Türkiye’de fotoğraftan para kazanamayacağını da evlenmeden önce anlamıştı. Cesaret kırıcı, insanı yeni meşgaleler bulup farklı bir hayat kurmaya iten çok şey var gibi hikayesinde. Yine de “… artık tüm 24 saatlerimi çocuklarıma adadım…” ifadesindeki şüphe götürmez kesinliğin arkasında bazı “keşke”ler kalmış olabileceğini tahmin ederek inceden bir “Of!” çekiyorum.

30’lu yaşlarımda anne olma macerasını yaşadığım ve kendimi bulmaya çalıştığım hayatımdan çok memnunum, fakat Özdemir Asaf’ın aşağıdaki şiirini okuyunca erken 20’li yaşlarıma, kendimden başka kimsenin sorumluluğunu taşımadığım, az düşündüğüm çok yaşadığım günlere dair sızım sızım bir nostaljiye kapılıyorum:

PAY

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.

İnanırdım saadetli yolculuklara.

Adalar var zannederdim güneşli, maavi, dertsiz.

Bütün hızımla koşardım dalgalara.

O zaman beni görseydiniz.

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.

Beni o zaman görseydiniz

Siz de gelirdiniz peşimden.

Ama şimdi şu akşam saatinde

Son liman kendim, bu döndüğüm,

Bilmiş, bulmuş, anlamış.

Hatırımda, bir vakitler güldüğüm.

Yoluna can serdiğim o kaçış.

Şimdi, şu akşam saatinde

Dönüyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış,

Gözlerin doymayan sahilinde.

Yıldız’ın hikayesinin romantik prensi; bu şiiri yazarken az da olsa eşinin Avrupa’da özgürce gezip fotoğraf çektiği, kendini sanatına adadığı zamanlardan ilham almış mıydı acaba? Ne düşünmüştü sevdiği kadının fotoğrafçılığı bırakması konusunda? Her biri birbirinden vurucu şiirlerini yazmaya devam ederken karısının çok sevdiği sanatından uzaklaşması onu da üzmüş müydü? Bilemiyoruz, o kısmı istediğimiz gibi düşünmek bize kalmış.

Masalların sonunda gökten üç elma düşer ya hani… Bu masalınkinde üç güzel evlat, ölüme kadar süren bir aşk ve yüzlerce şiir düşmüş gökyüzünden! (Fakat bir o kadar da fotoğraf düşmemiş, kaybolmuş, mahrum etmiş bizi kendisinden.) Haydi bir elma da biz eksik kalan, çalışmayıp evde kalan, çalışsa da aklı evde kalan, işte mesaiye kalan, tutkusunun peşinde bin bir güçlükle kalan canım annelerin başına düşsün!

NOT: İstanbul Modern’deki Yıldız Moran’ın fotoğraflarından oluşan Bir Dağ Masalı sergisi 12 Mayıs’a kadar gezilebilir.

Kocaman gözlerinin içi gülerdi: Gülriz Sururi

0

Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde bu hafta, Türkiye tiyatrosunun en önemli isimlerinden biri sayılan, ömrü boyunca sanata gönül vermiş Gülriz Sururi’yi ağırlıyoruz. 2018 yılının sonunda aramızdan ayrılan sanatçı, nesiller boyunca hatırlanmaya devam edecek.

Kocaman gözleri, miniminnacık topuzu, kendine has stiliyle hepimizin aklında yer etmiştir Gülriz Sururi. 90’larda sunduğu “A La Luna” isimli televizyon programı ile her kesim tarafından daha çok bilinir hale gelmiş, yaşam öyküsüyle ve çeşitli alanlarda başardıklarıyla hepimize ilham olmuştur.

Gülriz Sururi kimdir?

1929 yılında İstanbul’da doğan Gülriz Sururi, sanatçı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Annesi Suzan Lütfullah opera sanatçısı, babası Lütfullah Sururi ise ilk operet kurucularındandı. Ailesinin desteğiyle tiyatroya yöneldi ve ilk kez 1942 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu Çocuk Bölümü’nde sahneye çıktı. Eğitimini de İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda Tiyatro ve Şan bölümlerinde tamamladı. Henüz konservatuvarı bitirmeden önce özel tiyatro toplulukları ile çalışmaya başlamıştı.

1960 yılında Dormen Tiyatrosu ile çalışmaya başlayan Gülriz Sururi, bir yıl sonra burada rol aldığı Sokak Kızı İrma oyunu ile “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görüldü. 1962 yılında büyük aşkı Engin Cezzar ile evlendi ve birlikte “Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu”nu kurdular. Burada sergiledikleri Keşanlı Ali Destanı oyunu ve oyundaki Zilha rolü ile efsaneleşti. 66’da çıkan “Teneke” adlı oyunuyla ikinci, 71’deki “Hint Kumaşı” oyunuyla üçüncü kez “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldı.

Efsane rollerinden biri de, Başar Sabuncu’nun Edith Piaf’ın yaşam öyküsünden oyunlaştırdığı “Kaldırım Serçesi”ndeki rolü olmuştur. Bu rolüyle da birçok ödüle layık görülen Sururi, ilerleyen yıllarda sayısız tiyatro oyununda yer aldı.

Tiyatro oyunculuğunun yanı sıra, yönetmenlikte de kendini göstermiş olan Gülriz Sururi; anı, öykü ve roman türünde de eserler vermiş, gazeteler için köşe yazıları da yazmıştır.

“Keşanlı Ali oyunu için arabamızı bırakıp kredi çekmiştik”

Türkiye şartlarında çeşitli zorluklar da atlattılar ama kendilerine hep güvendiler. Gülriz Sururi, Haldun Taner’in kendisine ve eşine Keşanlı Ali Destanı oyununu getirdiğini ve bu oyunu yapabilmek için yaşadıklarını anılarında anlatıyor. Engin Cezzar, Genco Erkal ve Gülriz Sururi’ye oyunu başından sonunda dek okuyan Haldun Taner, daha sonra ‘Biz bu oyunu uçururuz dediler ve sözlerini tuttular’ demiş. Oyunu hazırlayabilmek için bankaya kredi çekmeye gittiklerini anlatan Sururi, “neyse ki Keşanlı borcunu bir ayda ödedi, yıllarca kapalı gişe oynadı ve yüzümüzü kara çıkarmadı” demişti.

Desteğin kıymetini bilen bir sanatçı

Gülriz Sururi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne yaptığı bağışların yanı sıra genç tiyatrocuların projelerini de canı gönülden desteklemiş bir sanatçı. İKSV’ye yaptığı bağışlar sayesinde de her yıl Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü verilmeye başlanmıştı. Çok sevdiği eşi Engin Cezzar’la birlikte yaşadıkları ve Nesin Vakfı’na bağışladıkları Gümüşsuyu’ndaki bina “Nesin Vakfı Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Kültür Merkezi” olarak yaşayacak.

Gülriz Sururi, 31 Aralık 2018’de 90 yaşındayken, sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Vasiyeti üzerine ölümü ve defin işlemleri ile ilgili detaylı bir bilgi verilmedi. 1 Ocak 2019’da öğrendik ki, artık yok. Ancak eserleri, içten gülüşü ve verdiği sonsuz ilhamla daima aramızda olacak.

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

Köyden kente bir ilham: Mine Ekinci

0

Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde bu kez Mine Ekinci var. Köy okullarına yönelik başlattığı projelerle eğitimde fırsat eşitliğini hayal eden ve binlerce çocuğa umut olan Ekinci, genç yaşında başardıkları ile hepimize ilham oluyor.

Mine Ekinci kimdir?

Mine Ekinci İstanbul’da doğdu, küçük yaşta Yalova’ya taşındı. Marmara Depremi’nden sonra büyüklerinin köyüne yerleşti ve bundan sonra hayatını hep, tabir-i caizse, ‘bir ayağı köylerde’ geçirdi. Liseyi Robert Koleji’nde yatılı okudu ve üniversiteyi de Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Mine Ekinci, Hürriyet’e verdiği röportajında ‘elit’ okullarda okurken hafta sonları köyüne döndüğünde şahit olduklarının fırsat eşitsizliği konusunda duyarlı hale gelmesinde çok etkili olduğunu söylüyor: “Küçükken bunu değiştirmenin yolunun siyaset olduğunu düşünüyordum. Okumaya başlayınca ben aslında ideallerle ilgilendiğimi anladım. Toplumsal adalet nedir, özgürlük nedir? Bir şeyleri pratiğe dökmekle ilgili istek vardı içimde. Çocuklara ders veriyordum. Sosyal çalışmalarda eğitimin nasıl bir toplumsal dönüşümü sağlayacağını da görüyordum.”

Lisans eğitimini tamamladıktan sonra artık ne yapmak istediği ile ilgili fikri netti. Bu kararlılıkla ABD’deki Harvard Üniversitesi’nde eğitim politikaları üzerine yüksek lisans yapmaya başladı. Burada farklı eğitim sistemleri ile işleyen, çeşitli eğitim felsefelerini temel alarak çalışan farklı okulları gözlemleme fırsatı oldu. Yurtdışında ‘birleşmiş sınıf sistemi’ denilen farklı yaş gruplarından çocukların olduğu sınıflar, Türkiye’nin kırsalında zorunluluktan dolayı uygulanıyordu. Mine Ekinci, bunun bir fırsata dönüştürülebileceğini fark etti ve yüksek lisansını tamamlayıp döndüğünde, köy okulları ile ilgili çalışmalarına başladı. Kırsaldaki eğitimin hep dezavantajlarının konuşulmasının yerine, köy okullarındaki ‘zorunlu’ şartların nasıl avantaja çevrilebileceğini artık biliyordu. Amerika’dayken aldığı Sosyal Girişimcilik derslerinin de etkisiyle, KODA’nın ilk adımları atılmaya başlandı.

Ekinci, toplumsal adalet ve özgürlük kavramları üzerine düşündü durdu ve nihayetinde Köy Okulları Değişim Derneği’ni hayata geçirerek, kırsaldaki eğitim kurumlarının imkanlarını geliştirmek için umut dolu çalışmalar yapmaya başladı. Bugün binlerce çocuk ve öğretmen, KODA Köy Okulları Değişim Programı ile ilham verici hikâayelere dahil oluyor.

Mine Ekinci, aynı zamanda 405 (dortyuzbes.com) adlı video-blog sitesinin de kurucu editörlerinden. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü akademisyen ve öğrencilerinin-mezunlarının girişimiyle 2014 yılı sonunda çalışmalara başlamış ve 2015’te yayına girmiş bir bağımsız medya projesi olan sitede pek çok farklı konuda hazırlanmış sohbet formatındaki videolara ve blog yazılarına ulaşmak mümkün.

KODA nedir?

Köy Okulları Değişim Ağı Derneği (KODA), Aralık 2016’da uzun araştırmalar ve çalışmalar sonunda kuruldu. Kır ve kent okulları arasındaki eğitimde fırsat eşitsizliğinin azaltılmasına öncülük etmeyi hedefleyen KODA, çocuklarla ve öğretmenlerle çeşitli süreçler planlayarak hayallerini gerçekleştiriyor. Çocuklarla yapılan çeşitli atölyeler ve öğretmen buluşmalarında yapılan bilgi alışverişleri, mevcut olanaklarla eğitimin nasıl iyileştirilebileceğini ortaya koyuyor. Aynı zamanda yaz şenlikleri ve yaz kampı şeklinde düzenlenen etkinliklerle de eğlenceli ve verimli çalışmalar yapılmaya devam ediliyor.

Mine Ekinci, kurucusu olduğu KODA ile 2017 yılında  İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülü’ne layık görüldü.

KODA’nın çalışmalarını takip etmek ve çeşitli projelere destek olmak için web sitesi ve sosyal medya hesapları:

kodegisim.org

facebook.com/kodegisim

twitter.com/kodegisim

instagram.com/kodegisim

medium.com/kodegisim

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

Biz Varız, Siz de Gelin

0

Geçtiğimiz hafta Elidor’un Hazar Ergüçlü, Dilan Çiçek Deniz ve Melisa Şenolsun ile tanıtımını yaptığı ve sloganı ‘Biz yokuz!’ olan kampanyası çok konuşuldu. Kadın erkek eşitsizliği ve cinsiyetçi söylemlere bir tepki olarak ‘Bunların olduğu yerde biz yokuz’ diyen 3 ünlü oyuncu kampanya kapsamında bir hafta boyunca Instagram hesaplarını kapatacaklarını açıkladılar.

Sosyal medyada da çok tartışılan kampanya hepimizin olduğu gibi benim de kafamda bir sürü soru uçuşturdu. Markalar sosyal sorumluluk kapsamında çalışmalar yaptığı zaman onları takdir ediyoruz elbette ama her kampanya doğru mudur, her ‘Kadınlar için sesimizi çıkartalım’ cümlesi hedefine ulaşır mı, belki bunları da tartışmamız lazım. İyi niyetli her girişim çok kıymetli evet ama mesela bu kampanyada üç ünlü, genç ve kendi ayakları üzerinde duran – ve aslında doğru bir kampanyada gençler için şahane rol model olabilecek- kadının kuracağı en ufak bir cümle bile sessizliklerinden daha faydalı olurdu bence. Sıradan bir insanın bir sene boyunca konuşsa da erişemeyeceği kadar kişiye erişimleri olması bir yana, özellikle gençlerin hayranlıkla takip ettiği bu oyuncuların söyleyecekleri çok sözleri olduğuna eminim. Bir de sonu nasıl biterse bitsin kadınların yer aldığı ve kadınlarla ilgili bir tanıtımın sloganının ‘Biz yokuz’ olması da bir miktar tatsız, zira kadınlarla ilgili o ‘olmama’ algısını kırmak için çok ciddi uğraşlar veriliyor yıllardır.

Konuyla ilgili bir diğer mesele de kadınların bunca ciddi problemlerinin olduğu bir coğrafyada bunlara dikkat çekmek için seçilen yöntemin üç ünlü oyuncunun bir hafta boyunca Instagram hesaplarını kapatması olması. Instagram hesabını kapatmak bir tepki midir, neye dikkat çeker, bize ne anlatır? Dünya üstünde mesela ‘Aaa, Lady Gaga bir hafta Instagram hesabını kapatmış, o zaman cinsiyetçi söylemlere bir son vereyim.’ diyecek biri var mıdır? Kadınların uğradıkları haksızlıkları gündeme getirmeye çalışırken bir an bile olsa konunun şaka meselesi olmasına sebep olmasak daha iyi değil mi?

Ticari markaların yaptıkları tüm çalışmaları para kazanmak için yaptığını ve birer sivil toplum örgütü olmadıklarını biliyoruz elbette, öyle bir zorunlulukları da hiç yok ama yine de doğru kampanyalar yaptıklarında bunu kıymetli buluyorum, ‘Reklam yapmanın onlarca yolu var ama onlar bunu seçmiş, ne de güzel olmuş’ diyorum, tükettiğim ürünlerse alışverişlerim sırasında bunu aklımda tutuyorum, sponsor oldukları etkinliklere, verdikleri burslara, sosyal medyadaki duruşlarına ve söylemlerine hep bakıyorum, tüketicilerin çoğu da artık bu bilinçte. Ama işte bir de böyle niyet iyi de olsa sonuçları pek geniş düşünülmemiş kampanyaları görünce de hayal kırıklığına uğruyoruz, madem bu kadar vakit, para ve çaba harcandı neden bunlarla daha makul bir iş yapılmadı diye dertleniyoruz.

Bu vesileyle yaklaşmakta olan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için markalara ‘8 Mart sebebiyle indirim’ mesajları atmamalarını ve hatta böyle kampanyalar da yapmamalarını, mevzuu çok ama çok yanlış anladıklarını söylemek isterim. Bu konuya olan sinirimi böyle tek paragrafla geçiştiremem tabii, o da ayrı bir yazının konusu olsun.

Dijital gelecek geldi mi?

0

Dijital kelimesinin hayatımızın içindeki varlığına bakılırsa, gelecek zamana kalmadan şimdiki zamana yerleşmiş gibi görünüyor. Dijital kavramının anlamını bilelim ya da bilmeyelim, işimizin bir parçası olsun ya da olmasın, onu çok fazla duyar olduk. Çünkü gelişen teknoloji, ilerleyen çağ ile birlikte hayatımıza  giren kavramlar işlevselliği açısından hayatımızı kolaylaştırır nitelikte. Ancak  içinde bulunduğumuz her örfü,  geleneği , göreneği, dogmayı ve benzerlerini araştırmadığımız gibi hayatımıza giren kavramları, sıkça duyduğumuz terimleri, edimsel bilgileri araştırmayan bir toplum olduğumuz için kullandığımız, tükettiğimiz şeylerin de anlamına vakıf olamıyoruz. Artık “dijital çağ” diyebileceğimiz kadar hayatımızın içinde olan bir kavram olan  bu elektronik süreç, içinde olsak da gelmeye ve yenilenmeye devam ediyor. Sürekli güncellenen teknolojiler karşısında güncellenmeyen insan kendini muğlak bir yalnızlık içerisinde hissediyor.

Sınırsız verileri dönüştürmek bugün dijital ortamlarda basit, sayısal bir işlem. Zihnin ve hayal gücünün üretemeyeceği şey sizin sınır koyduğunuz yerde bitiyor. Bu muazzam süreç ise zaten birer zihin eseri. İnsan beyninin işlevsel olarak ürettiği bir teknolojiyi yine insan beyninin farklı şeyler üretmek için kullandığını varsaydığımızda  ortaya çıkan şeyler hayata dokunmak gibi sonuçlar da meydana getirdiğinde, başarı kavramına nüfuz etmiş oluyor. Bugün dijital ortamda çalışan insanlar çeşitli üretimlerde bulunabiliyor. Üstelik bunun için gerekli olan sadece ofis ortamı değil. Pekâlâ evde de dijital üretimde bulunmak mümkün. İnsan çalışan, üreten, anını değerlendiren olmalı düşüncesini dijital ortamlar bir hayli kolaylaştırıyor. Dijital cihazlara sahip olduktan sonra her yerde çalışmak mümkün. Yani üretmek isteyen insan  her yerde üretiyor. Gerisi hayal gücünüze kalıyor.

Bu ortamda her şeyi programlayabiliyor, verilerinizi çıktılara dönüştürebiliyorsunuz. İş yapabiliyorsunuz, hayal ettiğiniz işi kurabiliyorsunuz, yönetebiliyorsunuz, işinizi takip edebiliyorsunuz, yazabiliyorsunuz, içerik üretebiliyorsunuz ve saymakla bitmeyecek birçok şey yapabiliyorsunuz. Dahası yaptıklarınızı kitlelere duyurabiliyorsunuz. Üretmek illa ki somut bir materyal üretmenin dışına çıkıyor. Fikirlerinizle insanların ufkunu açabiliyorsunuz. Projelerinizle fayda sağlayabiliyorsunuz. Fabrikasyon üretimde çalışan biriyseniz bile dijital kayakları kullanıp  hobi edinebiliyorsunuz, yeteneklerinizi keşfedip bu doğrultuda ilerletebiliyorsunuz. Kendi hayatınızın yoğunluğunda, sorumluluklarınızın çokluğunda kaybolurken dijital ortamda gördüğünüz bir fikirle kendinizi yeniden doğurabiliyorsunuz. Dijital üreticilerden ilham alabiliyorsunuz. Hayatlara dokunabiliyorsunuz.  Yaşama dahil olabiliyorsunuz. Üretmenin tadına varabiliyorsunuz.

Hep şimdiki zaman kullanmış olmak, gelecek zaman ne kadar ön görülebilir olsa da daha fazlasının geleceğini tahayyül etmekten ileri geliyor. Dijital geleceğin şimdi olduğundan daha fazla gelişeceği, gelişmek, geliştirmek isteyenler için aktif kullanılacağı aşikâr. Dijital gelecek bir yaşam biçimi olacak gibi görünüyor. Belki şu an dijital ortamı kullanmaya hiç ihtiyaç duymayan bölgeler, işler, yaşamlar olabilir. Ancak gelecekte dijital geleceğin içinde olmamak pek mümkün olmayacak gibi görünüyor. Yaşam döngüsünün gelişim üzerine kurulduğunu varsayarsak, dijital gelişim bunun bir parçası. Bu parçayı insan bedenine benzetecek olursak uzuvlarına ve bütünleşik olarak içsel dışsal parçalarına ihtiyaç duyacağı gibi dijital cihazlara  her an ihtiyaç duyacak duruma gelmesi ihtimal dahilinde olacaktır. Dünyaya baktığımızda bunun habercisi olduğunu görmek mümkün. Her şeyin dijitalleşeceğini düşünmek artık hayal ürünü olmaktan çıktı. Dijital gelecek aynı zamanda bir dönüşümü de çağrıştırıyor. Hali hazırda devam eden dönüşümlerin yanı sıra daha birçok dönüşümlerin, gelişimlerin, ilerlemenin kaydedileceği, tahayyül edilemeyecek verilerin elektronik süreçte dönüşeceği muhtemel. İnsan beyninden daha karmaşık veriler, girdiler, sayısız, sınırsız işlemler dijital gelecekte basit bir işleme dönüşecek şu an aklımızın almadığı, şaşırdığımız bilişimler gelecekte kanıksadığımız şeylere dönüşecek. Var olan dijital sistemler hız kazanıp farklı boyutlara taşınırken hiç tanışmadığımız yeni sistemler tanıyacağız. Hayatımızın her alanında dijital cihazlar, dijital süreçler olacak. Teknoloji ile doğru orantılı ilerleyen dijital gelecek ilerlemesini son sürat devam ettirirken gelecekte gelmeye devam edecek. Gelecek ile dijital kavramı tıpkı teknoloji gibi birbiriyle doğru orantılı ilerleyecek.

Dahası, dijital ve gelecek kavramları birbirinden ayrı düşünülmeyecek. Bu kavramlar birbirini şu an olduğundan daha fazla kapsayacak. Siyasette, ticarette, kişisel yaşamda, işletmelerde, bilimde, eğitimde, teknolojide, üretimde yaşamın tüm evrelerinde şimdi olduğundan daha fazla kullanılacak olan dijital yaşam döngüsü insan için zorunlu hale gelecek. Bir lüks, bir teknoloji harikası olmaktan çıkıp yaşamın bir parçası insanın vazgeçilmez bir aynası olacak. Şimdilerde yöneticilerde aranan dijital alt yapı bilgisi gelecekte dijital alt yapısı olmayan insan azlığı ile yer değiştirecek. İnsan dönüşecek, evrilecek, değişecek, gelişecek, öğrenecek, dijital insan olmaya alışacak. Çünkü dijital süreç dönüşüme sebep olmaya ve dönüşümle birlikte gelişmeye sebep olmaya devam ederken dijital geleceğinde oryantasyonunu yapmaya devam ediyor. Sosyal medya gerçeği şu an popülerliğini sürdürürken dijital mecra olma özelliği ile her türlü bilgi düzeyine sahip insanı doğru kullansın ya da kullanmasın birçok dijital kavramla tanıştırıyor. Gelecekte bu kadar popüler olup olmayacağı tartışılabilir ancak yerini hep dijitalliği daha ileri verilerle desteklenmiş yeni mecralara bırakacakken her türden insanı bu geleceğe hazırlıyor.

Bu mecralarda bir kullanma ehliyeti yok, dolayısıyla dijital gelecek içerisinde çok yönlü kullanım alanları olmaya ve herkesi bu sürece dahil etmeye devam edecek. Çünkü kaçınılmaz bir gerçek, dünyanın ve gelişimin durağan olmadığı bu dünyanın bir parçası olan insanın dünyaya hakimiyet kurma çabasının hiç sonuçlanmayacağı yönünde. Bu dijital ortamda ve gelecek dijital ortamlarda ön görülebilen şu ki, insan her gelişime alışacak ve ayak uydurmaya çalışacak. İçinde bulunduğu yaşam bunun üzerine kuruluyken bunu görmezden gelmek mümkün olmayacak. Nitekim şimdiki çocukların bu süreci kolayca yaşadığını görmek mümkün. Çünkü bu zamanın içine doğdular ve kolayca öğrendiler. Kendinden çok büyük hatta kuşak farkı olan bireylerden daha iyi teknolojiyi kullanmalarına şaşırmamak gerekir. Ancak bu dijital gelişimlerle ülkece geç tanışmamız hem bizden hem dünyadaki her yönlü gelişim yavaşlığımızdan kaynaklı. Gelişime, okumaya, yeniliğe pek açık olmamamız bizi bu süreçlerde geriye düşürmekte. Ancak öyle bir dünya oluştu ki istemesek de geciksek de bu kavram hayatımıza nüfuz etti ve etmeye de tüm hızıyla devam edecek. Neyse ki her şeye rağmen  çabuk alışmayı biliyoruz.

Doğru kullandığımız her veri bizi ileri taşımaya devam edecek. Dijital dünyayı doğru anlayıp doğru yaşayanlar kullanımlarıyla hayata katkıda bulunmaya devam edecek. Bu kavramı doğru kullananlar örnek teşkil edeceği gibi doğru kullanılmasına da teşvik edecek. Gelecekte dijital cihazların dijital yaşam biçimine dönüşeceği ve kullanım alanlarının genişleyeceği düşünüldüğünde doğru kullanımın önemi de artacaktır. Cihazların boyutlarının evrim süreçleri geçmişle karşılaştırıldığında şaşkınlığa uğratması muhtemeldir. Dijital gelişim söz konusu olduğunda bu verilerin elektronik ortamdaki sayısal süreci ve sınırsız dönüşümü de normalleşse de yaratıcı ve faydalı gelişimlerdir.

Maslow’un  ihtiyaçlar hiyerarşisinde dikkat çeken güvenlik ihtiyacını ele alacak olursak, dış faktörlerden kaynaklanan bu ihtiyaç aslında korunma, barınma,  toplum ile uyumlu kalma, yani fiziksel ve psikolojik zararlardan korunma içinde olmak amacıyla duyulan bir ihtiyaçtı. Kendini tehlikelerden koruma, kaygıdan uzak, kendini güvende hissetme ihtiyaçları ile sınırlı güvenlik ihtiyaçlarıyken, zaman içinde dijital güvenlik ihtiyacına duyulan bir ihtiyaç  haline geliyor. Yine de dijital güvenlik açığı da bu gelişimle doğru orantılı yenilecektir. Şimdi de gelecekte de bu gelişim sürecinin getirdiği sonsuz veri akışı ve bilinmezlik yanının varlığı güvenlik ihtiyacımıza dijital güvenlik ihtiyacını da eklemiş bulunmakta.

Zira gelecek zaman dilini kullanmaya geçmek dijital dünya kavramının içinden ufka bakmaktan ileri geliyor. İçinde bulunduğumuz dünya dijital bir dünya ve insan dünyaya hükmetmeye çabalarken dünya dönerken insanı da peşine takıp döndürüyor. Dünyanın bu döngüsünde durağan kalmak pek mümkün görünmüyor. Yenilenmek dünyaya ayak uydurmak ve dahası bu gelişimden faydalanmak insanın dünyayı ve yaşamı algılamasına da katkıda bulunacaktır. Lakin insan neyin araç neyin amaç olduğunu ayırt etmeyi bilirse, kaynakları doğru kullanırsa bu her bir insan için ayrılan süreli yaşamı doğru değerlendirmiş olacaktır. Dijital gelecek, herkese gelecek. Dijital gelecek, dünyayı anlamlandırmaya çalışan, kendini  gelişime adayan, kaynakları üretmek için kullanan  herkese iyi gelecek.