Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Ne demek rızası vardı?

0

Kadınlarla ilgili ev işleri, çalışma hayatı, annelik, fiziksel özelliklerinden dolayı yaşatılan zorluklar, cinsiyet eşitliği, emzirme hakları, lohusa sendromu gibi birçok konuda kafa yoruyoruz, konuşuyoruz, çalışıyoruz ve milim milim de olsa kat edilen gelişmelere bakıp seviniyor, bir türlü değişmeyenler karşısında dertlenmeden duramıyoruz. Ama bazen de en acı şekilde hatırlıyoruz ki henüz aslında en temeldeyiz, kadının zarar görmeden hayatta kalma hakkının herkes tarafından iyice anlaşılması seviyesindeyiz.

Hiç ama hiç aklımızdan çıkartmamız gereken çok temel bir gerçek var: Bir kadın ne yaparsa yapsın, bu hiç kimseye ona şiddet uygulama ve istemediği şeyleri yaptırma hakkını vermez. Bir kadına vurup ‘Yaptım ama bir sorun niye yaptım?’ denmez, ‘Beni aldattığını söyleyince dayanamadım sinirlendim o ara biraz itiştik’ diye olan biten savunulmaz. Tecavüze uğramış bir kadının haberi gazeteye yazılırken habere ‘Sabaha karşı eve birlikte geldiler’ diye başlanmaz. ‘O da oraya gitmeseymiş tek başına’ denmez, ‘O da öyle giyinmeseydi’ diye düşünülmez. Dünya üstünde eve gidilen hiçbir saat, giyilen hiçbir kıyafet, yapılan hiçbir hareket, birine bu hakları vermez.

Bazı coğrafyalarda daha fazla olmakla birlikte dünyanın her yerindeki kadınların adeta içgüdüsel olarak geliştirdiği birer kendini savunma ve sonra da suçlama mekanizması vardır, bunu hiç konuşmasalar, hiç anlatmasalar da bilirler. Bir dizi sahnesi olmakla birlikte her kadının anlayacağı bir an olduğu için geçtiğimiz haftalardan bir Grey’s Anatomy anekdotu anlatmak isterim. Tecavüze uğradığı için hastaneye gelen hasta önce bir kaza geçirdiğini söyler. Doktorlar durumu anlayıp kadını olayı rapor etmesi için teşvik ettiğinde kadın der ki ‘Keşke tek başıma o bara gitmeseydim. Keşke bardan çıkınca o karanlık sokağa girmeseydim. Keşke telefonumla o kadar oynamasaydım da onun arkamdan geldiğini görseydim. Belki de bu benim suçum.’ Los Angeles’ta yaşayan bir kadın senariste bu satırları yazdıran his ile dünyanın herhangi bir yerinde bu sahneyi izleyen bir kadının hissi çok benzerdir ve işte aslında tam da bu yüzden birbirini hiç tanımayan iki kadın bile bazen kardeştir.

Şiddetin, tacizin, tecavüzün ‘ama’sı, bahanesi, sebebi olmaz. Zengin fakir, evli bekâr, genç yaşlı, eğitimli eğitimsiz olmak fark etmez, giyilen ya da giyilmeyen herhangi bir kıyafet, o sırada bulunulan ya da bulunulmayan herhangi bir mekân fark etmez, hiçbir davranışın ‘davetkârlığı’ sebebiyle bunların olduğu söylenemez. ‘O da istiyordu, istemeseydi orada ne işi vardı?’ cümleleri kurulamaz. Dünya üstünde böyle düşünen tek bir insan bile kalsa bu hepimizin utancıdır, bitmeden nefes alınamaz.

Dilerim bunları anlatmak ve konuşmak zorunda kalmayacağımız günler görürüz, dilerim dünyanın payına düşen acı, üzüntü ve utanç bu kadardır, buraya kadardır.

İyilik Yap, İyilik Bul: Sosyal Faydanın Dönüştürücü Gücü

0

Yürüttüğüm tez çalışması kapsamında sosyal fayda yolunda çalışan 25’i aşkın kişiyle derinlemesine görüşme yapma fırsatı buldum. Çalışmanın akademik çıktılarını bir kenara koyuyor ve insanlık hallerimizle ilgili bir duruma şaşkınlıkla tanıklık ediyorum.

Bir dertle hemhal olan kendini de dönüştürüyor.

O dertle savaşmaya cüret ediyor. Hayal kurmakla kalmıyor, kendine inanıyor, harekete geçiyor. Çok hırpalanıyor ama durmuyor. Sonra bir bakmış bambaşka biri olmuş; en nihayetinde “evren hareketini alkışlamış.”

Elbette hiçbiri bu yola kendini dönüştürmek amacıyla çıkmamış. Dert edindikleri bir sosyal sorunun peşinde çözüm ararken, tüm vakitlerini, emeklerini, deneyimlerini bu yola vakfederken, kendileri bile fark etmeden, dönüşmüşler. Benim iletişimde olduğum kesim özellikle sosyal girişimcilerdi. Bununla birlikte onlara destek olan vakıf/dernek çalışanlarına, iletişimcilere, yöneticilere, özel sektör çalışanlarına -kısacası bir şekilde işin bir ucundan tutan herkese- sirayet eden bir dönüşüm süreci yaşanıyor.

Birilerinin hayatına katkı sunmak, onu kolaylaştırmak ya da bir iş yapış biçimini baştan aşağı yeniden tasarlamak üzerine yola çıkmak.

Bu platformda cesaret etmekle ilgili, insanın tutkusunu bulması ve amacını aramasıyla ilgili ve var olan sistemde dönüşüm yaratacak küçük adımlarla ilgili çokça yazdım. Fark etmediğim, arka planda durmaksızın sosyal fayda üretmek üzerine düşündüğüm ve bu konuda sohbet ettiğimdi. Şimdi baktığımda görüyorum ki, bu konuyu derinlemesine incelemek beni bile dönüştürmüş, odağımı yeniden değerlendirmemi sağlamış. Ne mutlu.

Özünde iyilik yapma niyetiyle yola çıkılan bu süreç, kişinin hayatına anlam katan ve onları dönüştüren, bambaşka farkındalıklar yaratan, üstüne farkında olmadan çevrelendikleri kişileri de dönüştüren bir sürece doğru yol alıyor. Bunu zaten topluluğa dönük bir amaç için yaptığınızda kavramsallaşıyor, kendine bir isim ediniyor: Sosyal fayda.

Bugün burada sizlerle birlikte üzerine düşünmek istediğimse kişisel yaşamımızdaki adımlarımız. Bireysel düzlemde diğerlerinin hayatına sunduğumuz katkıların ne ölçüde farkındayız? Kendi yaşamımızda yarattığımız dönüşümler neler? Nasıl bir amaçla yola çıkıp nelere niyet ediyoruz?

Dönüşüm yaratmaya niyet etmek kolay gibi görünse de, zor olan kendi kırılganlığımızla tanışma safhası. Tam da bu yüzden kırılganlıklarımızı görünür kılmaya ve kendimize hata yapma iznini vermeye cesaret etmemiz gerekiyor. Bunun neleri dönüştürebileceğine ilişkin fikir edinmek isterseniz Brené Brown’un Cesaret Çağrısı başlıklı konuşmasını dinlemenizi tavsiye ederim. Bir elin verdiğini diğerinin görmemesi savunulan kültürümüzde, aksine, iyiliği yaygınlaştırmak için iyilik hikayelerini paylaşmak ve çoğaltmak gerek.

Bugün siz de birini gülümsetmeye, kendi imkanlarınız elverdiğince birinin mutlu olmasını sağlamaya ne dersiniz? Belki de bir bakarsınız sizin için de yepyeni kapılar açılır, öz benliğinizi yeniden keşfetmeye başlarsınız.

Gönüllü Yoksunluk

0

Malum, bizler kusursuzluğun ve yeninin övülerek putlaştırıldığı bir dönemde yaşayan kusurlu insanlarız.

Dünya bugün bize “Yarışın ve kusurlarınızı kapatmak için parayla, diplomayla, eşyayla, ünvanla, güzellikle, zekayla başkalarından üstünlüğünüzü kanıtlayın” diyor.

Biz ise bir yandan bu gösterişli yarışın içinde olmaktan zevk alırken, diğer yandan mükemmel olmaya çalışmaktan ve hep elimizdekinin daha iyisini isteyen içimizdeki canavarı beslemekten yorulduk. Gün geldi, ruhumuzdaki boşlukları nesnelere boğmak yerine anlam peşine düştük.

Farklı yerlerde arasak da aslında aynı gerçeğin peşinden gittik. Bazen kişilerle, bazen mekanlarla, bazen de kitaplarla hep gerçeğe bir adım daha yaklaşmaya çalıştık.

Nihayetinde aradığımı, hayatın günlük rutinindeki küçük mucizelere odaklanmakta buldum. Sahip olduklarımın içinde saklı olan tatları yakalayıp, şükretmekte… Bir dakikanın, bir saatin, bir günün, bir ömrün içine gizlenmiş olasılıkları ve belirsizlikleri sevmekte…

Bugün dünya her taraftan bizi süslü, ışıltılı, pahalı, moda olan şeylerin bombardımanına tutarken bunlardan etkilenmemek elbette zor. Ne zaman ki mutluluk ve huzurun iddiasız, sıradan, sade, doğal, bazen yıpranmış ve kusurlu, abartıdan uzak şeylerde olduğunu yaşayarak gördüm; o günden beri kendimi gönüllü bir yoksunluk içinde tutmaya gayret ediyorum.

İçimdeki doymak bilmeyen canavar elbette hala beni daha fazlasını istemekle sınıyor. İhtiyacım olmadığı halde hoşuma giden pek çok şeyle bana göz kırpıyor. Bazen yenilsem de, çoğunlukla onu aç bırakarak dizginliyorum.

Çünkü artık biliyorum ki, istesek de istemesek de hayat mutlaka bizi yolculuk boyunca bir şeylerden yoksun bırakıyor. Bir yanımız hep eksik kalıyor.

Demek ki ömrümüz boyunca bir açlığımız mutlaka olacak. Hiçbir zaman o canavar “tamam yeter, doydum” demeyecek.

Öyleyse insan gönüllü olarak kendine bir yoksunluk yaşatırsa, o eksikliği seçme özgürlüğünü kendi eline alacak.

Ne büyük bir güç!

Peşinden koştuğumuz şeyin biraz altındakiyle yetindiğimizde, bir bakıyoruz ki elimizdeki imkanlar genişliyor.

Bu yüzden, bir insanın varlıklı olmasına rağmen onu bir statü sembolü olarak ortaya dökmemesinin; güzelliği varken o güzelliği diğerlerine üstün gelmek için açıp saçmamasının; bilgisi olan her konuda ilk fırsatta kendini ortaya atmamasının; bazen haklı olmasına rağmen tartışmayı uzlaşmaya çevirmesinin, kendini anlatmak isterken başkasını dinleyebilmesinin, kısacası egosunun değil içindeki şefkatin peşinden gitmesinin kıymetli olduğuna inanıyorum.

Bu duygu ve düşüncelerin arasında dolaşırken, 15. yüzyılda ortaya çıkmış olan Japon felsefesi Wabi Sabi ile tanıştım. Wabi Sabi, günümüzdeki mükemmeliyetçilik ve kusursuz yenilik anlayışlarının tam zıddını baş tacı ediyor. Süse, savurganlığa, gençlik ve güzelliğe, pahalı eşyalara, yani geçici olana bağlanmanın insanı manevi olarak körleştirdiğini savunuyor. Geçiciliği kabul edip, doğal süreçten gelen yıpranmayı ve kusurları kucaklıyor. Tam da içine çekildiğimiz bu hırs dolu mükemmellik yarışında ruhumuza kalkan olacak bir dinginlik sunuyor.

Hangimiz bu yarışın, hayatın içindeki ayrıntıları görmeyi ve andaki güzelliği fark etmeyi engellediğini inkar edebiliriz? Doğal, yalın, sade ve kusurlu olan; kusursuz olandan daha gerçek bir güzellik anlayışı olamaz mı? Yaşanmışlık ve yıpranmışlığın korkup kaçılacak bir şey değil, aksine doğanın akışındaki ritmin ve kurgunun gerekliliği olduğunu kabul etsek neler değişir?

Hayatın geçiciliği içinde, hiçbir şey kalıcı olamazken, bu geçişi kabul etmek, sevmek ve beğenmek tüm hayatımıza yayılacak bir rahatlamanın kapısı olabilir mi?

Herkesin varlık gösterme ve üstün gelme peşinde koştuğu şu dünyada, “ben sizin oyununuzu oynamıyorum” deyip kenara çekilen ve kendi yolunda yürüyen kişiler olmak mümkün. Hissettiğimiz eksikliğe odaklanıp onu dışarıdan eşyalar ve kişilerle doldurmak yerine, sahip olduklarımıza odaklandığımızda iç huzurumuz da artıyor. Neyi algılarsak onu aktarıyoruz. Neye odaklanırsak onu yaşıyoruz.

Var olanın kıymetini bildiğimiz ve olanla tatmin olmaya başladığımız zaman yoksunluk hissi ortadan kalkıyor ve zenginleşmeye başlıyoruz. Kusurdan memnun olabilen, azla yetinebilen bir insanla hayat pek başa çıkamıyor. “Az çoktur.” felsefesinin derinliği sanırım tam da buradan geliyor.

Wabi Sabi bizi bunları sormaya yüreklendirirken, gözüm birkaç saniyeliğine aynaya takılıyor ve kaşlarımın arasında belirginleşmiş iki derin çizgiyi fark ediyorum.

Yazarken hoşuma giden şu satırlar bitince; içimden “acaba” diyorum, “kusurları sevmek gerçekten mümkün mü?”

 

Mutfak, sinema ve daha fazlası: Serra Yılmaz

0

Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da da adını duyurmuş ünlü oyuncu Serra Yılmaz, Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizin konuğu…

Serra Yılmaz kimdir?

Serra (Tuğrul) Yılmaz, 13 Eylül 1954’te İstanbul’da dünyaya geldi. Küçük yaşlarda evde dedesi ve babasının desteği ile Fransızca öğrendi. Sainte-Pulchérie ve Saint Benoît Fransız Liselerinde eğitim gördükten sonra Fransa’daki Université de Caen Normandie’da Psikoloji bölümünde üniversite eğitimini tamamladı. “İlk tutkum ve niyetim” dediği tiyatro derslerini de burada almaya başladı.

Tiyatro hayatına Dostlar Tiyatrosu’nda başladı ve burada dramaturg, oyuncu ve sanat yönetmeni yardımcılığı da dahil olmak üzere pek çok farklı tecrübe edindi. Burada tanıştığı Levent Yılmaz ile 1977 yılında evlendi. 1979 yılında Ayşe adında daha sonra kendisi gibi oyuncu olacak bir kızı oldu. Levent Yılmaz ile evliliği ise 10 yıl sürdü.

İlk sinema filmi, sonradan bir Yeşilçam klasiğine dönüşecek olan Şekerpare oldu. Atıf Yılmaz’ın “Bir Yudum Sevgi” filminde de rol alan Yılmaz, neredeyse hiç ara vermeden ilerleyeceği bir sinema oyunculuğu macerasına da başlamıştı. 1987’de Ömer Kavur’un Anayurt Oteli filminde aldığı rolle adını daha çok duyurdu. Yine klasikler arasında kabul edebileceğimiz Ağır Roman’dan sonra unutulmaz televizyon dizisi Sıdıka’da rol aldı. 1998 yılında Reha Erdem’in Kaç Para Kaç filmindeki rolünden bir yıl sonra, Ferzan Özpetek’in Harem Suare filminde rol aldı ve bu rolüyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görüldü. Ferzan Özpetek, daha sonra bütün filmlerinde Serra Yılmaz’a ‘o benim uğurum’ diyerek bir rol verdi.

Serra Yılmaz, ilk yönetmenlik deneyimini de Şubat 2018’de gösterime giren “Cebimdeki Yabancı” filmi ile gerçekleştirmişti.

Bir ayağı İtalya’da

İtalyan komşuları ile arkadaşlığı sayesinde İtalyancasını da geliştirdiğini ifade eden Yılmaz, bu aileyi hala manevi ailesi kabul ettiğini söylüyor.

İtalyanca ve Fransızca konusunda kendini çok geliştirmiş olmasının yardımıyla, dil dersleri vermeye başladı ve daha sonra da çevirmenlik yaparak tanındı. Zaten ünlü bir oyuncu olmasına rağmen, simültane çeviri konusundaki başarılarından ötürü de önemli ziyaretlerde çevirmenlik yaparak geçimini sağladı. 2006 yılında Papa 16. Benediktus’un Türkiye ziyaretinde tercümanı olarak görev yaptı. 2014 yılında Papa Francisco Türkiye’ye geldiğinde de yine tercüman olarak Serra Yılmaz tercih edildi. Bir röportajında yaptığı çevirmenlik işleriyle ilgili şunları söylemişti: “Papa’nın çevirmenliğini yaptım diye beni Hristiyanlıkla suçlayan oldu. Bırakın bana karşı yazılanları, insanları inançlarına göre yargılamak zaten başlı başına saçma. Ancak sosyal medyada hakaretler ve ’Vatikan seni işe aldı’ gibi birçok asılsız sözler sarf edenler oldu. İşin doğrusu, bizim Dışişleri Bakanlığı’ndan ismen istediler, ben de gittim ve çevirmenlik yaptım.”

Oyunculuk düzenli bir gelir sağlamadığı için çevirmenliğe yöneldiğini ifade eden Serra Yılmaz, oyunculuk bilgisinin bu işinde de ona yardımcı olduğunu ifade ediyor: “”Şimdi orada Papa olsun ya da tercümanlığını yaptığınız bir devlet adamı olsun, vermek istediği mesajı anlatırken aynı tonu da tutturmanız gerekiyor. Oyuncu olmak bir çevirmen için büyük avantaj. Sahne üstünde olmanın büyük rahatlığını burada da kullanabilirsiniz.”

Hala film çekimleri ve dost ziyaretleri için sık sık İtalya’ya gidip gelen Serra Yılmaz, zannedilenin aksine burada değil, hala Cihangir’de yaşıyor.

Bir sabah ansızın “Meme Kanseri”

1991 yılında bir sabah aniden kanserle karşılaştı… Memesinde bir kitle fark eden Serra Yılmaz, başta bunu ciddiye almadı, şakaya vurdu ancak muayeneden sonra durumun ciddiyeti anlaşıldı: “Bir sabah yatakta gerinirken fark ettim. Elime geldiği anda kötü bir şey olduğu hissine kapıldım ama genelde koktuğumda yaptığım gibi şakaya vurdum. O zaman birlikte olduğum hayat arkadaşım, annesinde de böyle bir durum olduğu için biraz telaşa kapıldı ama ben yine dalgaya vurarak, ‘Benden böyle kolay kolay kurtulamazsın’ dedim. O gün rahmetli Prof. Dr. Üstün Korugan’la randevum vardı, ona gittim. Beni iyi bir cerraha yönlendirdi. Başarılı bir ameliyat geçirdim.”

“Kendinizi mutlu ve enerji dolu hissederken aniden karşınıza böyle bir şey çıktığı anda hayatınız değişiyor ve birden bire hasta statüsüne giriyorsunuz. Bu beni psikolojik olarak çok etkiledi, çünkü fiziksel olarak hastalık kendinizi kötü hissetmenize neden olmasa da artık siz sinsi bir hastalığın pençesine düşmüşsünüz ve o eşiği geçmişsinizdir. Yani hastalık söze döküldüğü an insan çok tuhaf oluyor. Ölüm her zaman için bir tabu ve yüzleşilmeyen bir konu olduğundan, insanlar öleceklerine inanmaz ve ölümün hep başkalarının başına geleceğini düşünür. Kanserde de aynı duygu oluşuyor; ben de aynı duyguyu yaşadım. Kendimi o kadar enerjik ve sağlıklı hissediyordum ki; işte, soğukta da dururum, yalınayak oraya da giderim, 20 kilometre de yürürüm modundaydım. Özelikle benim İtalyan ailemde böyle bir mitos vardı. Hep doğayla iç içe, sağlık açısından çok iddialı yetiştiğim için birden bire kanseri kendime hiç yakıştıramadım.”

2009 yılında kızıyla beraber yer aldığı “Annemle Biz Kanseri Yeneriz” kampanyası dahilinde özellikle erken teşhise dikkat çekmek amacıyla hikayesini bol bol paylaştı.

Serra’nın meşhur mutfağı

Çocukluğundan beri mutfakta zaman geçirmeyi çok sevdiğini ifade eden Serra Yılmaz, hazırladığı televizyon programlarıyla bu alanda da başarılı işlere imza attı. İtalyan mutfağını anlattığı İtalyan İşi programının yanı sıra, dünyaca ünlü yemek yarışması programı Masterchef’te de boy göstermişti.

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

 

1K1D = 1 Kadın 1 Dünya

0

Fortune 50 şirketleri içinde son dönemde yapılan araştırmaya göre; kadınların %44’ü iş yerinde tüm potansiyellerini ortaya koyamadıkları düşüncesindeler ve şirketlere baktığımızda orta ve üst düzey yöneticilerin sadece yüzde 3 ila 5’i kadın.

The Athena Doctrine’ kitabının yazarları John Gerzema ve Michael D’Antonio, tanrıça Athena’nın temsil ettiği feminen değerlerin 21. Yüzyılın işletim sistemi olduğunu düşünüyor. Maskülen ve feminen algısını ve bu tanımların liderlik, mutluluk, ahlak ve başarı üzerindeki etkilerini araştırmaya karar veriyorlar. Dünya gayri safi hasılasının %65’ini temsil eden 13 ülkede, 26 şehirde toplam 64.000 kişinin katılımıyla gerçekleşen geniş kapsamlı bir çalışma başlatıyorlar.

Araştırmaya katılanların büyük çoğunluğu, feminen ve maskülen özelliklerin dengesinin önemini vurguluyor. Her ikisinin de güçlü yanları olduğu ve kişisel başarı için doğru harmanlanması gerektiği konusunda hemfikirler. Dünyanın farklı coğrafyalarından kişilerin katıldığı anketin sonuçlarına göre, artık insanlar duygularını ve düşüncelerini açıkça paylaşan liderler istiyor. İletişim kurabilecek kadar güçlü liderler. Gizli gündemlerin, günü kurtaran çıkarcı yaklaşımların geride kaldığı, kalıcı çözümlerin üretildiği yeni bir liderlik modeli aranıyor.

Görünen o ki,  iş hayatında yeni değer sistemlerinin kurulduğu bu noktada, özgüvenli ve yetkin kadın liderlerin yetişmesi ancak kadının ve erkeğin, işyerinde feminen prensipleri geliştirmeleriyle mümkün olacak. Kadın liderlerde daha net gözlemlediğimiz yaratıcılık, iş birliği, sezgisellik, duyarlılık, ilişki kurma, takım çalışması, büyük resmi görmek gibi özelliklere daha fazla vurgu yaparak, kadının iş hayatındaki yerini sağlamlaştıracak bir bakış açısı geliştirebilmek zor ama imkansız değil.

Neler Yapılıyor?

Türkiye’de ilk kez kadın hakları savunusu gerçekleştiren ancak hedef kitlesi erkekler olan bir sivil toplum kuruluşu hayata geçirildi. Yanındayız Derneği toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için erkeklerle kadınların yan yana çalışması gerektiğini savunuyor. Derneğin misyonu, özellikle erkeklerde zihniyet ve davranış değişimini geliştirmek. Türkiye’de kadın liderliğinin ve kadın istihdamının gelişebilmesinin önündeki en temel sorunsala dikkat çekerek farkındalık yaratmak için yola çıkan derneğin çalışmalarına iş dünyasından, sanata kadar farklı birçok sektörden tanınmış isimler destek veriyor. Yanındayız Derneği web adresinden de derneği daha detaylı olarak inceleyebilirsiniz.

Kadın liderliğini ve toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen dernek faaliyetlerinin yanı sıra iş dünyası, ayrımcı bir ifade olan “iş adamı” söylemini bir kenara bırakarak “iş insanı” ifadesini kullanmaya başladı. TÜSİAD gibi birçok dernek ” İş Adamları” ismini “İş İnsanları” olarak değiştirerek farkındalık yaratmayı hedefliyor.

Kadın İstihdamının ve Kadın Liderliği Artırılmak için Neler Yapılabilir?

Toplumsal cinsiyet eşitliği için çalışmalar yapan kurum ve dernekler her geçen gün artsa da hala yetersiz sayıdalar. Yapılan çalışmalara kadınlar tarafından katılım oranları arttıkça gerçekleştirilecek olan çalışmalar da artacaktır. Bunun yanı sıra iş hayatına anne olduktan sonra ara veren kadınların oranı oldukça yüksek seviyede. Çalışan anne kavramının yaygınlaştırılabilmesi için ücretsiz kreş, doğum raporu izni, süt izni, esnek çalışma vb. yan haklar güçlendirilerek teşviklerin arttırılması kadın çalışanların ve dolayısıyla kadın liderliğinin de önünü açacaktır.

Bir diğer konu ise kadın girişimciliği. Devletin kadın girişimcilere verdiği destekler ve mesleki eğitim kursları kadın girişimciliğinin ciddi anlamda önünü açarak, kadın istihdamına da katkı sağlıyor. Elbette tüm bu gelişmelerin ilerlemesi için en ihtiyaç duyduğumuz şey; istihdam piyasasında, üst düzey yönetim seviyesinde ve siyasette (şimdilik) kadınlara göre daha ön planda olan erkeklerin kadın çalışanlara ve kadın liderliğine olan bakış açısının ve davranış şekillerinin değişmesi. Bu sebeple yapılan çalışmalar umut verici ancak yolumuz oldukça uzun.. Atlantik Okyanusunu tek başına geçmeyi başaran ilk kadın pilot olarak tarihe geçen Amelia Erat’ın da söylediği gibi “En zoru harekete geçme kararıdır, geri kalanı ise sadece kararlılık meselesidir.”