Ana Sayfa Blog Sayfa 37

Dünyayı Kadınlar mı Kurtaracak?

0

Önceleri hep bizim gibi kadınların erkek çocuğu olsun derdim. Çok fazla kadın erkek ilişkisi takibinden sonra gördüm ki bizim gibi kadınların kız çocuğu olmalıydı. Çünkü erkekleri doğuran, büyüten ve hamur gibi yoğuran bizlerdik, doğru ama bu durumu aynı seviyede tutacak veya daha ilerilere götürecek olan kızlarımızdı.

Bir kadının elinden tutacak yine başka bir kadın idi. Annesi bir erkeği donanımlı bir şekilde yetiştirip yaşama bıraktığında eşinin veya kız arkadaşının da bu durumu sürdürülebilir kılması gerekiyordu. En eğitimli karakteri oturmuş olduğunu düşündüğümüz kadınlarda bile hala erkeğe yapılan hizmetten bir onur duyma, yapmayanı hor görme; erkeğe “o yapamaz şimdi ya” diyerek mandaya konmuş sinek muamelesi yapma durumlarını çok fazla hayatımızda.

Anadolu’daki durumdan bahsetmek istemiyorum, çünkü ben en çok eğitim ve öğretimin bu kadar nimetinden yararlanmış ve büyükşehirlerde yetişmiş kadınların bu şekilde hareket etmesine üzülüyorum. Ben işe gideceğim, eve geleceğim, sofrayı hazırlayacağım, mutfağı toparlayacağım, çocukla ilgileneceğim; bunun yanı sıra kocasına şık görünmesi gereken olacağım, o kaktüs işten gelecek ve benim ona güneş olmamı bekleyecek… Yapmayın kadınlar, yapmayın! Erkekleri bu kadar küçümsemeyin, hor görmeyin! Bırakın onlar da sizinle birlikte hareket etsinler. Anneler! Kız çocuklarınızı eğer bunları sağlayamazsa ilişki veya evlilikteki en değersiz insan onlar olacakmış korkusuyla büyütmeyin. Kadınlar! Aman en sevdiği yemeği yapayım, ütüsünü yapayım, hatta işe giderken giyeceklerini ben hazırlayayım mantığıyla kendinize muhtaç olacak bir erkek yaratmayın ve en önemlisi bundan zevk almayı bırakın. Kilo alırsa gitmez zannetmeyin. Baba göbeği sevmeyin.

Kendinize güvenin. Orgazm taklidi yapmayın. Bedeninizle iş halletmeyin. Hemcinslerinizle empati yapın. Yarış yapmayın. Kıyas yapmayın. Yapıcı eleştirin. Her şeyde mükemmel olmak zorunda olmayın. Olmadığınız zaman eksik hissetmeyin. Korkmayın. İçinize atmayın. Konuşun. Destek alın. Mutlu ve huzurlu olduğunuz yerde kalın. Olmuyorsa zorlamayın. Enerjinize odaklanın. Kendinizi önemseyin, keşfedin ve bilin. Bilin ki erkek ve kadını yaratan aynı kişi… Ne bir eksik ne bir fazla, hepimiz insanınız en sonunda.

 

 

Dijital Dünyada Duygularımız ve Zorbalık

0

Üniversitede Bilgi Sosyolojisi dersi almıştım. Hocamız bize internetten bahsediyordu ama adı internet değildi. Şöyle bir şey söylemişti: “Arkadaşlar, bilgisayarla öyle şeyler yapabileceksiniz ki… Dünyanın her yerindeki insanlarla konuşabilecek, yazışabileceksiniz. İnsanlar vakitlerinin çocuğunu bilgisayarda geçirecek, bu nedenle de yalnızlık hissedecekler. Uzaktan konuşmalar yetmeyecek. Bu hissi gidermek için de bilgisayarlara duygu hisleri verecekler.” Biz dersten çıktıktan sonra hocamızın bu sözlerine hiç anlam verememiştik, tabii yıl 1997… Hocamızın anlattıklarından bir tanesi hariç hepsi oldu. Olmayan ve bilim insanlarının hâlen üstünde çalıştıkları ise “bilgisayara duygu yüklemek.”

“Bilgisayarlar insanların duygularından anlayacak”, “Nöronlar taranarak insan beyninin analizi yapılıyor” gibi içeriklere sahip bir sürü haber görüyoruz. Gelecekle ilgili birçok filmde de yapay zekâların duygularını gösterebildiklerini izliyoruz. Gerçekleşir mi bilemem… Çünkü duygularımız anlık, günlük, yıllık değişebiliyor. Biz bile duygularımızı tanımakta zorlanırken ve duygularımız sürekli değişirken, bu duyguları yapay zekâların anlamaları için çalışmak çok zor olmalı. Bizi biz yapan duygularımız ve bunlar yapay zekâlara şu an yüklenemiyor. Netflix dizisi Westworld’de bu durum ironi ile harika bir biçimde anlatılmıştı; insanlar merhamet, hoşgörü, sevgi gibi bazı duygularını kaybediyor, robotlar bu duygulara sahip oluyorlardı. Hatta insanlardan daha vicdanlı hâle geliyorlardı.

Hani duygularını göstermeyen ya da gösteremeyen insanlara robot gibi durma denir ya, o yüzen robot gibi durmamak lazım. Birbirimizle iletişim kurabilmemiz için duygulara ihtiyacımız var. Dünya dijitalleşti. Peki bizler bu dijital dünyada iletişim kurarken duygularımızı birbirimize aktarabiliyor muyuz? İşte asıl sorun bu…

Gün geçtikçe dijital dünya gerçeklikten daha mı fazla yer kaplamaya başlıyor hayatımızda? Peki, dijital dünyanın en vazgeçilmez bileşeni olan sosyal medya gerçek mi? Bunlar gibi birçok soru ile benim gibi sizin de kafanızın meşgul olduğuna eminim. Ben sosyal medyanın hayatımızın bir parçası olduğunu, bizim gerçekliğimizden apayrı bir yerde olmadığını düşünüyorum. Gün içinde yaşadıklarımızı, anlatmak istediklerimizi, olmak istediğimiz yerleri ve daha birçok kişisel durumumuzu sosyal medyada paylaşıyoruz. Ancak herkesin kullanım amacı ve şekli farklı… Bazıları tüm hayatını paylaşırken kimisi kısıtlı bir alanı gözler önüne seriyor… Bazısı ise sadece iş amaçlı kullanıyor ve özel hayatını sosyal medyadan uzak tutuyor. Sonuç olarak birçoğumuz vaktimizi sosyal medyada geçiriyoruz. Ama şu bir gerçek ki, sosyal medya zaman alıcı bir uğraş… Örneğin ben! Sosyal medyada zamanımın çoğunu yorumları okumak için harcıyorum. Çünkü insanların neler düşündüğünü merak ediyorum. İşim gereği insanların birbirleriyle iletişimlerini, birbirlerine karşı kullandıkları üslupları, sabırlarını, tartışma şekillerini inceliyorum. Bazı paylaşımların altında saygı ve hoşgörünün hâkim olduğu çok güzel tartışmalar gerçekleşiyor; bazılarında ise küfürler, anlayışsızlıklar ve zorbalıklar gözler önüne seriliyor.

Ne oluyor da birbirimize karşı bu kadar anlayışsız, hoşgörüsüz oluyoruz ve zorbaca davranıyoruz? Üstünde durmak istediğim nokta tam da burası; zorbalık ve bu davranışa neden olan duygularımız…

Özellikle sanal dünyadaki yazışmalarda noktalama işaretlerini kullanır gibi küfürlü kısaltmalar, söylemler kullanılıyor. Bir kadın arkadaşıma neden sürekli küfürlü yazıştığını sormuştum ve bana kullandığı ifadenin bir küfür olmadığını, cümle sonuna öylesine yazdığı bir kısaltma olduğunu söyledi. Sosyal medyada küfürler havada uçuşuyor. Birbirine “laf sokup” “kapak yapanlar” çok popüler oluyor. Bu popülerlik uğruna diğerlerini harcamaktan yani zorbalık yapmaktan çekinmiyoruz ve tabii karşımızdaki kişinin neler hissettiğini de düşünmüyoruz. Çünkü sanal bir dünyada karşımızdaki kişiyi görmüyoruz. Karşımızdakini görmemek bu davranışları daha rahat yapabilmemizi sağlıyor. Oysa yüz yüze ilişkiler farklı. Yüz yüze ilişkilerde birisine kaba davranırsanız o kişi size beden dili, mimikleri ya da sözleri ile neler hissettiğini anlatır. Sosyal medya ise sadece kelimelerle ya da “emoji” denilen duygu ifadesi simgelerle kısıtlı. Bunların duyguları ifade etmek için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Eğer yeterli olsaydı yanlış bu kadar çok olmaz, farklı nedenlerin eklenmesiyle kabaran diyaloglar zorbalığa kadar gitmezdi.

Siz hiç “Mutlu Olma Hastalığı” diye bir şey duydunuz mu? Gelin size açıklayayım çünkü zorbalığın “Mutlu Olma Hastalığı’nın bir sonucu olduğunu düşünüyorum.

Sosyal medyada “Mutluluk elinizde”, “Daha fazla mutlu olabilirsiniz”, “Üzüntülerden uzaklaşın”, “Sakın kızmayın, hep güler yüzlü olun” vb. mesajlar sıklıkla karşımıza çıkıyor. Ancak bu tür içeriklere sahip paylaşımlar duygularımızın tümünü yaşamamıza mani oluyor. Pozitiflik adına normal duygularımızı yok sayıyoruz. “Hep mutlu olunması gerekiyor” mesajları her bir yandan etrafımızı sarmış durumda. Sonuç olarak; sosyal medyada hepimiz hep mutluyuz, gülümsüyoruz. Sanki hiç zor şeyler yaşamıyoruz. Oysa gerçek yaşamda çok zor şeyler de yaşıyoruz ve sosyal medyadaki mutluluk hali nedeniyle mutlu olmadığımız zamanları kabullenmek istemiyoruz.  Oysaki bizi geliştiren, hayata karşı güçlü kılan zorlandığımız duygular. Bu duygulardan kaçmak; hayattan kaçmak, yaşamamak gibi… Bastırdığımız, kontrol altına aldığımızı sandığımız, göstermediğimiz duygularımız zamanla daha da güçleniyor ve bizi kontrol altına alıyor. Mutsuzluğumuz, kızgınlıklarımız içinden çıkılmaz bir girdap gibi daha da büyüyor. Duygularımızı yaşayamamak bizi mutluluktan daha fazla uzaklaştırıyor. İşte bu duruma “Mutlu Olma Hastalığı” diyorum. Mutlu olma hastalığına kapılanlar kızgınlıklarını hangi davranışa dönüştüreceğini bilemiyor. Kızgınlıklar öfkeye ve hatta zorbalığa dönüşüyor.

Biz maalesef duygu farkındalığı açısından sınıfta kalan bir milletiz. Hepimiz çok duygusal olduğumuzu söylemememize rağmen duygu farkındalığımız düşük. Bunun sonucu olarak empati becerilerimiz çok gelişmiyor.  Empati ise günümüzde yoğun olarak ihtiyaç duyduğumuz o kadar önemli bir kavram ki… Duygu farkındalığının ilk adımı… Çünkü zorbalığın başlıca nedeni empati yoksunluğu, empati becerilerinin gelişmemesi. Yüz yüze ilişkilerimizde birbirimize karşı empatimi gösteriyorken sosyal medyada karşımızdakilerle aynı empatiyi kuramıyoruz. Çünkü sosyal medyada dertler farklı. Amaç, ilişkileri sağlıklı bir şekilde devam ettirmek değil. Bu da empati gereksinimini azaltıyor. Empati azalınca da karşımızdakinin neler hissettiğini umursamıyoruz ve sonuç; zorbalık…

Zorbalığın azalması için “Duygu farkındalığı” gereklidir. Duygu farkındalığımızı arttırmaya da duygularımızı tanıyarak yani kendimizin farkında olarak başlayabiliriz. Bunun için de “Ben hangi davranışlara nasıl tepki veriyorum? Hangi olay karşısında neler hissediyorum? Duygularımın hepsini kabul ediyor muyum?” gibi sorularla ilk adımları atabilirsiniz. Devamında karşınızdaki kişilerin duygularını anlayabilmemizi sağlayan empati yeteneğiniz kendiliğinden gelişecektir. İşte zorbalığı yenmenin formülü bu…

Duygularınızla yaşayacağınız günler dilerim.

 

 

 

Modern Peri Masallarına İhtiyacımız Var mı?

0

Son birkaç yıldır Türk dizilerindeki kadın ve erkek rollerinde tekrar eden şöyle bir model var: Asistan rolündeki genç kadın kendi hayat mücadelesini verirken, şirket sahibi veya güç sahibi patronuna aşık olur ve birden hayatı bir peri masalına dönüşür…

Bu dizilerin hemen hepsinde şöyle bir sahneye rastlamak mümkün: Bir iş yemeği veya toplantı vardır ve başroldeki kadın, kıyafeti ve güzelliğiyle gecenin en güzel kadını olup, erkek başrolü etkilemeyi başarır. Bu bir yerden çok tanıdık gelmiyor mu? Sindirella masalından mesela… Üvey annesi ve kardeşleri tarafından kötü muameleye maruz kalan Sindirella güzel kıyafetlerini giyip bir baloya gittiğinde prens kendisine aşık olur ve kölelik hayatından prenseslik hayatına paraşütle bir atlama yapmış olur. Peki, prens o kadar kızın içinden neden Sindirellaya aşık olur? Bir kere dans etmekle Sindirellanın iyi kalpli olduğunu anladığı için değil herhalde. Çünkü Sindirella balonun en güzel kızıdır. Sindirella’nın üvey kardeşleri yalnızca kötü kalpli değillerdir, aynı zamanda ‘çirkin’dirler de. Ayakları büyük olduğu için cam ayakkabı ayaklarına girmez mesela.

Bir diğer örnek ise kötü kalpli bir perinin kehaneti yüzünden yüz yıllık uykuya mahkum olan Uyuyan Güzel. Prenses ve saray halkı ancak yakışıklı bir prensin gelip prensesi öpmesiyle uykudan uyanırlar. Uyuyan Güzel’in bunun için hiçbir şey yapması gerekmez, güzeldir ve prensestir.

Şu anki popüler dizilerde sunulan ideal ilişki modeli bu peri masallarındakilerden pek farklı değil aslında. Bu dizilerdeki erkek başrol sadece yakışıklı değildir, aynı zamanda iyi kalplidir ve çok güçlüdür (hem fiziksel, hem finansal anlamda), kadını hayatın her alanındaki zorluklarlara karşı korur. Kadının bunun için pek bir şey yapması gerekmez. Güzel ve şanslı olması yeterlidir. Peki bu popüler ilişki modelinin kime ne zararı var?

Hayatımızdaki zorluklarla mücadele etmek için hareket geçmek yerine, dışarıdan gelecek sihirli değnek, ya da beyaz atlı prens beklemek kadınların kendilerine yapabilecekleri en büyük kötülüklerden biri. Nedenine gelince, en kısa cevap olarak: Kadının eylemliliğini yok sayması, kadını hayatın zorluklarıyla mücadele eden bir özne olmak yerine pasif bir nesneye indirgemesi. Burada özne olmaktan kastım, popüler kişisel gelişim söylemindeki “hayatta her istediğinizi başarabilirsiniz, yeter ki isteyin”deki her şeye muktedir olan özne değil. Elimizde olmayan sebeplerden dolayı işlerimiz yolunda gitmeyebilir, istediğiniz her şeyi başaramayabilirsiniz ama özne olmak demek, her şeye rağmen mücadele etmek demek. Aynı zamanda eylemlilik ve çabanın hayat mücadelesinde bir anlamı olduğunun farkında olmak.

Hayatımızın kontrolü ne kadar bizim elimizde, eylemliliğimiz nereye kadar etkili soruları başka bir felsefi tartışmanın konusu olabilir. En nihayetinde, herkesin hayatında farklı mücadele alanları olsa da, bu herkesin o veya bu şekilde bir mücadele alanı olduğu gerçeğini değiştirmez. Eğer hayat bir mücadeleyse, ve siz bu mücadeleyi bütünüyle başka birinin omuzlarına yıkmaya çalışıyorsanız, o zaman kendi hayatınızı yaşıyor olur musunuz? Burada karıştırılmaması gereken iki nokta birinden destek almakla, sizin hiçbir şey yapmadan başka birinin sizin yerinize bütün sorunlarınızı çözmesini beklemek. Her ne kadar burada haksızlığa uğrayanlar sadece kadınlar gibi gözükse de filmler vasıtasıyla devam ettirilen bu ideal erkek imajı, erkekler için de bir o kadar zararlı. Nasıl ki kızların süper model güzelliğinde olmaları absürt bir beklentiyse, erkeklerin her şeyi çözme gücünde olmalarını beklemek de bir o kadar yersiz.

Bu dizilerdeki zararlı bir diğer tipleme ise şirket ortağı, ya da yönetici pozisyonundaki kadınların sürekli hırslı, kötü kalpli kadın rollerde olmaları. İyi kalpli güzel asistan ‘kızcağız’ – kötü kalpli hırslı yönetici ‘kadın’ ikilemi klişe olmanın ötesinde, kadınların sadece asistan rollerinde “makbul” olup, yönetici rollerindeki kadınları tehlikeli olarak lanse etmekte. Peki kadınların öznelliğini yok sayan, erkeklere çok fazla beklenti yükleyen, güçlü kadınları şeytanlaştıran bu modern peri masallarına ihtiyacımız var mı?

Şiddetin Büyüğü, Küçüğü, Aması, Nasılı

0

Trafikte kendilerine yol vermedi diye içinde hamile bir kadının da olduğu arabaya saldıran sürücülerin görüntüsünü izlemişsinizdir, konu sosyal medyada çok geniş yankı uyandırdı ve tepki çekti. İzleyenin gözünün önünden uzun süre gitmeyecek görüntülerdi. Aslında normal şartlarda arabanın içinde hamile bir kadın olduğu vurgusu yapmaya gerek olmazdı zira sadece hamile bir kadına değil, hiçbir kadına, hiçbir erkeğe, hiçbir canlıya bu şekilde bir şiddet girişiminde bulunulamaz. ‘Ama’ diye devam edilemeyecek, herhangi bir açıklaması olamayacak çok net ve evrensel bir gerçek bu. Yine de buradaki vurguyu da anlayabiliyorum; insanların, özellikle de erkeklerin durumun vehametini iyice anlamalarına yardımcı olmak için eklenebilecek bir bilgi.

Özellikle erkekler dedim, çünkü bu şiddetin karşısında durmak için kadın ya da erkek olmak gibi bir gereklilik elbette olmasa da kadın olmanın o dehşete yapılabilecek empatiyi çok arttırdığı da bir gerçek. Tek başına araba süren bir kadının tedirginliğini bir erkeğe anlatabilmek bazen (hatta çoğu zaman) imkansızdır mesela. En hassas görüneni bile ‘Abarttın tamam’ diyebilir ya da son günlerin o içimi kaldıran deyişiyle meseleye ‘duyar kasmak’ olarak bakabilir. Hatalı araç kullanan bir kadının konusu günlerce kapanmazken kendi halinde şeridinde giden, işinde gücünde bir kadının önüne kırılan direksiyon, onu sıkıştıran bir araba, kırmızı ışıkta kıpırdayamayacağı bilindiği için rahatlıkla yapılan tacize varan hareketler söz konusu olduğunda ‘Üff tamam herkes size bakıyor, Kezban doldu burası da’ jargonuna geçebilir. Mevzuya duyarlı bakan, karşısındakine empati yapmaya çalışan birileri çıktığında ‘Ooo düşüyor mu böyle?’ diye sorabilir. Özellikle de sosyal medya böyle durumlarda hem yara bandımız hem yaramız olur. Derdimizi duyurmak, meselemize dikkat çekmek için çok etkilidir ama bugün bu olaya tepki gösteren birisi belki daha geçen hafta araba park edemeyen kadın sürücü videosu paylaşmıştır, bunun çok komik olduğunu düşünmüş ve aradaki ilişkiyi katiyen görememiştir. Tuttuğu takım kaybetti diye karşı takıma dünyanın en cinsiyetçi küfürlerini etmiş, bundaki temel problemi bir an bile aklına getirmemiştir.

Bir kadının uğrayabileceği türlü çeşitli şiddet ve bundan kaynaklı korkusu asla hafife alınacak, ‘Aman boşver ne olacak?’ denilip geçilecek bir konu değil, olmamalı da. Bir erkeğinki de değil ama kabul etmemiz gerekir ki bir kısım coğrafyada bu endişeyi daha yoğun yaşayanlar kadınlar. Şiddetin ne kadar korkunç olduğunu sadece böyle videolar gördüğümüzde değil, hep hatırlamamız, hep konuşmamız lazım. Kelimelerimize de en az davranışlarımız kadar dikkat etmemiz, ağzımızdan çıkanı kulağımızın duyması lazım. ‘Bununla ne alakası var?’ diye düşündüğümüz bir sürü şeyin aslında bir şiddet kanıksaması, kadınları ikinci sınıf görmenin olağanlaşması olduğunu aklımızdan çıkartmamamız lazım. Evet her zaman diken üstünde olunması gereken bir hal ama olası sonuçlar düşünüldüğünde bunun mecburi olduğu görülüyor aslında. Bunların gündem bile olmadığı, bambaşka güzel şeyler konuşabildiğimiz günler dilerim.

Kadın Olmak…

0

Kadın özgürleştikçe, tercih edebildikçe, hata yapıp ders çıkarma hakkını elde ettikçe geleceğe daha güzel bir dünya bırakabiliriz.

Hayata gözlerini açtığın andan itibaren üzerindeki gölgelerle yaş aldın ve engellene engellene hayata atıldın.

Her ne kadar günümüz toplumu kadınların okuyup, iş sahibi olmasını sindirmiş görünse de hala eksiltilerek yol alıyorsun. Okul yıllarında, iş hayatında ve sosyal hayatında sadece “kadın” olduğun için doğru planlaman gereken, doğru zamanlaman gereken şeyler, üzerine öyle bir bindiriliyor ki çoğu zaman bu yükü fark etmeden taşıyorsun. Kabul edilmek için feda ettiklerini bile fark edemeyecek körleşiyor ve kendini keşfetmekten yoksun kalıyorsun.

Şimdi 3 saniye gözlerini kapat ve sadece nefes alışını dinle. Bu sensin ve senin rengin dünyada tek.

80’li yıllarla birlikte gelen sosyal modernleşme, şehirlerde büyüyen hemen her kadına eğitim hakkı verse de ilk çarpışmayı üniversite de bölüm seçerken “kadın mesleği” kavramıyla yaşıyoruz. “Öğretmen ol kızım, ilerde çoluğun çocuğuna bakacaksın.” “Kadından mühendis olmaz.” ve “Ben kız çocuğunu şehir dışına göndermem.” Her ne kadar bu söylemlerin azaldığını düşünsek de, hala meslek seçiminde cinsiyet ayrımı devam ediyor.

Baskıyla veya özgür iradenizle üniversitede okuyacağınız bölümü seçip, okulu bitirdiğiniz de ise sizi iş hayatında kadın olmanın zorlukları bekliyor. Kariyerinize dair tüm heves ve hırslarınızla yaptığınız bu başlangıçta cinsel kimliğinizin ayrıştırıcı rüzgârı yavaş yavaş yüzünüze değmeye başlayacak. Özel sektör için konuşursak birkaç kurumsal şirket dışında çoğu yerde sizinle aynı işi yapan, aynı eğitim ve özelliklerdeki kişilerin daha fazla maaş aldığını fark edeceksiniz. Bir insan kaynakları  politikası olarak hiç kimse birbirine maaşını söylemese de karşı cinsteki iş arkadaşınızın hayat standartlarındaki farkınızı fark etmeniz çok uzun sürmeyecek. Hele ki birebir ilişkilerin yoğun olduğu gidilecek tatilin, eve verilen kiranın sohbet ortamında konuşulduğu küçük işletmelerde. Ola ki bu konuyu gündeme getirdiniz ve yöneticinizle konuştunuz. Karşınızdaki yönetici dürüstse hiç çekinmeden “O erkek veya ev bakıyor’’ gibi bir cevap verebilir ya da konuyu iş yüküne getirip öznel yorumlarla geçiştirebilir.

Zaman geçtikçe terfi beklentiniz artacak ve bir gün bir bakacaksınız ki, beklediğiniz terfi yan koltukta. Tabii sizinle aynı pozisyondaki erkek iş arkadaşınız daha iyi bir performans  gösterip hak etmiş de olabilir ama genel de bu değerlendirmeler yapılırken, hele ki  terfi ettirilecek pozisyon minimum orta düzey bir yöneticilikse, erkek çalışan tercih edilir. Bunun kanıtı olarak; Türkiye’deki şirket yöneticilerinin cinsiyet dağılımına bakmanız yeterli. Alt basamaklarda ilerlemesine izin verilmeyen veya ağır ağır rütbelendirilen kadınlar, ne yazık ki en üst basamağa gelemeden emekli oluyor.

Bir de evlilik, çocuk gibi hayat telaşeleri başlayınca, kadının iş hayatı çalıştığı kurumdan bağımsız olarak sekteye uğruyor. Kocası için şehir değiştiren, iş değiştiren ve çocuğuna bakmak için iş hayatına geri dönemeyen kadınlar… Bir şekilde kadının kariyerinde pause tuşuna basılıyor. Evet, kabul etmeliyiz ki bazı şeyler hayatın devamı için gerekli. Anne olmuş bir kadın çocuğuyla yeterli zaman geçirmeli, onu belli bir süre emzirmeli ve yanında olmalı. Bunlar değiştirilemez ve karşı cinse yüklenemez özellikler. Ancak bu durumlar için yeterli yasal düzenlemeler olsa ve yeterli destek verilse kadınların iş yaşamı bu kadar fazla sekteye uğramazdı.

Kadın olarak hem eşit olmak hem de bizi farklılıklarımıza destek istiyoruz.

İş hayatından çıkıp sosyal hayata geçtiğinizde ise sadece kadın olduğunuz için gidemeyeceğiniz şehirler hatta ülkeler var. Kadın başınıza yapacağınız seyahatlerde, ailelerde hep bir güvenlik endişesi var. Şehir içinde dolaştığınızda bile araç veya toplu taşıma kullandığınızda, yaşayabileceğiniz tacizleri buraya hiç yazmıyorum bile. O çok derin ve ayrı bir konu.

Giyiminizle sıfatlandırıldığınız, tercih ve zevklerinize duyulan saygının her geçen gün azaldığı bir dönemde dışarı çıkmadan son bir aynaya bakıp eteğini çekiştirmeyen var mı? Dini baskının dışında büyüseniz bile giyim tarzınızı oluştururken etrafınızdaki erkeklerin bakış açısından etkilendiniz. Sosyal ‘’modern’’ bir çevreniz varsa, daha açık, izole ‘’dindar’’ bir çevreniz varsa daha kapalı giyinmeyi öğrendiniz. Ortalama bir çevrede bile olsanız, yaz dolabınızda ‘’tatilde giyilebilecek etekler’’  diye bir raf olmuştur mutlaka. Çünkü tatilde herkes öyle giyiniyor ve siz başkalarının seçimleri doğrultusunda seçim yapabilirsiniz.

Okudunuz, çalıştınız, gezdiniz ve sevdiniz. Konu aşka gelince de karşınızdaki ‘’erkek adam’’ size kendinizi farklı hissetirmeye devam etti. Gelen her hesabı ‘’ben erkeğim’’ diye ödedi, evinize bırakırken bunu sırf kadın başına bu saatte dönmeyin diye yaptı ve ilişki geçmişinizi sorguladı. Hep bir yetersizlik hissiyle sevmeyi öğreniyor üzerimize atılan kurallarla mutluluğu arıyoruz. İlişkinin en başında geçmişteki aşklarımızı sorguluyor ve ne kadarını anlatmak gerektiğini uzun uzun düşünüyoruz. Zaten ilişkiyi yaşarken bile hep bir sonrakine pişmanlık bırakmamaya odaklanıyoruz. Özellikle toplumumuzun tabusu cinsellik söz konusu olunca.

Bu ülkede rüştünü seks yaparak ispatlayan erkekler varken, 15’inde sekse götürülen erkekler çocuklar varken kadın hep sakınmak ve duygularını sindirmek zorunda. Cinsel kimliğini keşfedip, yaşamak bir kadın için o kadar büyük bir lüks ki. Kadına dini öğelerle atfedilmiş bekaret mevzusu,  yüzyıllardır kadın cinayetlerinin en büyük sebebi. Bu korkunç katliamların içinde tecavüze uğramış, ilişkiye zorlanmış ne masum canlar var kim bilir? Dünya tarihinin kara lekesidir kadın, kadın olduğu için yapılan eziyetler.

Bir diğer taraftan cinsel özgürlüğünü gizli, saklı yoldan yaşayan kadınların sayısı da her geçen gün artıyor. Evlilik dışı seks yapan kadınların bir çoğu yalanlara sığınarak, tıbbı yöntemlerle riyaya bulaşarak da olsa en azından kadın olmayı yaşayabiliyor. Ailelerden sır gibi saklanan, bir sonra ki ilişkisinde değiştirilerek anlatılan bu konu yine de her defasında üzerine bir suç gibi biniyor. Cinsel özgürlüğün bedelini ödemeyen ne az kadın vardır. En modern çevrelerde bile ‘’bakire kız isterim’’ diyen erkekler oldukça, birlikte olduğu kadın sayısını böbürlenerek anlatıp, kız kardeşinin sevgilisi olduğunu görüp, hiddetlenen erkekler oldukça kadın yok olmaya mahkum. Birçok evlilik kadınların cinsel özgürlüğünü kazanmak için seçtiği bir kaçış yolu. Erken yaşta yapılan evliliklerin, birbirini tanımadan yapılan evliliklerin birçoğunun temelinde bu var olma savaşı var. Kadın legal olabilmek için bir erkeği evlenmeye ikna etmek zorunda.

Severken bile özgür olamamak en büyük haksızlık değil mi?

Dünyaya iki farklı cinsiyette gelmiş insan sadece birbirini tamamlamak için var oysa. Estetiğin, şefkatin ve dünyayı güzelleştiren her şeyin kaynağı kadınlar ayrıştırıldıkça, engellendikçe  daha iyi bir toplum mümkün değil. Kadın özgürleştikçe, tercih edebildikçe, hata yapıp ders çıkarma hakkını elde ettikçe geleceğe daha güzel bir dünya bırakabiliriz. Sadece evlendirip, çocuk doğurturarak insanlığın sürekliliğini sağlansa nitelikli bir yaşam için kadının topluma kazandırılması şart. Kadınlardan eksiltilen her şey dünyadan çalınmış demektir.