Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Hep Birlikte Cüret Ediyoruz!

0

Dijital Topuklar zirvemizin dördüncüsünü #CüretEt teması etrafında gerçekleştiriyoruz

Sen de cüret ettiklerini, cesaret hikâyeni bizimle paylaşmaya ne dersin?

Her yıl yüzlerce kadını bir araya getiren Dijital Topuklar zirvemizin bu seneki temasını bu yılın başında belirlemiş ve geçtiğimiz Nisan ayında açıklamıştık: #CüretEt

Dijital dönüşümün ortasında yer alan kadınlar olarak 2016’dan bu yana yıldır Dijital Topuklar’da bir araya geliyor, kendimize özgü hikâyelerimizi paylaşıyor, birbirimizi besliyor ve birbirimizden ilham alıyoruz.

Biliyoruz ki, her birimizin kişisel yolculuk öyküsü birbirinden kıymetli. Toplumsal cinsiyet kalıplarıyla, eşitsizlikle mücadele ederken bir yandan kendimizi gerçekleştirme yolumuzda kimi zaman hüsranlar, çoğunlukla da büyük heyecanlar yaşıyor ve hiç hayal edemeyeceğimiz noktalarda birbirimizle ortaklaşıyor, paylaştıkça güçleniyoruz.

Bu yolculukların en büyük tetikleyicileri üzerinde düşünürken dedik ki, biz aslında ciddi bir ‘cüret etme’ halinde ilerliyoruz kendi yollarımızda… Sesimizi çıkarmaya cüret ediyoruz, harekete geçmeye, bir yenilik, fark yaratmaya cüret ediyoruz, konfor alanlarımızı dönüştürmeye ve en önemlisi, tam da kendimiz gibi olmaya cüret ediyoruz.

Bu yüzden her birimizin aslında bir de cesaret öyküsü var…

Siz nelere cüret ediyorsunuz?

Cüret etmek, kendini cesurca ortaya koymak sizin için ne demek?

Sınırların dışına çıkmak, kendimize yeni sınırlar çizmek hayatımızı ne şekilde dönüştürüyor?

1 Kasım’a doğru geriye sayarken #CüretEt temasını iyice didiklemek, mümkün olduğunca çok hikâye duymak istiyoruz.

Sen de cüret ettiklerini, cesaretinin sana nasıl yön verdiğini bir yazıyla anlat, dijitaltopuklar.com web sitemizde yayınlayalım…

Bekliyoruz: editor@dijitaltopuklar.com

Nesiller Arası Ebeveynlik

0

Ebeveyn olabilmekle ilgili ulaşabildiğimiz her bilgi zaman zaman uygulanabilir olmaktan çıkıp sırtımızda yük olabiliyor. Çocukluğumuzda karşılaşmadığımız, çevremizde denk gelmediğimiz pedagojik yaklaşımlarla bir nesil yetiştirmeye çalışıyoruz gibi geliyor. Genetik olarak kalıtsal geçen, görerek içselleştirebildiğimiz bilgiyle pratikte daha kolay ilerleyebilirdik. Ancak yapılan araştırmalar sonucu evlerimizde büyüyen çocukları etkileyeceği için iki hafta önce okuduğumuz çalışma sonuçlarını daha son cümlesine gelmeden kaydetmeye calışmak, ister istemez sinir sistemimizi etkiliyor, ufak bir kaygı yaratıyor. Daha iyisi, verimli olma gayreti teoride kitap yazacak kadar bildiğimiz, pratikte sıkça çuvalladığımız çocuk yetiştirme klavuzunu da kafaları da allak bullak ediyor. Tam dilimizin ucuna kadar geliyor “düşersin evladım”; çünkü önce güvenlik ve o ana kadar tehlikeden korunarak büyütüldük çok şükür ki, ancak eyleme geçecek davranışı bebeğinizin hayal gücünü etkilliyorsa yutkunup, elinden tutup keşfetmesine izin veriyorsun. Sınırlı sayıda kullanacağın ‘hayır’ların var, iç motivasyonu için seçici olacağın aferinlerin cebinde; lakin yerini ve zamanını da iyi belirlemelisin.

Eğitim sisteminden yana pek şansımız olmadığı için çocukların karakteri, özgüveni, duygu yönetimleri okul öncesinde şekillendiği için sınırlarını iyi çizmek durumundasın. En güvendiğim yazarlardan biri Aletha Solter, “bir bebeğin şımartılması imkansızdır” der, kendi kültürüne uyarlayıp düstur edinmek ise asıl mesele.

Tüm sevgini vermek uğruna her ağladığında kucağına alırsın, bilirsin ihtiyacı olduğu kadarını ister senden, en iyisi olabilmek adına öyle verirsin ki o sevgiyi, en olmadık zamanda çıkar ağzından “biraz bırakalım aglasın” cümlesi. Hem buyüklerine hak vererek büyütürsün hem de alan yaratırsın ufak tehlikelere; çünkü önce kendinde fark edersin yükseklik korkunun, hızdan çekinmenin denge sistemiyle alakalı olduğunu, vestibüler sisteminin zayıf olduğunu.

Z kuşağına ebeveynlik yapmak, evvelinde birey yetiştirmek daha önce hiç bilmediğin bir patikada yalnız yürümek gibi. Yolda öğreniyorsun, çuvallıyorsun, gururlanıyorsun, düşüyorsun daha dik kalkıyorsun, kızıyorsun daha çok sarılıyorsun. Bilgi deryasından öğrendiklerinle doğru olanı oldurmaya çalışırken, iki ileri bir geri gitmek gibi, etkisini belki yıllar sonra görebileceğin davranışa bütün kalbinle inanıp, bakış açını baktığın yer aynı olmasına rağmen değiştirmeye çalışmak gibi.

Tatilde, evde, sokakta, anneannesinde, köyünde, bahçesinde olan tüm ebeveynlere kolay gelsin. En iyisini yapıyorsunuz, birinin söylemesi gerekiyor, bugün ben olayım.

Şefkatle kalalım hepimiz.

Temizlik Günü Evden Kovulan Erkekler, Erkeklerimiz

0

Geçen gün gittiğimiz yazlık sitenin plajında iki arkadaşla karşılaştık. Eşlerini de tanıdığımız bu arkadaşlar dedi ki bize ‘Hanımlar temizliğe başladı, bizi evden kovdular, biz de buraya geldik.’ Bu cümleyi dilimizi konuşmayan birine çevirsen sanır ki sahilde uzanmak, kahvesini yudumlayıp kitabını okumak yerine o sıcakta evde temizlik yapmaya, cam silip mutfak tezgâhı parlatmaya gönül vermiş tuhaf bir insan türü var buralarda. Az zorlasan evden kovulmanın mağduriyetine ikna edecekler bizi. Hâlbuki anadilimizi konuşan neredeyse her kadın bu cümlenin anlattıklarını bilir aslında. Evde hiçbir işe yardım etmeden (istisnaları tenzih ederim elbette), üstüne bir de her konuda fikir beyan eden erkeklerin temizlik günü gelip çattığında ‘Hadi gez dolaş gelirken de ekmek al’ diye evden gönderilmesi her kadının annesinden teyzesinden evdeki büyük kadınlardan en az bir kere gördüğü en eski alışkanlıklarımızdandır. ‘Canım çıkacak zaten bari kafam rahat olsun’ mantığı güdülerek yapılan bu hareket belki de nice yuvalar kurtarmış, boşanmaların önüne geçmiştir, zamanının öyle de önemli ve stratejik bir hareketidir.

Öte yandan 2019 yılının yarısını çoktan geride bıraktığımız, aya fezaya çıkıldığı, insanların Mars yolculuğuna hazırlandığı şu günlerde bu cümlenin varlığını olanca kuvvetiyle sürdürdüğünü görmek beni üzmedi desem yalan olur. İnsan bekliyor ki artık o temizlikler birlikte yapılsın, evdeki insan sayısı kadar kişi el atsın temizliğe. Herkes gücüne göre bir parçanın ucundan tutsun, işler hızlıca bitirilsin, sahile de birlikte gidilsin. Gerekirse bir cam daha az temiz olsun, o fayanslar bal dök yala olmasın ama tatilden herkes eşit şekilde faydalansın. Ailedeki birinin tatili diğerine en ağır iş olmasın, kimse ‘Ayy işe gitsem de biraz dinlensem, çayım kahvem hazır olur bari’ diye hayal kurmasın.

Bu elbette bugünden yarına olacak bir şey değil, tüm alışkanlıklar bir günde değişmez elbette ama en azından, yanlış oldu aslında en önemlisi demeliyim sanırım, çocukların artık farklı bir şeyler görerek büyümesi. Evdeki işlerin o evde yaşayan herkes için olduğunun çocuklar tarafından net olarak anlaşılması çok kıymetli ve burada da annelerin payı çok büyük elbette. Hem eşlerin alışkanlığını değiştirmeye çalışmak, hem çocuğa yeni şeyler öğretmek bazen çok yorucu olsa da sonuçları buna değer. Erkeklerin elinden ev işi gelmeyeceğine, onların ütü yapamayacağına, yemek yapmaya çalışırlarsa mutfağın çok dağılacağına olan inancımızı bir an önce yere bırakmamız gerekiyor. Elinden ev işi gelmiyorsa geldiği kadar yapar, ütü yapamıyorsa biraz kırışık giyer ve yemek yaparken mutfağı dağıtırsa da sonra toplar. Çünkü neden yapamasın? Kadınların bunları bilerek doğduğuna bu inanç neden?

Plajlara ailecek inilen günler, yazlıkçılığın evdeki kadın için tam zamanlı mesai olmadığı günler gelsin dilerim. Bol denizler.

Yarıştırılan Annelik

0

Çoğu zaman başkası ne der, ne düşünür diye yaşadığımızdan; bir şeyler sorulduğunda dank diye çakılıp kalmayalım diye belki de birçok şey yapıyoruzdur. Hadi bu yapmalara lafım yok da, salt senin yaptığını, salt senin düşündüğünü doğru sanıp başkasına baskı yapmak, karşındaki eksik hissettirmek nasıl bir anlayışsızlıktır? Son dönemlerde sosyal medyanın da payının yüksek olduğunu düşündüğüm annelik üzerinden müthiş bir yarış, yarıştırma var. Bir taraftan anneannelerimizin-babaaanelerimizin geleneksel çocuk yetiştirme tarzını benimseyenler, bir taraftan gıdadan tekstile organikliği benimseyenler, bir taraftan markaları markaların sahiplerinden fazla takıntı yapanlar, diğer taraftan da çok sterilize olmak isteyip neredeyse kendilerini de sterilizatöre koyacak olanlar…

Daha hamileyken şunu ye bunu yeme diye başlanan veya başlatılan annelik yarışı, ‘doğum sezaryen mi yoksa normal mi’ diye devam eden sorulardan, ‘anne sütü mü veriyorsun formül mama mı veriyorsun‘a bağlanıp, ‘katı gıdaya geçişte BLW mi uyguluyorsun, kendi elinle mi besliyorsun’ gibi envai çeşit  sorularla başını alıp gidiyor. Bu kadar kafa karışıklığı içinde modern dünyada, şehirlerdeki annelerin işlerinin çok daha zor olduğunu düşünüyorum. Gencinden yaşlısına herkesin bir yaşam telaşına kapıldığı  metropollerde geniş ailelerin az olması kimine avantaj gibi görünürken kimileri içinse dezavantaj. Bir çocuk doğar bir köy bakar, diye bir söz var. Özellikle doğumun ilk zamanlarında ve daha sonrasında çocuk yürümeye başlayana kadar anneye yardımcı aileden birilerinin çocuğun yanında bulunması büyük lütuf. Hamilelik, annelik, lohusalık, yeni hayat düzenine geçiş derken insanın bedenen ya da mental olarak kendini yorgun hissettiği dönemler çokça oluyor. Bu dönemlerde insana en iyi gelen kelime: “Anlıyorum”. Yani karşındakinin seni tam anlayamadığını bile düşünsen, sana en iyi gelen kelime bu aslında.

Oğlum birkaç gün sonra 4 yaşını dolduracak. 2 yaşına kadar emzirdim. Kimi ‘çok emzirme başka yemekleri yemez’ dedi, kimi ’emzir bağışıklığı güçlenir’ dedi. İçgüdüsel ya da toplum baskısı, adına ne derseniz deyin ama kendim isteyerek oğlumu 2 yaşına kadar emzirdim. Oğlum yemek konusunda çok seçici, birçok şeyi yemiyor. Daha doğrusu yediği çok az şey var. Küçükken ben de yemek seçerdim, hatta bazı sebzeleri 25’imden sonra tattığımı hatırlıyorum. Bence yemekte seçiciliğin aynen kaygı, korku, özgüven, neşeli olmak, durgun olmak gibi genetik geçişi var. Ya da kendimi bununla teskin ediyorum.

Yine oğlumun yemek seçiciliğinin çok arttığı, daha doğrusu en temel şeyleri bile yemeyi reddettiği günlerin birinde, evde her türlü yemeği hazırlamayı denemiş yine de yedirememişken canhıraş bir halde bir arkadaşa yazdım ‘ne yapabilirim’ diye. Oğlu yaklaşık oğlumla aynı yaşlarda. Bana verdiği cevap; ‘araba sana çarptıysa mutlaka sen suçlusundur’ ya da ‘hırsız evini soyduysa mutlaka kapı camı kapamamışsındır’ gibi cümlelerle aynı şeydi. “Ben oğluma hep özel ve güzel yemekler yapıyorum.” demişti hatta eklemişti, “Sallamasyon yapınca o da yemiyor.”

Sanırım bu cümleler oğlumun yememesinden daha cok üzmüştü beni. Bu iki cümlenin özeti şuydu; ben güzel yapıyorum sen yapamıyorsun çünkü ben sallamasyon yemek yaparsam senin gibi, benim çocuk da yemez.

Oysa benim beklediğim sadece birkaç kelimeydi: “Olabilir, üzülme. Bir uzmanla görüşebilirsin.”

Çünkü her çocuğun yapısı farklıydı aynı yetişkinler gibi. Kendimizdeki farklılıkları kabul ediyorduk fakat çocuklardakini kabul etmeyip cezayı anne-babaya kesiyorduk. Bu ya en kolayıydı ya da karşı tarafı rahatlatmak yerine kendimizi üstün kurma çabasıydı. Ama çevrenizde yaşadığınız olaylarla ilgili; seni anlıyorum diyen, empati kurmaya çalışan size ilaç gibi gelen; eşler, anneler, babalar, kayınvalideler, kayınbabalar, kızkardeşler, abiler, ablalar, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar,komşular da mutlaka vardır. İyi ki varlar. Dileğim hep de varolsunlar.

Dilimizin Kemiğine Ne Oldu?

0

Sosyal medyanın kültürümüze, sosyal yaşantımıza ve farkındalığımıza olan katkıları gün geçtikce etkisini yitiriyor sanki. Bir tıkla takip ettiğimiz kişileri yine bir tıkla takip etmeme hakkımızın olduğu biliyor ancak kendi hayat biçimimizi, doğrumuzu, deneyimlerimizi o kişiye dayatmaya kötü bir dil ve uslupla devam ediyoruz.
Geçtiğimiz günlerde gebeliğiyle ilgili bikinili poz veren Hazal Kaya’ya ağızlarından ateş çıkarcasına yorum yazan kişiler oldu. Çıplak poz vermeye utanmıyormuş. Doğmamış bebeği üzerinden prim yapıyormuş. Biz göbeğini görmeye mecbur muymuşuz. Gebelerin göbeklerini göstermeleri harammış…
Yorumları şöyle bir gözden geçirdiğimizde, kullanıcı isimlerinin kadın ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Bu durum daha utanç verici sanki. Kadın, bir diğer kadının üstüne ne kadar basıyor ve egosunu besliyorsa o kadar mutlu oluyor diyebilir miyiz?
Yedi milletten, kültürden, inanıştan ya da inançsızlıktan insan kullanıyor sosyal medya hesaplarını. Kendisi gibi yaşamayan, olaylara kendisi gibi tepki vermeyen herkesi linç ediyorlar. Gebe kalmaya çalışmış ama kalamamış, bebeğini yeni kaybetmiş, evlenmek istemiş ama evlenememiş, boşanmış, çok güzel şarkı söylemek istemiş ama yeteneği el vermemiş, Bebek’te oturmak istemiş ama hayat şartları fırsat tanımamış, karın kası yapmaya çalışmış ama başaramamış insanların sosyal medyadaki tepkilerinin ardında kıskançlık yatıyor diyebilir miyiz?
2000’lerin bel altı magazinciliği kanımıza öyle bir işlemiştir ki belki, belki bu yüzden şöhretli kişilerin özel hayatına olan merakımız, kendi hayatımız için iyi bir şeyler yapma çabamızın üstüne çıkıyor.
Bunların ötesinde, günlük hayatımızın neredeyse her alanında baskısını hissettiğimiz eril zorbalığın yerini sosyal medyada dişil zorbalığa bıraktığına çok acı bir şekilde tanıklık ediyoruz. Dilimizin kemiği günden güne eriyor. Canlı-kanlı karşımızda olsalar ağzımızdan kolayca çıkamayacak olan cümleleri, sosyal medya hesaplarımızdan hesapsızca yazabiliyoruz.
Belki de artık müfredatımıza ‘’Sosyal Medya ve Dili’’ konulması gerekiyordur. Aileler, çocuklarının sosyal medya hesaplarını denetlemelilerdir belki.
Belki artık sahte hesapların ve hakaret içeren yorumların denetimlerinin artması; cezai işleme tâbi tutulması gerekiyordur.
Belki de nezaketi elden bırakmayı değil de, karşındaki insanın da bir kalbi, hisleri ve hassasiyeti olduğunu unutmayıp, ona göre davranmamız gerekiyordur.
İnsanımız bir başkasının hayatını bu kadar merak edeceğine açıp bir roman okusa, belki rahata erecektir…