Ana Sayfa Blog Sayfa 35

Nupelda ve Ayaz: Bu Topraklarda Çok Kolay Heba Edilen Fidanlar

0

Geçen haftalarda gelen haberle çok üzüldüm, 2 minik yüreğin toprağa veriliş hikayesi ne kadar da acıklı ve ne kadar sıradan bizim için.

Kendi topraklarına mayın döşeyen ve kardeşlerini, çocuklarını öldürmekten çekinmeyen insanların coğrafyasında yaşamak ne kadar acı… Bunu değiştirememek, o insanları bu toprağın bereketini paylaşabilecek şekilde tek yürek yapamamak ise en üzeni.

‘Nupelda’ Kürtçe, ‘yeni çiçek açan veya yeni açan tomurcuk‘ demekmiş, ne kadar yaşam ile özleşen bir isim! Hep bu tomurcuk hali ile kalacak o minik yürek bizim için.

‘Ayaz’; sözlükteki anlamı ‘duru, pırıl pırıl havada çıkan kuru, keskin soğuk.‘ Pırıl pırıl hayalleri olan yavrunun bir anda attığı adım ile yüreklerimize ayaz yaşatan kahrolası durumu.

“Neden ben” sorusu büyük travmalarda, büyük kayıplarda insanın kendisine sorduğu en kritik soru. “Neden ben bunları yaşamak zorunda kaldım” diye devam eden sorular silsilesi. Önce inkar, sonra acıyı yaşama sonra ise kabullenme ile devam eden psikolojik bir kabulleniş hali.

Peki bu durumda “Neden biz?” sorusunu toplum olarak sorabiliyor muyuz? Yoksa olaya sadece üzülmek dışında hiçbir soru veya eylem yüklemiyor muyuz? En kolayı bu olduğundan olabilir mi? Oysa çözüm sorular sorarak başlar, soru sordukça durumu özetler, yeni bakış açıları kazanır ve yol haritası çıkartabilirsin. Ama günlük telaşları arasında sıkışıp kalan bizler için çok ütopik bu ruh hali hep başkasından eylem beklemek, önüne hazır geldiğinde de ahkam kesmeye hak görmek hep alışagelmiş…

Neden biz? Neden bu coğrafya? Neden bu topraklarda insanlar aç ve terör kurbanı?

Verilen her kurban, yarım kalmış bir hayat ve hikaye, Selçuk Şirin Hoca’nın ‘’Bir Türkiye Hayali’’ kitabında dediği gibi, yaşanan her olayın acısını taze tutmadan, basitleştirmek ve kanıksamak çok bize özgü. Artık bunu aşmanın ve her giden canın ardından yas tutup, sorgulamamız gerekiyor…

Dünyamızdan kayıp göçen tüm terör kurbanları çözülmemiş bir halkanın zinciri gibi sıralandıkça, bizim ise sadece buna tanıdık olmamız, suça ortak olmaktır.  Tüm toplumsal çözümler anneler ve kadınların eğitimi ile ilgili olduğundan önce buradan başlanmalı sevgi çemberini oluşturulmaya, sonrasında erkeklerin haşin savaş çığlıklarını duymayı bırakacaktır yeni gelen aklı ile kalbi dans etmeyi bilen nesiller…

Birlik Olmayı Denesek?

0

Günlerdir sağduyulu bir biçimde öfkenin pençesine düşmeden, acıdan boğulmadan düşünmeye çalışıyorum. Bir yerden başlamak gerek diyorum. Vardır elbet diyorum bir çözümü. Öfkenin kendine muhatap bulma telaşından sıyrılayım diyorum. Tek bir kişiye, gruba, görüşe ve hatta evet tarafsızlığımı korumak adına tek bir cinsiyete mal etmeyeyim olanı biteni diyorum. Hepimiz suçluyuz çünkü diyorum. Hepimiz çözüm üretmekle yükümlüyüz diyorum.

Çözüm için arapsaçına dönmüş bir yumağın ucunu aramaya benzer bir pratik gerekiyor. Gerçi yumağın ucunu, sorunun kökeninin bulduk diyelim. Bitmeyecek ki çile… Gerisi hep düğüm düğüm. Sabırla, sebatla karşılaşılan her düğümün çözülmesi gerekiyor ki elimizde yavaş yavaş büyüyen derli toplu bir yumağımız olsun. Kadına yönelik şiddette durum daha da karışık. İki faklı arapsaçı olmuş yumak birbirine dolanmış vaziyette. Kadın ve şiddet… Kadın yumağından başlamak geliyor içimden. Sanki şiddet yumağının çözümü de oradaymış, kadın şiddetin panzehiriymiş gibi.

Kadını erkeğin karşısında konumlandıran, ikincilliğe neden olan ve güçlendiren her yaklaşıma karşı mücadelenin çözüm olduğunda hemfikiriz değil mi? Ama daha önce de yazdım. Kadınlar olarak hepimiz birbirimizden farklıyız. Tenimizin rengi, etnik kimliğimiz, sınıfsal konumumuzdan tutun kurumlar içindeki (aile, şirket, vb.) statümüze kadar her şeyimizle birbirimizden farklıyız. Hepimiz bir diğerimizin “öteki” siyiz ve bu da “kızkardeşlik” romantizmini çok da yaşayamadığımız gerçeğini yüzümüze vuruyor. Kabul etmeliyiz ki birbirimize zorbalık yapıyoruz; aile içinde, iş hayatında, akademide, sosyal hayatta ve hatta sosyal medyada.

İşte hep aynı yerde takılıyorum ben. Eşitsizliğe, ikincilliğe karşı mücadelede birlikte miyiz gerçekten? Çuvaldız iş başında da, ya iğne? Belki tek hayatta kalma biçiminin rekabet olduğunu düşünmek zorunda bırakıldık. Belki de zorbalığı suyun üzerinde kalmak ve boğulmamak için can simidi olarak kullanıyoruz. Ancak şurası kesin ki kadınlar olarak birbirimize zorbalık yaptığımız müddetçe ortak sorunlarımıza odaklanma şansımız yok. Birbirimizi kollamadıkça şiddetin panzehiri olmaktan çok uzağız.

Önce aynaya bakarak başlamak gerekiyor. Kimim ben? Beni mutlu eden ne? Nelerle mutsuz oluyorum? Neye ihtiyacım var gerçekten? Bir şansım daha olsa nasıl bir hayatı seçerdim? Kabullendiklerimi gönülden mi kabul ettim? Öyle mi gerekti? Süregideni istedim mi gerçekten? Yoksa günü mü kurtarıyorum? Böyle gelmiş de böyle mi gitmesini istiyorum? Değiştirme şansım olsa neyi değiştirirdim? Sonra havada asılı kalan sohbetlerimize bakabiliriz: Neden eleştiriyor, yargılıyor, çekiştiriyor, üstünlük taslıyoruz? Neden çekiniyor, siniyor, içe kapanıyor, rol yapıyoruz?

Yermeden, dedikodu yapmadan, akıl vermeden dinlesek; korkmadan, sıkılmadan, utanmadan anlatsak ne olur? Dilimize yerleşen hakaretleri bir düşünsek… Evladın kızına oğlanına iyi insan olmaktan başka sorumluluk yüklemesek… “O saatte orada ne işi varmış?” diye sormasak… Kimsenin bekaretine, dulluğuna karışmasak… Kaynana olup gelini yıldırmasak… Ya da büyük gelin olup küçük gelini hırpalamasak mesela… Ona şişman ya da zayıf, buna bakımsız demesek… Kimin ne giydiğine neresini örtüp neresini açtığına takılmasak o kadar. Çok okuyup okumayana, evlenip evlenmeyene, çocuk yapıp yapmayana ya da çocuk yapmayıp anneliğe, evlenmeyip evliliğe atıp tutmasak… Yönetici olup çalışandan, doğurup hamileden, emzirip emzirmeyenden üstün olduğumuzu düşünmesek…

‘Ne derler’ kaygısı duymadan çaresizliğimizi ve hayallerimizi paylaşsak… Rol yapmasak, mış gibi davranmasak. Titreyip kendimize gelsek. Hayalleri olan o kız çocuklarını hatırlasak. Bize dayatılmış, dayatılan herşeye kolkola dirensek… Bir, beş, on, yüz, bin kadın kenetlensek… O zaman belki kimse elinde bıçakla, silahla yürüyemez üstümüze. Hiçbirimiz korkmayız “ne derler? Nereye giderim? Bir başıma ne yaparım? Ya peşime düşerse?” diye kapıdan çıkarken…

Hiçbirimiz ‘bir gün geçer’ diye beklemeyiz çaresizlikle. Hiçbirimiz eteğimizde ya da karnımızda çocukla çaresiz hissetmeyiz. Hiçbirimiz kendi suçumuz sanmayız yaşadıklarımızı, gizlemeyiz, bağırırız. O zaman belki hiçbirimiz öldürülmeyiz.

Ah bir denesek birlik olmayı… O zaman bu kadar canımız yanmaz  belki…

Azalarak bitsin istediklerimiz: The ‘Adamlık’

2

Son yıllarda özellikle sosyal medyada çok yükselen ve her yeri hızla saran korkunç bir akım var. Azalarak bitmesini çok istediğim bu akıma adamlık edebiyatı diyeceğim kısaca. ‘Her erkek adam olamaz, adam dediğin kadınına sahip çıkar, adam dediğin kadınını tokadan bile kıskanır, adam gibi adamları sevin, çay seven adamları sevin’ gibi cümlelerle bezenen ve yanında otomatik olarak nargile dumanıyla gelen bu cümlelere gülüp geçebilirdim eğer gencecik insanların hayatındaki tahminlerin ötesindeki etkisine şahit olmasaydık.

Yaşadığımız her şiddet olayında (ki epey fazla maalesef) bu cümleleri arka arkaya kuran bir takım insanlar beliriyor etrafta. ‘Çocuğunuza baba olması için adam gibi birini bulun, erkekler adam gibi olun, ananıza bacınıza nasıl davranıyorsanız kadınlara öyle davranın’ türünde medeni dünyada herhangi bir yeri asla olmayan bu cümleleri kuranların çoğunluğunun kadınlar ve hatta genç kadınlar olması ise canımı çok sıkan bir konu.  Bu adamlık edebiyatı bir de ‘Seven kıskanır’ gibi yersiz klişeler, ‘O eteği sana giydirmem kızım’ türünden mesajlarla, bu mesajları internete atıp ‘Bunu yapmayan da erkeğim demesin’ konuşmaları ile bolca destekleniyor tabii. Düpedüz şiddeti aşk diye tutku diye göstermek, normal bir insanın duyar duymaz kaldırım değiştirmesi gereken cümleleri sevgililik müessesesine mal etmek günümüzde hiç yabancı olmadığımız bir durum.

Bu adamlık edebiyatının sosyal medyadan sonraki en büyük beslenme kaynaklarından biri de televizyon tabii. Sürekli racon kesen bir takım adamlara, ‘Biz namusumuz için dünyayı yakarız’ diye gezen şüpheli karakterlere, kadınlara türlü çeşitli zulmü yapıp bu sırada kadın sorunlarına dikkat çektiğini iddia eden senaryolara, ‘Bizim adamlığımız aşkımızdan büyük’ diyen kim olduğu belirsiz tiplere o kadar doyduk ki ekranlardan taşıp sokağa, mahalleye doluyorlar adeta. ‘Aman kanalı değiştir geç’ diyemeyeceğimiz kadar büyük bir sorun bu. Yaşımı ortaya çıkartmak gibi olmasın ama Deli Yürek meşhurdu biz ortaokuldayken, çocuğun biri başka bir çocuğa uzun palto giyiyor diye ‘Miroğlu musun lan sen?’ diye girişmişti. Öteki çocuk da Miroğlu’ndan özenip almış gerçekten paltosunu ve geri adım atmamıştı. Üzerinden 20 yıl geçti, fazla bir yol kat etmiş gibi görünmüyoruz.

Hiçbir kadının güvenle yaşaması, canı ne istiyorsa onu yapması için kimsenin anası bacısı olması gerekmediği gibi, hiçbir aklı başında erkek de kadınların zaten çoktan hakları olan bir eşitliği onlara bahşediyormuş davranıp üstüne bir de buna adamlık hikayeleri yazmaz. Kadınların ihtiyacı onlara iyilik lütfedecek, onları koruyup kollayacak, kadınları nedense ‘namusu’ olarak gören bir takım adamlar değil, hukuki haklar ve işleyen kanunlardır.

Dilerim özellikle de genç insanlar ortalığı saran ve 2019 yılında herhangi bir yeri olmadığına emin olduğum bu akımı bir an evvel bitirirler de işimize gücümüze bakarız.

Dişil Kodlamalar

1
Portrait of a cute granddaughter with mother and grandmother

Evrendeki dişil enerjiler nedir diye düşünmeye başladım, sonra zihnimden birer birer bu kelimeler geçmeye başladı, var mısınız Öznur’un gözünden dişil kodlamalara ufak bir yolculuk yapmaya…

XX: Dişi kromozomlarımız, burada bile kendine yetme durumu var, iki tane XX yan yana gelmiş ve ‘var olmak için ben bene yeterim, ötesine ihtiyaç yok’ demiş.

Kız çocuğu: Günümüzde zengin ama bilinçsiz ailelerde adeta minik pembiş prensesler olarak yetiştirilen, çıtkırıldım, hassas ve narin meleklerdir kimi zaman. Veya yoksulluk içinde diğer kardeşlerinin küçük annesi olma rolü biçilen, omuzlarına taşınması zor yükleri çocuklukta alması beklenen minik yüreklerdir. Veya azınlıktaki bilinçli ailede cinsiyet kavramı olmadan ‘’insan’’ olarak yetiştirilen yavrulardır.

Genç kız: Bu dönemde ailenin rolü azalır ve toplum kendini söz sahibi hisseder. Toplum baskısına maruz kalan, eril olanı tahrik etmeme görevi verilmiş olan, giyimden konuşmaya, saç telinden, hamileliğine kadar uzanan bir çok konuda kurallar silsilesine uyması beklenen potansiyel anne adaylarıdır!! Kendi bedeni hakkında söz sahibi değildir, bekaret kıskacı ile sıkıştırılır, edepsiz yaftaları ise çok kolay yapıştırılabilir bu ‘’insan’’a, erillerin ‘’insanoğlu’’ olduğu unutularak.

Kadın: Dişil enerjinin ve varoluşunun en farkında olunduğu, genç kızlıkla annelik arası bedenin keşfedildiği, dünyaya ve evrene kafa yorulduğu, kendine biçilen görevlere itiraz edebilme gücüne sahip olunduğu veya boyun eğmeye mecbur bırakılıp kolunun kanadının kırıldığı zamandır. Bu dönemdeki halimiz sonraki hayatımızın mihenk taşını oluşturur, kırılma noktasıdır bizim için. Evlilik mi? Çocuk mu? İş mi ev mi? Tüm kritik soruların cevaplarının verildiği yerdir. Bu dönem sonrasındaki dönüşler ve fark edişler hep çok acılı olur.

Anne: Canının parçası ile birlikte hem mental hem de fiziksel olarak yeniden doğarsın adeta. Artık hayatın eskisi gibi olamayacağı, kendine ve arkana bakmadan, yeni bir hayatı şekillendirme heyecanı ile tüm enerjini önüne aktardığın yıllardır. Yeniden doğmak, sancılı ve yıpratıcıdır, bir üst modeline evriliyorsun hissini verir. Yorgunluk, uykusuzluk ve yavruna korumak için içinde bastıramadığın endişe hasıla olur tüm bedenine ama dişil enerjinin gücü tüm bunları kaldırmaya yetecek şekilde kodlanmıştır. Atlas gibi dünyayı omuzlarında taşıyacak kadar güçlü ama ürkek bir güvercin kadar kırılgan olunur. Tezatlar arasında sürekli gelip gidilir, çocuğuna yetmek için var gücün ile çalışıp, kendine zaman ayıramadığın için bezgin ve küskün olunabilir. Ortayı bulmak, kendi annelik kitabını el yazın ile yazmak gibidir, tarifi, 10 adım kılavuzu veya iksiri yoktur.

Anneanne&Babaanne: Yavrunun yavrusu, en tatlı meyven… Zamanın yavaşladığı, kalabalığın el etek çektiği, yeni hayat gailesine ihtiyaç olunduğu dönemde çıkıp geliveren minik yürek ile dingin atan yüreğin kavuştuğu en güzel ebeveynlik zamanı. Aralarındaki paylaşım tam da biyolojideki simbiyotik ilişki tanımına uyan, karşılıklı faydalanma ile müthiş güzel zaman geçirilen, birine yaşam enerjisi sağlarken diğerine yaşamı öğreten zaman üstü anlardır.

Dünya: 8 dakika 20 saniyede kendisine ulaşan güneş ışınları ile enerjisini sağlayan, üzerindeki sayısız türe bunun adil dağılmasını sağlamak için sürekli kendi etrafında dönüp duran ve şarkıda geçtiği gibi “koca yaşlı şişko dünya“dır. Onu didikleyen, oyan, kirleten bize karşı her yeni gün yeni bir şans tanır o koşulsuz sevgisi ile. 10 bin yıllık döngülerle ‘artık ben bu kadarını kaldıramıyorum, yalnız bırakın beni’ diyerek içinde depremler yaşayıp, alevler püskürtüp, sonrasında sakinleşerek buzul çağını girip kendini toplayan en büyük dişil kodlamalardan biridir benim gözümde…

Varoluşun mucizesi dişil enerjinin tüm evreni sarıp sarmalayıp, iyileştirmesi dileğiyle…

 

 

 

Çöpün Sorumluluğu

0

Bir şeyi çöpe atmak bize kendimizi nasıl hissettiriyor? Evimiz temizlendi, o ’’şeyler’’ gözümüzün önünden gitti, ferahladık ve muhtemelen yarın başka bir tanesini yeniden almayı planlıyoruz.

Giysi, yemek, eşya, okul malzemesi, tuvalet kağıdı hiç fark etmez. Bugün bu yazıda çöpe attığımız bazı şeylerden bahsetmek istiyorum.

Bu yazıyı okuyan, özellikle büyükşehirlerde yaşayan bir çok insan ‘’ben süper geri dönüşüm yapıyorum’’ diyebilir. Eminim ki bir çok mahallede geri dönüşüm konteynırları bulunuyor. Geri dönüşüm konteynırlarının olmadığı yerlerde de, bizim hunharca çöpe attığımız plastik, metal ve kağıtlar ‘’kağıt toplayıcıları’’ tarafından geri dönüşüm merkezlerine teslim ediliyor. Peki sonra ne oluyor? Yani geri dönüşümden bu dünya adına beklentimiz nedir?

Dünya para, dünya enerji ve dünya su harcayarak o malzemeler yeniden başka bir şeye dönüştürülüyor. Ancak bu dünyada hacimsel varlıklarını hala devam ettiriyorlar, yani yok olmuyorlar. Geri dönüşüme gönderdiğimiz her ürünün, bu dünyada yaşamaya devam ettiklerini, sadece farklı bir forma büründüklerini unutmayalım. Mesela 10 adet pet şişe bir adet plastik tabak olarak hayatına devam ediyorsa ve plastik tabak da bir defa kullanılıp geri dönüşüm sırasında kalitesizleşen malzeme sebebiyle maalesef ikinci kez geri dönüşmüyorsa, burada, bu çarka müdahale etmek de bize düşüyor.  

Cam – aliminyum / metal – kağıt, burada parantez açmak istediğim defalarca geri dönüşebilen çok kıymetli ürünler. Ama yine de onların dönüşümü için de oldukça harcama yapıldığını da aklımızın bir köşesine yazalım.

Peki, biz ne yapabiliriz? Biz konuyu geri dönüşüme getirmeden önce atıklarımızı azaltmayı öğrenmeliyiz. Etrafımıza baktığımızda neler görüyoruz, ne gibi şeylere aslında ihtiyacımız yok? Bu konuyu minimalizm ve gönüllü sadelik felsefesi ile de hızlıca bağlamak mümkün ama o da başka bir yazının konusu olsun.

Evden çıkarken çantamıza atacağımız en basit 3-4 malzeme ile dışarıda yarattığımız çöpün %75’ini kolaylıkla ortadan kaldırabiliriz. Mecburiyetten kullanmaya başladığımız bez çantalar ile zaten hepimiz ‘’sıfır atık’’ yolculuğuna başladık. İçi su dolu bir matara ve çelik bir kahve mug’ı ile, hızlıca pet şişe ve karton kahve & çay bardaklarından da kurtulmak mümkün. Daha ileri gitmek isterseniz bir kavanoz ve tek bir takım metal kaşık ve çatalın nelere kadir olacağına inanamayacaksınız.

Evimizde durum biraz daha karmaşık olabilir. Ama ‘’olduğu kadar’’ felsefesini benimseniz bile inanılmaz farklar yaratacak. Hiçbir şekilde dönüşmeyen bulaşık süngerleri yerine kabak lifi kullanmak, tek kullanımlık buzdolabı poşetleri yerine mumlu örtüler tercih etmek, plastik kapların içinde satılan sıvı sabunlar yerine doğal zeytinyağlı sabunlarla ellerimizi yıkamak ve en önemlisi paketli gıdalar yerine ‘’mümkün olduğunca’’ evde üretilen yiyecekler ile hayatımızı devam ettirmek en hızlı çözümlerimizden olacak.  Haftada bir kilo yoğurt tüketen bir ailenin marketten aldığı yoğurt kabını geri dönüştürmeye uğraşmasındansa, cam şişede alınan 2 kilo sütün yoğurda dönüştürülüp tencerede muhafaza edilmesi bile çok şeyi değiştirir.

Ve her şeyin başının ‘’israf etme evladım, günah’’ diyen anneannemizin yolundan gitmek olduğunu anladığımızda , bütün sorunların kendiliğinden çözüldüğünü fark edeceğiz. Bir yerden başlamak için, hiçbir şeye ihtiyacımız yok.

Anne-Marie Bonneau’nun da dediği gibi ‘’Bir avuç insanın mükemmel şekilde sıfır atık yaşamasına değil, milyonlarca insanın bunu eksik de olsa yapmasına ihtiyacımız var. ‘’

Değişim farkındalık ile gelir, önce kendimizden başlar, sonra bir bakmışsınız dalga dalga yayılmış. Bunu lütfen unutmayın ve çöpünüzü azaltmaya hemen şimdi başlayın.