Ana Sayfa Blog Sayfa 34

Duygularımla Ne Yapacağımı Bilmiyorum

0

Yedi yaş öncesini pek hatırlayamasam da benim hakkımda söylenen ve aklımdan çıkmayan birkaç cümle var: “Nevruz ne olacak senin bu kızın hali”, ”yeter artık git odanda ağla”, “sulu göz sulu göz…” Bu cümleler çocukluğumda duyduğum, nedenlerini anlayamadığım ve beni derinden etkileyen cümlelerdir. Bunları sıklıkla duymamın nedeni yedi yaşıma kadar konuşma becerilerimin o yaştaki çocuklar gibi olmamasıydı. Yani pek konuşamıyordum. Ve sürekli ağlıyordum. Çocukluğumda ve gençliğimde kızgınlığımla, heyecanımla, kaygımla ne yapacağımı bilemiyordum. Duygularımı tanımıyordum. Bu nedenle de kızgın, sürekli ağlayan ve aşırı heyecanlı bir kişiliğim olduğunu sanıyordum.

Böyle olmamın nedenini ortanca çocuk olmamla açıklıyorlardı. Yahut ‘kardeşimi kıskandığı için böyle davranıyordur’ diyorlardı. İlkokulda bir arkadaşım dışında diğerleri ile pek yakın olamıyordum. Ortaokulda daha fazla arkadaşım olmaya başladı ve duygularımla ilgili değişiklikler oldu. Duygularımla ilgili değişen şey çocukluk yıllarımda bir problemle karşılaştığımda tedirgin olup ağlarken gençlik yıllarımda içimde nedenini bilmediğim bir kızgınlık ve kavgacı Banu vardı. En ufak bir olayda ortaya çıkıyordu. Bunu da asiliğime vuruyor ve özgür ruhumun bir parçası sanıyordum.

Yıllar böyle duygularımla baş etmeye çalışarak geçti. Üniversite bittikten sonra birçok farklı iş yapıp sonunda rehber öğretmen olarak çalıştım. Anaokulu ve İlkokul öğrencileri ile 11 yıl çalıştım. Çeşitli nedenlerle öğrencilerle görüşmeler yapıyordum. Bana getirilen çocukları o kadar iyi tanıyordum ki. Hemen ağladığı için arkadaşlarının oynamak istemediği, anne babasının “bu çocuk şunları bir türlü yapamıyor” dedikleri, öğretmenlerinin kurallara uyduğu için beğendiği veya beğenmediği “problemli öğrenci” diye odama getirilen çocuklar çocukluğumdan haberler getirdiler hep bana. Onlarla konuştuğumda neler hissettiklerini çok iyi anlıyordum. Onlar için yapabileceğim şeyler için kendi çocukluğumdan da yardım alıyordum. Böylece işimi daha çok sevdim. Her yardım ettiğim çocukla kendimi de iyileştirdim.

Bu dönemlerde duygusal zeka diye bir kavram duydum. Duygularla ilgili her şey beni çok ilgilendirdiği için hemen araştırmaya başladım. Araştırdıkça öğrendim, hayatımız duygularımızın farkında olmaktan geçiyormuş. Öğrendiklerimi kendimde ve öğrencilerimde uygulamaya başladım. Öğrencilerimle yaptığım farkındalık çalışmalarına anne babaları ve öğretmenleri de dahil ettim. Gördüğüm sonuçlar beni çok heyecanlandırmıştı. Sonra dedim ki bunları daha çok kişi ile paylaşmalıyım. Ve okul dışında da seminerlerle duygusal zeka ve farkındalığın önemini anlatmaya başladım. O arada Aile Danışmanlığı eğitimi aldım. Ailelerle duygu odaklı aile danışmanlığı görüşmeleri yapmaya başladım. Her şey harika gidiyordu. Görüşmeler ve seminerle daha çok şey öğreniyor daha çok anlatıyordum.

Yine o zamanlarda çalıştığım kurumdan zümre başkanlığı teklifi gelmişti. Kabul ettim. Çok başarılı bir ekip lideri olmuştum. Çünkü ekip arkadaşlarımla duygusal zeka temelli iletişimimiz vardı. Aynı zamanda kurumun rehber öğretmen işe alım görüşmelerini de yapıyordum. Bu görüşmelerde adaylarda aradığımız en önemli özellik duygusal zekasının yüksek olmasıydı. Bu sayede problem çözme becerileri de gelişmiş olacaktı. Duygusal zeka işimin farklı alanlarında da başarılı olmamı sağlıyordu.

Bir gün eşim, “sana bir web sitesi yapalım” dedi. “Ne yapacağım ki ben web sitesi ile?” dedim. Yazı yazabilirsin dedi ve başladım yazmaya. Bir yandan anlattım bir yandan yazdım. O dönem çalıştığım okul satıldı ve yeni sahipleri duygusal zeka ile pek ilgilenmiyorlardı. İstedikleri şey at yarışı eğitim sistemiydi. Böyle bir eğitim sisteminin içinde olmak istemiyordum ve okuldan ayrıldım. Okuldan ayrıldıktan sonra ailelerle yaptığım duygu odaklı danışmanlıklarıma ve seminerlerime daha fazla vakit olması beni daha da motive etti. Duygusal zekayı seminerlerin yanı sıra eğitim kongrelerinde, aile festivallerinde de anlatmaya başladım.

Şimdi işler benim için harika gidiyor iletişim ve duygular konusunda istediğim çalışmaları yapıyorum. Tüm bu çalışmalarımın ürünü olan Pozitif Aile İletişimi ile ailede duyguların konuşulmasına destek oluyorum. Okuldan ayrılırken bunları hayal ediyordum ama bu kadar çabuk olacağını tahmin etmiyordum.

Tüm bunları yaşarken bende başka neler mi oldu? Artık ve en önemlisi duygularımla ne yapacağımı biliyorum ve bu şekilde hayatın ne kadar keyifli olduğuna hala inanamıyorum. Artık sürekli kızgın, hayatla kavgalı birisi olmadığım için her gün şükrediyorum. Ah diyorum bazen, çocukken bu farkındalığım olsaydı hayat bambaşka olurdu. Sonra diyorum ki hayat hep bambaşka ve bende başkalarının hayatlarını da bambaşka olması için destek olmak istiyorum. Çocukların ve yetişkinlerin bu farkındalıklar kazanmaları için yazıyorum, anlatıyorum, paylaşıyorum. Bazen kendimi hayranı olduğum Jeanne D’ark’ın modern zamandaki bir temsilcisi gibi hissediyorum. Silahım da duygularım. Ve benim gibi daha birçok Jeanne D’ark olduğunu biliyorum.

Yazımın sonunda bu hikayeyi yazmama neden olan, konuşamadığım için “Nevruz ne olacak senin bu kızın hali” diye üzülen annemin arkadaşlarına seslenmek istiyorum. Konuşuyorum ben teyzelerim, hem de yüzlerce kişinin önünde konuşuyorum artık. Kendimi de rahatlıkla ifade edebiliyorum! Herkesin de duyguları ile barışabilmesini diliyorum.

Kendimizi Sevmeye Cüret Edebilir Miyiz?

0

Dijital Topuklar’ın 2019 teması #cüretet olunca haliyle ben de bugüne kadar nelere cüret ettiğimi, neleri çok istediğim halde cüret etmenin yanından bile geçemediğimi düşündüm. Ne yalan söyleyeyim ilk aklımdan geçen ‘Aman ne cüret ne bir şey, ne yaptın allaşkına?’ oldu. Sonra düşündüm ki eğer bir arkadaşım gelip bana bu soruyu sorsaydı, yani kendisinin hayatta cüret ettiğini düşündüğüm şeyleri duymak isteseydi şüphesiz ona bambaşka şeyler söyler, ihtiyacı olan cesareti aldığına emin olmadan göndermezdim yanımdan. O zaman kendime bu hoyratlığım nedendi? O zaman fark ettim ki cüret edebildiğim onca şeyin yanında en ama en cüret edemediğim şey kendime hak ve moral vermek, kendime şefkat göstermek. Belki benimle aynı durumda olanlar vardır diye aklımdan geçirdiğim cesaret cümlelerini yüksek sesle de söylemek istedim.

Bir kadın için dünyanın, özellikle bir kısım coğrafyanın hâlihazırda koşullarında kalbini karartmadan tutması bile başlı başına bir cüret etme örneği bir kere. Onca adaletsizliğe, haksızlığa, hadsizliğe, yollara koyulan engellere, dağları yerinden oynatmış kadınlara bakıp ‘Kadınlar aslında imkân verilirse yapabiliyor aslında yea’ yavanlığında cümlelere rağmen olumlu halini korumak, çalışmaktan ve hemcinsleriyle dayanışmaktan vazgeçmemek, bir gün gerçekten sesini duyurabileceğine inanmak en temel cüretkârlık tanımı belki de. Bunu yapıyorsak kendimizi tebrik edelim, kendi omzumuza dostça bir vuralım bir kere.

Sonra bir de eğer seçtiğimiz ve sevdiğimiz hayatları kendi emeklerimizle yaşayabiliyorsak bu da bizi çok cesur biri yapar. Biliyorum bazen kendi kurduğumuz ve artık içinde olduğumuz hayat çok normal geliyor ama aslında arkasında kararsız geceler, laf anlatılan bir dolu insan, gözünü kapı deliğine dikmiş eve kim gelip kim gidiyor diye bakan bir sürü komşu ve inanın bana çok emek gerektiriyor.

Hayatının yanlış yöne gittiğini anlayıp oradan dönebilmek ise en büyük cüretkârlıklardan bir tanesi. ‘El âlem ne der?’ diye sürdürülen ilişkiler, ‘Neyse artık bu saatten sonra şey yapmayalım’ diye sevilmeyerek yapılan işler, tüm enerjini tüketen ama ‘Ayıp olur’ diye bir şey diyemediğin arkadaşlar, kendini ait hissetmediğin herhangi bir ortam; bunların herhangi birinden kurtulduysanız kendinizi aylarca tebrik edecek kadar sebebiniz var demektir. Bu cesaret için bir kere daha vuralım omzumuza.

Başka insanlara bakarken cebimize bolca koyduğumuz şefkat ve takdiri kendimizden esirgemeyelim derim, belki en büyük #cüretet hikâyelerimize giden yolun ilk adımı bu olacak. 1 Kasım’da diğer hikâyelerle birleşir, Voltran’ı da oluştururuz belki. Olamaz mı? Olabilir.

 

Ego Paspası

0

Susmak dinlemek midir? Kişilerin konuşmalarına izin verdiğimizde gerçekten onları dinlemiş olur muyuz? Kaçımız samimi bir merak ve algıyla karşısındakini aktif bir şekilde, kendi zihninde kaybolmadan dinleyebiliyor? Örneğin ben, zaman zaman dinlediğimi sanırken, soracağım bir sonraki soruyu, duyduklarıma vereceğim cevabı, bilgimi ortaya dökeceğim örnekleri zihnimde tasarlarken buluyorum kendimi. Bunu farkettiğim zaman elbette utanıyorum ama biliyorum ki ezber bozmak kolay iş değil. Uzun yıllar boyunca başkalarına karşı üstün gelmek ve haklı çıkmak için iletişim kurmayı öğrendik. “Güçlü olmak” kavramını hep “başkalarına karşı güçlü olmak” diye algıladık. Anlamak için dinlemek yerine, haklı çıkmak için konuşma yolunu seçtik. Fikirlerimizi savunmaya kendimizi kaptırıp, savunduğumuz konularda gittikçe radikalleştik. Ama gerçekten dinlemeyi pek beceremedik.

Bugüne kadar didine didine elde ettiğimiz her diploma, her ünvan, her çevre, her başarıyı ceketimizin apoletine birer yıldız gibi taktık. Girdiğimiz ortamlara yıldızlarımızı parlatarak, başkalarından üstünlüğümüzü kanıtlamak istercesine girdik. Oysa çoğu zaman apoletlerimiz bize ağırlık yaptı, bildiklerimiz bilmediklerimizi öğrenmemize engel oldu; farkına bile varmadık.

Yıllar içerisinde, bildiğimi sandığım kapılardan ellerim boş döndükten sonra gördüm ki insanı gelişmekten alıkoyan şey “bilme tuzakları”na düşmesiymiş. İnsan “ben biliyorum” dediği yerde kendi üst sınırını belirler ve daha fazlasını öğrenme hakkını kaybedermiş. Bizi geliştirecek olan yegane şey, bildiğimizi zannettiklerimiz arasındaki bilmediğimiz detaylara duyduğumuz merakta gizliymiş. Omzumuzdaki yıldızlar o kadar parlaktı ki gözlerimiz kamaştı, bu basit gerçeği göremez olduk. Ta ki bildiklerimizin yetmediği bir tehditle karşılaşıncaya kadar.

Günümüzde fütüristler hep bir ağızdan yirmi yıl içinde yeni “İnsan 2.0” döneminin geleceğini ve hiçbir şeyin aynı kalmayacağını; mevcut mesleklerin yüzde doksanının insanlar yerine yapay zeka tarafından yönetileceğini söylüyor. Bugünün yıldızı parlak meslek sahiplerinin işsiz kalma fikri kulağa inandırıcı gelmese de, biz bildiklerimize sıkı sıkı tutunmaya çalışırken teknoloji hızla bu devir teslimi endüstri 4.0 ve akıllı fabrikalar ile gerçekleştirmeye başladı bile. Bu kadar bilinmezin olduğu bir ortamda, iş piyasalarının geleceğini de artık kimse öngöremiyor.

Bu varsayımlar benim uzmanlık alanım değil, ancak kesin olan şu ki her şeyin inanılmaz hızlı değiştiği bu dönemde iletişim hayatımızın tam merkezine oturacak. Değişime ayak uyduramayanların sahneden inmek zorunda kalacağını tahmin etmek hiç zor değil. Bizim de bu değişim sürecinde eski ezberlerimizle yola devam etmek yerine, hayatla kurduğumuz iletişime tekrar bakmamız iyi bir fikir olacak.

İletişime algılama ve aktarmadan oluşan çift yönlü bir süreç olarak bakarsak, doğru aktarımı yapabilmemiz için önce doğru algılamaya ihtiyacımız olduğu aşikar. Eksik algılamayla yaptığımız her aktarımda iletişim kazaları yaşıyor, karşımızdakilerin ego duvarlarına çarpıyoruz. Çünkü herkes doğru bildiğini ispatlamakla meşgul. Ne zaman ki bildiklerimizi aktarmak yerine, bilmediklerimizi fark etmeye odaklanacağız, işte o zaman problemlerimizin gerçek çözümlerini bulabileceğiz. Fark edebilmek için merakla dinlemek ve söylenenlerin ötesini algılamak için doğru soruyu sorabilmek en önemli anahtarlar. O halde, “insanın kendi oluşturduğu bir teknoloji olan yapay zekayı, bugün tehdit olarak göreceği kadar öne çıkaran özellik nedir?” diye sorsak, cevabı bize yol gösterebilir.

Yapay zekanın en önemli avantajı, farklı kaynaklardan olan bilgileri çok hızlı bir şekilde analiz edebilmesi. İnsanların yapay zekadan korkmak ve onu düşman olarak görmek yerine, onu avantajlı kılan özelliklerini öğrenmesi ve kendi iletişimine transfer etmesi tek çare gibi görünüyor.

Eski insan modeli bireysel başarı ve rekabet üzerine kurgulanmışken, fütüristlerin bahsettiği yeni insan modeli, dayanışma ve deneyim üzerine kuruluyor. İnsanın yeni gücünü “kolektif akıl” ve “hızlı güncellenme” oluşturuyor.

Bir diğer deyişle, yeni insan modeli için başkalarıyla kuracağımız iletişim hayati önem taşıyor. Bu yol tek başımıza geçebileceğimiz bir yol değil. Artık bizden farklı olanlarla işbirliği içinde kaliteli iletişim kurmaya, bunun için de kaliteli algılamayı ve dinlemeyi öğrenmeye mecburuz.

İşte tam da burada insanın kendi kendine koyduğu en büyük engel devreye giriyor: İsteklerimizi yöneten, bilinme, alkışlanma, beğenilme, fark edilme, sıra dışı olma, onaylanma, öne çıkma, haklı olma, üstünlük gösterme peşindeki egomuz!

Yeni insan 2.0’a uyumlu olabilmek için öğrenmeye ve paylaşmaya açık olmamız şart. Eğer bir şeyi hakkıyla öğrenmek istiyorsak da, en iyi bildiğimiz şeyi bile ilk defa duyar gibi gerçek bir merak ve algıyla dinlemeye cesaret etmeye… Bu da ancak küçük bir çocuk gibi sadece istediklerine odaklanan egomuzu kontrol etmekle mümkün. Yoksa bu çocuğun canı hep ona haz veren isteklerinin peşinde koşmak isteyecek ve asıl ihtiyacımız gözden kaçacak. Algılamaya ihtiyacımız varken, aktarmakla meşgul olacağız; çünkü bilen biri gibi görünmek, bilmeyen biri gibi görünmekten çok daha karizmatik duracak.

Oysa artık, zaman eyleme geçme zamanı; iletişim şeklimizi isteklerimize değil, ihtiyaçlarımıza yönelik değiştirme zamanı. Eyleme geçebilmemiz için bilmediklerimize odaklanmamız gerek; çünkü bilme egomuz olduğu sürece yapma arzumuz olmayacak.

Hepimizin bir nevi ego paspasına ihtiyacı var. Bir ortama girerken kapının eşiğinde önce apoletli ceketlerimizi çıkartıp omuzlarımızı hafiflettiğimiz, paspasta tüm üstün gelme ve haklı çıkma arzularımızı silip geride bıraktığımız, meraklı gözlerle öğrenmek için dinlemeye hazır olduğumuz gün kazandığımız gün olacak.

Egomuzu dizginleyebildiğimizde iletişimimizin kalitesi artacak. Algılamayı aktarmaktan daha çok önemseyenler uzun vadede hep kazanacak.

Nihayetinde algılama kalitemiz iletişim kalitemizi, iletişim kalitemiz de hayat kalitemizi belirleyecek.

Peki biz bütün bunları bilmemize rağmen, egomuzu paspastan geçirebilecek miyiz?

Yeni Bir Evren Yaratma Sancısı: Anne Olmak

1

Hep derler ya “Anne olunca anlarsın.” Buna bir de şu cümleyi eklemek gerek: “Anne olunca bir canın ne kadar kıymetli ve zahmetli büyüdüğünü fark edersin!”

Bunu idrak etmek için sadece anne olmak gerekmez tabii, farkındalığı yüksek insanlar elbette vardır ama anne olduktan sonra bunu anlamamak mümkün değildir. Annelik öncesi ve sonrasındaki derin fark edişlerden biridir bu. Artık daha hassas olunur ve empati yeteneğin geri dönüşü olmayacak şekilde gelişir. Önceden kızgın olduğunda düşünmeden yapabileceğin şeylerde daha temkinli olursun. Çünkü karşındaki insanın bebeklik hali düşer aklına ve o temiz/saf canlıyı kendi yavrunla özleştirip kolaylıkla sakinleşebilirsin. Anneliği artık sadece kendi çocuğun için değil, tüm evren için hissetmeye başlarsın. Hep arka planda bunu işleterek hareket edersin, önce kendi yavrun sonra tüm yavrular senin için korunmaya muhtaç haldedir.

Ben kendi annelik deneyiminde bunu derinden hissetmiştim. İkiz çocuk doğuran, memelerinden süt fışkıran bir anne olarak en ufak duygusallıkta gözü yaşlı halde ama tüm bebeklere yetecek on kaplan gücünde hissediyordum kendimi. Olanca gücümle onlara mamayı tek öğün vermek için günde 5 litre su içen, süt olsun diye helvaları kaşık kaşık yiyen, malt içecekleri tereddütsüz tüketen, ‘ben çocuklarıma tek başıma yeterim!’ meydan okuması içindeydim. Dışarı çıktığımda, çöp toplayan çocukları gördüğümde ise, ‘ah yavrucaklar sizin yeriniz burası değil’ diye gözlerim buğulanır, dünyanın adaletsizliğine başkaldırasım gelirdi. Hiç unutmam, emzirme, kaka-çiş temizleme, pış pış yapma, uyutma eksenin içinde sürekli birbiri ardına uykusuz ve bitkin geçen günlerimin birinde mutfak camından dışarı sokakta yürüyen insanlara bakıp, iç geçiştirmiştim. “Bu insanlar da bir zaman önce bebekti, ama bak büyümüşler, benim çocuklarımda böyle büyüyecek!” tesellisinde bulunmuştum sonra da yine duygusallığa vurup “ama bi insan nasıl bu kadar emekle büyür! Bazen bir hiç uğruna bu canlara kıyılıyor ve anneler sonsuz gözyaşına hapsoluyor!!’’ diye hayıflanmıştım.

Şu an çocuklarım 6 yaşında ve onlarla birlikte ben de yeniden doğmuş gibi hissediyorum. İlk bir sene neredeyse kendim için hiçbir şey yapmadan belli bir rutinde çocuk bakımı ve iş telaşı ile geçti ömrüm. (7,5 aylıkken başladım işe!!)  Sonra sonra sorgulamaya başladım hayatı, biz insanlar nasıl yaşıyoruz? Bu sistem nerden geldi? Evren, doğa, canlılık… Binlerce soru kafamda dolanmaya başladı. Sonra okumalar, yeni kapılar, yeni kitaplar, yeni ilgi alanları derken evimin kitaplığı yeni beyin bağlantılarım gibi genişledikçe genişledi. Çocuklarımla birlikte ben de kendimi bulma yolculuğuna çıktım adeta. Bu sonu olmayan bir macera, hep derler ya önemli olan gidilecek yer değil yolculuktur diye. Şu an bunun hazzı ve yazdığım yazılar ile naçizane paylaşımı içindeyim.

Anne olmak sadece fiziksel olarak değişim geçirmek değil, mental olarak da bu gelişimi başarabilmek. Eğitimsizlik, cahillik ve geçim kaygısı günümüzün en yaygın problemleri arasında ve yeni anne olan birçok kadın bu mental kaygılar içinde olamıyor. Maalesef, sonrasında da bunun bedelini çocuklarımız ödüyor! Keşke anne olmak için de bir psikolojik ehliyet kontrolü olsa, ‘Allah verdi rızkını da yaratır’ gibi basit söylemler yerine daha sistemli bir hazırlık safhası olsa gebe kadınlar için. Tabii ki annelikte birçok şey içgüdüsel olarak gerçekleşiyor ama bir bebeğin muhteşem bir potansiyelle dünyaya geldiğini, ilk 7 yaşın hayatımızın en önemli dönemi olup kişiliğimizin büyük bir kısmını şekillendirdiği bilinirse ‘O daha küçük çocuk unutur gider, çok da kafayı takmamak gerek!’ gibi cahil fikirlerin tohumlanmasına engel olunabilir. Çocukluğumuzun peşimizi bırakmadığı aşikar, “Çocukluk gökyüzü gibi bir şey, hiç yere kaybolmuyor’” sözündeki gibi. Yetişkinlikte bunun hesaplaşmasını yapmak zorunda kalmayacak mutlu, kendini gerçekleştirme yetisine sahip çocuklar yetiştirmek için 10 bin kat daha farkındalık diliyorum tüm kadınlara!

Akıllı Şehirler İçin Bir Araya Geliyoruz

0

Kale Grubu’nun hamiliğinde, Türkiye Bilişim Vakfı’nın (TBV) işbirliği ile, Novusens Akıllı Şehirler Enstitüsü’nün yürütücülüğünde, 2017 Şubat ayından bu yana, ‘Aklım Fikrim Çanakkale’ adıyla yürütülen Akıllı Şehir Dönüşüm İnisiyatifi, 19 Eylül 2019’da Çanakkale’de uluslararası katılımlı bir zirveye ev sahipliği yapacak.

Çanakkale Troya Müzesi’nde gerçekleştirilecek olan zirvede sürdürülebilir ve akıllı şehir prensipleri, dünyadaki yenilikler ve örnek projeler konuşulacak.

Aklım Fikrim Çanakkale projesi, Şubat 2017’den beri aktif. “Çanakkale ile Akıllı Geleceğe” sloganıyla sürdürülen projede bugüne dek Çanakkale’nin ülkemizin ilk sürdürülebilir ve akıllı şehri olması için yapılabilecekler projelendirildi.

‘Akıllı’ sistemler hayatımızı kolaylaştırmaya devam ederken, ‘akıllı şehir’ projeleri ile sürdürülebilir, kullanışlı ve şeffaf şehircilik prensipleri geliştiriliyor. Gelişen teknolojilerin imkanlarından faydalanılarak şehirlerde yaşam kalitesinin artırılmasını hedefleyen akıllı şehir projeleri tüm dünyada gün geçtikçe daha popüler hale geliyor.

Sürdürülebilir ve yaşanabilir bir gelecek için kentlerde mobilite modelleri geliştirilmesi, kentlerde çevre ve ekoloji anlamında teknolojik imkanlardan faydalanılması, yerel ekonomi odaklı akıllı sistemlerin geliştirilmesi gibi temel konular etrafında şekillenen akıllı şehir çalışmaları, Türkiye’de ilk kez Çanakkale’de ‘Aklım Fikrim Çanakkale’ projesi ile hayata geçiyor.

19 Eylül 2019’da Çanakkale Troya Müzesi’nde gerçekleştirilecek olan uluslararası zirvede, aşağıdaki konu başlıklarına yer verilecek:

  • Sürdürülebilir ve Akıllı Mobilite
  • Sürdürülebilir ve Akıllı Çevre
  • Sürdürülebilir ve Akıllı Ekonomi
  • Katılımcı ve Akıllı Şehirler
  • Avrupa Birliği Şehir Eşleştirme Programı Tematik Çalıştayı

Zirve, sürdürülebilir ve akıllı şehirler alanında çalışan uzmanların katılımına açık:

  • Kamu kurum ve kuruluşları, Belediyeler, Sivil Toplum Kuruluşları, Üniversiteler, Teknokentler, Özel Sektör/KOBİ’ler/Teknoloji Şirketlerinin üst ve orta düzey yöneticileri
  • Akademisyenler
  • Fikir ve düşünce liderleri
  • Teknik liderler ve uzmanlar
  • Araştırma ve Geliştirme uzmanları
  • Tasarımcılar
  • Girişimciler
  • Medya mensupları

Dijital Topuklar da Akıllı Şehirler Zirvesi’nde

“Sürdürülebilir ve Akıllı Şehirler: Aklım Fikrim Çanakkale” Zirvesi’nde planlanan “Kapsayıcı ve Akıllı Şehirler” panelinde Dijital Topuklar Platformu’nun kurucularından Elif Doğan, moderatör olarak yer alacak.