Ana Sayfa Blog Sayfa 30

Pandora’nın Kutusunu Kapatmak

0

Anadolu’da doğup büyüyen bir kadın olarak hep, dünyanın kadına olan düşmanlığının ne zaman, nasıl ve nerede başladığını merak etmişimdir. Bu konuyu deşeleyince ortaya çıkan sonuçlarsa biz kadınlar için ne yazık ki son derece ürkütücü. Çünkü bugün hala aşamadığımız kadını kötüleme politikası çok eskilere, gerçekten çok eskilere dayanmakta. Binlerce yıl öncesinde kadın Tanrıça’ya sahip olan Anadolu toprakları kadını hayatın kaynağı olarak görüp, el üstünde tutmaktayken erkek Tanrı inancına sahip Batı toplumlarının siyasi üstünlük elde etmek uğruna yürüttüğü karalama kampanyasıyla karşı karşıya kalıyor ve ne yazık ki başarısız oluyor.

Yaklaşık M.Ö 1200’lerde Batı’dan gelip Anadolu’yu işgal eden Dor’lar kendi Tanrıları Zeus’u Anadolu’nun Tanrıça’sına üstün kılmak için ikisini evlendiriyorlar ve kadını kocasının arka planında kalmaya mecbur ediyorlar. O andan itibaren kadın hep fitneci, dedikoducu, ihtiraslı, kıskanç, kendini bilmez ve akli olarak yetersiz bir varlık olarak sembolize edilmeye başlıyor. Antik Yunan mitolojisini ve eş zamanlı diğer coğrafya mitolojilerini incelediğimizde karşımıza hep aynı sonuç çıkıyor: ‘Kadın kötü bir varlıktır.’

Bugün halen sıklıkla kullanılan “Pandora’nın Kutusu” sözünü duymuşsunuzdur. Pandora, Tanrı Zeus’un insanları cezalandırmak amacıyla yaratılmasını istediği “ilk kadın insan” olarak bilinir. Mitosa göre Pandora’nın yaratıcıları onu mükemmel bir güzelliğe sahip olarak tasarlamışlar ve bedenini ruh yerine bir ”kıvılcım” ile donatmışlardır. Kalbineyse kin, nefret, haset gibi kötücül duyguları yerleştirdikten sonra Zeus’un kendisine “Sakın açma!” diyerek verdiği kutuyla birlikte yeryüzüne göndermişlerdir. Nihayetinde Pandora merakına yenik düşerek kutuyu açmış ve nefret, kıskançlık, keder, hastalık gibi kötü olan ne varsa yeryüzüne yayılmıştır.

Antik Yunan mitolojisindeki bu kadın tasvirinin çok benzerleri diğer coğrafya mitolojilerinde, sonrasında ise yazılı-yazısız dinlerde hep bir şekilde kendine yer bulmuş ve dünya üzerindeki kadın düşmanlığı işte böyle perçinlenmiştir. Kadın kendisine çizilen bu role mecbur edilmiş ve kendisinin kötü, eksik bir varlık olduğuna inandırılmıştır. Yüzyıllar içerisinde ise bu inanış adeta kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi kadınların bedensel güzellik üzerinden bir yarışa girişmelerine ve diğer kadınları dedikoducu, içten pazarlıklı, ihtiraslı, eksik akıllı gibi niteliklerin sahibi olarak görüp onları kötülemeleriyle sonuçlanmıştır. Yani bizzat kadın, kadının düşmanı haline gelmiş, getirilmiştir. Bugün halen hemcinslerimiz hakkında kötü düşüncelere sahip olmak, onları acımasızca eleştirmek ve hatta canlarını yakmak için çaba harcamak gibi aşmakta zorlanılan davranışların hepsi genetik kodlarımıza ve bilinçaltımıza yerleşmiş ‘kadınlar kötüdür’ zihniyetinin bir sonucudur. Bir kadının başarısını yine bir başka kadının çekememesi, kötülemesi ve hatta köstek olması işte böyle bir çelişkinin ürünüdür. Bu çelişkinin farkında olmalıyız. Çünkü ancak ve ancak bu gerçeklikle yüzleşebilirsek karşımızdaki üç bin yıldır süregelen gelenekle mücadele edebiliriz. Bugün artık “Ķötü değiliz, eksik değiliz, yanlış değiliz, güzel görünmek zorunda değiliz, erkeklerle eşitiz biz!” şeklindeki serzenişlerimizi erkek hegemonyasının  yüzüne haykıracak kadar cesuruz bizler. Ama bu yetmez.

Kendimize ışık tutmalı ve diğer kadınları bir rakip olarak değil de aynı kaderden muzdarip birer “kız kardeş” olarak görmeyi başarabilmeliyiz önce. Ancak bunu yapabilirsek üstümüze yapışıp kalan kalıplardan kurtulabilecek ve zihniyetlerdeki gerçek dönüşümü başlatabileceğiz. Gerçek bir dayanışmanın, bir yabancıya duyulan nedensiz sevginin ne demek olduğunu ancak böyle anlayabilecek ve dünyaya değişmekten başka çare bırakmayacağız. İşte bunun için bir kadına eleştirel gözle bakmak yerine onun artılarını görüp takdir etmeyi, eksiklerini ya da farklılıklarını yüzüne vurup ona köstek olmak yerine varlığını, yaşama dair çabasını takdir edebilmeyi, ufacık bir sözle, bakışla belki bir dokunuşla ona destek olabilmeyi öğrenmeli ve bunu sıradan bir hale getirmeliyiz. Yalnız bu şekilde Pandora’nın kutusunu kapatıp hiç varolmamışçasına tarihin derinliklerine gönderebiliriz. Bunu tüm kadınlara ve tüm insanlığa borçluyuz, dilerim başarılı oluruz.

.

Irkçılığa Karşı Yükselen Ses

0

Nam-ı diğer Sivil Haklar Savunucusu, Amerika’da siyahî hareketin sembollerinden Rosa Parks 4 Şubat 1913’de Alabama’da dünyaya geldi. Montgomery’de terzilik yaparak hayatını kazanan Parks, ırk ayrımının en yoğun olduğu dönemde yaşadı.

Amerika’da 1900 yılından itibaren ırk ayrımını savunan bir yasa vardı: Jim Crow Yasası.

Yasaya göre, otobüslerin ilk sırası beyazlara; son sırası ise siyahlara aitti. Arada kalan koltuklarda beyazların sırası doluncaya kadar siyahlar da oturabilirdi. Ayakta kalanlar beyazlar olduğunda ise, şoför “colored” yazısını otobüsün arka tarafına götürüyordu. Siyahlar arkada yer yoksa ayakta gidiyor ya da otobüsten inerek bir sonrakini beklemek zorunda kalıyordu. Siyah ve beyazlar kesinlikle yan yana oturamazdı! 1 Aralık 1955 tarihinden sonra Parks’ın attığı adım ile yeni bir dönem başladı.

Rosa Parks, o gün, isten dönerken otobüse bindi, herhangi bir koltuğa oturdu. Ancak otobüste oldukça fazla beyaz yolcu vardı. Onların ayakta kalmaması gerekiyordu. Bu yüzden, şoför Rosa’nın arkaya, yani siyahlar için ayrılan bölüme geçmesini istedi. O sırada, yanındaki yolcu kalktı ancak Parks kalkmak yerine boşalan koltuğa geçti ve şoföre: “Çünkü kalkıp yerimi başkasına vermem gerektiğine inanmıyorum” dedi. Bu yanıt, bir devrimin ayak sesleriydi. Polis bu hareketinden sonra Parks’ı “kamu düzenini bozmak” suçundan tutukladı. Bu tutuklanma “Kadınların Politik Konseyi”nin başı çektiği otobüs boykotu eyleminin örgütlenmesini sağlayan ilk adımdı.

Parks 5 Aralık‘ta mahkemeye çıkarıldı. O gün, atılan adımlar büyüdü, sesler yükseldi: Tüm siyahların katıldığı Martin Luther King öncülüğünde başlatılan otobüs boykotu eylemi ile 40.000 kişi işine yürüyerek gitti.

20 Aralık 1956 tarihine kadar süren eylem “Ayrımcılık” karşısında ilk geniş kapsamlı toplumsal hareket özelliği taşıyordu.

Ölüm tehditleri alan Rosa Parks, doğduğu topraklardan ayrıldı. 1987 yılında “Kişisel Gelişim Endüstrisi”ni kurarak gençleri bilinçlendirmek için Amerika’yı dolaştı. 1980’li yıllarda Martin Luther King Jr. ödülünü aldı. 1988’e kadar Amerikan Temsilcisi Meclisi üyesi John Congres’in sekreterliğini yaptı. 1999’da ABD Kongresi tarafından altın madalya ile ödüllendirilen Parks, 20. yüzyıl “İnsan Hakları Savunucusu” seçildi. Bir devrin yaratıcısı Rosa Parks, 24 Ekim 2005 tarihinde aramızdan müthiş izler bırakarak ayrıldı.

4 Şubat 2013’de 100. doğum günü, ülke çapında, dönemin ABD Başkanı Barack Obama’nın da katıldığı anma töreni ile kutlandı.

Değişim için cesaret gerek!

Feministler… Ne Düşünüyorlardı?

0

Bir süredir bir dizi-film platformunda yayında olan bir belgeselin ismi bu. Cynthia MacAdams 1974-1977 yılları arasında bir dizi kadın , yazar ve sanatçıya “Kendin ol!” diyor ve basıyor denklanşöre. Feminizmin kadınların farklı görünmesini sağladığına olan inanç ve “Bakalım bu durum fotoğraflara yansıyacak mı?” merakının bir ürünü bu fotoğraflar.

Film karesine girmeye başladıkları anda ilk dikkatimi çeken fotoğrafların yalınlığı. Önce bunun siyah beyazın etkisi olduğunu düşünüyorum. Çekimlerden 40 yıl sonra aynı kadınlarla yapılan görüşme kayıtlarının keskin renkleri de bu düşüncemi destekliyor. Sonra sonra fark ediyorum ki yalınlık sadece fotoğrafların siyah beyaz karakteriyle ilişkili değil. Kadınlar neredeyse poz vermemiş, sadece o anda içlerinde olanın ifadelerine geçmesine izin vermişler. Yalınlık bu dürüstlükle ilişkili belki de.

Kimi yorgun, kimi bıkkın, kimi kayıtsız, kimi umutsuz, kimi düşünceli, kimi adanmış, kimi öfkeli bu kadınlar kameranın karşısında çıplak yüzleri ve bedenleri ile kendileri olmuşlar. Giyinmemiş, boyanmamış, gülümsememiş, -mış gibi yapmamışlar. İşte bu kendin olma ve olabilme hali belki de feminizmin kadınların farklı görünmesini sağladığına dair inancın kaynağı.

Duyguların toplumsal cinsiyetle ilişkisine dair güçlü bir ifade öne çıkıyor belgeselde. Öfke feminen değil midir? Neden öfkemizi göstermekte tereddüt ediyoruz? Jane Fonda kız çocuğu olarak çoğumuzun girişken olduğuna ve ergenlikle beraber ufukta “kadınlık hortlağı” gezinmeye başladığında öfkemizi sindirip “iyi kız” olmak zorunda bırakıldığımıza inanıyor. Yaşamak, güç sahibi olmak ve başarmak için erkek olmanın ön koşul olduğuna inandırılarak yetiştirildiğini söylerken, “Hayır!”ın tek başına tam bir cümle olduğunu neredeyse 70 yaşından sonra öğrendiğini belirtiyor.

Feminist düşüncenin ve hareketin geçirdiği dönemlere göndermelerin izini sürebildiğimiz belgesel aynı dönemdeki farklı bakış açılarını ve farklı cepheleri de ele alıyor. Kadın üzerindeki baskının din temelli olduğuna inananlar, psikolojinin feminist eleştirisini yapanlar, toplumsal cinsiyetin bir sosyal inşa olduğunu dile getirenler kendilerini performanslarla, kitaplarla, kolektif ve toplantılarla ortaya koyuyorlar ve değişimin lokomotifi oluyorlar. Ne yazık ki bu hareketin hızı hiç de beklenildiği gibi değil. Tam da bu yüzden 2017’deki 8 Mart yürüyüşünden bir pankartta “Hala bunu protesto ettiğimize inanamıyorum” yazıyor.

Margaret Prescod “Evet kız kardeşiz ama farklı ailelerden” derken kadın hareketinin hızını etkileyen olası nedenlere işaret ediyor. Irkçılık karşıtı hareketin bir parçası olduğunuzda kadın hareketinden uzaklaşabileceğiniz düşünülüyor. Örneğin kısırlaştırılan siyahi, yerli ve Latin kadınların sesi olduğunuzda kürtaj hakkını tehlikeye atacağınız varsayılıyor. Siyahi bir kadın olarak kendinizi feminist olarak tanımladığınızda ise “Ne demek? Siyahi erkeklere de mi karşısın?” sorusu gündeme geliyor. Bu ikircikli durum hareket içindeki bir çok kadın için bir varlık problemi yaratıyor. Prescod soruyor, “Irkçılık karşıtı harekette kadın, kadın hareketinde siyahi olamazsanız ne yapacaksınız?”

40 yılda nelerin değiştiğini ya da değişmediğini göstermek için bugün kendini feminist olarak tanımlayanlarla yapılan görüşmeler de belgeseli güçlendiriyor. Wendy J.N. Lee “‘Feminist misin?’ diye sorduklarında bunun hileli bir soru olduğunu biliyorum.” diyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği, eşit ücret ya da ekranda daha çok kadın olması için savaştığını söylemenin daha kesin bir duruş olduğuna inanıyor. Hatta artık daha çok erkeklerin kendilerini feminist olarak tanımladıklarını çünkü bunun onları “havalı” gösterdiğini iddia ediyor.

Her harekette dönemin ruhunun izini sürebiliriz. Ancak coğrafyalar ve kültür dışa vurum biçimlerini etkiler. Dolayısıyla bu belgesel bize Amerika’nın dışa vurum biçimlerini anlatıyor. Bundan 40 yıl önce konuşulanların bizim coğrafyamızda bugün bile cesaret gerektirdiği bir gerçek. Ancak bu bir araya gelmekten ve hikayelerimizi anlatmaktan alı koymamalı bizi. Çünkü belgeselde Judy Chicago’nun da vurguladığı gibi, ancak bir araya geldiğimizde kültüre işleyebiliriz ve bu dünyada hikayelerimizi anlatır, korur ve aktarabiliriz.

Tarım Dünyasına Bir İlham: Tülin Akın

0

Aydın’da kurduğu Akıllı Köy sistemi ile tarım uygulamalarını günümüz teknolojisiyle buluşturan girişimci Tülin Akın, İlham Veren Topuklar köşemizin bu haftaki konuğu.

Tülin Akın, köy öğretmeni olan babasının mesleği dolayısıyla hayatı boyunca Anadolu’nun pek çok farklı yerinde bulundu, Akdeniz Üniversitesi’nde Tarımsal Pazarlama bölümü öğrencisiyken Türkiye’nin ilk online tarım ağı olan tarimsalpazarlama.com’u kurdu. Tarımsal e-ticaret ve iletişim sitesi olarak çiftçilerin ücretsiz faydalandığı platform ile 2007 yılında İhracatın Yıldızları’nda e-ihracat kategorisi birincilik ödülünü aldı.

Çiftçilerin birbirleriyle doğru iletişim kurabilmesini, tecrübelerden faydalanabilmesini sağlayan platform, kısa sürede 200.000’den fazla üye sayısına ulaştı. Aldığı eğitim, toprağa olan sevgisi ve yaptığı işe olan inancıyla birçok yeni proje geliştirdi ve bu alanda çalışanlara da ilham oldu.

Bankalarla anlaşmalar yaparak geliştirdiği projelerde, çiftçilere özel kredi kartları ve kredi sistemleri modelleyerek yaklaşık 12.000 köyde bilinçlendirici ziyaretler gerçekleştirdi, sayesinde binlerce çiftçi doğru ve karlı bir şekilde kredi kullanma imkanına kavuştu. Vodafone ortaklığıyla kurduğu Çiftçi Kulübü’nde de çiftçilere özel uygulamalar sayesinde 1 milyon 400 bin çiftçiye ve ailesine ulaştı, tarımda erken uyarı sistemini yaygınlaştırdı. Intel’in desteklediği ve her eğitim seviyesinden kişinin kullanımına uygun bir yazılım geliştirilmesine öncü oldu, çiftçilerin bilgiye erişimini kolaylaştırdı. Çiftçi Kulübü iş modeli 2015 yılında Hindistan, Gana, Kenya, Yeni Zelanda ve Tanzanya da uygulanmaya başlandı.

Tülin Akın’ın özellikle üzerinde çalıştığı konulardan biri de su kullanımı. Yanlış ve bilgisizce yapılan sulama uygulamaları, her yıl binlerce ton suyun ziyan edilmesine ve tarımda da yanlış uygulamalar sonucu işgücü israfına neden oluyor. Akın’ın bu yönde geliştirdiği projelerle akıllı su kullanımını destekleyen teknolojiler de köylülerle buluşturuldu.

2012 yılında Türkiye Ziraatçılar Derneği’nden Tarımsal Ticareti Geliştirme Ödülü, 2013 Sabancı Vakfı’ndan Türkiye’nin Fark Yaratanı, 2013 JCI-TOYP “Dünyanın 10 Başarılı Genci” Girişimcilik Ödülü, 2013 Anita Borg Institute Uluslararası Sosyal Etki Ödülü, 2013 Garanti -KAGİDER Yılın Kadın Sosyal Girişimcisi Ödülünü aldı ve BM tarafından 2014 yılında Nobel’e aday gösterildi. ‘TABİT Tarımsal Bilişim ve İletişim Teknolojileri’ ve ‘Tarımsal Pazarlama’ şirketlerinin de kurucu ortağı. Ancak en çok dikkat çeken projelerinden biri de, Aydın’da kurulan “Akıllı Köy” projesi.

Tülin Akın, Ayşe Arman’a verdiği röportajda Akıllı Köy projesini şöyle anlatmıştı:

“Yeni nesil bir kırsal yaşam modeli bu. İleri teknolojinin büyük yatırımcılara sağladığı olanakları, kırsalda tarım sektörüyle buluşturuyoruz ve küçük üreticilerin verim ve kârlılığının artırılmasını hedefliyoruz. Böylelikle aile çiftçiliği teknolojik tarımla buluşuyor. Ve tabii, göçü engellemek ve köyde yaşamı cazip hale getirmek için çalışıyoruz. Projeyi çocuklar, gençler, kadınlar, erkekler herkes için ayrı bir plan dahilinde yürütüyoruz. Örneğin çocuklar köyde robot yapıyor, kodlama öğreniyor. Belki de geleceğin tarım makineleri, sensörleri, programları onların ellerinden çıkacak. Bizim alışık olduğumuz köylerde, inekleri ve tarlası olan bir aile, ineklerini iki kere sağmak zorunda olduğu için bir yere gidemez. Bazen büyük şehri bile göremez. Sonra, tarlaların da sulanması lazım. Ya gece ya da sabah çok erken kalkmaları gerekiyor. Tarla uzaktaysa yol yapmaları gerekiyor. Salma sulama yapıyorlar -ki buna ‘vahşi sulama’ diyoruz- çok yabani ot çıkar ve onları daha sonra ayıklamaları gerekir.

Oysa Akıllı Köy’de toplu sağım sistemi var. İnekler, kaşıma aparatları ve serinletme ünitesi olan bir meradan çıkıyor, sağılarak ahırına dönüyor. Çiftçiye ineği hakkında anlık bilgiler gidiyor. Çünkü ineklerin ayaklarında akıllı bilekliklere benzeyen padometreler var. İneğinden ne kadar süt sağılmış, anında bilgi sahibi oluyor. Uzaktan damla sulama sistemini cep telefonundan açıp kapatabiliyor. Ve doğru sulama yapıldığında yabani otlar azalıyor. Sadece bitkiler besleniyor ve gübreden de tasarruf ediliyor. Sensörlerden, tarlası hakkında bilmesi gereken her şeyi öğrenebiliyor. Toprak ve su daha iyi yönetildiğinde çevre kirlenmesi de azalıyor. Ve bunlar sadece küçük ve basit örnekler. Çok daha fazlası var…”

İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Ödülleri’nde de jüri üyesi olarak karşımıza çıkan Tülin Akın, toprağa ve tarıma olan sevgisini yaşatmaya ve elinden geldiğince çiftçiyi besleyen projeler üretip ilham vermeye devam edecek.

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.   

Toprağın Koruyucu Anası: Vandana Shiva

0

Kale Grubu sponsorluğunda hazırladığımız İlham Veren Topuklar köşemizde bu hafta Hindistanlı çevre aktivisti ve yazar Vandana Shiva’yı anlatıyoruz. Yalnızca ülkesinde değil, tüm dünyada geleneksel tarımı savunarak büyük şirketlere kafa tutan Vandana Shiva, özellikle gezegene ve toprağa sahip çıkmamız için ilham veriyor.

Vandana Shiva, 1952 yılında doğduğunda ormanın ve toprağın kalbindeydi. Babası orman korucusu, annesi de Himalayalar civarındaki Dehra Dun bölgesinde yaşayan pek çok kadın gibi çiftçiydi. 1976 yılında Guelph Üniversitesi’nde bilim felsefesi üzerine yüksek lisansını tamamladı ve iki yıl sonra da “Kuantum Teorisinde Saklı Değişkenler ve Lokalite” tezi ile doktorasını yaptı. Eğitimini tamamladıktan sonra Hindistan’a döndü ve Bilim Enstitüsü’nde çalışmaya başladı. 1982 yılında Bilim, Teknoloji ve Doğal Kaynak Politikaları Araştırma Vakfı’nı (RFTSTE) kurdu. RFSTE, Asya’da Yeşil Devrim olarak bilinen harekete dahil olarak çiftçileri sürdürülebilir tarım uygulamaları konusunda eğitirken ülkenin tarım mirasını korumak için Hindistan genelinde tohum bankaları kurulmasına da öncü oldu.

Kuruluş aynı zamanda Navdanya (Dokuz Tohum) hareketini de başlatarak fark yarattı. Büyük şirketler tarafından teşvik edilen monokültür eğilimi ile mücadele eden kuruluş, özellikle iklim değişikliği sürecinde tarımsal üretimin homojenleşmesinin tehlikelerine dikkat çekti.

Peki Vandana Shiva neden özellikle doğal tohum çeşitliliğini savunuyordu? Başta Monsanto olmak üzere birçok global şirket, tohumları ve tarımsal üretimi tektipleştirerek daha fazla kimyasal ilaç ve gübre kullanımını gerektiriyor, bu da elbette toprağın doğal sistemini bozarak hem kaynakları tüketiyor, hem de insan sağlığına geri dönüşü olmayan zararlar veriyor. Tarımsal üretimin artırılması için gerçekleştirilen uygulamalar, aslında tarımı ve toprağı öldürüyor. Shiva, dünyada bu konuda çalışan ve sesi en yüksek çıkan aktivistlerden biri olarak sıklıkla uyarıyor bizi, toprak yoksa biz de yokuz. Çeşitliliği korumak zorundayız.

Köklere dönüş

Vandana Shiva, 2001 yılında doğduğu yer olan Dehra Dun yakınlarında sürdürülebilir yaşam ve tarım alanında aylarca süren kurslar sunan bir okul ve uygulamaların yapıldığı organik çiftliği de içeren Bija Vidyapeeth’i (Toprak Üniversitesi) kurdu.

Yerli tohum ve yaşam kaynaklarının çeşitliliği için eğitim ve aktivizm çalışmalarını yoğun bir şekilde sürdüren Toprak Üniversitesi, bünyesinde çalışan akademisyenler ve aktivistler sayesinde bugün Hindistan’ı global tarım endüstrisine karşı koruyan kalkanlardan biri. Genetiği değiştirilmiş ürünlerin yasaklanması ve yerel çiftçilerin desteklenmesi, kuruluşun çalışmaları sayesinde mümkün olabildi.

Vandana Shiva, bu çalışmaları ile 1993’te Alternatif Nobel Ödülü olarak bilinen Doğru Yaşam Ödülü’nü kazandı. Ekolojik felsefeye ve aktivizme katkılarından ötürü Birleşmiş Milletler Çevre Programı, BM Dünya Günü Uluslararası Ödülü, Uluslararası Ekoloji Ödülü gibi birçok ödülü daha bulunmakta.

Türkçe’ye çevrilmiş kitapları da Sinek Sekiz Yayınevi tarafından basılan Vandana Shiva, 2016 yılında ülkemizi de ziyaret etmişti. Türkiye’nin gündemindeki mülteci krizine değinmiş ve “yeryüzü ile savaştığımızda bunlar oluyor” demişti. Suriye Savaşı’nın çıkmasında 2009 yılında yaşanan kuraklığın da payı olduğunu hatırlatmış ve 90’larda başlayan küreselleşme hareketiyle yaygınlaşan ayrıştırma ve nefretin tüm ülkelerin sorunu olduğunu, yalnızca insanlığın değil toprağın da yok oluşu olacağını söylemişti.

Bu web sitesinin içeriğinin sorumluluğu tamamıyla Dijital Topuklar’a aittir ve sponsorun görüşlerini yansıtmamaktadır.