Ana Sayfa Blog Sayfa 20

Düzeltmeyin, sadece dinleyin!

1

Henüz çiçeği burnunda bir öğretmen adayı iken staja gittiğim okullardan birinde bir aktivite yaptırmam gerekiyordu. Çocuklarla dolu bir sınıfta neyi nasıl yapacağımı tam kestiremediğim o dönemde uygulaması kolay ve mantığı basit bir çalışma seçtim. Çok
da yaratıcı olmayan bir şekilde- çocuklardan hayvanları havada karada ve denizde yaşayan hayvanlar olarak gruplamasını istedim. Çocuklar çalışmalarını tamamlarken, ben de masaların arasında dolaşıp çalışmalarını inceliyor ve çocuklara geri bildirim
veriyordum.

İçlerinden birinin çalışması hemen dikkatimi çekti. Dört yaşındaki öğrencim bütün hayvanları doğru gruplandırmış, sadece ‘timsahı’ havada yaşayan hayvanlar grubuna koymuştu. Çalışmanın geri kalanına ve çocuğun öncesinde yaptığı yorumlara bakılırsa bu “hatayı” yapmaması gerekiyordu. Tam olaya müdahale edip ona timsahların havada yaşamadığını “öğretecektim” ki içimden bir ses beni dürttü; “Düzeltme süpermen, önce bir dinle!” Aramızda geçen konuşmayı kısaca özetleyim:

“- …. sence timsah nerede yaşar?
– Nehirlerde yaşar öğretmenim…
– Bravo sana, çok güzel bir cevap. Ama burada timsahı havaya koyduğunu görüyorum. Timsah suda yaşıyorsa onu neden havaya koydun?
– Çünkü suda balık var.
– Efendim?
– Öğretmenim sen de hiç anlamıyorsun, timsahı suya koyarsam TİMSAH BALIĞI YER!”

Bu konuşma bir çocuğun dünyasının, düşünme biçiminin bizden her zaman çok daha farklı, yaratıcı ve uçsuz bucaksız olduğunun bir kanıtı olarak hafızamda yer etti.

Çocuklara kıyasla biz yetişkinler çok daha kalıplaşmış ve önyargılı düşünüyoruz. O yüzden onları anlamak için çok fazla çaba göstermemiz gerekiyor. Biz sadece yüzeydeki davranışı görüyoruz, ama çocukların iç sesini duyabilmek için kulaklarımızı
sonuna kadar açarak dinlememiz gerekiyor.

Çevremdeki pek çok anne babada, hatta öğretmende gördüğüm şey ise şu: Düzeltiyoruz! Çocukların bütün “hatalarını” yapar yapmaz, vakit kaybetmeden ve onları dinlemeden düzeltiyoruz. İçimizdeki “doğruyu öğretme” isteği çocuklarımızı bir türlü
rahat bırakmıyor. Neyse ki farklı örnekler de var…

Çocuklarda yaratıcılık üzerine düzenlediğim bir anne-baba eğitiminde yukarıdaki timsah hikayesini anlatmıştım. Bir sonraki hafta eğitimin devamında bir baba yaşadığı bir olayı paylaştı. İşten eve geldiğinde 2 yaşındaki oğluna gününün nasıl geçtiğini
sorduğunu ve o sırada oğlunun önündeki pet şişeyi yere attığını anlattı. Yorgun argın işten gelmiş, pet şişeden dökülen sular halıyı ıslatmışken oğluna kızmak yerine derin bir nefes aldığını söyledi. İyi ki de öyle yapmış. Çünkü henüz zar zor konuşan oğlu o gün
annesiyle hamur oynamış ve oklava kullanmış. Çocuk pet şişeyi oklava gibi yaparak hamur açtığını tarif etmeye çalışıyormuş. Adam bunu eşi akşam çocuğuyla neler yaptığını anlattığında keşfetmiş.

“Peki ne yapalım, doğruyu yanlışı öğretmeyelim mi?” Elbette ki çocuklarımıza bazı doğruları, değerleri aktaracağız. Ama önce bir duralım, derin nefes alalım, onları dinleyelim ve anlamaya çalışalım. Hiçbir doğrunun kesin olarak doğru olmadığını hep
aklımızda tutalım. Onların sesine kulak verip kendi yargılarımızla ilgili tekrar tekrar düşünerek yapalım bunu…

Çocukların ihtiyacı olan şey, doğruyu anlatmamız değil keşfetmelerine yardımcı olmamız. Çünkü çocuklar en iyi kendi yaptıkları keşifler, yaşadıkları anlamlı deneyimler sonucunda öğrenir. Bu yüzden:

  • Çocuklara doğruyu keşfetmeleri için zaman tanıyın. Onların bizim kadar acelesi olmadığına emin olabilirsiniz.
  • Onları can kulağı ile dinleyin ve ne demek istediğini anlamaya çalışın. Davranışlarını da gözlemleyin, onları anlayabilmek için sadece söylediklerini dinlemek yetmez.
  • Çocuğunuzun davranışları, düşünceleri, söyledikleri ile ilgili bir yorum yapmadan önce yargılayıcı olmamak için iki kere düşünün.
  • Onların doğruyu, yanlışı, ve daha fazlasını keşfedecekleri ortamlar yaratın.
  • Belki de en önemlisi denemelerine, keşfetmelerine, hata yapmalarına ve hatalarından öğrenmelerine fırsat tanıyın.

Çocuklarla yaşadığımız sayısız an var.

Photo by Pixabay from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Help!

1

“Arkadaşlar merhaba. Bu videoyu hepimize moral olsun diye çekiyorum. Birbirimize bu dönemde destek olmamız çok önemli. Zor bir süreç geçiriyoruz, evet, ancak olaya bir de iyi tarafından bakacak olursak, hepimiz evimizdeyiz, iyiyiz ve ailemizle doya doya vakit geçiriyoruz. Eşimizle film izliyor, çocuklarımızla oyun oynuyoruz” diyor. Diyorlar. Çekip duruyorlar. Ve ellerinde “yardım edin”, “beni kurtarın”, “help me” yazan kağıtları sırasıyla ekrana tutuyorlar bu aşırı sevimli ve pozitif konuşmaları esnasında.

Çok komik, değil mi?

Bu tip videolar virüsün ta kendisi gibi hızlıca yayılmaya başladı sosyal medyada ve tabii ki yazışma gruplarında.

Evet, herkes bir şekilde ya kendini ya çevresindekileri eğlemeye, ayakta tutmaya çalışıyor. Kimileri de bu esprileri daha geniş kitlelere ulaştırıyor. Malum felaketler bizde kara mizah patlamasına yol açıyor. Evlere tıkılıp kalmış bizler öyle ya da böyle duruma adapte olmaya, riskten uzak kalmaya ve duruma bir şekilde ve mecburen uyum sağlamaya çalışırken kimse kimseyi sorgulamamalı aslında, herkesin rahatlama ve iyi hissetme biçimi farklı.

Neden bu videolara taktım?

Her yerde yeterince denk gelmemiş gibi, şirketin yazışma grubunda evli bir erkek arkadaşımız malum videoların bir örneğini paylaştı. Gülüşmeler, eşlerle dalga geçme üzerinden dönen bir geyik muhabbeti -dalga geçilen taraf da kadınlar oluyor- kendilerine acıma ve kapanış.

Ellerinde telefonla yaptıkları yegane hareket koltuğun sol köşesinden sağ köşesine geçmek ve “ne yiyeceğiz” diye sormak olan karşı cinsimizin mutfaktan gelen yüksek sesten rahatsız olması ve hatta gocunması bende kopma noktası oldu. Söylenerek ve bulaşıkları sert hareketlerle dolaba yerleştiren ‘dişi’, bu hareketleriyle ne demek nereye varmak istemekte acaba? Gerçekten “imdat!” diye içinden çığlık atan ve fakat bunu kaydedip başkalarıyla paylaşarak eğlenecek vakti olmayan eşin hiçbir yere vuramadığı o tabakları çarpa çarpa kaldırarak kendini mi rahatlatmaya çalışıyor? Yoksa vicdanına vicdanına vurulan ve gerçekten içini rahatsız eden sesler mi duydukların Sayın Arkadaş Bey?

Kopma noktaları gelinen son noktalardır. Bunun elbette bizim evde filizlenmiş, olgunlaşmış ve dalından düşecek kıvama gelmiş bir geçmişi var. Karantina sürecinden önce gün boyu evde olmadığımdan, gündüzleri annemden, kayınvalidemden ve haftada bir temizlik konusunda yardımcımızdan destek aldığımdan, kalan yapılacakları da işten arta kalan zamanda parça parça da olsa hallettiğimden bu kadar yüzüme çarpmamıştı bu konu. Bir de evde yokken gözü de görmüyormuş insanın. Bu arada saydığım kişiler arasında partnerimin olmamasına dikkat çekmek isterim.

Kendi babamın, dedemin ya da eski jenerasyondan tanıdığım hiçbir erkeğin ev işleriyle alakası olmadığı gerçeği karşısında eşim bana yardım ediyor diye kendimi şanslı saydım. Aslında bana (ve çoğumuza) şanslı olduğum fikri dayatılmış, “biz bu kadarını da görmedik” diyen anneler jenerasyonu ve “eh, ne desen yapmıyor muyum?” diyen eşimiz beyler tarafından.

Yapıyorsun canım, yapıyorsun kuzum. Tuvalet kağıdı bitmiş, yenisini takar mısın dediğimde takıyorsun, sağ ol. Bunu minik yavrumuz da yapıyor söylediğimde. Hatta öğrendi, söylemeden de yapıyor, görev edindi. Sen de edinsen keşke. Böyle böyle hepimizin belli görevleri olsa. İşler ortak olsa, hayat bayram olsa.

Yardım istemiyorum. Yardım almak tüm işlerin bana ait olduğu anlamına geliyor. Aldığım her yardımda minnet etmem gerektiği anlamına geliyor. Sürekli acıkan karnımız, sürekli kullanıp kirlettiğimiz banyomuz, dağılan evimiz, fırlatıp sepete attığımız çamaşırlarımız sirkülasyonu karşısında çektiğim küreklerden birini sen tut istiyorum, iki koldan daha hızlı ilerleyelim ve yorgunluğumuz-dinginliğimiz eşit olsun diye. Benim de kendime, üretmeye ve hatta sıkılmaya alanım kalsın diye.

Karantina sürecinin başından beri ısınma turları yapıyoruz evde işlerin ortak yürümesiyle ilgili. Hissettirmeden, yumuşak yumuşak. Sıra sıra yapma taktiği işe yaradı bizde. Çocuklar doğrucu Davut olduğundan, “Baba bugün kahvaltı hazırlama sırası senin!” diye bir avaz bağırdığında erkek kişisi için çok da alternatif kalmıyor.

Öyle ya da böyle, bu süreçte nasıl herkesin ayakta kalma yolu başkaysa, evdeki dinamiklere, karakterlere bağlı olarak biz de ‘söylenince yapılan’ ve ‘yardım alınan’ işlerin de olması gerektiği gibi evdeki herkesçe görülen ve spontane yapıldığı bu doğal akışa girmesi için her yolu ama her yolu deneyeceğiz.

Olacak.

İşşşte o gün, bu videoları çekecek halleri kalmayacak.

Hayat bayram olacak.

Photo by Negative Space from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Gücünüz, Her Şeyiniz

1

Korku… En iyi bildiğimiz birkaç duygudan biri… Hele şu zamanlarda… Zorlu süreçler yaşayan güçlü kadınlarız. Bu duygu her zaman bizimleydi. Attığımız her adımda, belki de bu ülkede hep bize kendini hissettirdi… Ama ben kendi içimde hepinizin hissettiğinden emin olduğum bir başka şeyi daha hissettim; Güç. İkisi de beraber seyir aldı hayatımda. İkisinden baskın olansa daima “Güç”tü. Yaşadığımız bu süreçte de güç kendini gösterdi.

Kaygı düzeyi yüksek olan biri olarak, bu yazıda “Kaygılarımız ve onların beslediği korkularımızla nasıl baş edebiliriz?” üzerine kendimce bir şeyler anlatacağım… Herhalde en başta beynimizin bizi ne kadar kandırmayı seven bir organ olduğundan bahsetmek şart. Beyin kuvvetli bir senarist bence. Evet, evet tam olarak böyle tanımlayabilirim bu değerli ama bizi kandırmayı seven “dehliz” organını… Beyin simülasyonlar yaratmayı seven bir organ… Bilinçaltımızdan ilhamla sunuyor bize senaryolarını… Sanırım önce bunu hatırlamak hatta hiç unutmamak gerek.

Sonrası ise kendi gereksinimlerini tanımlayabilmek ve anlayabilmekte… İnsan kendi gereksinimlerini anlamlandırabildiği zaman, kaygılarını hafifletebilme imkânına da sahip oluyor bence. Hatta bu gereksinimi ve içinde bulunduğumuz anı iyi tanıyabilirsek, ortadan kaldırabiliyoruz bile… Sorun ne? Benim dışımda mı gerçekleşiyor? Nasıl uyum sağlayabilirim? Neden uyum sağlayamıyorum? İşte bu sorular benim kendi kaygı dolu anlarımda birkaç dakika sakinleştikten sonra kendime sorduklarım. Ben kendine sora sora nefes alabilenlerdenim. İlk sorularımın cevapları her ne kadar en başta beni tatmin etmiyormuş gibi dursa da sonra sonra anlıyorum ki aslında beynim derinlerinde bir yerlerinde benim sesli tekrarlarıma inanıyor. İşte “güç” dediğim his benimle burada iletişim kuruyor. “Bana bırak, şimdi ben devreye gireceğim” diyor. İpleri ona bıraktığımda ise kaygılarım bize çok uzun direnemiyor.

Kaygı öğrenilen bir şey aslında… İşte bunu keşfettiğimde ilk kez silkelendim. Bu, ondan beslenmediğimi kanıtlayarak içime su serpmiş aynı zamanda da bana hayatı kendini tanıyarak aşabileceğini gösteren bir belirteç olmuştu. Kendimi tanıdıkça –ki bu klişe değil, gerçekten uzun sürüyor- kaygılarımı kontrol edebildiğimi gördüm ama kendimi tanımam tüm çıplaklığıyla oldu. Kendime zaman verdim, zamana şans verdim ve sonunda kendimle yüzleştim. Klişe bir cümle gibi geldi değil mi kulağa? Ama süreç böyle ilerliyor. Bu süreç sonrası, endişelendiğim her an; “Gerçekten endişeye mahal verecek bir durum var mı?” sorusu kilit soru oldu.

Kaygı eşiği düşük insanlar, bazen sizin de gördüğünüz bir takım şeyleri tehdit olarak algılayabilirler. Ya da hikâye tam tersi gelişir, onların tehdit gördüğü size sıradan gelir. İşte ben hep böyle bir ikileme düştüğümde, kaygımı arttıran olayı yorumlama biçimime bakıyorum. Yani olayla ilgili düşüncelerime… Düşünceler bence duygulara, duygular da yorumlamamıza dönüşüyor gibi… O yüzden bakış açımızı değiştirebiliyorsak ne mutlu bize… Çünkü mevzu bakış açımızı değiştirebilmek ya da kabullenmekte saklı…

Böyle anlarda daima durup, sesli konuşmak, yüksek sesle “şu an olan bu, senin verdiğin tepki bu” diye sesli telkinlerde bulunmak ve hemen ardından sevdiğiniz birini aramak, sesini duymak gerçek ilaç… Bazen de bir meditasyon videosu açıp oradaki sesi dinlemeye konsantre olmak, endişelere biraz zaman tanımak diğer reçetelerden olabilir.

Eğer siz de böyle anlarda kendinizi yalnız ve yeryüzünde bu hissi o an yaşayan “tek kişi” olduğunuzu hissediyorsanız açıklıyorum, ne yalnızsınız ne de tek! Hepimiz bazı anlarda bazı durumların kontrolünü elimizden kaçırıyoruz, bazı anlarda hepimiz kendimizi sorunla/olayla birebir muhatap hissediyor ve çözümsüz kaygılar denizinde yüzüyor gibi uzaktan kendimizi seyrediyoruz. Ama işte bir zaman sonra bu anlardan çıkıp tekrar kendimizi mutlu ve neşeli hissettiğimiz anlara ziyarete gidebiliyoruz ya hani… İşte, o anları bize içimizdeki “güç” ten başkası getirmiyor…

İçinizdeki o güce güvenin, içinizdeki gücün bedeninizi ve beyninizi nasıl kontrol edebildiğini işte o zaman göreceksiniz…

Korkunuzu tanıyın, onu gücünüzle baş başa bırakın, görün sonra nasıl bir bahar gelmiş ruhunuza… Unutmayın, ikisi de sizin içinizde ama bir farkla; korkunuz gücünüze karşı savunmasız…

Photo by Min An from Pexels

Yeni Bir Gelecek Hikâyesi Yazmak

0

Teknoloji iletişimcisi Sertaç Doğanay, Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek Linked-In’de canlı yayınlar yapmaya başladı. Bu haftaki konuklarından biri, Dijital Topuklar olarak çok sevdiğimiz, öngörüleri ise hepimize iyi gelen Konda Araştırma Şirketi Kurucusu Bekir Ağırdır idi.

Bekir Ağırdır, Dijital Topuklar 2018’deki “Değişim Duygu ile Başlayacak” konuşması ile hepimize umut vermişti. Konuşmasını youtube kanalımızdan izlemek mümkün.

Bekir Bey, yılların araştırmacı kimliği ile ve yine veriler ışığında, gerçekleri hepimizin anlayabileceği şekilde anlatırken tüm kaosa rağmen umutla konuştu. Konuşması sırasında aldığımız notları, aktarımda bir hata yapmadığımızı umarak, sizlerle paylaşmak istiyoruz. Çünkü daha çok kişiye ulaşması gerektiğine inanıyoruz.

Herkesin aklındaki soru aynı: Peki şimdi ne olacak?
Her şey “normal”e döndüğünde nasıl bir dünya, nasıl bir Türkiye bizi bekliyor?

Bunu şimdiden ve bu şartlarda söylemek doğru değil, çünkü eski ritme döndüğümüzde yeni duyarlılıkları mı taşırırız, aynı şekilde mi davranırız kestirmek mümkün değil.

Bekir Bey’e göre ise sorulması gereken soru şu: Nasıl bir gelecek inşa edeceğimizin hikâyesi nedir ve toplumların önüne ortak bir ütopyayı nasıl getiririz?

Sorunumuz giderek hakikatle ilişkimizin kopması…Süregelen kutuplaşma kültürü dolayısıyla insanlık kendi akvaryumlarına çekilerek yaşamaya başladı, empati beslemeden… Kutuplaşmadan dolayı sadece kendimiz gibileri dinliyoruz. Korku politikaları ve kutuplaşma hakikatle bağımızı koparıyor. Ne sınırlarımızdaki Suriyeli göçmenleri, ne Afrika’da susuz kalan insanları bilmiyoruz.

Türkiye’de, şubat ayında geliri giderinden eksik olan insan sayısı %29… 12 milyon insan sigortasız ve yevmiyesiz şu anda.. Ama hep birlikte komplo teorilerine yatkın olarak, yani hakikate bağını koparan iklim içinde yaşamlarımızı devam ettiriyoruz.

İşte bundan sonra ne olacak sorusunun cevabı, bu ritmi nasıl yöneteceğimizde saklı…

Bekir Bey’in verdiği bilgilere göre ‘televizyon ve gazetedeki haberlere güvenirim’ diyenlerin oranı %20. Güven yok… Medya da uzun zamandır bu korku politikasının ve kutuplaşmanın aracı haline gelmiş durumda. Sosyal medyada da farklı bir durum yok; Kötücüllük örgütlü, iyilik ise örgütlü değil. “Biri şu an bu yayın hakkında negatif bir twit atsa kötüleyen yüz bin “retweet” gelir” diyor. Ve şu an sosyal medya herkesin yayıncı, gazeteci olduğu bir dünya var. Kötücüllüğü hukuken nasıl engelleyeceğiz, buna bakmalıyız.

Bunun için de 80 milyonun özgürce konuşabileceği bir yer olmalı.

İnsanlık tarihinde ilk kez talep azalmasından dolayı ekonomik kriz yaşanacak. Sağlık duyarlılığımız artacak. Yerel yönetimler üzerinden hijyenik denetimler artacak. Çocuk ve bebek sağlığı konusunda daha hassas olacağız. Yeme-içme, giyim-kuşam, tatil-eğlence anlayışında büyük değişimler olacak. Sağlık, çevre, dayanışma, tasarruf gibi konularda hassasiyetlerin gelişimi hızlanacak. Uzun süredir kadın, çevre meseleleri gibi konularda kayda değer bir trend yükselmesi vardı, artık bu daha da hızlı ve güçlü olacak.

“Bundan sonra ‘Şirket Version 3’ olacak” diyor Bekir Ağırdır; yani toplumla ilişki kuran şirketler…

Bu şirketler yönetim kurullarında “Mor Çatı” veya “Yeşil Çevre” hareketinden genç kadınlar ve adamlar olduğu zaman dönüşüme ayak uyduracak ve gerçek değişim olacak. Kanunlar izin verdi diye çevreyi kirleterek üretim yapamayacaklar. Çünkü artık şirketlerin yerküreyi ve insanı böyle hoyrat kullanmadıkları bir yönetime ihtiyaç var. Bu şirketlerin liderleri 60 milyon insanın ne dediğini dinlese doğruyu anlayacak.

Kendilerine şu soruyu sormalılar: Sen, kendi çalışanına, müşterine, tedarikçine sadık mısın? Eğer değilsen, karşıdan sadakat bekleyemezsin.

İşte geleceğe yönelik değişim de sivil toplum kuruluşlarındaki ve şirketlerdeki bu dinamiklerden gelişecek.

Bir şirket, kurum, “Sosyal sorumluluk olarak bir yere yardım yapayım da sonra duygusal müzikle reklam yaparım”dan medet umuyorsa toplum bunları artık kabul etmeyecek ve unutmayacak. Dünyada artık gelecek hikâyesini yazacak vizyonda liderlere ihtiyaç var.

Ve bundan sonra Bekir Bey’in dünyada olması gereken/öne çıkmasını beklediği değerler:

  1. Sahicilik: Artık şöyle bir lafın karşılığı yok: “Uşak’a fabrika yapıyorum istihdam sağlamak için…” Olması gereken bu değil. “Uşak’ta öyle fabrika yapacağım ki suyunu kirletmeyeceğim, toplumsal cinsiyet eşitliğini politikalarımda öne koyacağım, genç çalışanların haklarını koruyarak çalıştıracağım…” Artık beklenen sahicilik bu…
  2. Ortaklıklar: İş birliği kadar ortaklıklar meselesi gelişmeli…
  3. Özen göstermek: Hayata, aileye çocuğa kadar işimize ve ülkeye özen göstermek…
  4. Saygı: Her anlamda farklılıklara saygı duymak zorundayız; dini, hayat tarzı, vb…
  5. Empati

İyi olmak, vicdanlı olmak, ahlâk ne demek, bu gibi kavramların içeriği nasıl olmalı?… Bu kadar basit bir yerden başlamalıyız.

Kasırganın gözünü gördük, ordan çıkış için harcanacak çok emeğin olduğunu bilmemiz lazım!

Ve yine de umudu kaybetmemeli.

Bu topraklardan ve insanından umudu kesmemeli.

Sadece geleceğin hikayesini yazmaya ihtiyacımız var, gelecek hikayesini hep birlikte yazacak insanlara, toplumlara ve liderlere ihtiyacımız var…

Foto by Kaboompics .com on Pexels

Kendi Küçük Devrimimiz

1

Günün birinde dünyanın daha güzel bir yer olacağına inanıyorum. Gelir uçurumunun olmadığı, herkesin eşit haklara sahip olduğu, kendi yeteneklerini keşfedebildiği, işini iyi yaptığı, cinsiyetçiliğin olmadığı ve çocuklara iyi davranılan bir gelecek geliyor gözümün önüne. Ama sonra dünyaya bakıyorum, vizyonsuzluk, sürekli birbiriyle tartışan insanlar, yobazlık ve ayrımcılık görüyorum; bunlardan çok yoruluyorum. İnsanlığın benim hayal ettiğim noktaya gelmesi için daha çok yolu olduğunu düşünüyorum. İşte tam bu noktada iki seçeneğim olduğunu hissediyorum: birincisi kendimi aktivizme adamak, yani her gün olamayan, eksik olan şeyleri dert edinip sisteme aktif bir şekilde tepki göstermek ve dünyayı ısrarla değiştirmeye çalışmak; ikincisi, insanlığın ilerlemesindeki bu yavaşlığı kabul edip, kendi hayatımı en özenli şekilde yaşamaya odaklanarak, kendi yolumda giderken diğer insanlara ne kadar faydalı olabiliyorsam ancak o kadar faydalı olmak.

Açıkçası her gün dünyaya bakıp sinir olmak bana göre değil. Bir kere midemi ağrıtıyor; ayrıca bu güne dek uygulayıp bir sonuca ulaşamadığım bir yöntem. Zaten öyle nüfuzlu biri de değilim, bir gazeteci, bir siyasetçi ya da sosyal yönü gelişmiş, çevresi çok geniş biri değilim. Aksine gayet içedönük, kendi halinde, insanları bilinçlendirmek için bile olsa onlarla diyaloğa girme motivasyonunu kendinde bulamayan biriyim. Bu durum akitivist olmamı ya da bir şekilde diğer insanlarla birlikte aktif olarak toplumsal olaylarla ilgilenmemi en baştan engelliyor. Dolayısıyla hayat bana ikinci seçeneği zorla verdi aslında. Yani bana ayrılmış bu kısa hayata kendimce yön vermeye çalışma ve bana ayrılan hayatın kendimce tadını çıkarma seçeneğini.

Hayatın tadını çıkarmaya hakkım var. Sonuçta dünyaya bir kere geliyorum ve sürekli dünyadaki haksızlıkları izleyip burada yaşamayı kendim için bir eziyete dönüştüremem. Ama yine de hayatın tadını çıkarırken yönümü şaşırmamak adına, kendime birkaç ilke belirledim.

Birincisi, çok zengin olmayacağım (bunu başarmam hiç zor olmayacak doğrusu); çünkü çok zengin olmak birinin parasını almak gibi geliyor bana. Bir sürü ihtiyaç sahibi insan varken, bankada milyonlarca liranın boş boş yatması bana uymuyor. Gelir uçurumunun olmadığı, herkesin yaklaşık olarak orta gelirli olduğu bir dünya hayal ediyorsam, benim de orta gelirin üstüne çıkmamam gerekir.

İkincisi kendim olmak, eğer herkesin kendi olmasını istiyorsam, kendi güçlü yönlerini ve yeteneklerini keşfetmesini istiyorsam, kendime de bu hakkı tanımam gerekir.

Üçüncüsü, bana uymayan ve eşitliği çağrıştırmayan şeyleri hayatıma almamak, sonuçta güzel bir dünya yaratmak istiyorsam ve dış dünyada örgütlü bir mücadele vermeyeceksem, bu mücadeleyi kendi hayatımda vererek kendi çapımda küçük bir devrim yapabilirim.

Dördüncü ve son olarak, eğer insanların çoğunluğu dünyadan beklediğim vizyonları gerçekleştirmeye hazır olursa, onları destekleyeceğim. Yani sonsuza dek kenara çekilmişim gibi bir durum yok aslında, insanlık ne yapıyor diye göz ucuyla yine takip edeceğim ve gerçekten gerektiğinde ve ben de hazırsam o zaman desteğimi sunacağım. Yani oksijen maskesini önce kendime, sonra ülkeye takacağım diyebilirim özetle.

Her gün sosyal medyada haberlere ve insanların yorumlarına bakıp kendimi sinirlendirmek yerine, bu yeni aldığım kararla kendi açımdan yeni bir döneme girmiş bulundum. Artık ülkenin ya da dünyanın gündeminin kendi gündemimin önüne geçmesine izin vermeyecektim. Dünyadaki kötü şeylere zaman zaman üzülebilirdim; ama benim hayatım da önemliydi! Herkes dünyada yolunda gitmeyen şeyler için kendini yıpratıp sürekli bir sinir olma döngüsüne girerse, bu gidişle kimse güçlü kalamayacaktı. Halbuki birileri mutlu olmalı ve bütün bu mücadeleleri ne için verdiğimizi bize hatırlatmalıydı. Sonuçta bütün mücadeleler daha iyi yaşamak ve mutlu olmak için değil miydi? Bunu neden her şeyin mükemmel olduğu o belirsiz geleceğe erteleyeyim, şimdi de mutlu olmayı seçebilir insan.

Photo by Tim Mossholder from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.